TASAVVUF, KUR'AN
VE SÜNNET YOLUDUR
MÜBAREK EROL
Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i
Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya
ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını
bildirmiştir. Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir
hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale
erdirilmiştir.
Müslümanlar da bu dine kâmilen uymakla mükelleftirler. İç ve dış
bütün hayatını dinin sınırları içinde, onun koyduğu hükümler
doğrultusunda tanzim etmedikçe, bütün varlığı ile inanarak,
benimseyerek ve severek uygulamadıkça bir müslüman kâmil bir mümin
olamaz. Kâmil bir mümin olmak, ancak maddî-manevî, zahirî-batınî, iç
ve dış insanın bütün yönleriyle dinin ahkâmına bağlı olmasıyla
mümkündür.
Hayatın görünen yüzüyle (zâhirle) fıkıh ilmi, iç alemimizle de
(bâtınla) tasavvuf ilmi ilgilenmektedir. Bütün islâmî ilimlerde
olduğu gibi fıkıh ve tasavvufun da kaynağı Kur’an-ı Kerim ve
Sünnet-i Seniyye’dir. Tasavvuf, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi
Allah’tan gayrı her şeyden (mâsivadan) ve ahirete hiçbir faydası
olmayan söz, hayal ve düşüncelerden (havâtırdan) korumanın, nefsi
kötülüklerden arındırmanın yollarını gösteren, Kur’an ve Sünnet
ışığında eğitim yapan manevi bir ilim ve terbiye okuludur.
Tasavvufî yaşantısı olmayan, kalbini kontrol edemeyen, kalbî
amellere önem vermeyenlerin İslâm’ın güzelliğini hissederek
yaşaması, Allah’a yakın (mukarreb) kullardan olması imkansız
derecesinde zordur.
İnsanoğlunun halifetullah sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma
çerçevesinde aslî ve değişmez gayesi, Hak bilgisini (marifetullahı)
elde etmek, ibadet ve itaatle kul olmaktır. Kâinat bu ulvî gayenin
gereği olarak insanın hizmetine verilmiştir. İnsanın hakiki haysiyet
ve şerefinin muhafazası da bu gayede ısrar etmesine bağlıdır.
İnsan, akıl, ilim ve hikmetin aydınlığında kaldığı müddetçe bu
gayeyi anlamakta güçlük çekmez. Kaldı ki Rabbimiz, Rahim sıfatının
bir tecellisi olarak insan aklına yol göstermek ve insanın Bezm-i
Elest’te Rabbine verdiği sözü hatırlatmak için peygamberler
göndermiştir. Mucizelerle desteklenmiş olan peygamberler, beşeriyeti
ilim, hikmet ve marifet nuruyla doldurmuş, sırat-ı müstakimde,
dünyevî ve uhrevî saadet yolunda dosdoğru rehberler olmuşlardır.
Öyle ki, ibretle tefekkür eden insan, naklî (nakledilmiş, rivayet
edilmiş) delil ve bilgilerin bir güneş, aklın ise bu güneş sayesinde
görebilen bir göz hükmünde olduğunu anlar. Hayır ve şerrin karışık
olduğu ve şerrin içinde hayrı bulup çıkarmak gibi hassas bir vazife
ile mükellef olduğumuz bu imtihan dünyasında, rehbersiz akılla
sapkınlığa düşmemek için, nakil güneşiyle aydınlanan “Tevhid”
gerçeğini görmeye azami gayreti göstermeliyiz. Dışa dönük beş
duyumuz ve içe dönük hafıza, idrak, hatırlama, hayal ve vehim gibi
beş batinî hassamızla naklin emrinde olmalıyız. Ki böylece gaye
yolunda emniyetli ve sağlam adımlarla yürüyebilelim.
Nakillerden, rivayet edilmiş bilgilerden açıkça anlaşılacağı gibi
insanın değişmez üç aslî vazifesi vardır. Bunlar:
• İnsanın kendini bilmesi
• İnsanın Rabbini bilmesi
• Rabbi ile kendisi arasındaki münasebet ve muameleleri bilmesi ve
hayatını buna göre tanzim edip düzenlemesi.
İnsanın kendini bilmesi, gayesini yani Rabbini bilmesi yolunda bir
anahtar ve ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbü’l-Alemin’in bütün
kudret ve sanatının incelikleri insanda mevcuttur. Bu sanatın
inceliklerini tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki mükemmelliği,
mahareti ve harikulâdeliği anlar ve hayranlığını gizleyemez. İnsan,
cismanî ve ruhanî yapısı ve donanımıyla Yüce Rabbimiz’in kudretine,
birliğine, vasıflarına ve sonsuz maharetine en büyük delil ve
alamettir.
Hem insanoğlu kendini bilmekle nefsini ve sıfatlarını tanıyacak,
felakete sürükleyen veya saadete götüren halleri anlayacaktır.
Böylece felaket sebeplerini terk edip, saadet sebeplerine
yapışacak... Bu imtihan aleminde gaye olan Hakk’ı tanıma ve O’na
yakınlık (kurbiyet) kazanma yolunda kalbî yolculuğun inceliklerine
vakıf olacak ve büyük cihadın, yani nefsle mücahedenin ne kadar
ciddi bir hadise olduğuna muttali olacaktır.
Kendini bilip de bu yolla Rabbini bilen insan, Rabbi ile kendisi
arasındaki münasebetlerin ve muamelelerin keyfiyetini de naklî
delilleri esas almak suretiyle öğrenir. Bildiği ile amel eder ve
gayesi istikametinde ebedi saadete doğru yol alır.
Kul, Rabbini kendi kusurlu anlayışı ile değil, Rabbimizin haber
verdiği biçimde eksiksiz olarak, şanına layık sıfatlarıyla tanımalı
ve Rabbini tanıma yolundaki engelleri bir bir tespit ederek bunları
bertaraf etme yolunu öğrenip tatbik etmelidir.
İşte bu iki asılda toplanan bir tek gayeyi gerçekleştirmek için,
nübüvvet güneşinden ışık alan velayet yıldızı hükmünde olan
ariflerin, evliyaullahın, Habib-i Kibriya s.a.v.’in hakiki
vârislerinin gittiği bir yol, takip ettiği bir usul vardır. Bu yol,
Hakk’a ulaşmak isteyenlerin, dinini takva ve azimet yoluyla
yaşayanların yoludur. Bu tasavvuf yolu sözden ziyade hale önem
veren, kalıptan ziyade kalbe önem veren bir yoldur.
Cenab-ı Hak “O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz
(selim) bir kalple Allah’a gelenler (kurtulur).” (Şuara, 88-89)
buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile
aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin
ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.
Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salâh bulursa bütün
vücut salâh bulur. O fesada uğrarsa bütün vücut fesada uğrar. Dikkat
edin o (et parçası) kalptir.” (Buharî)
Ruh beden için ne mana ifade ediyorsa, zahiri ibadetlerimiz için de
kalbî amellerimiz aynı şeyi ifade etmektedir.
Kişiden güzel haller, güzel ahlâk ve güzel ameller sadır olabilmesi
için nefsin de mutmainne derecesine ulaşması gerekir. Rabbimiz
itminan olmuş nefise hitap etmekte ve ondan razı olduğunu
bildirmektedir. Rabbimiz’in hoşnut olduğu kullar nefsi mutmainne
derecesine ulaşmış kişilerdir.
“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere
daldıran ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10) ayet-i celileleri, nefis
terbiyesinin ne mühim bir iş olduğuna işaret etmektedir.
Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek hususunda kişi öncelikle bütün
hallerinde Allah rızasını gözetmeli, Sünnet-i Seniyye üzere
yaşamalıdır. İbadetlerini Rabbini görüyorcasına huşû ile vaktinde
yapmalıdır. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınmalıdır. Çok
zikredip çok tefekkür etmelidir.
Mahlukata şefkat ve merhametle muamele etmeli, hizmeti şiar
edinmelidir. Gecenin kalbi olan seher vakitlerini gafletle
geçirmemelidir. Salih ve sıddîkların sohbetlerine iştiyakla devam
etmelidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri k.s.: “Bizim yolumuz sohbet
yoludur.” buyurmuştur. Kişi salihlerle beraberliği sayesinde dinin
esaslarını, tasavvufu, adap ve erkânı, güzel ahlâkı öğrenip,
yaşantısına yansıtma imkanı bulur.
Salihlerin hal yansımaları ile bilgilerin yaşanılması kolaylaşır ve
hatta bir sevda halini alır. Kişinin nefsi ile cihadında en kestirme
yol, dinin emirlerini samimiyetle yerine getirip, nehyettiklerinden
şiddetle sakınmaktır. İstikamet üzere olmaktır. Bunu başaran kişi
marifet ehli olur. Hakikate, kulluk makamına erişir.
Tasavvuf zannedildiği gibi bazı harikulâde haller yaşamak,
kerametler göstermek değildir. Kur’an’a ve Sünnet ölçülerine uymak
şartıyla harikulâde haller ve kerametler Allah’ın bir lütfudur.
Ancak tasavvuf ehli bununla meşgul olmaz. Bilir ki bunlarla meşgul
olmak gayeye ulaşmaya engel olur.
Kulun gayesi Allah Tealâ’dır. Tasavvuf ehli Kur’an ve Sünnet’e
aykırı şeylerden şiddetle uzak durur. Bu yolun büyüklerinden Mevlâna
Halid k.s. şöyle buyurur: “Bizim yolumuzun yolcusu, zahiren halk ile
olup bâtınen Hak ile bulunandır.”
Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...
Kaynak:
Semerkand Dergisi