EHL-İ
SÜNNET ÜZERİNE
Mustafa Sabri Akalın
Bir anlık bile olsa, sahabeliğin faziletine denk hiçbir amel yoktur
ve mertebesine hiçbir surette erişilemez. Faziletler ise bu manada
kıyas kabul etmez; zira bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur.
"ÜMMETİM YETMİŞ ÜÇ FIRKAYA AYRILACAKTIR…"
HADİSİNDEKİ 'ÜMMET'TEN KASTEDİLEN NEDİR?
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç hepsi
ateştedir." O kurtulanlar kimlerdir ey Allah'ın Resûlü? diye
sordular. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem de:
"Onlar benim ve ashabımın bulunduğu çizgi üzere olanlardır" buyurdu.
Hadisindeki 'ümmet'ten maksat, icâbet ümmetidir. Sözü edilen
fırkalar ise İslam fırkalarıdır. 'Ateştedir' ifadesinin anlamı da
'inançlarından ötürü ateşe girmeyi hak ederler' demektir. Yoksa
'fiilen girmişlerdir' anlamında değil.. Çünkü (inançlarının insanı
küfre sokan nitelikte olmaması kaydıyla) Allah Teala'nın affına
mazhar olmaları veya şefaatçilerin şefaati sebebiyle cehenneme
girmemeleri de mümkündür. Ne var ki insanı küfre düşüren bir inanca
sahip olanlar, İslam fırkalarının dışına çıkmış ve ateşte ebedi
olarak kalmayı hak etmiş kimselerdir.
Mesela, alemin ezelî olduğunu savunan felsefeciler ve tüm olayları
eşyanın doğasına dayandırarak açıklamaya çalışan inkarcı
materyalistler böyledir.
EHL–İ SÜNNET
VE'L–CEMAAT KİMLERDİR?
Ehl–i Sünnet ve'l–Cemaat, fırka–i nâciyedir. Yani Mâturidiyye ve
Eş'ariyye. Zira dalalet fırkalarının aksine, inançlarında nasların
zahiri, açık anlamını çiğnemeden, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve
Sellem'e ve ashabına tam manasıyla bağlılık göstermeleri sebebiyle
"ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır" hadisindeki 'kurtulmuş
fırka' tarifine uygun düşmektedirler. el–Akaidu'l–hayriyye'de şöyle
denmektedir:
Bil ki ehl–i sünnet ve'l–cemaat iki fırkadır. Biri, Şeyh Ebû Mansûr
el–Mâturîdî'ye tâbi olan Mâturîdiyye fırkası, diğeri Şeyh Ebu'l–Hasan
el–Eş'arî'ye bağlı bulunan Eş'ariyye fırkasıdır. Bunlar her ne kadar
iki ayrı fırka gibi gözükseler de gerçekte inanç esasları aynıdır;
birbirlerini dalaletle suçlamayı gerektirecek kadar bir ihtilafları
yoktur. Bu açıdan tek bir fırka olarak kabul edilmiştir. Öte yandan
inançlarında nasların zahiri–açık anlamını çiğnemeden, Peygamber
Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve ashabına tam manasıyla bağlılık
göstermeleri ve mücerret akıllarına göre hareket etmemeleri
sebebiyle de fırka–i nâciye (kurtulmuş fırka) diye
isimlendirilmişlerdir. Çünkü fiilleri, hadiste sözü edilen tanıma
uygun düşmektedir. Bu sebeple de onlar hakkında fırka–i naciye
hükmünü vermek gerekmektedir.
Dalalet fırkalarına gelince, onlar her ne kadar kendilerinin fırka–i
nâciye olduklarını iddia etseler de, gerçekte Resulullah Sallallahu
Aleyhi ve Sellem'e ve O'nun ashabına tabi olmamaları ve Sünnet ve
Cemaat'e muhalefet etmeleri sebebiyle haklarında 'fırka–i dâlle'
(sapık fırka) hükmünü vermek ve bu isimle adlandırmak gerekmiştir.
Zira tevile hiç gerek olmadığı halde nasların zahiri–açık anlamını
başka şekillerde yorumlamaya kalkışmış ve heveslerine uymuşlardır.
Çoğu zaman manası gayet açık ve net olan nakillere ve aklın
tartışmasız delillerine ters düşmüşlerdir. Bu sebeple fiil ve
durumları, hadiste geçen tanıma uymamaktadır. Çünkü fiilleri,
onların dalaletine şahitlik etmekte ve asıl "nâciyenin (kurtulmuş)
kendileri olduğu şeklindeki iddialarını yalanlamaktadır. Dolayısıyla
fiillerinin de şahitliğiyle sapık bir fırka olarak
değerlendirilmeleri, gerçeklere tamamıyla uygundur".
"ÜMMETİMİN İHTİLAFI RAHMETTİR" HADİSİNDEKİ
'İHTİLAFTAN' MAKSAT NEDİR?
el–Hattabi şöyle demiştir:
"Dindeki ihtilaf üç kısma ayrılır.
Birincisi: Sâni' Teala'yı ve vahdaniyetini ispat hakkında olup
inkarı küfürdür.
İkincisi: Cenab–ı Hakk'ın sıfatları ve meşîeti (irade ve isteği)
hakkındadır; bunu inkar etmek ise bidattir. Üçüncüsü de çeşitli
şekillerde anlaşılması ve uygulanması mümkün olan fürû hükümleriyle
ilgilidir. İşte Allah Teala bu türden bir ihtilafı alimler için bir
rahmet ve keramet vesilesi kılmıştır. "Ümmetimin ihtilafı rahmettir"
hadisindeki 'ihtilaftan' maksat da budur."
MUAVİYE VE O DÖNEMDE CEREYAN EDEN SAVAŞLAR
HAKKINDAKİ GÖRÜŞ NEDİR? SÖZ KONUSU
SAVAŞLARIN SEBEPLERİ NELERDİR?
Muaviye Radıyallahu Anh, faziletli, adil ve seçkin sahabilerden
Radıyallahu Anhüm biriydi. O dönemde gerçekleşen savaşlar hakkındaki
temel görüş şudur: Her bir grubun, kendisini haklı saydığı bir
iddiası vardı ve o savaşlara katılan sahabelerin hepsi gerek savaş
hali gerekse başka durumlarda, bulundukları konumu meşrulaştıracak
mazeretlere/tevillere sahip adil kimselerdi. Söz konusu savaşlardan
hiçbiri, onları sahip oldukları adalet vasfından düşürmüş değildir.
Çünkü onlar, kendilerinden sonra gelen müçtehidlerin kan vb.
davalardaki farklı içtihadları gibi, içtihada konu olabilecek
meselelerde değişik içtihadlarda bulunmuşlardır. Bu itibarla
hiçbirinin değerinden bir şey eksilmez. Savaşların sebeplerine
gelince, o devrin olaylarının gayet karmaşık olması hasebiyle
içtihadları da farklılaşmış ve üç kısma ayrılmışlardır:
Bir kısmı, içtihadları neticesi, bir tarafın haklılığına ötekinin de
baği (isyankar) olduğuna inanarak, haklı tarafa yardım etmesi ve
baği tarafla savaşması vacip olmuştur. Zira bu inançta olan birinin,
bağilerle savaş konusunda adil imama yardım etmemesi düşünülemez.
Diğer bir kısım ise birincilerin tam tersini düşünerek, kendi
içtihadlarına göre haklı olan tarafa destek verip, onlara saldıran
diğer tarafla savaşması gerekmiştir.
Üçüncü bir kısım da olayın kendileri açısından tam olarak
aydınlanamaması ve kararsız kalmaları sebebiyle iki taraftan birini
tercih edememiş, bu sebeple her ikisinden de ayrılmaları vacip
olmuştur. Onlar açısından bu ayrılış, zaruridir; çünkü, haketmediği
müddetçe, bir müslümanla savaşmaya kalkışmak caiz değildir. Eğer iki
gruptan birinin, diğerinden daha haklı olduğunu tespit etselerdi bu
durumda onunla birlikte, bağilere karşı savaşmamaları caiz olmazdı.
Buna göre savaşa katılan ve katılmayanların hepsi mazur sayılırlar.
Bu sebeple, hak ehli ve görüşleri muteber tüm alimler, onların
şahitlik ve rivayetlerinin kabulüne ve tam anlamıyla adil
olduklarına dair icma etmişlerdir."
SAHABEYE SÖVMENİN HÜKMÜ VE
SÖVGÜ HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞÜ NEDİR?
Sahabeye sövmek en çirkin haramlardan biridir. Sahabenin fitne
savaşlarına karışmış olanlarla olmayanları arasında, bu açıdan bir
fark söz konusu değildir. Zira savaşlara katılanlar, daha önce de
açıkladığımız gibi, içtihadlarına göre hareket etmişlerdir. Cumhura
göre sahabeye söven kimse, tazir edilir ama öldürülmez. Bir kısım
Malikiler:
"Bir anlık bile olsa, sahabeliğin faziletine denk hiçbir amel yoktur
ve mertebesine hiçbir surette erişilemez. Faziletler ise bu manada
kıyas kabul etmez; zira bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur"
demişlerdir. Kadı İyaz şöyle der:
"Hadis ehlinden bazıları şöyle demiştir: 'Sahabelik fazileti, Allah
Resulüyle çokça ünsiyet ve muhabbet etmiş, onunla birlikte savaşmış,
infakta bulunmuş ve hicret etmiş kimseler içindir; yoksa, onu
ömründe bir kere gören bedevi heyetlerine yahut Mekke Fethinden ve
dinin güç kazandığı bir devreden sonra hiçbir hicreti, dine katkısı
ve müslümanlara faydası bulunmadığı halde Peygamber Sallallahu
Aleyhi ve Sellem ile beraber olan kimselere ait değildir." Kadı İyaz
devamla şöyle demektedir:
"Doğru olan görüş birincisidir, çoğunluğun görüşü de odur. Yine de
Allah en doğrusunu bilir".
SAHABEDEN BİRİNİ KÖTÜ BİR ŞEKİLDE
ANMAMIZ CAİZ OLUR MU?
Sahabeden biri hakkında hayırdan başkasını söylemek caiz
değildir. Aralarında cereyan eden savaşlar konusunda da susmak
gerekir. Zira bu savaşlar, onların bir içtihadı gereği
gerçekleşmiştir. Dinde içtihad eden birinin de, hata etmişse bir,
isabet etmişse iki sevabı vardır. Bu itibarla bize düşen görev,
onlara saygı göstermek ve hepsinin adaletli olduğuna inanmaktır.
Abdullah b. el–Muğaffel'in Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve
Sellem'den rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:
"Sahabilerim hakkında Allah'tan sakının! Benden sonra onları hedef
almayın. Kim onları severse, bana sevgisinden dolayı sevmiştir. Kim
de onlardan nefret ederse, bana nefretinden dolayı nefret etmiştir.
Kim onlara eziyet ederse, bana eziyet etmiş sayılır. Bana eziyet
eden de Allah'a eziyet etmiş demektir. Allah'a eziyet edeni ise
Allah Teala her an (kendi katına acı bir şekilde) alabilir."
MÜÇTEHİDLERİN FÜRÛ MESELELERDE
İHTİLAF ETMELERİ BİR RAHMET MİDİR?
Beyhaki'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre Peygamber Efendimiz
Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
"Mutlaka Allah'ın kitabıyla amel etmek gerekir; hiç kimsenin onu
terketmeye mazereti olamaz. Eğer, meselelerin çözümü Allah'ın
kitabında yoksa o zaman benden size ulaşan bir sünnete tabi olun.
Eğer Sünnette de bir şey bulamazsanız, ashabımın sözlerine itibar
edin. Zira ashabım, gökyüzündeki yıldızlar gibidirler; hangi birine
uysanız sizi doğru yola eriştirirler. Ashabımın ihtilafı da sizin
adınıza bir rahmettir". İmamu'l–harameyn el–Cuveyni de şu hadisi
rivayet etmektedir:
"Ümmetimin ihtilafı insanlar için rahmettir". İmam Suyûti, Ömer b.
Abdülaziz'in şöyle dediğini nakletmektedir:
"Eğer Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın sahabesi ihtilaf
etmemiş olsalardı, mutlu olmazdım. Zira onlar ihtilaf etmeselerdi,
ruhsat/kolaylık olmazdı". El–Hatîb el–Bağdâdî, Harun er–Reşîd'in,
Malik b. Enes'e şöyle dediğini aktarır:
"Ey Ebu Abdillah! Şu eserlerini (İmam Malik'in kitaplarını
kastediyor) derleyip toplayıp tüm İslam diyarına gönderelim ve
ümmeti buna zorlayalım, (ne dersin?)." Bunun üzerine İmam Malik:
"Ey Müminlerin emiri! Alimlerin ihtilafı, Allah Teala'nın bu ümmet
üzerine bir rahmetidir. Herkes, kendisine göre doğru olana
uyacaktır. Hepsi de hidayet üzeredir; zira hepsi Allah'ın rızasını
arzulamaktadır." Et–Tatarhaniyye'nin başında şöyle bir ibare
kayıtlıdır:
"Hidayet önderlerinin ihtilafı, insanlar için bir genişlik,
kolaylıktır".
Kaynak:
Beyan Dergisi