TÜRKÇE EZAN
Hayreddin Karaman (Prof.Dr.)
İslâm evrensel bir dindir:
Kur'ân-ı Kerim Son Peygamber'i (s.a.v.), "Allah'ın elçisi ve
peygamberlerin sonuncusu" olarak takdim etmektedir (Ahzâb: 33/40).
İlâhî Kitaba göre O "âlemlere rahmettir" (Enbiyâ:21/107), "Bütün
insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir" (Sebe'
:34/28). Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu'l-enbiyâ Efendimiz
(s.a.v.) vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini
Araplara ve Arap Yarımadası'na mahsus (özgü) kılmamış, dîni bu dar
çerçeve içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans,
Mısır gibi o çağın dünyasının bilinen kültür ve medeniyet
merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek farklı din, renk,
dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm'a çağırmıştır. Kendisi bu
fânî dünyadan ayrıldıktan sonra samîmî ve sadık mensupları dünyanın
dört bir yanına yayılarak İslâm'ı tebliğ etmişler, Çin'den
İspanya'ya kadar büyük bir cofrafya üzerinde İslâm'ın tanınmasını,
benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.
Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp
koca ormanı göremeyen zihin miyopları gibi "Sen ancak uyarıcısın ve
her bir kavmin de bir yol göstericisi (rehberi) vardır" (Ra'd: 13/7)
meâlindeki âyete takılarak Peygamberimiz'in (s.a.v.) elçiliğini ve
İslâm'ın kapsamını daraltmaya, Araplara özgü kılmaya yeltenenler
büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) Kur'ân'da sayılan vasıfları ve özellikleri
âyetlerin bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak
serpiştirilmiştir. "Uyarıcılık" vasfının zikredildiği âyet, âhireti
inkâr eden ve Peygamber'e Rabbinden, kendilerini inandıracak bir
mûcizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak gönderilen
âyetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği
mânâ şudur: "Peygamber insanları hidâyete getiremez, onun vazifesi
tebliğ etmek ve uyarmaktır, bu kavme olduğu gibi bundan önceki
kavimlere de hidâyet rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir.
İnsanlar hür irâdeleriyle o hidâyet rehberlerine uyarlarsa doğru
yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış olurlar".
Şu halde Son Peygamber'in (s.a.v.) gönderildiği kavme bir uyarıcı,
bir de hidâyet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm'ın
ilk muhatapları olmaları itibariyle Araplar'dır, İslâm'ın
evrenselliği itibariyle de mîlâdi 610 yılından itibaren bütün dünya
insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğuna
göre hidâyete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir?
Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle
verilmiştir: "Hâdî Allah'tır, insanları -irâdelerini
değerlendirerek- saptıran veya doğru yola kavuşturan O'dur, O
istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını doğru
yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ'nın yol
göstericiliği ve hidâyet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği
kitaplar vâsıtasıyle olmaktadır. O'nun bütün kitapları doğru yolun
rehberleridir (hüdâ, hâdî), doğru yolun adı İslâm'dır, bütün
peygamberler kavimlere (Allah'ın kullarına) onu tebliğ etmişler,
hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler, sapanları ise
uyarmışlardır.
Hâtemu'l-enbiya da (s.a.v.) aynı hidâyetin temsilci ve tebliğcisidir
(En'âm: 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir,
hidâyetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve
açan ışıktır; onunla gönderilen rehber ( hâdî ve hüdâ) Kur'ân'dır,
muhatabı da bir kavim değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber
(s.a.v.) den sonra ulusal veya evrensel bir peygamber daha
gelmeyecektir; hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse
bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, "öncekilerin
getirdikileri dinlerin özünü tasdik ve teyit eden" Muhammed
Mustafâ'dır (s.a.v.).
Evrensel İslâm'ın Mensupları:
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "müslim"
denir, bu kelime Türkçemize "müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık
aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk,
vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler
üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı "İslâm
Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (müslümanlar bütününü) diğer din ve
ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere,
sembollere, belliklere "şi'âr, çoğulu: şe'âir" denir.
Müslümanları birbirine bağlayan ve guruplara göre farklı olan tabîî,
sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine,
dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu teşvik de
edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları
destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", müslüman
kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade
eden ve yönlendiren temel kavramlar "kardeşlik, velâyet (birbirinin
velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma,
dayanışma, hep birden Allah'ın ipine sarılmadır".
Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren
kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti
oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere
alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim
edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme,
ne Türk'e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün müslüman
kavimlerin ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları "müslümanlar
medeniyeti" veya "İslâm Medeniyetidir".
İslâm'ın Şiarları:
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, müslüman kavimlerden, uluslardan,
guruplardan birine veya birkaçına değil, bütün müslümanlara (ümmete)
ait şiarlardır; semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar
kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin
kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun
Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, gurupta,
kurumda, yerleşim bölgesinde...
İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimsenin, o
şeyin ve orasının müslüman olduğu, İslâm'a ait bulunduğu anlaşılır.
İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir:
Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemâatle
namaz, cum'a namazı, câmî, minare, Kur'ân, Hac ibâdeti, Peygamber
(s.a.v.) in sünneti.
Şiarların Korunması:
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların
korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara:2/158; Mâide: 5/2;
Hac: 22/32,36). Fıkıh ve Siyaset-i şer'iyye kitaplarında, ezan,
cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri toptan terkeden bölgelerin,
cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) , içlerinde müslümanların bulunup bulunmadığı
bilinmeyen bir bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir
yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince
ezan sesi duyulursa oraya baskın yapılmazdı, duyulmaz ise orada
oturanların müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre
davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6). Bu tarihi vâkıa da meselâ ezanın
İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı,
bütün müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması,
dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği
zaman şiar değişmiş, belli bir gurubun malı olmuş olur, şiarı koruma
emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.
Şiar olarak ezan-ı Muhammedî
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret ettikten sonra müslümanlar
rahatlık içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde
ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin
gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine müslümanları uyarıp namaza
çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi boru çalma, hristiyanlar
gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin
(s.a.v.) içine sinmedi.
Sahâbe'den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil
elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak
üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana bundan
daha hayırlı bir yol göstereyim" dedi ve bugüne kadar
okuyageldiğimiz ezanı Abdullah'a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz
Resûlullah'a (s.a.v.) koştu, gördüklerini anlattı, O da "Bu gördüğün
Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır" buyurdu, sesi daha gür olduğu
için Bilâl'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal'e öğretti,
Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer, bir
yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı
kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü'levtâr, II,37 vd.Tirmizî'den
naklen). Peygamberimizin (s.a.v.) müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu
ezanı, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade
etmiştir (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan
rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz
(s.a.v.) bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş
ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl'e okumasını emretmiştir.
Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı
öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların
bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm'dan sonra bulunup
uygulanmıştır, kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir ( ilham edilmiş, Hz.
Peygamber (s.a.v.) tarafından da benimsenmiştir).
İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm
aleminde "aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş, dili ve
kavmiyeti ne olursa olsun bütün müslümanlar onu duyduklarında ezan
olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı
almışlardır. Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma
özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, sünnete aykırı "ulusal
ezan" olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak câiz değildir. Bazı
fıkıh kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu
anlaşılırsa okunan yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın
câiz ve sünnete uygun olduğunu" ifade etmez, "böyle okunduğu
takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez" mânâsına
gelir. Ebû Hanîfe'nin de, "Kur'ân'ı namazda -dili yatmayanların-
başka dilden okumaları câiz olsa bile sünnete aykırı olduğu için
mekruhtur" demiştir. Ana dili ne olursa olsun bütün müslümanlar 15
asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta,
minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya dua ve niyaz
etmektedirler.
Kaynak:
sorularlaislamiyet.com