SÜNNET'SİZ DİN DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?
Ebubekir SİFİL
Yüce dinimizin temeli, hiç şüphesiz,
indirilişiyle birlikte ilahî koruma altına alınmış olan Kur’an ve
onun gereği gibi hayata intikalinin yegane garantisi olan
Sünnet’tir.
İlâhi kelâm olan Kur’an, insanlık
alemine Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz vasıtasıyla intikal etmiştir.
Üstelik Cenab-ı Hak, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’i, Kur’an’ı
insanlara sadece tebliğ etmekle değil, aynı zamanda açıklamakla da
görevli kılmıştır.
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e
uymayı, O’na muhalefet etmemeyi, O’nun getirdiklerini alıp,
sakındırdıklarından uzak durmayı emreden, Allah’ın rızasını
arayanlar için O’nda güzel örnek bulunduğunu haber veren, ancak O’na
itaat etmekle gerçek anlamda Rabbimiz’i sevdiğimizi
söyleyebileceğimizi ve bağışlanmamızın da buna bağlı olduğunu
bildiren ayetler, Sünnet’in dindeki yerini ve fonksiyonunu tayin
edici ilâhi beyanlar cümlesindendir.
Buradan hareketle şunu söylemek
kaçınılmaz olmaktadır: Eğer Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in
açıklaması olmadan Kur’an’ın Cenab-ı Hakk’ın muradına uygun olarak
anlaşılması ve yine Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu bir hayatın
yaşanması mümkün olsaydı, Efendimiz’e vurgu yapan onlarca ayete
gerek olmazdı.
Kur’an’ı –mesela– bir dağın başına
indirerek insanlara “falan dağa bir kitap indirildi; gidip onu alın
ve içindekilerle amel edin” diye seslenen bir melek göndermek Cenab-ı
Hakk’ın kudreti dahilinde olduğu halde ilâhi hikmet böyle tecelli
etmemiş, ilâhi kitaplar insanlara her zaman peygamberler (hepsine
salât ve selam olsun) vasıtasıyla gönderilmiştir.
Tek başına bu durum bile, dinin gereği
gibi yaşanabilmesi için peygambere olan ihtiyacı açıklamaya
yeterlidir. Aşağıda anlatacağımız olay dikkatlerimizi tam da bu
noktaya çekmektedir:
SÜNNET OLMADAN KUR'AN ANLAŞILMAZ
Bilindiği gibi Hz. Ali r.a. döneminde
ortaya çıkmış olan Haricîler, İslâm dünyasını yıllarca meşgul eden
ve kendileri gibi düşünmeyen herkesi kâfirlikle suçlayan bir grup
idi. Gittikleri yanlış yoldan döndürmek ve İslâm’a verdikleri
zararları önlemek için Hz. Ali r.a., gerek bizzat, gerekse
arkadaşları vasıtasıyla Haricîler’le pek çok mücadelelere
girişmişti. Bu meyanda bir keresinde amcasının oğlu Abdullah b.
Abbas r.a.’ı onlarla münazara yapmak üzere görevlendirmişti.
Abdullah b. Abbas r.a.’ı yolcu ederken aralarında şöyle bir konuşma
geçti:
- Onlarla tartışırken Kur’an
ayetlerinden delil getirme.
- Niçin ey Müminlerin Emiri? Kur’an
bizim evlerimizde nazil oldu. Onun ayetlerini ben onlardan daha iyi
bilirim.
- Doğru söylüyorsun. Ama biz davamızı
ispat için bir ayet ileri sürüyoruz, onlar da kendi davalarını ispat
için başka bir ayet okuyor. Çünkü Kur’an, bünyesinde pek çok anlam
barındıran ve ayetleri birçok manaya çekilebilecek bir yapıya
sahiptir. Onun için onlarla tartışırken Sünnet’ten delil getir.
Böyle yaparsan kaçıp kurtulacak bir yer bulamazlar. (Nehcu’l-Belâğa;
Suyutî, Miftâhu’l-Cenne)
Nitekim rivayetin devamında Abdullah
b. Abbas r.a.’ın, tartışırken Sünnet’ten deliller getirmek suretiyle
Haricîler’i mağlup ettiği zikrediliyor.
Hz. Ali r.a.’ın bu tespiti bize şunu
anlatıyor: Kur’an ayetlerinin hepsi aynı özellikte değildir. Kimi
ayetlerin anlamı ilk okuyuşta kolayca anlaşılabilirken, kimileri dış
anlamdan farklı bir maksadı ifade eder. Her dilde olduğu gibi Arap
dilinde de mecaz, kinaye, istiare gibi sanatlı anlatımlar
bulunduğunu ve hatta Arapça’da –ve hele Kur’an Arapçasında– bu tür
anlatımların daha fazla olduğunu düşündüğümüzde, Hz. Ali r.a.’ın
tavrındaki hikmeti daha iyi kavrıyoruz.
Şüphesiz bu olay, inanç ağırlıklı bir
sapmanın önüne geçmek için Sünnet’e duyulan ihtiyacı yansıtmakla
sınırlıdır. Oysa Sünnet’in önem ve fonksiyonunun bu alanla sınırlı
olmadığı açıktır. Sünnet, hayatın bütün alanlarını kuşatan, hatta
Kur’an’ın hiçbir şekilde değinmediği hususlara dahi uzanarak
müslümanca yaşamanın canlı örneğini teşkil eden bir ihata
kabiliyetine sahiptir.
Kur’an’ın anlaşılması ve hayata
aktarılması konusunda gerek eski ulemanın kaleme aldığı, gerekse
günümüzde yazılan kitaplar yeterli ve doyurucu olduğu için biz
burada meseleyi bütün boyutlarıyla ele alarak bu yazının çerçevesini
aşmak istemiyoruz. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, Kur’an’ın,
Sünnet olmadan da anlaşılabileceğini söyleyenler, bu tavırlarıyla,
farkında olarak veya olmayarak ortaya, Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz’in tebliğ edip yaşadığı İslâm’dan şu veya bu
biçimde/ölçüde farklı bir din çıkabileceğini iddia etmiş olmaktadır.
Oysa Efendimiz s.a.v., “Sizden (hiç)
biriniz, hevasını (görüşünü, arzusunu, isteğini) benim
getirdiklerime tabi kılmadıkça iman etmiş olamaz” (Hatib Bağdâdî,
Tarihu Bağdâd; Bağavî, Şerhu’s-Sünne) buyurmak suretiyle iman
iddiasının, kişisel arzu, istek ve görüş değil, Sünnet-i Seniyye’ye
ittiba ile geçerli olabileceğini açık bir şekilde ortaya
koymaktadır.
Aynı şekilde Kur’an’ı kendi şahsi
görüşü doğrultusunda yorumlamaya kalkanların, sonuçta doğru yorum
yapmış olsalar bile, izledikleri metot dolayısıyla hata etmiş
olacaklarını şu hadis ifade etmektedir: “Kim Kur’an hakkında şahsi
görüşü ile konuşursa, isabet etmiş olsa bile hata etmiştir.” (Beyhakî,
el-Medhal)
RESUL-İ EKREM S.A.V İSLAM'DIR
Muhammed Esed’e ait olan bu söz, bizce
gerçeği temelinden kavraması dolayısıyla son derece önemlidir. Zira
Kur’an’ın, çoğu zaman ibadetlerin bile detaylarını vermediği gerçeği
göz önüne alındığında, bir müslümana ibadet ve inançla ilgili
hususlardan başlayarak dünya görüşünde, aile ve iş hayatında,
toplumsal ilişkilerinde, davranışlarında, hatta giyim-kuşamında,
yeme-içmesinde, temizliğinde... özgün bir kimlik kazandıran
değerlerden Sünnet olmaksızın söz etmemiz imkansızdır.
Bir keresinde Sahabe’den İmran b.
Husayn r.a.’ın hadis rivayet ettiği mecliste bulunanlardan
(muhtemelen Mu’tezile mezhebine mensup) birisi “Bize Kur’an’ı anlat
(hadis nakletmeyi bırak)” demişti. İmran b. Husayn r.a.’ın cevabı şu
oldu:
“Sen ve arkadaşların Kur’an
okuyorsunuz. Bana söyler misin, namaz ve namazla ilgili rükünler
nelerdir? Keza altın, deve, sığır ve sair malların zekâtı ne kadar
verilecektir? Namazın dört rekât olduğunu, Kâbe’nin yedi kere tavaf
edileceğini, Safa ile Merve arasında sa’y yapılacağını sadece
Kur’an’a dayanarak söyleyebilir misiniz?”
Bu açıklama karşısında adam, “Bana
hayat verdin. Allah da sana hayat versin” diye mukabele etti (Hakim,
el-Müstedrek; Hatib Bağdâdî, el-Kifâye). Bu olayı nakleden Hasan-ı
Basrî k.s. Hazretleri diyor ki: “O zat ölmeden önce (Sünnet’in
önemini kavrayarak) iyi bir İslâm fakihi oldu.”
Elbette Sünnet sadece bu rivayette
örnek olarak zikredilen ve dinin temeli olan hususların yerine
getirilmesi için vaz geçilmez değildir. Yukarıda da ifade ettiğimiz
gibi hayatın bütün alanları Sünnet’in ilgi ve kapsamındadır.
Doğumdan, hatta çocuğun ana rahmine düşmesi sürecinden başlayıp,
ölümle biten dünya serüveninin hiçbir aşaması yoktur ki, Sünnet’in
taallukunun dışında kalmış olsun.
HAYAT SÜNNET'LE İBADETE DÖNÜŞÜR
Burada belirtmemiz gereken bir diğer
önemli husus da şudur: Sünnet-i Seniyye’nin belirleyiciliğinde
yaşanan bir hayatta, adet ibadete dönüşerek sevap konusu haline
gelir. Bir başka deyişle Müslüman, sırf Sünnet’te tavsiye edildiği
için herhangi bir davranışı benimser ve yaparsa, karşılığında sevap
kazanır.
Çok basit bir örnek olarak şunu
zikredelim: Yemeği sol elimizle yersek dinden çıkmayız; ama sağ
elimizle yersek bir sünneti yerine getirmiş, dolayısıyla sevap almış
oluruz. Tekrarlı yaptığımız işlerde 3, 5, 7 gibi tekli rakamlara
riayet etmek, yatağa sağ tarafımız üzerine yatmak, tuvalete, banyoya
sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak, camiye, eve, işyerine sağ ayakla
girip sol ayakla çıkmak gibi bireysel alanla sınırlı işlerden,
toplumsal, hukuki, ekonomik, ticari konulara kadar aklımıza gelecek
her faaliyet sahasıyla ilgili olarak Sünnet’in eşsiz rehberliği ve
diriltici soluğu, bizlere iyiyi, doğruyu ve güzeli işaret ettiği
kadar, sevap hanemizin dolmasını da sağlamaktadır.
Sünnet’in bu fonksiyonu, herhangi bir
konunun dinî-dünyevî şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasını da
engellemiştir. İslâm alimleri, Müslüman’ın davranış ve fiillerini
sevap-günah, helal-haram, mendup-mekruh gibi kategorilere ayırırken
Kur’an kadar Sünnet’in de yönlendirmelerini temel almış, böylece
İslâm, din-dünya ayrımı sebebiyle Hıristiyanlığın başına gelen
tahriften korunmuştur.
“Her maruf (İslâm’ın benimseyip teşvik
ettiği güzel şey) sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi
kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer maruftur” (Tirmizî).
“İman yetmiş küsur bölümdür. En üstünü lâ ilâhe illallâh sözüdür. En
aşağısı ise gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan
temizlemektir. Haya da imandan bir bölümdür” (Müslim, Ebû Davud,
Nesaî, İbn Mâce) gibi hadisler, müslümanın bütün davranışlarının
dinî bir veçhesi olduğunu vurgulamaktadır.
Bu hadisten hareketle, alimlerimiz
tarafından “Şuabu’l-İman” adıyla kitaplar yazılmış ve imanın yetmiş
küsur şubesine (bölümüne) delalet eden rivayetler bir araya
toplanmıştır. Meşhur Buharî şarihi Bedruddîn el-Aynî de, bu hadisi
esas alarak imanın 77 şubesini teşkil eden hususları tespit etmeye
çalışmıştır (Umdetu’l-Kârî). Ona göre bu 77 bölümü teşkil eden
hususlar özetle şöyledir:
Birinci kısım iman ve tasdik ile
ilgili olup 30 maddedir. İkinci kısım dil ile ilgili ameller olup 7
maddedir. Üçüncü kısım bedenî amellerle ilgili olup 40 maddedir ve
bu 40 maddeye kişinin kendisi ile ilgili hususlar yanında, toplumsal
hayata ilişkin hususlar da girer.
Burada sadece başlıklarıyla
zikrettiğimiz bu 77 bölümün, imanın şubeleri olarak insan hayatının
bütün yönlerini kuşatan her türlü tutum ve davranışı içine aldığı
dikkat çekmektedir. Böyle bir iman anlayışında din-dünya ayrımı
yapmanın mümkün olmadığı açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Bütün bu hakikatleri göz önüne
aldığımızda, son dönemde Sünnet’in dinimize kaynaklığı ve müslümanın
hayatındaki belirleyiciliği üzerine yoğunlaşan tartışmaların
maksadını anlamak kolaylaşacaktır.
Kaynak:
Semerkand
Dergisi