ÇAĞDAŞ TEFSİR TELAKKİLERİNİN REDDETTİĞİ KUR'ANÎ BİR HAKİKAT: BERZAH
ALEMİ VE KABİR AZABI
Muhammed Ali ES-SABÛNÎ
Tercüme: Ali ÇİFTÇİ
İnsan, vefatından ve dar-i fenadan dar-i bekaya irtihalinden sonra
yeni bir hayata, yeni bir aleme geçer ki buna “Berzah Alemi” denir.
Berzah, dünya alemi ile ahiret aleminin arasındaki alemdir. Berzah;
engel, perde, duvar manalarına gelir. Bu aleme berzah denmesi de iki
hayatı, “dünya hayatı” ile “ahiret hayatı”nı birbirinden ayırması
sebebiyledir. Şu ayet-i kerime buna işaret etmektedir: “Nihayet
onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında; ‘Rabbim, der,
lütfen beni (dünyaya) geri gönder, ta ki, boşa geçirdiğim dünyada
iyi iş (ve hareketler) yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz (boş)
laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne
kadar (süren) bir berzah vardır.”(Mü’minûn, 99,100)
Yani önünde dünyaya dönüşünü engelleyen kıyamete kadar devam edecek
bir perde, bir engel vardır. Bu engel de Haşir Günü’ne kadar
kalacağı yer olan “kabir”dir.
Mücahid der ki: “Berzah, dünya ile ahiret arasında Kıyamet Günü’ne
kadar devam edecek bir perdedir ki o da kabirdir.”
ÖLÜM TAMAMEN BİR YOK OLUŞ MUDUR?!
Bazı gafillerin tasavvur ettikleri gibi ölüm tamamen bir son buluş
bir yok oluş değildir, bilakis bir hayattan başka bir hayata
geçiştir. Tıpkı çocuğun hayatını devam ettirmekte olduğu ana
karnından, onun üstünde bir alem olan dünya hayatına geçişi gibi –ki
bu iki alemin her biri de diğerine nazaran çok büyük farklılıklar
arz eder-. Çocuğun durumunu düşündüğümüz zaman; o, anasının
karnında, o daracık kutuda yiyor, içiyor ve teneffüs ediyordu, iki
hayatını karşılaştırdığımızda ikisi arasında çok büyük farklılıklar
olduğunu görürüz. O, daracık bir yerde idi, oradan çok daha geniş ve
büyük bir aleme intikal etti. Aynı şekilde Berzah alemi de dünya
aleminden farklıdır.
Kitap ve sünnette insanın kabir hayatını isbat eden nasslar varid
olmuştur ki bunlar kat’i olan haberlerdir. Bütün bu nasslar meyyitin
kabirde karşılaşacağı mükafat veya azaba işaret etmektedir ki
onlarla kabir denilen o çukurda karşılaşacaktır. Kabir (Ya cennet
bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur
olacaktır.) bunu Sâdiku’l-masdûk aleyhi efdalüssalatü ve’t-teslim
efendimiz haber vermektedir.[1]
KABİR AZABINA DAİR KUR’ÂNÎ NASLAR
İki meleğin sual sormasına ilişkin Kur’ânî naslar arasında şunları
zikredebiliriz:
Birinci olarak; Buhari’nin tahric ettiği bir hadis-i şerifte Berâ
bin Âzib (R.A.) Rasulullah (S.A.V.) Efendimizin şöyle buyurduğunu
naklediyor: “Müslüman kabirde suale çekildiği zaman Allah’tan başka
ilah olmadığına ve Muhammed’in onun Resulü olduğuna şehadet eder. Bu
Allah’ın şu kavl-i şerifinde ifade edilmektedir: “Allah, iman
edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde
tutar.”(İbrahim,27)
Bu, ölen kişinin kabirde sorguya çekileceğine dair Kur’ân'dan sarih
ve apaçık bir nastır. Ayet-i kerimede geçen sağlam bir söz
ifadesinin açıklama ve izahını Hz. Peygamber kelime-i şehadeti
kabirde söylemek olarak yapmıştır.
İkinci olarak; Cenab-ı Hakk’ın Firavun’un kavminden bahsettiği şu
kavl-i şerifidir: “Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların
kötülüklerinden korudu. Firavun'un adamlarını ise, o kötü azab
kuşattı. Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı
gün de: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!"
(denilecektir).”(Gafir (Mümin)45,46) Yani onlar sabah ve akşam
kabirlerinde azaba uğrarlar. Burada “nar”dan maksad kabir ateşidir,
cehennem ateşi değil. İkinci ayette gelen şu ifade bunun delilidir:
“Kıyamet kopacağı gün de: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine
tıkın!" (denilecektir)” buradan anlaşılıyor ki kıyamet henüz
kopmamıştır. (Bu durumda) nasıl Cenab-ı Hakk onların ateşe
atılmalarını ve onlara azab edildiğini haber verir? Hiç şüphesiz
kesinlikle burada bahsedilen kabir azabıdır cehennem azabı değil, bu
ateş ahretteki ateşten önceki bir ateştir.
Hafız İbn Kesir diyor ki: “Bu ayet-i Kerime ehl-i sünnetin kabirde
berzah azabının olacağına dair delil olarak kabul ettiği en önemli
dayanaklardan biridir.” Bu ayetteki ifadeden dünya var olduğu sürece
sabah ve akşam bu azabın devam edeceği anlaşılmaktadır.[2]
Üçüncüsü; Cenab-ı Hakk’ın Nuh Aleyhisselamın kavminden bahsettiği şu
ayet-i kerimedir: “Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular,
kendilerine Allah'a karşı yardımcılar da bulamadılar.”(Nuh,25)
Burada ateşten kasıt kabir ateşi ve berzah azabıdır, cehennem ateşi
değildir, çünkü, “fâ” ile atfedilmiştir. “Fâ” atıf harfi, Arap
dilinde takiple beraber tertip ifade eder. Ayette yanmaları,
boğulmalarından sonra zikredilmiştir. Yani azgınlıkları ve şeni
cürümleri sebebiyle malum tufan ile gark edildiler(boğuldular),
hemen ardından da büyük ve korkunç bir ateşe sokuldular ki o da
kabir ateşidir.
Dördüncüsü; Cenab-ı Hakk’ın kafirler ve facirlerden bahsettiği şu
ayet-i kerimedir: “(Ahirette ki) en büyük azaptan önce, onlara
mutlaka (dünyada) en yakın azaptan tattıracağız; olur ki
dönerler.”(Secde,21)
Burada yakın azaptan kasıt kabir azabıdır, çünkü; ahiret azabı henüz
gelmemiştir ancak kıyamet günü gelecektir.
RUHUNUN ALINMASI ESNASINDA KAFİRİN AZAP ÇEKMESİ
Beşincisi; Ölüm anında sekerat-ı mevt haline işaret eden –ki bu da
Kur’an’ın haber verdiği gaybi hakikatlerdendir- kafirlerin uğradığı
şiddet, bela, darb ve musibettir ki bu, onların habis ruhlarının
bedenlerinden çıkması için yüzlerine ve sırtlarına uygulanan bir
azaptır. Şu ayet bunu ifade eder: “Melekler yüzlerine ve arkalarına
vurarak ve ‘Tadın yakıcı cehennem azabını’ (diyerek) o kâfirlerin
canlarını alırken onları bir görseydin! İşte bu, ellerinizle
yaptığınız yüzündendir, yoksa Allah kullara zulmedici değildir.”(Enfal;50,51)
Yani “ey dinleyen kişi, o şaki ve mücrimlerin halini azap melekleri
onların habis ruhlarını bedenlerinden çıkarırken ve demir
değneklerle yüzlerine ve sırtlarına vururken keşke bir görseydin.”
demektir.
Burada azabın şiddetini ve korkunçluğunu ifade etmek için “lev”in
cevabı hazf edilmiştir. Yani çok büyük, korkunç, iğrenç bir şey
görmüş olurdun, şiddeti ve korkunçluğu anlatılamayacak derecededir
demektir. Her ne kadar azap meleklerini kafirlerin ruhlarını
kabzederken veya onlara demir değneklerle vururken görmemiş olsak
da, olduğundan şüphe duymuyoruz, çünkü bu konuda Allah’ın, en ufak
bir şüphe kabul etmeyen kati bir haberi varittir. Allah-u Teala bu
hususları, bize sınamak ve imtihan etmek için bize göstermemektedir
ki müminlerin tasdiki ortaya çıksın. Zira müminler gayba inanan
insanlardır, sadık müslümanın ilk vasfı gaybe iman etmesidir. Cenab-ı
Hakk şöyle buyuruyor: “O kitap (Kur'an); O’nda asla şüphe yoktur. O,
müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol
göstericidir.
Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz
mallardan Allah yolunda harcarlar.”(Bakara; 2,3)
Altıncısı; Cenab-ı Hakk En’am Suresi’nde de kâfirlerin ruhlarının
sökülüp alınması esnasında korku içerisinde olduklarını haber
vermektedir. Şöyle ki, azap melekleri gelir, yakıcı değneklerle ona
vururlar ve alay ve istihza ederek derler ki: “Gücün yetiyorsa
kendini bu azaptan kurtar bakalım hadi! Bu gün, daha önce alay
ettiğin ve yalanladığın azabı tadıyorsun!” Cenab-ı Hakk buyuruyor
ki: “O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de
pençelerini uzatmış, onlara: ‘Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a
karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı
kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile
cezalandırılacaksınız!’ derken onların halini bir görsen!”(En’am;
93)
Yedincisi; Allahü Teala azap meleklerine yemin etmektedir ki o
melekler kâfir ve facirlerin ruhlarını şiddetle ve çok sertçe, adeta
zorla söküp alarak kabzetmektedirler. Çokça dişleri olan demir
taraklar, ıslanıp dolaşmış yüne sokulup ta çekilince nasıl yırtılıp
parçalara ayrılırsa, kafirlerin ruhları da adeta bir iğnenin
deliğinden çıkarılıyormuşçasına son derece şiddet ve sertlik
içerisinde alınır.
Allah Teala rahmet meleklerine de yemin etmiştir ki onlar da müminin
ruhunu gayet kibarca kabzetmektedirler. Müminin ruhunu adeta
tereyağından kıl çeker gibi kolayca alıvermektedirler. Buna şu
ayet-i kerime işaret etmektedir: “Söküp çıkaranlara andolsun;
yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara,
derken iş düzenleyenlere .” (Nâziât;1,5)
Müfessirler diyorlar ki: “Bu, Cenab-ı Hakk’ın meleklere yaptığı bir
kasemdir; hem azap meleklerine hem de rahmet meleklerine. Azap
melekleri ki, kafirlerin ruhlarını çok sert ve kaba bir şekilde
kabzederler; rahmet melekleri ki, müminlerin ruhlarını çok yumuşak
ve kibar bir şekilde hafifçe alırlar.”
Bunlar gaybi hakikatlerdir, en ufak bir şüphe duymaksızın inanmak
gerekir, zira Allah Teala’nın kat’i olarak haber verdiği
hususlardır.
KABİR AZABI İLE ALAKALI SAHİH HADİSLER
Kabir azabı ve mükafatı hakkındaki hadislere gelince onlar
sayılamayacak kadar çoktur, ancak biz burada bazı hadis-i şerifleri
zikretmekle yetinenceğiz.
1. HADİS: Osman bin Affan (R.A.)dan şöyle dediği
nakledilmiştir: “Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ölünün defin işlemini
bitirdikten sonra başında kalır ve derdi ki: “Kardeşiniz için
istiğfarda bulununuz ve ona tesbit için (dilinin kabirdeki
meleklerin suali esnasında kavl-i sabit olan kelime-i şehadeti
söyleyebilmesi için) dua edin, zira o, şu anda sorguya
çekilmektedir.”[3]
2. HADİS: Ebu Said el-Hudri (R.A.)den şöyle dediği
nakledilmiştir: Peygamber Efendimiz buyururdu ki: “Cenaze (tabuta)
konup da omuzlara alındığı vakit, salih birisi ise der ki: ‘Çabuk
çabuk, acele acele beni yerime götürünüz.’ Eğer Salih birisi değilse
de ehl-ü ıyaline der ki: ‘Vah zavallı onu nereye götürüyorsunuz.’
Onun sesini insan hariç bütün mahlukat işitir. Şayet insan onun bu
haykırışını duyacak olsa helak olur, ölür giderdi.”[4]
3. HADİS: Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir:
“Bakîu’l-Garkad’de -yani Medine’deki Cennetü’l-Baki’ kabristanı- bir
cenazedeydik, Rasulullah Efendimiz yanımıza geldi, O oturdu bizler
de etrafına oturduk, elinde uzunca bir asa vardı. Asasıyla yere bir
şeyler çizmeye başladı. Sonra: ‘Sizden kimse yok ki, şu anda cennet
veya cehennemdeki yeri yazılmış olmasın!’ buyurdu. Cemaat: ‘Ey
Allah'ın Resulü; öyleyse hakkımızdaki yazıya (Allah’ın takdirine)
itimad edip (boyun eğip) ona dayanmayalım mı?’ diye sordu.
Peygamberimiz: ‘Hayır; Çalışın, buyurdular. Herkes kendisi için
yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadet(e götüren)
amelde (muvaffak) olacaktır. Şekavet ehli olanlar da şekavet(e
götüren) amelde (muvaffak) olacaktır!’ dedi.”
Sonra şu ayeti tilavet buyurdular: "Kim bağışta bulunur, günahtan
kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve
kolaylık yolunu kolaylaştırırız." (Leyl 5-7)”[5]
4. HADİS: Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin anlattığına göre,
bir Yahudi kadın, yanına girdi. Kabir azabından bahsederek: "Seni
kabir azabından Allah korusun!" dedi. Hz. Aişe de Resulullah (aleyhissalâtu
vesselâm) yanına girince Yahudi kadının söylediklerini anlattı ve
kabir azabından sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Evet, kabir azabı
haktır. Onlar kabirde azap çekerler, onların azabını hayvanlar
işitir!" buyurdu. Hz. Aişe der ki: "Bundan sonra Aleyhissalâtu
vesselâm'ın namaz kılıp da, namazında kabir azabından istiaze
etmediğini hiç görmedim." [6]
5. HADİS: Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (Aleyhissalâtü
vesselâm) buyurdular ki: "Kul kabre konulup, yakınları da ondan
ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine
iki melek gelir. Onu oturtup: "Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)
denen kimse hakkında ne diyordun?" diye sorarlar. Mü'min kimse bu
soruya: "Şehadet ederim ki, O, Allah'ın kulu ve elçisidir!" diye
cevap verir. Ona: "Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir
mekâna tebdil etti" denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür.
Sonra ona, kabri geniş ve rahat hale getirilir. Eğer ölen münafık ve
kafir ise: “Sizin içinizde gönderilmiş bu kişi (Muhammed
Aleyhisselam) hakkında ne diyordun? denilir. "(Sorduğunuz zatı)
bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!" diye cevap
verir. Kendisine: "(Allah Rasülü’nün getirdiklerini) Anlamadın ve
(Allah’ın Kitabını) okumadın!" denilir. Sonra demirden sopalarla
vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve
cinlerden ibaret olan) sekaleyn dışında ona yakın olan bütün (kulak
sahibi) varlıklar işitir."[7]
Bu hadis kafirin kabirde azap çekeceğini, aynı zamanda demir
sopalarla dövüleceğini ve bunun neticesinde insan ve cinler dışında
bütün yer ve sema ehlinin duyacağı şekilde bağıracağını açıkça ifade
etmektedir. Kafirin kabri öyle bir daraltılır ki adeta cehennem
çukurlarından bir çukura dönüşür. Tabi ki müminin kabri de öyle
geniş ve rahat bir hale getirilir ki adeta cennet bahçesine döner.
Aynı zamanda hadis-i şerif, insanın kabirde işiteceğini, göreceğini
ve hissedeceğini ifade etmektedir, ancak; onun bu hayatı normal
insan hayatından farklıdır çünkü berzah hayatıdır. Allah her şeyi en
iyi bilendir.
6. HADİS: Bera bin Âzib (R.A.)’ın anlattığına göre Rasulullah
(S.A.V.) bir gün güneşin battığı sırada dışarı çıkmıştı ki bir ses
işitti. “Bunlar Yahudiler! kabirlerinde azap çekiyorlar” buyurdu.[8]
Görüyoruz ki Rasulullah (S.A.V.) Yahudilerin kabirlerinde
uğradıkları azap neticesinde çıkardıkları sesleri işitiyor ve bu
seslerin kaynağını ashabına haber veriyor. Bu da kabir azabının
varlığına Sadikul-Masduk Efendimiz’den varid olan apaçık, kati bir
delildir.
7. HADİS: Bera bin Âzib (R.A.)’ın naklettiğine göre Rasulullah
(S.A.V.) şöyle buyurdu: “Mümin kabrinde oturtulur, (melekler sorgu
için) ona gelirler, sonra o Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed
Aleyhisselam’ın O’nun Resulü olduğuna şahadet eder. Bu, Cenab-ı
Hakk’ın şu kavl-i şerifi ile ifade edilmektedir: “Allah, iman
edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam bir söz üzerinde
tutar; zalimleri de saptırır ve Allah, dilediğini yapar.”
(İbrahim,27) [9]
8. HADİS: Abdullah bin Ömer (R.Anhüma)’in naklettiğine göre
Rasulullah (S.A.V.) şöyle buyurdu: “Sizden birisi öldüğü (ve kabre
konulduğu zaman) sabah akşam kendisine gideceği yer gösterilir.
Cennet ehlinden ise cennet ehli olarak yok eğer cehennem ehlinden
ise cehennem ehli olarak. Yani cennet ehlinden olacaksa cenneti
görür ve kabri cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. Şayet
cehennem ehlinden olacaksa ona da kabrinde iken cehennem gösterilir
de bu şekilde kabri cehennem çukurlarından bir çukur haline gelir.
Sonra kendisine denilir ki: Kıyamet gününde Allah seni diriltip haşr
edinceye kadar kalacağın yer işte burasıdır.”[10]
9. HADİS: Abdullah bin Abbas (R.A.) anlatıyor: “Peygamber
Aleyhisselam iki kabre uğramıştı, -azap çektiklerini bizzat kendisi
işitti- ve dedi ki: ‘Bu ikisi kesinlikle azaba uğruyorlar, azaba
uğramalarının sebebi de büyük günahlardan biri değil; bu kişilerden
birincisi, nemime yapıyordu (yani insanlar arasında laf götürüp
getirmek suretiyle aralarını bozmaya çalışıyordu). Diğeri ise
idrarının üzerine sıçramasından sakınmıyordu.’ Daha sonra yaş bir
dal aldı, ikiye böldü ve her bir dal parçasını bir kabrin üzerine
toprağa soktu ve buyurdu ki: ‘Bu dallar yaş kaldığı müddetçe umulur
ki onların azabı hafifletilir.”[11]
10. HADİS: Peygamberimiz (S.A.V.) buyurdu ki: “Sizler
birbirinizi defnediyor olmasaydınız kabir azabını size işittirtmesi
için Allah’a dua ederdim.”[12]
Kabir azabına dair zikrettiğimiz bu hadis-i şerifleri teyid eden en
önemli hususlardan birisi de Peygamberimiz kabir azabından Allah’a
sığınır, namazlarında da şu meşhur duasını yapardı: “Allahım, kabir
azabından, cehennem azabından, hayatın ve ölümün fitnelerinden,
Deccal fitnesinden sana sığınıyorum.”
İNSANA KABİRDE NASIL AZAB EDİLİR?
Allah Teala’nın kudretini idrak edememiş, hadiselere şaşı bir bakış
açısıyla bakan, selim bir şekilde düşünemeyen bazı basit, gafil ve
zavallı insanlar diyorlar ki; “insan kabirde nasıl sorguya çekilir?
Melekler nasıl insanları karşısına oturtup hesaba çeker, soru sorup
cevap alır? O, bu daracık yerde ve üzeri tamamen toprakla örtülü
olduğu halde bu nasıl olabilir? Peki demir sopalarla nasıl
dövülebilir, halbuki biz onun kabrini açıp da baksak onun üzerinde
en ufak bir darp ve işkence izi göremeyiz?”
Buna şöylece cevap verebiliriz: Bu tür vesveseler insana Allah Celle
ve Alâ’nın kudretinden gafil olması ve Berzah Alemi’ni Dünya alemine
kıyas etmesi sebebiyle gelir. Böyle bir kıyas hatalı bir kıyastır ki
bu hatanın kaynağında ahiretle ilgili hususları yeterince bilmeme ve
ölümün mahiyetini doğru bir şekilde anlayamama vardır.
Ölüm külliyen bir yok oluş değildir, bilakis bir hayattan bir başka
hayata geçiştir; tıpkı bir çocuğun anne karnından dünya hayatına
geçişi gibi. Çocuk anne karnında iken gayet rahat ve ferah
içerisinde yaşar, yer-içer, ama onun yeme-içmesi doğduktan sonra
yiyip-içmesiyle aynı değildir, teneffüs de etmektedir ancak farklı
bir yolla bunu yapmaktadır. Biz insanı dünya hayatından tekrar daha
önce yaşadığı anne karnına, o daracık mekana geri çevirmek, o hayat
şartlarında yaşatmak istesek ve ağız yoluyla yeme içmesini kessek,
onun göbek bağı vasıtasıyla beslenmesini istesek muhakkak boğulup
ölecektir. Bu kıyas apaçık ortada iken berzah (kabir) alemi dünya
alemine nasıl kıyas edilebilir?
Yine önümüzde küçültülmüş bir örnek durmaktadır ki o da uykudur.
Cenab-ı Hakk uykuyu şu ayet-i kerimesinde vefat ve ölüm olarak
isimlendiriştir: “Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de
uyuduklarında alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkor,
diğerlerini de takdir edilmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz
ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.”(Zümer, 42)
KÜÇÜK ÖLÜM İLE BÜYÜK ÖLÜMÜN BENZERLİĞİ
Cenab-ı Hakk Celle ve Alâ insanların ecelleri gelip de ömürleri sona
erdiği zaman onların ruhlarını almak suretiyle vefat ettirdiğini
haber vermektedir. İşte bu, hakiki, kamil manadaki ölümdür. Bir de
gerçekte ölmemiş olan insanlara da uykularında vefat halini yaşatır
ki, buna da küçük ölüm denir. Çünkü insan uykuda iken adeta ölü
gibidir. Uyuyan kişi uyanıncaya kadar görememektedir,
işitememektedir, etrafında olup bitenleri hissedememektedir; bu
yönüyle uyku ölüme benzemektedir.
İşte Cenab-ı Hakk bu küçük ölümü, tekrar diriltilmeye (ba’s ve neşr)
bir delil kılmıştır. İnsan uyuduktan sonra nasıl tekrar uyanıyor ve
bilinci yerine geliyorsa aynı şekilde ölür, Allah ölümünden sonra
hesaba çekilmek ve yaptıklarının karşılığını görmek üzere onu tekrar
diriltir. Bu sebeple Hazreti Peygamber (S.A.V.) uykudan uyandıkları
vakit şöyle derlerdi: “Ölümden sonra bize tekrar hayat bahşeden
Allah’a hamd-ü senalar olsun, dönüş ancak onadır.”[13]
Cenab-ı Hakk’ın “Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar”
kavl-i şerifinin manası ölenlerin ruhlarını katında alıkoyar
bedenlerine geri dönmelerine müsaade etmez demektir. “Diğerlerini de
takdir edilmiş bir süreye kadar salıverir” kavl-i şerifi ise uyku
suretiyle ölüm halini tadanların ruhlarını uyandıklarında
bedenlerine geri gönderir şeklinde anlaşılmalıdır. Bunda ibret ve
mev’iza (nasihat) vardır.
UYKUDA GÖRÜLEN RÜYALARIN TEMSİLİ
Kabirde azab veya mükafat görme meselesini zihnimizde daha somut
hale getirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak maksadıyla şöyle
bir misal verelim: İki kişinin aynı odada uyumakta olduğunu
düşünelim. Birincisi rüyasında şunu görüyor: Sıkıntı içerisindedir,
fakirlerin yaşadığı bir semtte oturmaktadır, hayatı boyunca
fakirliğinden yoksulluğundan dolayı rahat yüzü görmemiştir. Aradan
seneler geçer ve Allah kendisine bolca nimetler verir, rızkını öyle
genişletir ki hayal edilemeyecek bir noktaya ulaşır. Yüz binler ve
milyonlarla ifade edilebilecek çok büyük bir mal varlığına sahip
olur.
Kendisine çok büyük bir köşk yaptırır. Köşkün yemyeşil, geniş,
bakımlı, ağaçlarla, çiçeklerle, meyvelerle dolu bahçeleri vardır,
kendi hizmetinde çalışan, kendisine harikulade lezzetli yemekler,
canının çekebileceği her şeyi sunan hizmetçiler vardır, sadece
hükümdarların sofralarında bulunan yemekler sunulmaktadır, harika
döşekler, minderler, şahane koltuklar, akıllara durgunluk verecek
meclisler, köşkün bahçelerinde nehirler gibi akan su pınarları……
Fakirliği ve onun türlü sıkıntılarını tattıktan sonra azgın,
şımarık, büyük zenginler gibi çok lüks bir hayat yaşar, çok güzel
kadınlarla evlenir, oğulları ve kızları olur, hayatında çok büyük
bir değişiklik olmuştur, adeta cahimden sonra naimi tatmıştır. Bütün
bunları rüyasında, yatağında yatıyorken yaşamaktadır.
Aynı odada bu arkadaşıyla yan yana yatmakta olan ikinci kişiye
gelince; o da uykuya dalıp gittiğinde rüyasında şunu görmektedir:
Çok sertçe vurulan bir kapının arkasındadır, korkarak çıkıp kapıyı
açtığında, karşısında emniyet güçlerinden ve polislerden oluşan bir
grup buluyor. Tepeden tırnağa silahlandırılmış olan bu kişiler kapı
açılır açılmaz içeri dalıp evin her tarafını kuşatıyorlar, bir
kötülük yapacakları gözlerinden okunuyor zaten ve onu görür görmez
hemen ellerini ve ayaklarını kelepçe ve zincirle bağlıyorlar,
gözlerini de kapatıp beraberlerinde onu polis merkezine
götürüyorlar. O ise haykırıyor; “ben ne yaptım? Suçum ne? Beni neden
hapse atıyorsunuz?” Onlar alay ederek gülüyorlar ve diyorlar ki:
“İşlediğin o çirkin cürmü bilmiyor musun? Sen katilsin, sen bir
canisin, mücrimsin, filan kimsenin kanını akıttın, katlettin, sonra
da suçunu gizleyebilmek için onun cesedini demir yoluna trenin önüne
attın, ancak sen onu öldürürken birçok insan bunu gördü ve şahitlik
ettiler ki katil senden başkası değil, sensin...”
Bu durum karşısında haykırmaya ve suçsuz olduğuna, bu hadiseden
habersiz olduğuna, adam öldürmekle suçlandığı günde evinden dışarıya
hiç çıkmadığına dair çok ağır yeminler etmeye başlıyor.
O gece hapse atılıyor, hem de daracık bir hücreye konuyor.
Sabahleyin hapisten alınıp mahkemeye çıkarılıyor. Mahkeme huzurunda
adam öldürdüğü suçlaması mahkeme heyetine arz ediliyor -tabi o inkar
etmektedir-. Suçlamalar karşısında diyor ki: “Allah’a yemin ederim
ki benim bu mesele hakkında bilgim yok, bu bana yöneltilen bir
suçlamadan öte bir şey değil, ben suçsuzum, ben bu işten uzağım.”
Uzun süren yargılama süreci neticesinde –ki her seferinde hapisten
alınıp mahkemeye getiriliyor ve mahkeme sonrası tekrar zindana; o
daracık hücreye atılıyor- üç hakimce de suçun sabit olduğuna
hükmedildi. Zira duruşmalara katılan çok sayıda şahit, mahkeme
reisinin ve üç hakimin huzurunda açıkça dediler ki: “Evet cinayeti
işleyen kişi, katil, bu adamdan başkası değildir.”
Hakimlerin müzakereleri neticesinde hüküm kesinleşir; işlediği katl
cürmü sebebiyle asılarak idam edilecektir. İdam cezasının infaz
edileceği gün de belirlenir. O gün gelince hücreden çıkarılır idam
edileceği yere getirilir, yağlı urgan boynuna geçirilir, kalabalık
bir insan topluluğu önünde suçu ve cezası bir kez daha yüzüne
okunur, artık hükmün uygulanmasına mani bir durum kalmamıştır sadece
ipin çekilip de idam sehpasından aşağıya düşüvermesi kalmıştır.
Tam bu korkunç sona varacağı sırada uykusundan uyanıverir. O anda
kendisi gördüklerinin korkusundan tir tir titremekte ve şunu
demektedir: Elhamdülillah, ya rabbi sana şükürler olsun ki bu bir
rüyaydı, gerçek bir şey değildi.
İşte bunlar her iki şahsında rüyalarında gördükleri olaylardır.
Onların yüzlerinden örtüyü açsak da biz birinci şahsın fakirlikten
sonra kavuştuğu zenginlik sebebiyle duyduğu neşe ve mutluluğu
göremeyiz. Aynı şekilde ikinci şahsın o korkunç sona doğru gidiyor
olmaktan dolayı duyduğu endişe, korku ve sıkıntıyı da göremeyiz.
Peki akıllı olan bir insan Allah’ın kudretini ve kabri sahibine
göre; dilerse cennet, dilerse cehennem yapabilmesini nasıl imkansız
görür? Nasıl idrak edemez ki? Uyku, kabirde insanın başına
gelecekler için en basit bir örnektir.
----------------------------------------------------------
[1] Berzah aleminde ilginç ve acayip şeyler vardır; iki meleğin
gelip sorguya çekmesi ve kişiye dinini, rabbini, peygamberini
sormaları, kafirlerin kaburga kemiklerinin ayrılması, kabrin cennet
bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur haline
gelmesi gibi. Bütün bunlar, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan gaybi
hakikatlerdir ki kitap ve sünnette zikri geçen meselelerdir.
[2] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’an’i’l-Azîm, III, 244.
[3] Ebu Davud, Cenaiz, 73.
[4] Buhari, Cenaiz, 49, 51, 89; Nesai, Cenaiz, 44.
[5] Buharî, Cenaiz 81, Edeb 120, Kader 3, Tevhid 54; Müslim, Kader
6, (2647); Ebu Davud, Sünnet 17, (4694); Tirmizî, Kader 3, (2137)
Tefsir, Leyl, ( 3341).
[6] Buhârî, Cenaiz 89, Müslim, Mesacid 123; Nesâî, Cenaiz 115.
[7] Buhârî, Cenaiz 68, 87; Müslim, Cennet 70; Ebu Davud, Cenaiz 78;
Nesâî, Cenaiz 110; Tirmizî, Cenaiz 70.
[8] Buhârî, Cenaiz 86; Müslim, Cennet, 17; Nesai, Cenaiz, 114.
[9] Buhari, Cenaiz, 85, Tefsir; Müslim, Cennet,17; Ebu Davud,
Sünnet, 27; Tirmizi, Tefsir; İbrahim; Nesai, Cenaiz, 114.
[10] Muvatta, Cenaiz,16; Buhari, Cenaiz, 88, Bed’ül-halk, 8, Rikak,42;
Müslim, Cennet,17; Tirmizi, Cenaiz,71; Nesai, Cenaiz, 116.
[11] Buhari, Vudu, 55; Cenaiz, 80, 87, Edep, 46; Müslim, Taharet,
34; Nesai, Cenaiz, 116; İbn Mace, Taharet, 26.
[12] Müslim, Cennet, 17; Nesai, Cenaiz, 114.
[13] Buhari, Deavat, 7, 8, 15; Tevhid,13; Müslim, Zikir ve Dua, 17;
Ebu Davud, Edeb, 107; İbn Mace, Dua, 16.
Kaynak:
www.inkisaf.net