SAHTE PEYGAMBER 'AHMED KADİYANİ'
İSMAİL MUTLU
Takdim
Hemen her
devirde; Peygamber Efendimizin sahih hadislerinde haber verdiği
‘mehdiyet’ kavramını suistimal edenler olmuştur. Hak adına hakkın
ihlal edildiği bu mesele, günümüzde de bazı tezahürleri ile
karşımıza çıkmaktadır.
Öyle ki; mevzu
da, mevzunun kahramanları da, insanları saptırmak için kullandıkları
yol ve yöntemler de hep aynı ve bütün sahtelikleri ile asrın
serencamında işin içyüzünü bilenlere bütün açıklığı ile sırıtmaya
devam etmektedir.
Bu zevatın
mehdiyetlerini ilan etmekle kalmayıp, yer yer bulunduklarını iddia
ettikleri makam adına; dinin hükümlerini gevşeterek uydurdukları
hezeyanlarla, cahil insanımızı bozdukları da görülmektedir.
İşte halkı
aldatarak, kendileriyle birlikte dalalete sürükleyen tüm bu
şarlatanları, tarihin kirli yapraklarından arayıp bulduğumuz Ahmed
Kadiyani’nin şahsında inceleyeceğiz. Zaman zaman duyduğumuz
diğerlerine, Gulam Ahmed, sadece bir örnek.
***
Kadiyanîlik,
19. yüzyılın sonlarına doğru, Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî tarafından
kuruldu. Mirza Gulam Ahmed, 1840 yılında Pencâb eyaletine bağlı
Kadiyan'da doğdu. 6 yaşında tahsil hayatına başlayan Gulam Ahmed, 18
yaşlarına kadar Kur'an-ı Kerim, Farsça, Arapça mantık ve felsefe
dersleri aldı. Babasından da hekimlik mesleğine ait bazı bilgiler
öğrendi.
Gulam Ahmed,
1864'den 1868'e kadar Sialkot'ta, Bölge Mahkemesinde bir memur
olarak çalıştı. Bu zaman içerisinde misyonerlerden Hıristiyanlık
hakkında geniş bilgi aldı. Hindûlarla tartışmalara girişti. İskoç
papazı olan Butler ile samimî bir dost oldu. Onunla uzun
görüşmelerde bulundu.
Bundan sonra,
işlerinde kendisine yardımcı olması için babası onu yanına çağırdı.
Ancak beceriksizliği sebebiyle "bir kenara itilen ve kendi haline
terkedilen" bir durumda kaldı.
Kendisi bunu
şöyle ifade eder: "Babam bana olan ümitlerinin üstüne bir çizgi
çizdi ve beni, ekmeğini yiyen ve fakat kendisi için bir şeyler
yapmayan bir misafirden birazcık daha ileri gördü."
Gulam Ahmed
bundan sonra inzivaya çekildi. Bu arada Kur'an, tefsir, hadis
sahasında çalışmalar yaptı, diğer dinler hakkında bilgi topladı.
Bu inziva
hayatı, Gulam'ın küçük yaştan beri gördüğü rüyalar ve garip
davranışlara yeni bir şeyler daha eklenmesine sebep oldu. Bu arada
onun aşırı derecede unutkan ve dalgın olduğu göze çarpıyordu. Ayrıca
pek çok hastalık sahibiydi. Kendisi bu hastalıklarını şöyle ifade
eder: "Ben, müzmin hasta bir insanım. Baş ağrısı ve baş dönmesi,
uykusuzluk ve kalp çarpıntısı ve vücudumun alt kısmının uzayıp giden
hastalığı hep şekerdendir. Çoğunlukla gece ve gündüz yüz defadan çok
idrara çıkarım."
1876 yılında
babasının ölmesi üzerine, Gulam Ahmed'in hayatında yeni bir devre
açıldı. Babasının ölümüyle, kendi anlayış ve ifadesine göre "dünya
adamı olmadığı için" ailenin geçim ve idaresini nasıl çözümleyeceği
korkusunu yaşarken, gaybdan duyduğunu söylediği bir ses kendisine, "eleysallahu
bi-kafin 'abdehu” (Allah kuluna yetmez mi?) diye seslendi.
Bundan sonra,
babasının işlerini kardeşine bırakarak inzivaya devam etti. Bu
dönemde Farsça, Arapça ve Urduca dillerde yazma alışkanlığını
kazanmak için bazı denemelerde bulundu. 1877-1878 yıllarında
gazetelerde Hindûlara ve Hıristiyanlara karşı makaleler yazdı. Hindu
ve Hıristiyanların, Müslümanları yaylım ateşine tuttuğu bir zamanda,
onun İslamiyet’i savunmak için giriştiği bu faaliyet, halkın oldukça
ilgisini çekti ve onun kişiliğini ön plana çıkardı.
Hindistan, 19.
asrın sonlarında ciddî bir fikrî huzursuzluğa sahne olmuştu. Ortada
pek çok görüş dolaşıyordu. Hıristiyan misyonerleri, Hindistan’ı
baştan başa sarmıştı. Müslümanları kendi dinlerine çevirebilmek, en
azından onları şüpheye düşürmek için oldukça gayret gösteriyorlardı.
Bunun için de dinî inanç ve bağlılık dikkate değer bir şekilde
zayıflamıştı. Halk bir kurtarıcı bekliyordu.
Gulam, halkın
bu beklentisini iyi değerlendirdi. Bir yazısında Hindû ve
Hıristiyanlara karşı 50 ciltlik bir reddiye yazacağını ama
bastırabilmek için Müslümanların abone olup peşin para vermeleri
gerektiğini bildirdi. Halkın çoğu onun bu isteğine uydu. Bundan
sonra Gulam Ahmed, 1880'de Barâhin-i Ahmediyye ismini verdiği bu
kitabın ilk iki cildi ile yayın hayatına girdi. Onun bu kitabı,
Hinduların ve Hıristiyanların basın yayın yoluyla saldırdığı
Müslümanlarca takdirle karşılandı.
Bu iki ciltte
Gulam Ahmed, İslam'ı diğer dinlere karşı savunmuştu. Bu arada
kendisine ilham geldiğini, keramet gösterdiğini de yazmış, kendi
şahsiyetini ön plana çıkarmıştı. Müslümanlar onun bu tutumundan
şüphe etmediler. Hatta ona destek verdiler. Mesela, Müslümanların
ileri gelenlerinden Muhammed Hüseyin Batalavî, kendi dergisi olan
‘İşa'atu's-Sünne’ isimli derginin altı sayısında (Haziran-Kasım
1884) bu kitabın lehinde yazılar yazdı.
1884 yılına
kadar, kitabın üçüncü ve dördüncü ciltleri de yayınlandı. Gulam
Ahmed, bu ciltlerde vahyin kesilmediğini, kesilmemesi gerektiğini,
Peygamberimize (a.s.m.) tam uyan birinin, peygambere verilen zahirî
ve batınî bilgilerle donatılacağını, bu gibi kimselerin sezgiye
dayanan bilgilerinin peygamberlerin bilgisini andırdığı gibi,
hezeyanlarda bulunuyordu.
Ayrıca bu
yolda kendisinin pek çok vahiyler aldığını söylüyordu. Ve İngiliz
hükümetine övgüler yağdırarak, cihadın gereksizliği üzerinde
duruyordu. Onun bu görüşleri, bu tür bir kültür içerisinde büyüyen
Hind Müslümanlarınca fazla yadırganmadı ise de, içlerinden ileri
görüşlü olan bazı alimler, bu vahiylerin (!) birer fantazi olduğunu,
Gulam Ahmed'in yakında daha ileri iddialarda bulunacağını sezerek
ona karşı cephe aldılar.
Müceddidliğini ilan ediyor
Gulam Ahmed,
bu kitabında kendisinin bir müceddid olduğu izlenimi vermiş, bu
görüşleriyle Müslümanlar tarafından kısmen iyi karşılanmış, hiç
değilse aleyhinde bulunulmamıştır. Bundan cesaret alan Gulam Ahmed,
1885'de kendisini açıkça 14. Hicrî yüzyılın müceddidi olarak ilan
etti. Buna göre, kendisi 14. Hicrî yüzyılın başında, Allah
tarafından dinini yenilemek üzere gönderilmiştir.
Bundan sonra
o, diğer dinlere karşı Barâhin’de başlattığı tartışmayı
seyahatleriyle sürdürmeye başladı. İlk tartışmada ağırlığını koyarak
ve bu tartışmanın sonucunda, Urduca kaleme aldığı Surne-i Çeşm-i
Arya (Arya'nın Gözüne Sürme) isimli kitabını yayımladı.
1885-1888
yılları halkın nabzını yoklamak için seyahatle geçti. Bu
seyahatlerde durum ümit verici görülmüş olmalı ki, Gulam Ahmed
bundan sonra bir adım daha ileri atarak, 1 Aralık 1888'de, seyahat
için bulunduğu Ludhiana'da bir bildiri yayınlayarak, Allah'ın
kendisine, taraftarlarından bi’at alarak, ayrı bir cemaat
oluşturmasını buyurduğunu bildirdi.
Hak ile kandırıyor…
Bi’at şartları
on maddede toplanmıştı. Buna göre; Gulam Ahmed'e bi’at eden kimse,
şirkten ve her türlü büyük günahtan sakınacak, namazını hatta
teheccüt namazını da aksatmadan kılacak, bütün insanlara iyilikle
davranacak, her durumda Allah'a bağlı kalıp kendini O’na adayacak,
Kur'an'ın yolundan yürüyecek, dine, İslam’a bağlılığı; kendi hayatı
ve malından, şerefi, çocukları ve kıymetli bildiği her şeyden çok
değer verecek, dini dünyanın üstünde tutacak ve son olarak da
kendini Gulam Ahmed'e kopmayacak derecede bağlayacak ve ölünceye
kadar ona itaat edecek.
Gulam Ahmed,
müceddidliği ile ilgili olarak Ayine isimli eserinin 346; Risale-i
Tuhfe-i Bağdat isimli eserinin 11 ve el-Mektub isimli eserinin 6.
sayfasında şöyle diyordu:
"Allah beni bu
yüzyıl ve bu zaman için imam ve halife kıldı ve beni bu yüzyılın
başında insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmam için müceddid
olarak gönderdi."
Mesih ve Mehdiliğini ilan ediyor
1857'de
Hindistan Müslümanları, İngiliz idaresine karşı Sipahi Ayaklanması
ismiyle tarihe geçen bir girişimde bulunmuş, ancak başarılı
olamamışlardı. Bu sebeple, İngilizlerin gözü devamlı olarak
Müslümanların üzerindeydi.
Bunu, iyi
bilen Gulam Ahmed, Barahin-i Ahmediyye'nin ilk cildinin neşrinden
itibaren, davranışlarının siyasî bir amacı olmadığını, bütünüyle
idareye ve İngiliz hükümetine sadık ve bağlı olduğunu her fırsatta
tekrarlamıştı. Bununla ilgili ifadelerinden bazıları şöyleydi:
"Kalemimle hükümete hizmet ediyor ve eserlerimde İngiliz hükümetine
sadakat ve muhabbeti yazıyorum… Biz kalemimizle bu devletin
emrindeyiz; iyiliği için duacıyız, hizmetkarıyız.
Gerçek İslam
delililerini, yumuşaklıkla, çeşitli ülke halkına arzetmekle
emrolundum; bu yüzden kanatları altında hayatımı sulh ve güven
içinde sürdürdüğüm İngiliz hükümetine karşı herhangi bir kötü
düşüncem yoktur."
Böylece
İngiliz hükümetini emniyete alan Gulam Ahmed, halktan kendi adına
bîat almasından bir buçuk yıl sonra, yani 1891'de, hayatının üçüncü
dönemine başlar. Buna göre, aldığı vahiyle ona Hz. İsa'nın normal
bir şekilde öldüğü, kendisinin Müslümanların beklediği ‘Mesîh’ ve
‘Mehdî’ olduğu bildirilmişti.
O, bu konudaki
görüşlerini Urduca olarak peş peşe yayımladığı Feth-i İslam,
Tavzîh-i Meram (22 Ocak 1891) ve Hale-i Evham (3 Eylül 1891) isimli
eserlerinde açıkladı. Onun bu konudaki görüşleri özetle şöyle idi:
“Hz. İsa
çarmıhta ölmemiştir. O, öldü zannedilerek mezara indirildikten
sonra, kendine gelmiş, yaralarını Merhem-i İsa denilen bir ilaçla
iyileştirdikten sonra, İncil'i yaymak ve özellikle kayıp "On İsrail
Koyununu" aramak üzere Keşmir'e seyahat etmiştir. Orada iken 120
yaşlarında ölmüş ve Srinagar'da gömülmüştür. Bu bakımdan ahirzamanda
gelmesi beklenen Mesîh, Hz. İsa değil, yaradılış bakımından ona
benzeyen ama Muhammed ümmetinden biri olacaktır. Ayrıca
Müslümanların beklediği Mehdi ve Mesîh aynı şahıslardır. O da Mirza
Gulam Ahmed'dir. O hem Hz. Muhammed (s.a.v.), hem de Hz. İsa'nın
(a.s.) ruhunu taşıdığı için barışçıdır.”
“Cihadını
kılıçla değil, propaganda ile yapıp İslam'ı yayacaktır. Davasının
doğruluğunu ispat için ileri sürdüğü deliller, kendisine indirilen
vahiy ve mucizeleri sebebiyle, ona inanmak zorunludur.”
Gulam Ahmed,
İtmamu'l-Hucce isimli eserinin 3. sayfasında da Mehdi ve Mesîhliği
ile ilgili "vahiy" için şöyle diyordu:
"Rabbim bana
bildirdi ve beni bu yüzyılın müceddidi kıldı ve dedi ki: 'Onların
bekledikleri Mesîhu'l-Mev'ud ve el-Mehdiy-yu'l-Ma'hud sensin.' Ve
yine dedi ki: 'Biz seni Mesih İbni Meryem kıldık.'"
Peygamber olduğunu iddia ediyor
1900 yılı
Gulam Ahmed'in hayatında yeni bir devrenin başlangıcı oldu. Gulam
Ahmed, 11 Nisan 1900 tarihine rastlayan Kurban Bayramı namazında bir
hutbe okudu. Ona göre bu hutbe Allah'ın vahyine dayalı olarak Arap
dilinde, irticalen yapılmış ve bir benzerinin yapılması mümkün
olmayan bir hutbedir.
Bu hutbeden
sonra, 1901 yılında bir Cuma hutbesinde, Abdülkerim Mirza için ‘nebî
ve resul’ sıfatlarını kullandı. Bu durum alimlerden Muhammed İhsan
Amrohavî tarafından itirazla karşılandı. Bunun üzerine Ahmed
Kadiyani, Abdülkerim Mirza'dan, yanılıyorsa kendisini düzeltmesini
istedi. Abdülkerim Mirza da kendisiyle aynı görüşte olduğunu
söyledi.
Bunun üzerine
Abdülkerim ile Muhammed İhsan tartışmaya başladılar. Gulam Ahmed:
"Ey insanlar! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde
yükseltmeyin" (Hucurat: 2) âyetini okuyarak evine çekildi.
1902 yılının
Ekim ayında Amritsar'da toplanan konferansta, bu iş için kaleme
aldığı Tuhfetu'n Nedve isimli tebliğinde kendisinin Allah'ın zıllı
(gölgesi-yansıması), bir nebîsi olduğunu ileri sürdü. Ancak şeriat
getirmediğini, nebîliğinin yalnızca Hz. Muhammed'in (sav) manevî
yansımasından ibaret olduğunu ifâde etti.
Gulam Ahmed'e
göre; kendisinin Allah tarafından gönderilen bir elçi olması, Hz.
Muhammed'in (sav) son peygamber olmasına zıt değildir. O,
“Hatemünnebiyyîn" yani "peygamberlerin sonuncusu olma" tâbirini
şöyle yorumlar:
‘Hatem’
kelimesi sadece bir mühür mânâsına gelir. Dolayısıyla ondan sonra
bir peygamber gelmesi, ancak onun mührüyle, yani onun şeriatını
ikame etmesiyle mümkündür. O, Hakikatü'l Vahy isimli kitabının 27.
sayfasında bununla ilgili olarak şöyle der:
Hakkı tasdik ederek batılı hak gibi gösteriyor
"O, yani Hz.
Peygamber (sav), peygamberlerin hatemidir. Şu manayla ki, o, tek
başına mührün sahibidir. Başka birisine vahiy nimeti, ancak onun
mührü sayesinde nasip olur. Ayrıca, rabbani hitap ve konuşma kapısı,
onun ümmetine kıyamete kadar da asla kapanmayacaktır. Bugün dahi
mührün sahibi yalnızca odur. Onun mührü, yalnızca Muhammed ümmetine
nasip olan peygamberliği tek başına sağlayacak güçtedir."
Gulam Ahmed;
et-Ta'lim isimli kitabının 15. sayfasında da bu konuda şunları
söyler: "Allah'ın, inanç bakımından sizlerden istediği, Onun tek
ilâh olduğuna inanmanız, Muhammed'in peygamberlerin hatemi ve en
şereflisi olduğunu kabul etmeniz, ondan sonra peygamber
gelmeyeceğine, ancak zılliyet yani tabi olmak suretiyle Muhammedi
abanın giyilebileceğine inanmanızdır. Çünkü hizmetçi, hizmet ettiği
kişiye ters düşmez. Dal da kökünden ayrılmaz."
Et-Tecelliyâtü'l
İlâhiyye isimli kitabının 24. sayfasında da bununla ilgili olarak
şöyle denilir: "Eğer ben, Muhammed'in ümmetinden olmayıp, onun
yolundan gitmiş olmasaydım, ilâhî hitaba mazhar olamazdım.
Amellerimin ağırlığı dünyanın dağlarına denk gelse, yine de durum
değişmezdi. Çünkü, Hz. Muhammed'in peygamberliği dışında, tüm
peygamberlikler sona ermiştir. Hz. Muhammet'ten sonra şeriat koyacak
bir peygamber gelmeyecektir. Ancak şeriat getirmeyen bir peygamberin
varlığı mümkündür. Ama bu peygamberin öncelikle Muhammed'in (sav)
ümmetinden olması gerekmektedir."
Gulam Ahmed hayatının sonuna kadar nebi olduğunda ısrar etti mi?
O, ölümünden
birkaç ay önce, 5 Mart 1908'de Bedr gazetesinde onun "Günlüğünde" şu
ifâdelerine yer verildi:
"İddiam şudur
ki, ben bir nebi ve resulüm. İsrâiloğulları arasında, kendilerine
şeriat verilmeyen birçok nebî olmuştur. Onlar yalnızca Allah'tan
aldıkları nebevî haberleri bildirmişler ve Mûsa dininin gerçeğini ve
gücünü yerleştirmeye çalışmışlardır. Bu tür nebevî haberlerdir ki,
onların nebî adıyla isimlendirilmelerini netice vermiştir. Aynı
durum benim görevim için de söz konusudur. Eğer nebî olarak
çağrılmayacaksam, beni ilâhî vahyi alan diğer kişilerden ayıracak
başka özel bir kelime var mıdır?"
Gulam 'Ek
Galte ke İzâle’ (Düzeltilen Yanlışlık) isimli Urduca risalede de
bununla ilgili olarak şöyle diyordu:
"Nebî ve resul
olduğumu iddia ettiğim bütün yazılarımda, bunu yeni bir kitap
getirmediğim ve tam bir nebî olmadığım anlamında yaptım. Bununla
birlikte önderim Hz. Peygamberin (sav) manevî nimetlerini aldığım ve
onun adıyla anıldığım ve Allah tarafından gelecek olayların bilgisi
ile donatıldığım için, yeni bir şeriat getirmemekle birlikte,
gerçekten bir resul ve nebî idim. Şeriat getirmeyen bir nebî
olduğumu hiç inkâr etmedim ve bu anlamda Allah tarafından nebî ve
resul olarak adlandırıldım. Bu anlamda nebî ve resul olarak
adlandırılmayı şimdi de inkâr etmiyorum."
Ahbâr-ı Am
gazetesinde Gulam Ahmed'in nebîliğini inkâr ettiği şeklinde bir
açıklama çıkması üzerine de, ölümünden üç gün önce bu gazetenin
yayın müdürlüğüne gönderdiği ve 26 Mayıs 1908'de neşredilen
mektubunda bunu tekzip etmekte ve özetle şöyle demektedir:
"23 Mayıs 1908
tarihli Ahbâr-ı Âm'ın birinci kolon ikinci kısmında, benim hakkımda,
akşam yemeğinde nebîliğimi inkâr ettiğimi açıkladığım
bildirilmektedir. Bu konu ile ilgili olarak şu husus bilinmelidir
ki, o yemekte söylediğim kısaca şu idi: Halka bütün yazılarımda
açıkça bildirmiş bulunuyorum ve hattâ şimdi de açıklıyorum ki, benim
İslâm'la bütün bağlarımı koparmaya kadar gidecek bir nebîlik
iddiasında bulunduğumu, yani başka bir deyişle kendim için Kur'ân-ı
Kerim'i takibe gerek bırakmayan, yeni bir Kelime-i Şehadet ve kıble
getiren, İslâm şerîatını kaldıran ve Hz. Peygamberin otorite ve
örnekliğini reddeden tam bir nebîlik iddia ettiğim yolunda bana
karşı ileri sürülen suçlama, baştan sona asılsızdır.
"Nebîliğimi
ileri sürdüğüm esaslar şuna dayanmaktadır: Bana Allah'la konuşma
imtiyazı bağışlanmıştır. O benimle konuşur ve bana söyler,
sorularıma cevap verir, gaybı bana gösterir ve geleceğin sırlarını
bana açar. Bu tür deneme ve işaretlerin bolluğundan dolayı, O beni
bir nebî olarak isimlendirmek lütfunda bulunmuştur.
Bu yüzdendir
ki, ben Allah'ın emrinden dolayı nebîyim. Eğer bu gerçeği inkâr
edersem, bu, benim bakımımdan bir günah olacaktır. Beni nebî olarak
adlandıran Allah olduğuna göre bunu nasıl inkâr edebilirim?" (1)
Gulam Ahmed'in vahiy iddiası
Vahiy,
Allah'ın peygamberlerine genelde Cebrail (aleyhisselam)
aracılığıyla, peygamberin tebliğ ettiği dinin esaslarını
bildirmesidir. Gulam Ahmed de kendisinin bir peygamber olduğu
hezeyanında bulunarak, kendisine vahiy geldiğini iddia etmişti. Onun
vahiy dediği şeylerin bir kısmı Kur'ân âyeti idi. Bir kısmı da yâ
âyetlerin birkaç kelimesi değiştirilerek, ya da âyetler parçalanarak
ifâde edilmiş sözlerdi. Diğer bir bölümü ise tamamen kendi hayal
mahsûlü idi.
Geldiğini
söylediği vahiylerin bir özelliği de çeşitli lisanlarda gelmiş
olmasıdır. Çoğunluğu Arapça ve Urducadır. Vahiyler içerisinde
Fransızca ve İngilizce olanlar da vardır. O, kendisine vahiy geldiği
ile ilgili olarak şöyle der:
“Genç-ihtiyar,
alt ve üst tabakadan olan bütün erkek ve kadınlar, benim helakim
için secdeye kapanmaktan burunlarından kan gelinceye ve elleri
kabarıncaya kadar topluca duâ etseler bile, Allah onları işitmeyecek
ve Onun tebliği tamamlanıncaya kadar benim işimi durdurmayacaktır;
bana bir tek kişi yardım etmese bile, O bana yardım için melekler
gönderecektir.” (2)
"Rabbim bana
vahyetti ve emrim, dünyanın doğu ve batısına ulaşıncaya kadar bana
yardım edeceğini vaad etti." (3)
Şimdi onun
vahiy dediği şeylere birkaç misâl verelim: "Rabbim dedi ki: Senin
kötülüğünü isteyeni alçaltıcı, sana yardım etmek isteyene de
yardımcıyım." (4)
"Şüphe yok ki,
Muhammed ümmetinde binlerce evliya ve asfiyâ doğmuştur; ama onların
hiçbiri benim gibi olmamıştır." (5)
"Dünyaya bir
uyarıcı geldi; fakat dünya onu kabul etmedi. Bununla birlikte Allah
onu kabul edecek ve onun dâvasının gerçeğini çok dehşetli hücumlar
ve âfetlerle aşikar kılacaktır." (6)
"Ey insanlar!
Ben iddiamda haklıyım ve doğruyum. Siz ise sözlerimi kabul
etmezseniz, iki yüzlü olursunuz...Öyle ise 'Gelin, oğullarımızı,
kadınlarımızı, kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım,
sonra lânetleşelim de, Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını
dileyelim.' (Âl-i İmran Sûresi, 61)" (7)
"Ey câhiller
ve sefihler, düşmanlar ve şakiler topluluğu! Hazret-i Kibriya'nın
nurunu siz mi söndüreceksiniz?" (8)
"Sen Benden
bir uyarıcısın. Şüphe yok ki seni, kötü yolda olanlar doğrulardan
ayrılsın diye gönderdim." (9)
"De ki: Ben
emrolundum ve ben inananların ilkiyim." (10) "Sen açık bir delil
üzerinesin." (11) "Onlara Rabbinden sana vahyedileni oku." (12) "Sen
benim için şerefli birisin. Seni Kendim için seçtim." (13) "Ey Ahmed,
sen ve eşin Cennette oturun." (14) "Sana bereket vereceğim ve bunun
nurlarını, melikler ve sultanlar senin elbiselerini öpüp eteklerine
sarılıncaya kadar parlatacağım." (15)
"Seni Mesîh
İbni Meryem kılan Allah'a hamdolsun." (16)
Gulam Ahmed'in
vahiy dediği daha pek çok söz vardır. Gulam kendisine vahiy
geldiğini söylemekle kalmadı; bütün nebî ve Resullerden üstün
olduğunu da iddia etti. (!)
"Allah'ın
'Muhammed Allah'ın elçisidir' (17) sözünden kasıt benim. Çünkü Allah
bu vahiyde beni Muhammed ve resul olarak isimlendirdi" dedi. (18)
Harekete ‘Ahmediyye’ ismi veriliyor
Fırka önceleri
kurucusunun ismine nispetle Kadiyanîlik olarak anılmışsa da, 4 Kasım
1900 tarihinde yayımladığı bir bildiri ile ‘Ahmediyye’ adını
almıştır. Bu isim değişikliği ile ilgili olarak şu açıklama
yapılmıştır:
"Nüfus sayımı
sebebiyle, görüşleri bakımından diğer fırkalardan ayrılık gösteren
her grubun, ayrı bölümlerde gösterileceği ve her fırkanın kendisi
için istediği ve beğendiği ismin resmî kayıtlara gireceği hususu,
resmî makamlarca kararlaştırıldığı için biz de bu harekete en uygun
olan ‘Ahmediyye Mezhebi’ Müslümanları ismini almayı uygun gördük.
Fırkaya bu isim, Hz. Peygamberden dolayı verilmiştir. Onun Muhammed
ve Ahmed olmak üzere iki ismi vardır. Ahmed adı, onun cemâlini
yansıtır. Bu da Hz. Peygamberin dünyada sulh ve sükun yayacağını
ifâde eder."
Bu açıklama
sebebiyle mezhebin adı 1901 Bombay nüfus sayımı belgelerinde
‘Ahmediyye’ olarak kaydedilmiş ve o tarihten itibaren de, gerek
kendileri, gerekse Avrupalılar, bu yeni mezhep için ‘Ahmediyye’
ismini kullanmışlardır.
Buna karşılık
bâzı Müslüman yazarlar, Kadiyânîlerin Müslümanları aldatmak gayesini
güttüklerini, hareketin ‘Ahmediyye’ ismi almasının Peygamberimizin
adından değil, Gulam Ahmed'in kendi ismi sebebiyle olduğunu
söylerler.
Burada mezhep
hakkında yazılmış eserlerde mezhep yerine "Ahmediyye Hareketi"
isminin kullanıldığını da ifâde edelim.
Dipnotlar:
1. Prof Dr.
Ethem Ruhi Fığlalı, Kadiyûmlik, s.41-60, 148-150.
2. Prof Dr.
Ethem Ruhi Fığlalı, Kadiyânîlik, s.61-65.
3. Ğulam Ahmed,
Luccetu'n-Nur, s.67.
4. Ğulam Ahmed,
el-Mektûb, s.17, Risâletu Tuhfe-i Bağdat, s.16;
Hakîkatu'l-Vahy,
s.72.
5. Ğulam Ahmed,
Tezkiretu'ş-Şehâdeteyn, s.29.
6. Ğulam Ahmed,
The Will, s.5.
7. Ğulam Ahmed,
el-Mektub, s.53.
8. Gulam Ahmed,
Hüccetullah, s.19.
9. Ğulam Ahmed,
The Will, s.5.
10.Ğulam Ahmed,
Hakikatü'l-Vahy, s.70.
11.Ğulam Ahmed,
Hakîkatü'l-Vahy, s.73.
12.Ğulam Ahmed,
Hakîkatü'l-Vahy, s.73.
13.Ğulam Ahmed,
Hakîkatü'l-Vahy, s.75.
14.Ğulam Ahmed,
Hakîkatü'l-Vahy, s.77.
15.Ğulam Ahmed,
Tuhfe-i Bağdat, s.Ut.
16.Ğulam Ahmed,
Tuhfe-i Bağdat, s.20.
17.Fetih
Sûresi, 29.
18.Kasım el-Kâdiyânî,
Tebliğ-i Risâlet, 10. 14.
Kaynak:
Gülistan
Dergisi