İSLAM ALİMLERİNİN
PAPAYA CEVABI
Vatikan Katolik Kiliselerinin başkanı
Papa XVI. Benedict’in Almanya Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı
İslam karşıtı konuşmasına, ilk ciddi ilmi tepki, Uluslararası
Müslüman Âlimler Birliği’nden geldi. Âlimler Birliği’nin yaptığı
açıklama, Papa’nın İslam akidesine yönelik sözlerine karşı cevapları
içeriyor. Alimler, karşı sorular sorarak, bazı sorulara asıl cevap
vermesi gerekenin Papalık olduğunu belirtmişler.
Buraya kısaltarak aldığımız açıklama,
Arapça ve İngilizce olmak üzere iki dilde yapıldı. Metnin, Âlimleri
Birliği’nin Mısır’daki ofisi tarafından Vatikan’ın Kahire
temsilcisine teslim edildiği bildirildi. İslam dünyasının tanınmış
İslam alimlerinden Yusuf el-Kardavi’nin başkanlığını yaptığı
Uluslararası Müslüman Âlimler Birliğinin genel merkezi ise
Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde bulunuyor.
Vatikan’a gönderilen metin, Âlimler
Birliği’nin bünyesinde dini ve fıkıh sahalarında yetkin olan farklı
İslam ülkelerinden 130 alim ve düşünür tarafından kaleme alındı.
İlmi heyetin başkanlığını Prof. Dr. Hüseyin Hamid Hassan yürütüyor.
Genel Başkan Yardımcılığını Prof. Dr. Ali es-Salus ile Şeyh Vehbe
Zuhayli yapıyor. Birliğin Genel Sekreteri ise Prof. Dr. Salah es-Savi.
Birliğin yaptığı açıklamada şu
ifadeler yer aldı: “Genelde İslam âlemini, özelde ise Birliğe bağlı
âlimler ile uzmanları yaralayıp, öfkelerini kabartan, İslam karşıtı
temelsiz açıklamalara rağmen bizler, mücadelemizi İslamî edep
ölçüleri çerçevesinde sürdüreceğiz. Bu konuda rehberimiz Allah’ın:
“Kitap ehlinden zulmedenler bir yana, onlarla en güzel şekilde
mücadele edin” kavli olacak. Papa XVI. Benedict’e ve onun arkasında
yer alan âleme, sade bir açıklamayla yöneliyoruz. Umarız ki bu metin
hakikati görmelerini, İslam’ın ise Papa’nın dile getirmiş olduğu
hususlardan tamamen beri olduğunu anlamalarını sağlar.”
İslam ile akıl arasındaki bağ
Açıklama da şöyle deniliyor: … Eğer
Papa’nın iddia ettiği gibi Yuhanna’nın, İncil’inin başında
kullandığı ilk ibare “her şeyden önce kelime var idi” ise şu
bilinmelidir ki Hz. Muhammed (sav)’e inen Kur’an ayetlerinin ilki
Allah’ın: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” kavlidir. Bu ise hiç
şüphesiz okumaya ve ilme bir çağrıdır. Kur’an-ı Kerim kadar
düşünmeye ve tefekküre çağıran, aklın derecesini yücelten başka bir
kitap yoktur.
Doğu’dan Batıya, bütün Müslümanların
okuduğu Kur’an buna en büyük şahittir. Bu Kitap, aklı yücelten ve
sorumluluk ile yükümlülüğün odağına aklı koyan bir kitaptır. Öyle ki
bizim şeriatımızda akıl, sabit ve sarsılmaz esaslardan biri olmuş,
aklı olmayan kişi mükellef kabul edilmemiştir. …
Allah Teala, vahyi üzerinde
düşünmedikleri, bunu anlamaya çalışmadıkları için kâfirleri
ayıplamış ve onları hayvanlara benzeterek şöyle buyurmuştur:
“(Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece
çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer.
Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple
düşünmezler.” (Bakara Suresi,171) Yine şöyle buyurmuştur: “Allah
katında, yeryüzündeki canlıların en kötüsü gerçeği akletmeyen
sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal Suresi,22)
Bu konuyla ilgili ayetler bir hayli
çoktur. Kur’an-ı Kerim hala daha bütün açıklığıyla dünyanın
önündedir. Bilinmelidir ki akıl, naklin esasıdır. Akıl olmasa, nakil
olmaz, vahiy sabit kalmazdı. Zira Peygamberliğin sübutu ancak akılla
tamama erer. İslam dininde en öncelikli asıllarından ve
bedihiyyattan sayılan konulardan biri, ilmin imanı geçtiği ve de
imanın, ilmin bir semeresi olduğu meselesidir. Allah’ın şu kavlinde
de olduğu gibi: “Bu, kendilerine ilim verilenlerin Kuran'ın, senin
Rabbin'den bir gerçek olduğunu bilip de ona inanmaları ve
gönüllerini bağlamaları içindir. Allah inananları şüphesiz doğru
yola eriştirir.” (Hac Suresi,54)
İlmi, imanın önüne geçirmiş ve imanı,
ilmin bir semeresi kılmıştır. İslam dininde, sahih akıl ile sarih
nass arasında hiçbir şekilde çelişki görülmemiştir ve böyle bir şey
de yoktur. Bu mesele bütün dünyanın önündedir. Bunun aksini iddia
edenler, bu gerçeği çürütebilecek tek bir delil getirsinler bize.
Müslüman âlimlerin, akıl ile nakil arasında çelişki olmadığı
hakkında yazmış oldukları birçok eser vardır. Bu konuyla ilgili
ortaya koymuş oldukları kurallar ve kaideler bütünü vardır ki bunlar
insanlık için bir övgü kaynağıdır ve böyle kalmaya devam edecektir.
Kiliselerin başında yer alan bir
kimsenin, bu denli acayip ve saçma düşünceleri dile getirmesi olur
hal değildir. Zira Papalık mevkiinin iştigal ettiği Hıristiyanlık
dini, acayiplikler ve hurafelerle doludur. Tahriflerin haddi hesabı
yoktur. Öğretilerinde ise şunlar yer alıyor: “İman et, sonra öğren!”
“İnan ve kör kal!” “Gözlerini kapa ve bana tabi ol!” Din
felsefecilerinden biri (Augustin) ise şunları söylüyor: “Buna iman
ediyorum, çünkü imkânsız veya makul değil.” Modern dönem
papazlarından biri (Vehibullah Ata) ise şöyle diyor: “Tecsid
meselesi (Tanrının cesede bürünmesi), akıl ve mantıkla, his ve
maddeyle ve de felsefi ıstılahlarla çelişen bir mesele. Ancak bizler
buna inanıyor, bunu onaylıyor ve bunun mümkün olduğuna kanaat
getiriyoruz. Makul olmasa bile.” (Mukarenetu’l-Edyan Kitabından
2,124)
Açıklama şunu da sorguluyor: Acaba
Papa, başta kendisi olmak üzere bütün dünyaya Hıristiyan inancında
yer alan “çarmıh, feda, teslis, tecsid, rabbani akşam yemeği” vs.
acayiplikler ile hurafelerin mantıklı bir açıklamasını yapabilir mi?
İslam’da cihad kavramı
Âlimler Birliği, yapmış oldukları
fıkhi açıklamada, Papa’nın İslam’da cihada yönelik sözlerinin de
büyük bir galat ve yinelenen bir düşmanlık olduğunu vurguluyorlar.
Papa, İslam’ın kılıç zoruyla yayıldığını iddia ediyor. Yani onun
tabiriyle İslam’ın verdiği savaşlar, insanları zorla iman ettirmek
içinmiş. Daha sonra Papa, bu durumun eşyanın mantığına ve tabiatına
aykırı olduğunu belirtiyor. Bundan da öte Rabbin tabiatına aykırı
olduğunu, zira tanrının kan dökmeyi sevmediğini, imana giden yolun
ancak söz ve ikna metoduyla olacağını söylüyor.
Bu kayıtlar düşüldükten sonra, metinde
şöyle bir açıklama yer alıyor: İslam’da cihadın, Müslümanlara
yönelik saldırıları defetmek, İslam topraklarını korumak için teşri
edildiği tartışma götürmez bir gerçektir. Yoksa insanları zorla iman
ettirmek için değil. Müslümanlara karşı savaş açılmışsa, yapılan
cihada savunma cihadı denir. Herhangi bir saldırıya maruz kalma
durumu varsa veya böyle bir endişe söz konusuysa, daha da ötesi,
bunu kesin kılan bulgular varsa, yapılan cihad iradeye bağlı cihad
olur.
Bu konuda bizim için şu ayet
yeterlidir: “Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice
ayrılmıştır.” (Bakara Suresi,256) Hz. Peygamber’in siyretini tetkik
edenler, onun düzenlemiş olduğu bütün gazve ve savaşların bu çerçeve
dahilinde olduğunu görür. Bunun sebebi de bu ümmetin bir hidayet
ümmeti olmasındandır. Yoksa kesinlikle savaş ve taşkınlık ümmeti
değildir. Nefislerin iman ve güvenle diriltilmesi imkânı olduğu
müddetçe, bu rotadan sapıp savaşa başvurmak uygun görülmemiştir.
Allah Teala, insan öldürülmesini
sadece bunu gerektiren zorunlu sebepler var oldukça ve yine
insanlığın iyiliği söz konusu olduğunda caiz kılmıştır. Bu da
düşmanları savmak ve insanlığın güvenini sağlamak içindir. Belki de
böylelikle kendisine karşı savaş verilenler içinden Allah’ı birleyen
ve O’na ibadet eden nesiller yetişir. Nitekim Allah Teala şöyle
buyurmuştur: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.”
Dünyadaki şiddet olayları
Metinde şu ifadeler de yer alıyor:
Eğer Papa, dünyanın bazı bölgelerinde meydana gelen şiddet
olaylarından hareketle bunu İslam’a mal etmeye çalışıyorsa,
bilmelidir ki dünyanın her yerinde ve farklı dinlere mensup kimseler
tarafından bu tür olayları işlenmektedir. Hiçbir millet ve hiçbir
din mensubu bu tür olaylardan beri değil ve bunu en iyi bilmesi
gerekenlerden biri de Papa.
İslam topraklarının bazı bölgelerinde
‘şiddet’ diye nitelendirilen bazı olaylar varsa, bunların belli bir
arka planının olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Şiddet diye
nitelendirilen bu olaylar, aslında haklı ve meşru direniş
yollarıdır. Bunu bütün semavi dinler ve beşeri kanunlar da
onaylamaktadır. Örneğin Filistin, Irak, Lübnan vb. işgal altındaki
bölgelerde yürütülen mücadeleler haklı mücadelelerdir. Zulme karşı
direniştir. Bu tür olaylar Vatikan bölgesi içinde vuku bulsa,
Papa’nın yapacağı ilk iş, kendini bir savaşçı ilan etmek,
direnişçiler kervanına katılmak, ayrıca uzak-yakın bütün halklarını
orduya katılmaya ve düşmana karşı mücadele vermeye çağırmak olurdu.
Açıklama metninde şu da yer alıyor: Bu
konuda meşru olmayan olaylar da cereyan edebiliyor. Örneğin, Amerika
ve Londra’daki saldırıların meşru olmadığı Müslümanların malumu olan
bir mesele. Müslümanlar bu tür olayları, meşruiyet dairesinin dışına
çıkmak olarak görüyorlar. Bu tür şiddet olayları, her ne kadar bunun
perde arkasında İslam âlemine karşı -dünyanın gözleri önünde-
yürütülen şiddet ve düşmanca tavır yatsa da, yine de bu kabul
edilebilir olarak görülmüyor. Nitekim bu nevi şiddet olaylarını
hiçbir şey meşru kılmaz.
Şu da soruluyor: “Acaba Papa, tarih
boyunca hem kendi aralarında ve hem de İslam âlemine karşı
verdikleri savaşlarda Hıristiyanlık adı altında uygulanan şiddet
olaylarını, başta Haçlı seferleri olmak üzere modern dönemdeki
sömürge savaşlarını unuttu mu? Alman Üniversitesi eski hocalarından
İsviçreli İlahiyat hocası Hans Kong, Papa’yı eleştirirken şunları
kaydediyor: “Papa İslam ile şiddeti bir kefeye koydu. Bu arada tarih
boyunca Hıristiyanlık adı altında işlenen cürümleri unuttu.”
Kong’un şu sözleri de metinde yer
alıyor: “Müslümanlar sadece Haçlı seferlerini hatırlamıyorlar.
Bilakis 19. yüzyılda Avrupa’nın yapmış olduğu Atlas Okyanusundan
başlayıp ta Malezya’ya kadar uzanan sömürge savaşlarını da
hatırlıyorlar.”
“Peygamber (Hz.) Muhammed’in
yenilikleri” meselesi
Amerika’daki Âlimler Birliği’nin
yaptığı açıklama şöyle devam ediyor: Düşmanlık ve dil uzatma,
konuşması esnasında, Papa’nın sözde Bizans imparatorunun Müslüman
bir aydına sarf ettiği sözleri dile getirdiği noktada zirvesine
ulaşıyor ki aktardığı olay şöyle: İmparator, Müslüman İranlı bir
münevvere şunu söyler: “Bana Muhammed’in getirdiği yeni bir şey
göster. Getirdikleri sadece kötülük ve insanlık dışı şeyler. Örneğin
sözümona müjdelediği dini, kılıç zoruyla yaymayı emretmesi gibi…”
Daha başlangıç itibariyle sinsilik
kokan bu rivayeti, imparatorun sözlerini ve karşısındaki Müslümanın
bu durum karşısında sessiz kalmasını bir kenara bırakarak, şunu
belirtelim ki bu sözler en basit insaf ölçülerinden bile uzaktır.
Objektiflik tarafı ise hiç yoktur. İnkâr, cehalet ve hamakat içeren
bu sözler, kimden sadır olursa olsun tamamıyla edepsizliğin
zirvesidir.
Her şeyden önce şunu özellikle
vurgulayalım ki Hz. Muhammed (sav) diğer peygamberlerden farklı bir
şeyle gelmiş değil. Bilakis ondan önceki peygamberlerin de getirmiş
olduğu tevhid inancı ve şeriat asıllarını getirmiş bir peygamberdir.
Yalnızca Allah’a ibadete davet, O’ndan başkasına kulluk etmemek,
güzel ahlaka çağırmak ve edepsizliklerden sakındırmak vs., şeriat
usulleri gibi ki bunlar, diğer peygamberlerin davetlerinde de var
olan ortak hususlardır.
Hz. Peygamber (sav), tarih içerisinde
tamamlanan peygamberlik binasının tuğlalarını oluşturan
peygamberlerin sonuncusu. “Güzel ahlakı tamamlamak üzere
gönderildim” diyen Peygamber. “Benimle benden önceki diğer
peygamberlerin misali, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve
güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri
boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o
eksikliği görüp): “Bu eksik kerpiç konulmayacak mı?” der. İşte ben
bu kerpicim, ben peygamberlerin sonuncusuyum” diyen Peygamberdir.
Bunun sonrasında da Allah, diğer bazı hususlarla O’nu ve davetini
üstün kılmıştır. Bunlara da iman etmek gerekir. İnkâr etmek ise ya
fahiş bir cehaletin ya da bilgisizliğin eseridir.
Papaya yönelik bazı sorular
İslam Alimleri Birliğinin açıklaması
şu sorularla devam ediyor: Acaba Papa, Hz. Muhammed (sav)’in
risaletiyle, İsrailoğullarının Allah’ın emri karşısındaki zulümleri,
taşkınlıkları, fasıklıkları yüzünden duçar oldukları ağırlıkları ve
zincirleri kaldırdığını bilmiyor mu? Yoksa bir cehalet ve inkâr mı
söz konusudur?
Acaba Papa, bir meta gibi alınıp
satılan, bir meta gibi miras bırakılan kadına asaletini veren ve onu
hak ettiği yere ulaştıran kişinin Hz. Muhammed (sav) olduğunun
cahili midir? Yoksa kasıtlı bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?
Acaba Papa, Hz. Muhammed (sav)’in
getirmiş olduğu ve bütün bir dünyanın önünde eğilmekten başka çıkar
yol bulamadığı -hayatın bütün merhaleleriyle ilgili- harikulade
hükümler manzumesinin cahili midir? Yoksa kasıtlı bir cehalet ve
inkâr mı söz konusudur?
Acaba Papa, Hz. Muhammed (sav)’in
getirdiği, savaş ve barış gibi durumlarda devletlerarası hukuku
düzenleyen ve de modern dönem uluslararası hukuk ile antlaşmaların
kapısına bile varamadığı hukuk ve edep ölçülerinden bihaber midir?
Ki bu duruma bizzat Papanın soydaşlarından olan batılı büyük
hukukçular da şahitlik etmektedir. Yoksa kasıtlı bir cehalet ve
inkâr mı söz konusudur?
Acaba Papa, ırklar arasında eşitlik
olduğunu ilan edenin; ayrıca insanların renklerine, ırklarına ve
dillerine göre birbirlerinden üstün olduğu düşüncesini yerle bir
edip üstünlüğün sadece takvada olduğunu bildirenin Hz. Muhammed
(sav) olduğundan bihaber midir? Ki bu durum, Medine’de ilan edilen
kardeşlikle birlikte kemikleşmiş ve Müslüman toplumların vazgeçilmez
önceliklerinden biri olmuştur. Acaba Papa, İslam’ın, insanlık
tarihine altın harflerle kazımış olduğu bu hakikatin cahili midir?
Yoksa kasıtlı bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?
Acaba Papa, ruh ile beden arasındaki
bütünlüğü, akıl ile kalp arasındaki uyumluluğu, dünya ile ahiret
dengesini, insanlığın maddiyatıyla birlikte ruhunun da doyurulması
gerektiğini bütün bir insanlığa sunan kişinin Hz. Muhammed (sav)
olduğunun cahili midir? ... Yoksa kasıtlı bir cehalet ve inkâr mı
söz konusudur?
Bütün bu saydıklarımız deryadan bir
katre mesabesindedir. Böyle bir metinde de ancak bu kadarına
işarette bulunulabilir.
Acaba Papa yanlışlıkla mı böyle
konuştu?
Metnin son bölümünde Âlimler Birliği,
Papa’nın sözlerinin bir gaflete veya ani bir sürçmeye
yorulamayacağını belirtiyorlar. Nitekim, daha önce Bush’un
kullandığı ‘Haçlı Seferi’ tabirini bazıları böyle yorumlamıştı.
Ancak Papa’nın konuşması, kendisi için düzenlenmiş akademik bir
platformda yapılmıştı. Kendisi üniversitede yıllarca akademisyenlik
yapmış biridir ve hocalık payesine ulaşmıştır. Din Bilimleri
bölümünü kurmuştur. Daha da ötesi bu kişi, adamlarına masum gözüyle
bakan ve yapacakları konuşmaları çok önceden hazırlayan bir
kilisenin temsilcisidir. Ayrıca kilise, yapmış olduğu birçok hatadan
dolayı, ancak yüzyıllar sonra geri adım atmıştır.
Papa İslam’a karşı menfi duygular
taşıyor
Açıklamada şu cümleler de yer alıyor:
Papa’nın yapmış olduğu İslam karşıtı konuşmayı, İslam’a ve
Müslümanlara karşı menfi duygular taşıyan Papa’nın hayatından kopuk
bir şekilde değerlendirmek mümkün değil. İster Vatikan görevinden
önce, isterse de sonra olsun. Zira bu nevi bir konuşmayı ilk defa
yapmıyor.
Örneğin, 2004 yılında Vatikan’da ve
birçok ilahiyatçının önünde yaptığı konuşmada da bu duygularını
yansıtmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmemesi gerektiğini,
zira Türkiye’nin Müslüman bir ülke olduğunu söylemiştir. Yine iki
Müslüman delegeyi karşıladığında da bu duygularını dışa vurmuş ve
şöyle demiştir: “Müslümanların, kalplerindeki öfkeyi söküp atmaları,
bütün taassub yönlerini bir kenara bırakmaları ve şiddet olaylarını
terk etmeleri gerekiyor.” Keza, bütün mesaisini Müslümanları
karalamaya harcayan ve devamlı bir şekilde Müslümanlara saldırıp
“aşırı İslam ile ılımlı İslam” arasında bir fark görmediğini
söyleyen İtalyalı gazeteci Oriana Fallaci’yi karşılaması da bu
duyguların bir yansımasıydı.
Papa’nın pişmanlığı faydasız
Metinde şu soru yer alıyor: Acaba
Papa’nın ilan ettiği pişmanlık, yaptığı açıklamalardan dolayı bir
özür veya söylediklerinden geri dönüş olarak kabul edilebilir mi
veya buna yorulabilir mi? Bu soruya şöyle bir cevap veriliyor:
Papa’nın özrü veya olup bitenler karşısında üzüntü duyduğu, bundan
dolayı kan dökülmesini esefle karşıladığı, Müslümanların inançlarına
saygı duyduğu ve söylediklerinin “gerçek anlamlarını” kavramlarını
umut ettiği yönlü açıklamaları, aslında bu makamda hiçbir faydası
olmayacak türden şeyler.
Zira buradaki problem, Papa’nın “neyi
kastettiğinde” değil, kullanmış olduğu cümlelerin içinde yatıyor. Bu
içeriğin eski ve yeni dönemde Papa XVI. Benedict’in gündeminden
düşmediği gerçeğini ise şimdilik bir kenara bırakalım. Yani “bilim
ile din” “akıl ile akide” arasında tevfik (ayırım) meselesi, eskiden
beri kilisenin problemi. Papanın da bunu dile getirmesi, hiçbir
şekilde dil sürçmesine veya bir anlık gaflete yorulamaz. Buradan
hareketle, Papa, yapmış olduğu konuşmada, en yumuşak yorumla
diyebiliriz ki İslam’da akıl meselesine değindi ve bunu bir örnek
olarak sundu. Kısaca demek istediği şuydu: Akıl ile din (İslam
dinini kastediyor) arasındaki çelişki -ki bu onun iddiası- diğer
kesimlerle diyalog yapmayı engelliyor.
Müslümanları küçümseme ve yeni bir
sövgü/sömürge dili
Müslüman Âlimler Birliği “konuşma
sonrası dile getirilen esefin bile Müslümanları küçümseme ve yeni
bir sövgü dili olduğunu” belirtiyor ve şöyle devam ediyorlar: Papa
“sözlerimin gerçek anlamını kavramalarını ümit ediyorum” demekle,
aslında Müslümanların kıt akıllı ve dar ufuklu olduklarını,
sözlerini dahi anlayacak seviyeye gelemediklerini ve bundan dolayı
onların hallerine acıdığını ima ve iddia ediyor bir bakıma. Bu da
yeni bir hakaret tarzı olsa gerek.
Bazılarının, ‘Papa sadece Bizans
Kayseri’nin sözlerini aktardı. Bunu dile getirmesi o cümlelerin
ifade ettiği anlamları kabul ettiği anlamına gelmez’ gibisinden
açıklamalarına gelince; bu nevi bir açıklamanın böyle bir makamda
kabul edilmesi imkân dışıdır.
Katolik Papa, Alman asıllı Papa,
Almanya’da konuşan Papa, Alman toplumuna konuşan Papa, Alman
topraklarında konuşan Papa, daha başka anlamları olan, daha başka
şeyler dile getirebilirdi. Örneğin, tam altı asır önce yaşamış
Bizans Kayseri İmmanuel’in sözleri yerine, bundan yarım asır önce
yaşamış Alman Kayseri II. Galium’un İslam hakkındaki bazı sözlerini
kullanabilirdi. Yahut Almanya’nın en meşhur ve en büyük şairi
Goethe’nin sözlerine başvurabilirdi. Ya da Avrupa Aydınlanma
döneminde yaşamış, meşhur felsefecilerden daha başka kimselerin
İslam hakkındaki görüşlerini dile getirebilirdi.
Diyalogun edep ve kuralları
“Dinler ve kültürlerarası diyalogu
mutlak bir şekilde desteklediğini” söyleyen Papa’nın bu sözlerine
karşılık Alimler Birliği şu noktalara işarette bulunuyorlar:
Şüphesiz ki diyalogun belirli edep ölçüleri ve kuralları vardır. İki
taraf bunlara riayet ettiği ölçüde, diyalog yapıcı olur ve
meyvelerini verir. Aksi takdirde, kör ve kısır tartışmalara kapı
aralamaktan ve öfkeleri kabartmaktan öteye geçmez. Bu da diyalogla
arzulanan sonucun tam tersini doğurur.
Papa, Allah’a ve Resulüne karşı
istediği şekilde ‘kâfir’ olabilir. Allah’ın Resulü ve O’nun Risaleti
konusunda istediği şekilde kötü düşünebilir. Burası bizi
ilgilendirmeyen noktadır. Günü geldiğinde Allah’ın huzuruna çıkar ve
hesabını da verir. Bu konuda onu sorguya çekecek olan Allah’tır.
Amma bu küfrünü bir sövgüye ve yalanlar düzinesine çevirmesi, asla
kabul edilemez. Bizim tartışmasınız yaptığımız konu da budur. Bu
durum, bayrağını Papa’nın dalgalandırdığı ve kapılarını Papa’nın
açtığı diyalog mantığına tamamen terstir.
DERVİŞ ENES AHMEDOĞLU
Kaynak: Gülistan Dergisi