Ebubekir Sifil
İle Mezhebler ve Mezhebsizlik Fitnesi
Gülistan:
Kıymetli hocam, bazı kimselerin “Mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır?
Mezhepler niçin vardır? Ya da “Mezhebler olmasaydı ne olurdu?”
sorularına muhatap oluyoruz. Bu soru nasıl cevaplandırılmalıdır?
Ebubekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Aslına bakarsanız,
yaygın olarak bilinen anlamda mezhepler için ‘ortaya çıkma’ tabirini
kullanmak doğru değildir. Zira biz bu tabirle, önceden mevcut
olmayan bir şeyin, belli bir dönemden sonra varlık sahnesine
çıkmasını anlatırız.
Sahabe Döneminde İçtihad
Oysa Sahabe döneminden itibaren, Kur'an ve Sünnet'ten hüküm çıkarma
ehliyetine sahip her alimin bir mezhebi vardı. Efendimiz (sav)'in
söz, davranış ve fiilleri bizzat delil olduğu için O hayattayken
tabii olarak O'na danışılmış, hüküm sorulmuş, direktif alınmıştır.
Dolayısıyla "Hz. Peygamber (sav)in mezhebi neydi?" gibi bir soru,
sahibinin cehaletini ortaya koymaktan başka bir anlam ifade etmez.
Hatta Hz. Mu'âz (ra)'ı Yemen'e gönderirken "Önüne bir dava
geldiğinde ne ile hükmedeceksin?" diye sorduğunda Hz. Mu'âz (ra),
önce Kur'an'a bakacağını, aradığı hükmü orada bulamazsa Sünnet'e
itikal edeceğini, orada da bulamazsa içtihad edeceğini söylemiş,
Efendimiz (sav) de onun bu hareket tarzını onaylamış, hatta ona
böyle bir muvaffakiyet nasip buyurduğu için ALLAH Teala'ya hamd
etmiştir. Bu olay bize, Efendimiz (sav) henüz hayattayken bile alim
sahabîlerin kendi mezheplerinin oluşmaya başladığını göstermektedir.
Efendimiz (sav) terk-i dünya ettikten sonra, Sahabe'nin ileri
gelenleri içtihad edip fetva vermeye devam ettiler. Sahabe arasında
fetvalarının çokluğuyla tanınan yedi kişi bulunduğu belirtilmiştir:
Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Aişe,
Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer (ALLAH
hepsinden razı olsun).
Bu demek değildir ki Sahabe arasında onlardan başka müçtehid yoktu.
Aksine Hz. Ebû Bekr, Hz. Osman, Übeyy b. Ka'b, Ebû Musa el-Eş'arî…
(r.anhum) gibi alim sahabîler de içtihad edip fetva veriyordu. Ancak
ilk grupta yer alanların fetvaları, ikinci gruptakilerin fetvalarına
oranla daha büyük bir yekün oluşturmuştur.
Bir de sınırlı sayıda fetva vermiş olanlar vardır. Onların sayısı
daha fazladır. Fetvaları bize kadar intikal etmiş bulunan
sahabîlerin toplam sayısı 130 kadardır.
Bütün bunlar şunu gösteriyor: Sahabe arasında içtihad edip fetva
verenler bulunduğuna göre, onların her birinin, içtihad edip fetva
verdikleri hususlarda kendilerine ait mezhepleri vardı. Her ne
kadar Usul'üyle füru’uyla müesses hale gelmemiş olsa da, -ortada bir
içtihad faaliyeti bulunduğuna göre- buradaki ‘mezhep’ vakıasını
görmezden gelmek mümkün değildir.
Tabiûn ve Tebe-i Tabiûn Dönemleri
Tabiun zamanına geldiğimizde, içtihad faaliyetinin artarak devam
ettiğini görürüz. Ortaya yeni meselelerin çıkması, bilhassa Irak
ekolünün benimseyip uygulamaya koyduğu "farazî fıkıh" sistemi,
hadislerin derlenmesi… gibi birtakım faktörler sebebiyle, Tabiun
dönemi, içtihad faaliyeti bakımından Sahabe dönemine kıyasla daha
bir zenginlik arz etmektedir. Medine'de ünlü "Yedi Fakih" (Saîd b.
el-Müseyyeb, Urve b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed, Ebû Bekr b.
Abdirrahmân, Ubeydullah b. Abdillah, Süleymân b. Yesâr, Hârice b.
Zeyd b. Sâbit); Mekke'de Atâ b. Ebî Rabâh, Mücâhid, İkrime; Basra'da
el-Hasenu'l-Basrî, İbn Sîrîn, Katâde; Kûfe'de İbrahim en-Neha'î,
Alkame b. Kays, Şurayh b. el-Hâris, Mesrûk b. el-Ecda'… gibi her
biri alim sahabîler elinde yetişmiş ünlü fakihler, bu dönemde
içtihad faaliyetini yoğun bir şekilde devam ettirmiş, fetva verip
talebe yetiştirmişlerdir.
Onlardan sonra aralarında Dört Mezhep imamının da bulunduğu kuşak
gelir. Bunlar da Tabiun'un alimlerinin elinde yetişmiş, Sahabe ve
Tabiun'un fıkhının üzerine kendi müktesebatlarını da ekleyerek,
günümüze kadar varlığını devam ettiren mezheplerin kurucuları olma
payesine ulaşmışlardır.
İçtihad faaliyeti Sahabe kuşağından itibaren hoca-talebe ilişkisi
içinde mezhep imamlarına kadar kesintisiz biçimde sürüp geldiğine
göre, "mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır?" sorusunu doğru kabul
ettiğimizde, cevap "Sahabe döneminden itibaren" şeklinde olmalıdır.
Ancak, Sahabe ve Tabiun fakihlerinin içtihad usulleri ve çözüme
bağladıkları fer'î meseleler, detaylarıyla kitaplarda kaydedilmek
suretiyle, müesses bir şekilde nesilden nesile aktarılma imkânı
bulamadığı için ‘mezhep’ olgusu genellikle Dört Mezhep imamı ve
onların dönemi ile başlatılır.
Şu halde sorunun ilk kısmını şöyle toparlayabiliriz: ‘Mezheb’i,
içtihad faaliyetinin oluşturduğu vakıası nazara alındığında, mezhep
olgusu sahabe döneminden beri mevcuttur. ‘Mezhep’ dendiğinde Usul'ü
tam anlamıyla ortaya konmuş, fer'î alanda Fıkıh bablarının tümünü
ihtiva eden içtihadları temayüz ve bize kadar intikal etmiş bir
sistemi anlayacaksak, evet ‘mezhep’ hadisesi Dört Mezhep imamı ile
başlatılabilir.
Sorunun ikinci kısmına, yani "Mezhepler niçin vardır?" sorusuna
gelince, buna kısaca şöyle cevap verilebilir: Birincisi, Nass’lardan
kaynaklanan sebeplerden, İkincisi de hakkında nass (ayet ve
hadis, temel alınacak delil) bulunmayan meselelerde nasıl
hareket edileceği konusundaki anlayış farkından dolayı.
Kur’an ve Sünnet Farklı Yorumlanmaya Müsaittir
Birçok nassın farklı anlaşılmaya müsait yapıda olması dolayısıyla
her bir müçtehid, ayet ve hadisten farklı bir şey anlamıştır. Burada
genellikle verilen örneği tekrar edecek olursak, Kur'an'da boşanmış
kadınların beklemesi gereken iddet süresi, "üç kur’" olarak ifade
edilmiştir (el-Bakara; 228).
Ulema, buradaki " kur’" kelimesinin hem "hayız", hem de "temizlik"
dönemi hakkında kullanılan "müşterek" bir kelime olduğunu
belirtmiştir. Kelimenin yapısındaki bu durum sebebiyle Sahabe
döneminden itibaren bu ayetin ne ifade ettiği konusunda ihtilaf vaki
olmuştur. Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes'ûd vb. sahabîler (ALLAH
hepsinden razı olsun) bu kelimenin "hayız"ı anlattığını söylerken,
Hz. Aişe validemiz, İbn Ömer, Zeyd b. Sâbit ve daha başkaları da
(ALLAH hepsinden razı olsun) "temizlik dönemi"ni anlattığını
söylemişlerdir.
Burada, sanki Yüce ALLAH, mü'minlerin içtihadda ihtilaf etmesini
murad etmiştir. Zira bu ayette böyle müşterek bir kelime yer
alırken, mesela aynı surede, iki ayet yukarıda şöyle buyrulmuştur:
"Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için ancak dört ay (bekleme
hakkı) vardır." Dikkat edilirse burada, "ay" kelimesi geçmektedir ve
bu kelimenin neyi anlattığı konusunda Araplar arasında herhangi bir
görüş ayrılığı yoktur. Yüce ALLAH dileseydi, iki ayet sonrasında yer
alan "kur’" kelimesi yerine de "ay" kelimesi yer alabilirdi. Ancak
durum görüldüğü gibidir.
Aynı durum hadisler için de geçerlidir. Kimi durumlarda, aynı hadisi
delil olarak kullandıkları halde, Müçtehid İmamlar'ın, söz konusu
hadisin neyi anlattığı konusunda ihtilaf ettiklerini, yani aynı
hadisten farklı sonuçlar çıkardığını görürüz. (Muhammed Avvâme
hocanın, “İmamların Fıkhî İhtilaflarında Hadislerin Rolü” isimiyle
dilimize çevrilen muhtasar çalışması, konuyla ilgilenenler için
güzel bir derlemedir.)
Bir de hadislerin kabul şartlarındaki görüş ayrılıklarını buraya
eklememiz gerekir. Bu bağlamda, ravilerde aranan şartların mezhepten
mezhebe değişmesi de önemli bir ihtilaf sebebidir. Yani bir
imamın/mezhebin sahih kabul ettiği bir rivayeti, bir diğerinin sahih
kabul etmemesi sonucu ortaya çıkan ihtilaflar vardır. Kimsenin
herhangi bir imama "Sen niye bu şartı koydun da şu şartı koymadın?"
gibi bir soru sormaya hakkı ve haddi olmadığına göre, bu noktadan
kaynaklanan ihtilaflar bulunması da son derece tabiidir.
Dolayısıyla herhangi bir mesele hakkında ayet veya hadis bulunması,
o meselede ihtilaf edilmemesini tek başına sağlamaz. Ya da şöyle
diyelim: Bir meselede ayet ve hadis var diye o meselede içtihad
farklılığı olmaz, demenin hiçbir ilmî kıymeti ve pratik karşılığı
yoktur.
Kur’an ve Sünnet’te Yer Almayan Meselelerin Çözümü
Hakkında Kur'an ve Sünnet'te hüküm bulunmayan hususlarda ne şekilde
hareket edileceği konusuna gelince. Müçtehid İmamlar'ın mezheplerini
birbirinden farklı kılan önemli unsurlardan birisidir. Özellikle
"tali deliller" dediğimiz İstihsan, İstıslah, Mesalih-i Mürsele,
Sedd-i Zerayi', Medine Ehli'nin uygulaması… gibi unsurların bir
kısmının bir kısım imamlar tarafından benimsenmemesi sonucu farklı
içtihadların ortaya çıktığını görüyoruz. Mesela İmam eş-Şâfi'î,
Hanefîler ve hatta Malikîler tarafından benimsenen "İstihsan"ı kabul
etmemiş, Hanefîler, Şâfi'îler ve Hanbelîler Medine Ehli'nin
uygulamasının delil teşkil etmeyeceğini söyleyerek İmam Mâlik'ten
ayrılmışlar, Hanefîler mürsel hadisi delil kabul ederken İmam eş-Şâfi'î,
Sa'îd b. el-Müseyyeb'in müselleri hariç, diğerlerini reddetmiştir…
Örnekleri uzatmak mümkün. (Bu konu hakkında Mustafa Sa'îd el-Hınn'ın,
dilimize “İslam Hukukunda Yöntem Tartışmaları” adıyla çevrilen
kapsamlı çalışması son derece aydınlatıcı ve tavsiyeye şayandır.)
Sorunun "Mezhepler olmasaydı ne olurdu?" diyen üçüncü kısmına
gelince, bunun yanlış bir soru olduğunu söylemeliyim. Zira yukarıdan
beri yapılan izahatın şu noktayı ortaya koymuş olması gerekir:
Mezheplerin varlığı eşyanın tabiatındandır. Zira farklı anlaşılmaya
müsait nasslar ve farklı anlayış biçimleri var oldukça, farklı
mezheplerin var olması kadar normal ve hatta "kaçınılmaz" bir şey
olamaz. Eğer nasslar farklı anlaşılmaya müsait olmasaydı ve herkesin
anlayışı aynı olsaydı, işte o zaman mezheplerin varlığı anormal
olurdu.
Burada şunu da söylemek mümkün: Evet bu zorunlu durum, Ümmet-i
Muhammed'e bir "rahmet" olarak yansımıştır; bu doğrudur. Ama
unutmayalım ki, bu bir "sonuç"tur. Yani mezhepler "Ümmet'e kolaylık
olsun diye" özellikle oluşturulmuş değildir. Onların zorunlu
varlığı, Ümmet'e kolaylık ve rahmet olarak yansımıştır…
Gülistan:
Mezhepsizlik fikrinin kaynağı nedir? Bir mezhebe uymak zorunlu
mudur? Muhakkik alimlerden Zahid Kevseri Hazretlerinin “Mezhepsizlik
dinsizliğin köprüsüdür” sözünü açıklar mısınız?
Ebubekir Sifil: Aslına bakarsanız "Mezhepsizlik" diye bir şey
yoktur. Mevcut mezheplerden birisini benimsemeyenlerin dahi bir
mezhepleri olmak zorundadır ki bu, ya yeni ve müstakil bir
mezheptir, ya da mevcut mezheplerin içtihadlarından meydana
getirilen karma bir oluşumdur. Zira, birinci sorunun cevabını
verirken mezhep olgusunun niçin "zorunlu" olduğunu belirtmiştik.
Mezhepsizlik Nedir?
O halde "mezhepsizlik" diye ifade edilen şey nedir? Bu sorunun en
kestirme cevabı şudur: Mevcut mezheplerden birisiyle ameli kabul
etmeyip, yeni bir oluşuma gitmek mezhepsizlik olarak ifade
edilmektedir. Buradaki "yeni oluşum" eğer yeni ve müstakil bir
mezhebi anlatıyorsa, söylenecek bir şey yoktur.
Bugün kendisini müstakil bir mezhep kuracak yetkinlikte, yani
"mutlak müçtehid" olarak gören birileri varsa, tabii ki yeni bir
mezhep tesis edebilirler. Ancak bunun bugün mümkün olmadığı
ortadadır. Zira "yeni içtihad" çağrısı yaklaşık iki buçuk asırdır
dile getiriliyor; buna rağmen ortaya yeni bir Usul-i Fıkıh konmuş
değil! Usul-i Fıkıh olmadan mezhep olur mu? Mezhep dediğiniz yapı,
Usul-i Fıkıh sistemi üzerine kurulur. Bu yoksa, o da yoktur.
Dolayısıyla geriye ikinci şık kalıyor: Mevcut mezheplerin
içtihadlarından elde edilen "karma" bir mezhep. Bunun caiz
olmadığını ise muhakkik alemler açıkça belirtmişlerdir.
Mezhepsizlik fikrinin kaynağı konusunda söylenebilecekler de iki
başlık altında toplanabilir:
1. Doğrudan Kur'an ve Sünnet'le amel etme iddiası.
2. Mevcut mezheplerin içtihadlarının yetersiz/eskimiş olduğu ve yeni
içtihadlar yapılması gerektiği düşüncesi.
Birinci düşünceyi benimseyenler, tamamen dinî endişelerle hareket
ederler. Onlara göre mezhep imamlarının taklid edilmesi, kişiyi
şirke kadar götüren gayri meşru bir tutumdur. Müslümanlar
başkalarını taklid etmekle değil, Kur'an ve Sünnet'le amel etmekle
mükelleftir.
Ne kadar iyi niyetle dile getirilirse getirilsin, bu düşüncenin,
ayakları yere basan bir yaklaşımın ürünü olduğunu söylemek mümkün
değildir. Zira herkesin müçtehid olmasını istemek, herkesin doktor
ya da avukat olmasını istemek kadar, hatta ondan daha fazla abestir,
"uçuk"tur! Tarih içinde İbn Hazm, bilahare de eş-Şevkânî tarafından
dillendirilen "taklidin haramlığı" iddiası, günümüz de de kendisine
"Selefî" diyen bazı kardeşlerimiz tarafından tekrar edilmektedir.
İkinci yaklaşım ise dinin modernizasyonu/reformizasyonu düşüncesini
savunanlar tarafından dile getirilmektedir. Onlara göre "Din" ile
"Fıkıh" birbirinden ayrı şeylerdir. "Din", değişmezler sahasını
oluştururken "Fıkıh" çerçevesine giren hususlar değişime tabidir;
zaman ve zemine göre değişiklik gösterir.
Bu düşüncelerin her ikisi de "Fıkıh" sistemini, bilhassa Usul ve
Kavaid sahalarını tam anlamıyla kavrayamamanın ya da dikkate
almamanın ürünüdür. Zira Usul ve Kavaid'e hakkıyla işlerlik
kazandırıldığında, Müslümanlar'ın çözemeyeceği, içinden çıkamayacağı
mesele yoktur.
Bu saikle hareket edenlerin genellikle, "genellikle" diyorum, çünkü
hepsini aynı kefede değerlendirmek doğru değildir, ideolojik bir
zeminde, İslam'ı bir yerlere, bir şeylere uydurma çabasıyla hareket
ettiği görülüyor. Ana dilde ibadet gibi, miras paylaşımı ve çok
eşlilik gibi modern çağın değer yargılarına uymayan bütün ahkâmın
red ve ilgasını hedefleyen bu yaklaşımın temsilcileri, genellikle
dinin rasyonelleştirilmesi zemininde hareket eder; hadislerin reddi
ya da en azından "hafife alınması", Kur'an ayetlerinin yorumunda
keyfîlik… gibi tavırlarla dikkat çeker.
Allame Zâhid el-Kevserî merhumun "Mezhepsizlik dinsizliğin
köprüsüdür" sözü, Makâlât adlı eserinde yer alan bir makalenin
başlığıdır. Gerçekten son derece hikmetli bir sözdür. Ne ifade
ettiğine gelince, aşağıdaki adreslerde konuyla ilgili detaylı bilgi
bulunmaktadır:
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=dergi&no=21
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=dergi&no=89
Özeti şudur; Mezheplerin reddi, onların üzerine oturduğu "Kur'an ve
Sünnet telakkisinin" reddi anlamına gelmektedir ya da son tahlilde
yolu oraya çıkmaktadır. Bu da sonuçta Kur'an ve Sünnet'in "delil",
yani "yol gösterici, rehber" olmaktan çıkarılıp, çağa göre,
insanların heva ve heveslerine göre yorumlanabilen nesneler haline
dönüştürülmek istenmesiyle olmaktadır. Bir müslümanın Kur'an ve
Sünnet'i bu konumda görmesi mümkün değildir. Zira bu iki kaynak
çağa, ya da şunun bunun hevasına göre yorumlanmaz; onlara ittiba
eder, tabi olur kurtulursunuz. Mesele bundan ibarettir!
Gülistan:
Dört hak mezhep” nasıl belirlenmiştir? Bunların dışındaki
mezheplerin konumunu izah edermisiniz.
Ebubekir Sifil: "Dört hak mezhep" tabiri, birinci sorunun
cevabını verirken de işaret ettiğim gibi, bir çok mezhep içinden
sadece dördünün usul'üyle, kaynakları ve ilkeleriyle bize kadar
intikal etmesi sonucu, yani tarihî realitelerin sonucu olarak ortaya
çıkmış bir tabirdir.
Ehl-i Sünnet çizgi içinde bu dördünden başka bu söylediğim çerçevede
bize intikal etmiş başka bir mezhep yoktur. Bu cümleden olarak
mesela Süfyan es-Sevrî'nin ya da el-Leys b. Sa'd'ın mezhebi de usul,
kavaid, füruat ve kaynaklarıyla müesses olarak bize kadar sağlam bir
şekilde gelmiş olsaydı, o zaman "Beş hak mezhep" ya da "Altı hak
mezhep" tabirini kullanacaktık. Ama takdir-i ilahi, bu mezhepler
içinden sadece dördünün yaşaması şeklinde tecelli etmiştir.
Ehl-i Sünnet çizgide bunların dışında ve bunların seviyesinde başka
bir mezhebî oluşum yüzyıllardır mevcut olmamıştır. Şia'da ya da
başka bid'at fırkalar bünyesinde bu türlü oluşumlar mevcut
olabilir/olmuştur. Ama bunlar, kaynakları, Kur'an ve Sünnet
anlayışları bakımından Ehl-i Sünnet'le farklılık arz ettiği için
konu dışıdır.
Gizli Bid’at Ehli
Burada bir noktaya dikkat çekmeden geçmek eksiklik olacaktır; Ehl-i
Sünnet bir toplumda yaşadığı halde, Ehl-i Sünnet'e aykırı itikadî
bir çizgi benimseyen, fer'î alanda da birtakım yeni içtihadlarda
bulunan, ama bütün bunları "yeni içtihad yapıyorum" ya da "Ehl-i
Sünnet'i beğenmiyorum/yetersiz veya yanlış buluyorum" demeden yapan
bazı kişilerin bulunduğuna bilhassa dikkat etmelidir.
Bunlar sizinle benimle aynı ortamları paylaşan, bizlerin okuduğu
gazetelerde/dergilerde yazı yazan insanlardır. "Müslümanların
mağduriyeti", "Filistin ve Çeçenistan sorunu", "Başörtüsü meselesi"
gibi birtakım hassasiyetlerimizi de paylaşır, hatta sahiplenirler.
Ama öte yandan gerek itikadî, gerek Fıkhî sahada tarih içinde var
olmuş hiçbir İslamî oluşumun söylemediği şeyler söyler, fetvalar
verirler. Ama nedense bunların varlığı kimseyi rahatsız etmez!
İnsanımızın bu noktaya çok dikkat etmesi lazım.
Hak mezheplerin dışındakiler "bid'at" oluşumlardır. Kaynakları okuma
biçimleri ve hüküm çıkartma tarzları Ehl-i Sünnet ile örtüşmez. Yani
"Din tasavvurları" farklıdır. Dolayısıyla hemen yukarıda dikkat
çekmeye çalıştığım kimse ve kesimler de dahil olmak üzere, bu tarz
yönelişlerin sahip ve temsilcilerinin söylemlerine -ne kadar süslü,
cazip ve içten olursa olsun- aldanmamak durumundayız.
Gülistan: Fıkıhta değişen hayata ve zamana göre dört mezhep
çizgisinin dışına çıkılması uygun mudur? Bu uygunluk aranmadan bu
tür bir çıkış yapılsa sonuçları sizce ne olur ?
Ebubekir Sifil: Dört Mezheb'in usulleri iyi incelenirse
görülecektir ki, hayatımızı İslamî kılmak için bu usuller fazlasıyla
yeterlidir. Yeter ki bihakkın anlaşılsın ve işletilsin. Elbette
mezheplerin içtihadları içinde, örfe dayanılarak verilmiş birtakım
hükümler, örfün değişmesiyle değişecektir. Ancak burada dikkat
edilmesi gereken başlıca iki husus vardır:
1. Değişmesi gerektiği düşünülen hüküm, örfe binaen verilmiş
olacaktır. Bundan emin olunmalıdır.
2. Onun yerine getirilecek hükmün dayanağını teşkil edecek olan yeni
örfün de Edille-i Şer'iyye esasında sahih/muteber örf olması
elzemdir.
Bu sadece bir örnektir ve konu üzerinde şüphesiz daha uzun boylu
şeyler söylenebilir / söylenmelidir. Ancak bu söyleşi çerçevesinde
tekraren vurgulamış olalım ki, Dört Mezheb'in ulemasının tesbit
ettiği Usul ve Kavaid çerçevesinde çözüme kavuşturulamayacak problem
yoktur.
Dört Mezheb'in dışına çıkılacak olursa ne olur? Usul-i Fıkıh ile
İtikad arasında kopmaz bir ilişki vardır. Yani siz, Usul'de Ehl-i
Sünnet, füruda Mu'tezilî ya da Modernist olamazsınız. Zira
Mu'tezile'nin ve Modernizm'in kaynak/delil anlayışı, genel "Din"
anlayışının dışında ve onunla irtibatsız değildir. Dolayısıyla
Mu'tezile'nin fer'î çözümlerini benimsediğinizde Usul'ünü
benimsemiş, dolayısıyla Din tasavvurunu paylaşmış olursunuz.
Günümüzde bu nokta çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Dikkat etmek
gerekir.
Kaynak: Gülistan Dergisi