EMPERYALİZM’İN KEŞİF
KOLU:
ORYANTALİZM
Ubeydullah İMAMOĞLU
“Müslümanları
vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım. Başka yollar, başka
çareler deneyelim. İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde
onlara, hristiyan adetlerini, hristiyan bayramlarını, hristiyan
kültürünü, hristiyan ahlakını aşılayalım…”(1)
“Müslümanların
her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine
bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların manevi değerlerini,
batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik.
İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz
kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi, suç ve gericilik olarak
göstermeyi başardık. Artık çoğu, tam olarak, hiçbir şeye
inanmıyorlar…”(2)
Yukarıdaki cümleler “Oryantalist” diye
adlandırılan iki hristiyan ilim adamına ait. Günümüzdeki
Müslümanların içine düştüğü durumu ne güzel özetlemekte… Bu cüretkâr
ve iddialı cümleler oryantalistlerin düşünce yapıları ve hedefleri
noktasında ipuçları içermekte. Günümüz Müslümanlarının, oldukça eski
bir maziye sahip olan oryantalizm kavramını ve işlevini bilmemeleri
ne acı bir gerçektir. Günümüz Batı ülkelerinde hâkim olan ve Batılı
medya kuruluşları aracılığıyla bütün dünyaya ihraç edilen İslam ve
Müslüman imajını, Oryantalizm’den bağımsız anlamak imkânsız
derecesinde zor. İslam toplumlarını geri, ataerkil, irrasyonel,
şehvet düşkünü, atıl, şiddet yanlısı, bedevi ve kaba kalabalıklar
olarak sunan tasvir, roman, hikâye, şiir ve tarihi eserlerin çok
büyük bir bölümü, Oryantalizm adı altında özetlediğimiz Batılı
çalışmalara geri gider. Oryantalist yazarların yaklaşık bir buçuk
asır önce ürettiği bu imajlar, bugün de canlılığını muhafaza ediyor.
Üstelik bu tiplemeler sadece Batı toplumlarında değil, İslam
ülkelerinde yerel kimliğini yitirmiş Avrupai aydınlar ve burjuva
arasında da kayda değer bir etkiye sahip.
“Emperyalizm’in
Keşif Kolu: Oryantalizm” adlı bu yazı dizisinde oryantalizmin ne
olduğunu, doğuş sebeplerini, meşhur simalarını ve oryantalistlerin
İslam dünyasındaki etkilerini sizlere aktarmaya çalışacağız.(Çaba
bizden, tevfik yüce Allah’tandır.)
ORYANTALİZM NEDİR?
DOĞUŞ SEBEPLERİ
Oryantalizm; Müslüman doğu medeniyetinin (din,
edebiyat, dil ve kültürü içine alacak şekilde) bütün unsurlarını
inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir
bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti
arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye
çalışan bir akımdır. Oryantalizmin Arapça karşılığı “İstişrak”tır.
İstişrak ile ilgilenen kişilere de Müsteşrik denilir.(3)
Oldukça
eski bir maziye sahip olan oryantalizm kavramını bir bütünlük içinde
dünya kamuoyuna sunan Edward Said bu sistematiği tek bir cümle ile
özetler; “Oryantalizm gerçek Doğuyu değil Şarkiyatçıların görmek
istedikleri bir “Şark”ı
aksettirir.” Oryantalizmin basit tanımı, Doğuyu
anlama, Doğuya olan tecessüsü giderme çabasıdır. Said’e göre
oryantalizm, Şark ile uğraşan toplu müessesedir; yani Şark hakkında
hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki kanaatleri onayından geçirir,
Şark’ı
tasvir eder, tedris eder, iskân eder,
yönetir; kısacası ‘Doğu’ya hâkim olmak, onu yeniden kurmak ve onun
amiri olmak için’ Batı’nın bulduğu bir yoldur.(4) Yani oryantalizm
bir sömürge doktrinidir. Aynı zamanda Batı, Doğu’dan güçlüdür ve ona
tahakkümü öngören bir siyasi doktrin geliştirmek zorundadır. Batı
güçlüdür ve Doğu’ya hükmetmek zorundadır. Bu hegemonik güç,
sayesinde Batılılar Doğu’yu değiştirip dönüştürmekte. Yani Doğu’nun
bütün modernleşme argümanları Batı’nın birer ürünüdür. Eğer Batı ile
ittifak edecekseniz onların argümanları doğrultusunda hareket
edeceksinizdir.
Oryantalizmi bir tür “Doğu kültür ve medeniyetlerinin mühendisliği”
olarak tanımlamak mümkündür. Başka deyişle oryantalizm, Batı’nın
Doğu üzerinde tahakküm kurmak, kendi çıkarlarına göre yeniden
yapılandırmak amacıyla geliştirdiği bir yoldur. Bir oryantalist bu
durumu şöyle ifade eder: “Oryantalistlere güven duyulmamasının
sebeplerinden biri ‘ne yaptıkları’dır. Milletleri araştırır, ne
olduğunu, nasıl konuştuğunu, tarihini, dilini ve dinini, her şeyini
öğrenir ve size anlatırlar. İnsanlara bu milletlerle ilgili
konularda nasıl düşünmeleri gerektiğini salık verirler. O zaman bu,
bir çeşit siyasî kontrol aracı olabilmektedir. Çünkü eğer siz bir
toplumu bu kadar tanıyorsanız, bu bilginizi onları kontrol etmek ve
onlardan bir şeyler kazanmak için kullanabilirsiniz. Bu tür şeyler
oldu. Bu bir gerçektir.”
Oryantalizmin gözlüğü modernizm olduğu ve
modernizmin de hakim karakteri sekülarizm (bu-dünyacılık) olduğu
için, İslâm’ı “Vahy’e
dayalı din” olarak değil de, “tarihsel ve toplumsal bir fenomen”
olarak görür. Gerçi pek çok oryantalist İslâm’ın
olağanüstülüğünü vurgularsa da yine de salt beşeri bir fenomen
olarak tanımlamaktan vazgeçmez.
Batı’nın İslâm dünyası imajı ve İslâm
alanındaki çalışmalarının tarihi bir geçmişi ve arka planı söz
konusudur. Özellikle iki dünya, yani Batı ile Doğu arasında Orta
Çağ’daki mücadelenin arkasından bir arada olma ve yeni bir
yaklaşımın neticesinde düşman olarak görülen İslâm ve İslâm dünyası
artık bir ortak, partner olarak görülmeye başlamıştır. Bu bağlamda
zamanla objektiflik de gündeme gelmiştir. Bu süreçte oryantalizm
karşımıza çıkmaktadır.
İnsanlar başlangıçta sadece ideolojik
amaçlarla dilleri araştırmaya ve materyal toplamaya başladılar. Orta
Çağ İspanyası’nda Arapça araştırmalar, misyonerlik faaliyetinin
ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla başlamıştı. Bu araştırmalar
1492’de Gırnata (Granada)’nın düşüşü ve sadece İspanyolca konuşan
Morisko (Morisco) azınlığının hayatta kalmasıyla birlikte ilgi ve
önemini kaybetti. Bunlar, senatonun Doğu kiliselerinin
birleştirilmesi ile ilgilendiği Roma’da, genel olarak Sâmî
araştırmaların bir parçası olarak sürdürüldü. Hümanizm, evrensel bir
kültür ile birlikte aynı zamanda siyasî ve ekonomik çıkarlarını
araştırırken, bu araştırmaları İslâmi çalışmalar şeklinde genişletti.
Gerçekten özverili bir âlim olan Guillaume mistisizmine rağmen,
inanca hizmet etme konusundaki gayreti ile, dillerin ve ayrıca
insanların araştırılması sürecine ve aynı zamanda Doğu’da önemli bir
yazmalar koleksiyonunun toplanmasına oldukça katkıda bulundu.
Ansiklopedik bir şahsiyet olan öğrencisi Joseph Scaliger
(1540–1609), oryantalizm alanında çalıştı ve misyonerlik çabasından
vazgeçti. 1586’da Avrupa’da Arapça kitap basımı Toscana Kardinalı
Grand Duke ve Ferdinand de’ Medici’nin tesis edip belirlediği matbaa
çalışmalarını kullanmak zorundaydı. Şüphesiz açıkça ifade edilen
amaç misyonerlik çabasına yardım etmekti. Ancak ta başından itibaren
burası İbn-i Sina tıp ve felsefe kitapları ile dil bilgisi, coğrafya
ve matematik kitaplarını bastı. 16. y.y.ın sonunda ve 17. y.y.ın
başında Paris, Hollanda ve Almanya’da özellikle İbn-i Sina tıbbı
hakkında daha iyi bilgi sahibi olma düşüncesiyle Arapça kitap
basımına yeniden teşebbüs edilmek zorunda kalındı.
Papalık ve pek çok Hıristiyan, kiliselerin birleştirilmesine önem
verdiler ve Doğu Hıristiyanları ile bir ittifaka çabaladılar. Bu,
onların dil ve (dinî) metinlerini araştırıp incelemek anlamına
gelmekteydi. İngiltere, Fransa ve Birleşik Eyaletler daha çok Doğu
ile ticaretleri ve siyasî projeleri ile ilgilendi. Artan seyahat
kolaylığı ilim sahibi Marunileri Avrupa’ya ulaştırdı ve hatta
Erpenius 1611’de Conflans’da bir Faslı tacir ile karşılaşmıştır.
Protestanlar ile Katolikler arasındaki tartışmanın başlıca
konularından birisi olan İncil tefsirleri de Doğu dilleri filoloji
çalışmasına sevk etti. Osmanlı tehdidi, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve
İslâm’ın daha yakından araştırılmasına yol
açtı. Osmanlı İmparatorluğu güç ve kudretini kaybettiğinden,
araştırma daha ılımlı olarak sürdürülebildi. Avrupa’nın güç ve
kültürünün inkişafı, Doğu idari çevrelerinin her zamankinden daha
çok sayıda Avrupalı seyyah ile ilgilenmelerine sebep oldu. Bu
seyyahlar, hâlihazırda sınırlı olan ve özellikle askerî ilimleri
içeren pek çok faaliyet ile ilgili yararlı pratik bilgi ve usulleri
getirmişlerdi.
O dönemdeki bu tür daha yakın bağlar
ve ilgiler ile bilimsel araştırma organizasyonuna yönelik genel
eğilim, güzel bir şekilde örülmüş oryantalist ağının ortaya
çıkışının sebebini açıklamaktadır. İlk Arapça kürsüsü 1539’da, bir
aydın ve Rönesans ekolünün hayli tipik bir âlimi olan Guillaume
Postel adına yeni tesis edilen College de France’da kuruldu.
Gulliame Postel, yukarıda gördüğümüz gibi, ilk öncü yazmaları
yayımlayan ve bunun ötesinde oryantalizm bilimindeki konumu zaten
çok iyi olan Scalier gibi öğrencileri yetiştiren şahsiyettir.
Kütüphanelerdeki el yazmaları koleksiyonları ilim adamlarına ciddî
araştırmalar için gerekli olan materyali sağlamıştır. Kitap basımı
ve özellikle başlangıcına işaret ettiğimiz Arapça basım, her bir
ilim adamının çalışmasını diğerlerine ulaşılabilir hale getirmiştir.
Mütehassıslar arka arkaya dil bilgileri, sözlükler ve metinlerin
edisyonu gibi zorunlu araçları sağlamayı iş edinmiştir. Bu noktada
iki Hollandalı hemen ilk sırada durmaktadır. Bunlar, ilk Arapça dil
bilgisi kitabını ve doğru filolojik kurallara dayalı bir metnin ilk
edisyonunu yayımlayan Thomas van Erpe (1584–1624) ve öğrencisi Jacob
Golius (1596–1667)’dur. Diğer taraftan 1680’de Avusturya’da Fransız
ressam Claude Lorrain’in yolunu izleyen bir şahsiyet olan Franz
Meninski, muazzam Türkçe sözlüğünü neşretti. Oryantalizm çalışmaları
kürsüleri oldukça çoğaldı. Paris artık tek başına değildi. Francis
van Ravelingen veya Raphelengious (1539–1597), 1593 gibi erken bir
dönemde Leiden’de Arapça öğretiyordu. VIII. Urban 1627’de Roma’da,
aktif bir araştırma merkezi olan Propaganda Koleji’ni kurdu. Edward
Pocock, 1638’de Oxford’da ilk Arapça kürsüsü başkanı idi.
Rölativizm inancı, entelektüelleri ve
bu inanca bağlı olanları âlimlerden önce etkiledi; fakat oluşturduğu
ortam âlimlere yol açtı. Müslüman Doğu’ya karşı çok özel şahsî
eğilimi olan kimseler, hiçbir engel olmadan çalışmalar
yapabiliyorlardı. B. d’Herbelot (1625–1695), elde bulunan oldukça
zengin materyal birikimini kullanarak İslâm Ansiklopedisi’nin ilk
teşebbüsü olan (ve ölümünden sonra 1697’de Galland tarafından
yayımlanan) Bibliotheque Orientale’i kaleme aldı.
Galland, oldukça büyük tesiri olan
Arabian Nights (1704–1717) kitabının çevirisini 18. y.y.ın başında
yayımladığında, Doğu dünyası ile ilgili şeylerin tadılmasına
kesinlikle yardımcı oldu. Bu çalışmalar bilimsel oryantalizmi ortaya
çıkardı.5
Bilimsel oryantalizm denen dönemin, Sylvestre de
Sacy’nin 1795’te Paris’te “Ezoles Bes Languages Oriantales”i kurması
ile başladığı kabul edilir. Bu ilgi özellikle 19. yy’ın
ilk yarısıyla 20. yy’ın ilk yıllarında
zirvesine ulaştı. Bu dönemlerde, Belçikalı, Hollandalı, İspanyalı,
Fransız, İngiliz ve Amerikalı misyonerlerin hepsi çalışmalar yaptı.
S. Zvemer, H. Lamnens, D. B. Mac Donald, M. A. Palacious, C. De
Faucault, M. Watt, Ignaz Goldziher, K. Cragg, Louis Massignon gibi
isimler çalışmalarını yayınladı. İslam konusundaki şüpheler ortaya
atıp, onu ikincil bir konuma düşürmeye çalıştılar.
Oryantalistlerin milletlerarası ilk konferansı 1873 yılında Paris’te
yapıldı. Bu tarihten sonra bu tür konferanslar birbirini takip etti
ve kısa zamanda sayıları otuzu geçti. Buna ilaveten her devlete
bölgesel seminer ve paneller düzenlendi. Mesela Almanya’nın Dresden
şehrinde ilk defa 1849 yılında toplanan ve bu tarihten sonra
periyodik şekilde devam eden Alman Oryantalistler(Müsteşrikler)
Konferansı bunlardan biridir. Bu gibi konferanslarda yüzlerce
oryantalist ilim adamı hazır bulunmuştur. Mesela ,Oxford
konferansında 25 ülkedeki 80 üniversiteden ve 69 ilim cemiyetinden
dokuz yüz ilim adamı hazır bulunmuştur.6
Oryantalist çıkarlarla ticari çıkarlar 17. yy.
sırasında çakışmaya başladı. İngiltere, Fransa, Almanya, Portekiz,
Hollanda ve İspanyalı kişiler Müslüman ve gayrimüslim topraklarda
ticarî şirketler kurmaya başladılar. Müslüman ülkeler ana ilgi
odağını oluşturuyordu. Çünkü Hindistan’ın
büyük bölümü Moğol, Ortadoğu ise Osmanlı yönetimi altındaydı.
Avrupalı ticaret şirketlerinin siyasî boyutlar kazanması için uzun
zaman geçmesi gerekmedi. Bu bölgelerdeki kullanılmamış hammaddelerin
talan edilmesi işi, tekelleştirme ve kârın devamlılığı için siyasî
kontrolü gerekli kılıyordu. Özellikle 19. asrın ortasından itibaren
İslam dünyasının maruz kaldığı işgallerin Avrupa’nın Şarka olan
bakış açısını belirlemede büyük rolü oldu. Sömürgecilik,
müsteşriklik kültüründen istifade etti. Diğer taraftan Garbın Şark
üzerindeki hakimiyeti, müsteşrikliğin durumunu güçlendirmiş, böylece
oryantalizm (müsteşriklik), Avrupa’nın Şark yayılmacılığı ile doğru
orantılı olarak müessese ve muhteva bakımından büyük ilerlemeler
kaydetmiştir. 19. asır, Batılı sömürgecilerin, İslam dünyasının
geniş bir bölümünü istila etmesine şahit oldu. 1857’de İngilizler,
siyasî olarak Hindistan’ı
istila ettiler. Böylece Hindistan,
resmen İngiliz Kraliyeti’nin tebaiyetine girdi. Aslında 1857
yılından itibaren zaten Hindistan Şark şirketinin nüfuzu altına
girmişti. 1857 yılında Fransızlar, 1830’dan beri istila etmeye
başladıkları Cezayir’i bütünüyle ele geçirdiler. Hollanda bundan
önce yani 17. asrın başlarında Hollanda–Hind şirketi yoluyla Doğu
Hind adalarını (Endonezya) istila etmişti. 1881 yılından sonra,
Mısır ve Tunus istila edildi. Sömürgeciler, İslam dünyasını parça
parça koparıp kendi hâkimiyetleri altına almaya başladılar. Nihayet
İslam dünyasını, doğudan batıya çember altına almaya muvaffak
oldular. Birinci Dünya Harbi’nden sonra, hemen hemen İslam
dünyasının tamamı, Garb sömürgesinin nüfuzuna boyun eğmiş oldu.
Sömürgecilik, kendi maksadına hizmet ettirmek, hedeflerini
gerçekleştirip, Müslüman ülkelerde hâkimiyetini sağlamlaştırmak için
bir grup müsteşriki kullanmayı başardı. Böylece müsteşriklikle
sömürgecilik arasında resmî ve sağlam bir bağ oluştu. İlimlerini,
Müslümanların zelil kılınmasına adayan birçok müsteşrik, bu cereyana
kendisini kaptırdı. Bu durum, insaflı müsteşriklerin karşısında
utanç duydukları bir husus oldu. Bu konuda çağdaş Alman müsteşrik
Stephan Wild, şunları söylüyor:
“Bundan
daha çirkini kendilerine müsteşrik adını veren bir grup, İslamiyet
ve İslam tarihi hakkındaki bilgilerini, İslam’ın
ve Müslümanların zayıflatılması yolunda kullandılar. Bu,
misyonlarına samimiyetle bağlı müsteşriklerin bütün açıklığıyla
itiraf etmeleri gereken acı bir gerçektir”.
Müsteşriklikle sömürgecilik arasındaki
irtibatın çok sayıda misalleri vardır. Biz sadece Almanca İslam
Dergisi’nin kurucusu ve Afrika’da Almanya’nın sömürgeci emellerine
hizmet eden, araştırmalar yapan Karl Heinrich Becker’i örnek
veriyoruz. (Ö. 1933).
Almanya 1885–1886
yıllarında sâkinleri kısmen Müslüman olan bazı Afrika ülkelerini
sömürgeleştirdiler. Bu ülkeler 1918 yılına kadar Almanya’nın
hâkimiyeti altında kaldı. Bu gaye ile 1887 yılında, bir Şark Dilleri
Enstitüsü kuruldu. Bu enstitünün görevi, o zamanki Şark ve Uzakdoğu
ülkeleri ve bu ülkelerin millet ve kültürleri hakkında bilgi elde
etmek şeklinde özetlenebilir.
Alman müsteşrik Ulrich Harmann, bu konuda şöyle der: “1919’dan önce
âlem–i İslam hakkındaki Alman araştırmaları daha az masum ve iyi
niyetliydi. Bizim büyük müsteşriklerimizden birisi olan Karl
Heinrich Becker, siyasî faaliyetlere dalmış bulunmaktaydı. Öyle ki,
1914 yılında Afrika’da İslamiyet’in İngilizlere karşı bir siyasî
zırh olarak kullanılma planlarının ateşli bir taraftarı olmuştu.”
Rusça olarak yayınlanan Âlem–i İslam (Mir İslama) dergisinin
kurucusu Barthold’a (Ö. 1930) gelince, bu zâtın da Rus hükümetine
yaptığı ve Orta Asya’da Rusya’nın çıkarlarına hizmet eden teklifleri
gerçekleştirildi.
İslamiyat sahasında Hollandalı meşhur Snouck
Hurgronje (Ö. 1936) sömürgecilik hizmetinde çalışmak için
hazırlanmak uğrunda 1885 yılında Mekke’ye bir Müslüman ismi olan
Abdulgaffar adını takınarak gitmiş ve burada bir buçuk sene
kalmıştır. Arapça’yı bir Arap gibi konuşabilmesi de bu
faaliyetlerinde kendisine yardımcı olmuştur. Bu müsteşrik, Doğu
Hindistan’ın Hollanda hâkimiyetinde
bulunan bölgelerinde kültürel ve sömürgeci siyasetlerin oluşmasında
mühim roller oynamıştır.
Fransa’da Kuzey Afrika işlerinden
sorumlu Sömürgeler Bakanlığı’na bağlı müsteşar olarak çalışan bir
çok müsteşrik vardır. Misal olarak Sacy’yi verebiliriz. Bu zat 1805
tarihinden itibaren Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndaki “müsteşrik”
makamını işgal etmiştir. 1830’da Fransızlar Cezayir’i işgal edince
Cezayirlilere hitaben yayınlanan bildirileri tercüme eden zâttır.
Şark ile ilgili meselelerde, dışişleri bakanlığı tarafından düzenli
olarak savunma bakanlığı tarafından da özel durumlarda kendisine
danışılıyordu. Yakın bir zamana kadar Massignon, Fransız Sömürgeler
Dairesi’nde İslamî konular müsteşarı olarak bulunuyordu.
Fransız müsteşrik Hanotaux (Ö. 1944)
da, “Şüphesiz bugün İslam ve Müslümanlık problemi ile karşı karşıya
kaldık” isimli makalesinde Müslüman Afrika sömürgelerindeki Fransız
siyasetini yönlendirmeye dair tekliflerini ve kolay idare edilmeleri
için Müslümanların inançlarını zayıflatma konusunda bu tekliflerin
güttüğü hedefleri açıklıyor.
Oryantalizmin disiplin olarak belirdiği
zamanlarda emperyalizmin de boy göstermiş olması dikkat çekicidir.
Bu da oryantalizmin, emperyalizmin ihtiyacı olan bilgi desteğini
sağladığını gösterir. Bunun çarpıcı örneklerinden birisi de,
Napolyon’un Mısır’ı
işgali sırasında pek çok bilim adamını
da yanında götürüp, Mısır hakkında 23 ciltlik kitap yazdırmasıdır.(7)
Bu bağlamda oryantalizmin bir toplum
ve kültür mühendisliği olduğu söylenebilir. Başka deyişle
oryantalistler, Müslüman halkları Batı uygarlığının çıkarlarına göre
yeniden yapılandırmayı amaçlıyordu.
Burada şunu da
belirtelim: Bazı oryantalistler iyi niyetli olsa bile, onların
emperyalizmin keşif kolu olarak kullanılmasına engel ol(a)maz.
Örneğin ünlü oryantalist Louis Massignon, Fransız Dışişleri
Bakanlığı’nda çalışmış, sonra da Fas’taki Fransız sömürge
yönetiminde görev almıştır.
Oryantalizm(istişrak) , yaptığı
çalışmalarla misyonerlere malzeme hazırlamış, onların İslam
ülkelerinde girişecekleri faaliyetlerde yardımcı olmuştur.Batılıları
şarkiyatçılığa teşvik eden bazı önemli faktörler vardır:
1-Dinî Sebepler:
Oryantalizmin kuruluşunun arkasında duran ve uzun zaman boyunca hiç
ayrılmadığı dinî hedefleri şu şekilde sıralanabilir:
a)Hz.Muhammed (s.a.v.)’in
risaletinin doğruluğu hakkında şüphe uyandırmak ve hadislerin
Müslümanlar tarafından ilk üç asırda uydurulan sözler olduğunu iddia
etmektir.
b)Kur’an-ı Kerim’in yüce Allah kelamı olduğu
hakkında şüphe uyandırmak ve Kur’an’ı
kötülemek.
c)İslam fıkhının
değerini küçük göstermek, İslam fıkhının Roma hukukundan alınma
olduğunu ileri sürerek bunu pekiştirmek.
d)Arapça’yı küçük
düşürüp, anlaşılmaz olduğunu iddia etmek.
e)İslam’ın, Yahudi ve Hristiyan
kaynaklarına dayandıklarını ileri sürmek.
f)Misyonerlikle
Müslümanları, Hıristiyanlaştırmak.
g)Zayıf haberlere ve
uydurma hadislere dayanarak görüş ve teorilerine güç kazandırmak.(8)
2-Siyasî Sebepler:
Başta dinî sebeplerle gelişen Oryantalizm, zamanla siyasi bir
hüviyet kazanmış ve şu siyasî hedefleri gözetmiştir:
a)Müslümanların
yaşadıkları ülkeleri sömürge haline getirebilmek; buraları en iyi
şekilde(!)idare edebilmek için de kolonilerdeki memurlarını yerli
halkın dillerini, edebiyatlarını ve dinlerini öğrenmeye teşvik etmek.
b)Müslümanlar
arasındaki kardeşlik ruhunu zayıflatıp, onları birbirinden ayırmak
suretiyle zayıf düşürmek, böylece Batının üstünlüğünü ve hükmünü
onlara kabul ettirmek.
c)Yerli şivelere önem
vermek ve yaygın adetleri etüd etmek.
3-Ticarî Sebepler:
Özellikle Batıda, sanayi devriminden sonra yatırımlar yapmak isteyen
ve ürünlerini pazarlamak isteyen Batılı büyük şirketler, İslam
ülkelerini tanımak için, bu ülkeler hakkında rapor yazan
araştırmacılara yüklü miktarda para vermişlerdir. Bu da
oryantalistlerin çalışmalarını arttırmıştır.
4-İlmî Sebepler: Oryantalistlerin çok az bir
kısmı sadece gerçeği öğrenmek; Doğu kavimlerinin medeniyetlerini,
dinlerini, kültürlerini ve dillerini öğrenmek için araştırma ve
tedkike yönelmiştir. Bu nevi oryantalistler, kasden iftira ve tahrif
yapmadıklarından İslam’ı
anlamakta başkalarına nazaran daha az hataya
düşmüşlerdir.(9)Bunlardan bazıları İslam’ın
gerçeklerini anlayıp Müslüman olmuşlardır. Mesela; Fransız asıllı
Diniye adlı oryantalist, yaptığı araştırmalar neticesinde
Müslümanlığı seçmiştir.
Bir de şu hususu belirtmek gerekir ki,
müsteşrikler İslamî ilimlerin her bir dalında, alanın temel
kaynakları ile ilgili tenkitli veya tenkitsiz ana kaynakları
neşretmişlerdir. İlk olarak Hollandalı müsteşrik Juynboll tarafından
neşredilen ve İslam vergi hukukunun en kadim kaynaklarından birisi
olan Yahya b. Âdem’in Kitâbu’l-Harac’ını
30 küsur yıl sonra neşreden Ahmed Muhammed Şâkir, bu esere yazdığı
mukaddimede şunları söylemektedir:”Selef-i salihin’imizin eserlerine
keşke biz sahip çıksaydık. Zira bu eserlerden istifade etmenin
yolunu bize açan ve o defineleri önümüze seren onlardır. Hiçbir
kıymetli kitap yoktur ki, daha önce Avrupalı Şarkiyat âlimleri
tarafından neşredilmiş olmasın. Bizler ise uyuyoruz ve elimizin
altındaki hazinelerden habersiziz…”(10)
Ana hatlarıyla açıkladığımız bu
faktörlere daha başkaları da eklenebilir. Şimdi de yaptığı
çalışmalarla meşhur olan bazı oryantalistleri tanıyalım:
İ. Goldziher
Macar asıllı koyu bir Yahudi’dir. İslam
Ansiklopedisi yazarlarındandır. Sâmi dilleri üzerine çalıştı.
Tevrat, Talmud dersleri ve Yahudilik şuuru aldığı hocası
Treudenberg’in gözetiminde 1833’de “Yahudiliğin Kur’an Üzerindeki
Etkisi” konulu doktora tezini hazırladı. Suriye’ye gönderildi. Orada
Tahir el-Cezairi ile beraber oldu. Mısır’a gitti. El-Ezher
Üniversitesi’nde eğitim gördü. Muhammed Abduh’tan dersler aldı.
“Tefsir Ekolleri” ve “İslam’da Akide ve
Şeriat” isimli eserleri meşhurdur. Tezini “Kur’an-ı Kerim’in vahiy
mahsulü olmadığı” fikrine bina etmiştir. Kur’an’a hermenötik
metodlar uygulamış, İncil ve Tevrat’ın da
hak kitaplar olduğunu ispata çalışmıştır. Vahyi tartışmaya açmak,
İslam’ın temel itikadî esaslarının
zedelenmesine zemin hazırlayacak, bu vesileyle İslam aleminin
birliği daha kolay bozulacaktı. Goldziher yaşadığı dönemdeki
faaliyetleri ile bu fonksiyonu icra etmiştir.(11)
Ernest Renan
Saint Sulpice Koleji’nde İbranice öğrendi. 7 yıl
süreyle bir papaz okulunda eğitim gördü. 1845’de papazlıktan
ayrıldı. Alman düşüncesinden etkilenerek Katolik inancından koptu.
İnsanlığı ilgilendiren büyük meselelerin ancak liberal bir bilim
yoluyla çözümlenebileceğini ispat için “Bilimin Geleceği” adlı eseri
yazdı. 1850’de Bibliothegue Nationale’deki Süryanice el yazmalarını
sınıflandırmakla görevlendirildi. 1852’de “İbn-i
Rüşd ve İbn Rüşdçülük” teziyle doktorasını verdi.
1860’da Suriye’ye gitti. 1862’de College de
France’ın İbranice kürsüsüne getirildi.
1864’de Mısır, Anadolu ve Yunanistan’a gitti. Hayatının son
yıllarında Origines isimli eserini (İsrail Milletinin Tarihi) ile
tamamlamaya çalıştı. 1892'’e öldü. E.
Renan “İslamiyet ve Bilgi” adlı bir
konferans da vermiştir. Burada İslam’ın
gelişmeyi ve ilerlemeyi yok eden ve bilime engel olan bir din
olduğunu ileri sürdü.
Renan’ın bu çarpık
fikirlerine, Namık Kemal “Renan Müdafaanamesi” adlı eserinde karşı
çıkmıştır. Namık Kemal eserinde Renan’ı
şöyle tanıtıyor:
“Engizisyonun kötülüklerini tenkit ede ede, her fenalığı dine
bağlayan ve her dini aynı meziyette vehmeden bir münkir. Üstelik ele
aldığı konuyu hiç de bilmemektedir. Nasıl olur denilebilir, bir Şark
dilleri mütehassısı, bir akademi azası İslam’ı
nasıl bilmez?
Bilmez, Avrupalı Şark’ı
bilmez”Namık Kemal bu eserinde Renan
ve başka Avrupalı oryantalistlerin İslam dinini yanlış
değerlendirdiklerini örneklerle açıklamıştır.
Renan’ın tezi akılla
nakili çatıştırmaktı. Renan’ın düşüncesine
göre, nakil karşısında akıl tek hüküm koyucudur. Dolayısıyla akıl,
naklin yani vahyin üstündedir. E. Renan İslam dünyasında bu görüşü
hâkim kılmak için çalışmıştır.
L. Massignon
Fransız asıllı bir Katolik
misyoneridir. Aynı zamanda da misyoner cemiyetlerinin ruhanî
lideridir. Mısır ve Şam ilim akademilerinin üyeliklerinde bulundu.
Goldziher ile yakın temasları oldu. Araştırmalarını tasavvuf
üzerinde yaygınlaştırdı. Bağdat’a gitti, Kahire’ye yerleşti.
1909’dan itibaren El Ezher’de, bir Ezherli kıyafetiyle derslere
girdi. Hicaz, Kudüs, Halep, Şam ve İstanbul turları yaptı. 1922’de
kendisine doktora unvanı verildi. İslam’da Sufi Şehid Hallac adlı
eseri vardır.
Christian Snauch Hurgrange
Hollandalı bir müsteşriktir. ‘Mekke’de
Hac Mevsimi’ tezi üzerine doktora yaptı. Çalışmasında haccın
cahiliye döneminden kalma bir âdet olduğu iddiasını işledi. 1884’de
Cidde’ye gitti. Mekke’ye girebilmek için bir süre bekledi. Ardından
Abdulgaffar sahte adıyla Mekke’ye casus olarak girdi. Bir müddet
Cava’da ikamet etti. 1912’de “Kur’an’daki İbrahim” adlı eseriyle
gerçeğe uymayan pek çok iddiada bulundu. Macar müsteşrik Goldziher
ile temaslarda bulundu. Hurgrange misali bize yeni bir münakaşa imiş
gibi takdim edilen Hac ve Kurban tartışmalarının çıkış noktasının
müsteşrik kaynaklı olduğu hakikatini açıkça göstermektedir.
İslam akaidini çökertmek gayesiyle
faaliyet gösteren bu müsteşriklerin sayısı pek çoktur. Yukarıda
ismini ve kısaca faaliyetlerini zikrettiklerimizin haricinde G. Von
Grunebaum, P. Hitti, S. Wensink, P. Casanova,R.A. Nichkolson, H.Lammans
bunlardan bazılarıdır. Bu şahıslar farklı konuları ele alıp, farklı
sahalarda araştırmalarını yürütmüşler ve her biri kendi alanında
İslam inancına zıt ve çarpık bir takım tezler geliştirerek İslam
dini hakkında şüpheler uyandırmak istemişlerdir. Adı geçen bütün
müsteşrikler-oryantalistler hep bu gayeye hizmet için araştırma
yapmışlar, hadis müessesesine, İslam tarihine, akıl-vahiy münasebeti
gibi konulara hep bu maksatla ele almışlardır.
ORYANTALİSTLERİN FİKİR VE ÇALIŞMALARININ İSLAM DÜNYASINA ETKİLERİ
Oryantalistlerin yukarıda değinmeye
çalıştığımız bu tehlikeli ve hakikat dışı fikirleri fazla zaman
geçmeden Mısır ve diğer İslam ülkelerine yayıldı. Özellikle
sömürgecilerin kontrol ve işgali altındaki Mısır, bu tür fikir ve
düşüncelerin merkezi haline geldi. Dikkat edilirse yukarda kısaca
tanıttığımız Oryantalist/Müsteşrik’lerin hemen hepsi El-Ezher’de
eğitim görmüş veya burada doktorasını vermiştir. Zira o dönemin
İslam ilimlerinin eğitim merkezi El-Ezher idi. Bu sebeple buraya
yönelmişlerdir. Hepsinin maksadı aynıdır. Ortadoğu
ve Hicaz Bölgesi’nde mevcut İslam inancına uymayan bâtıl bir itikat
geliştirmek suretiyle buraları Osmanlı’dan koparmak ve Osmanlı
Devleti’nin hâkimiyetinden çıkan bu toprakları başta İngiltere olmak
üzere Batılı devletlerin birer sömürgesi haline getirebilmek. Fazla
zaman geçmeden müsteşriklerin bu haince ve gayri ma’kul fikirleri
kendilerine modernist diyebileceğimiz Cemaleddin Efgani (12),
Muhammed Abduh(13) , Reşid Rıza(14), Seyyid Ahmed Han, Ali
Abdurrazık, Kasım Emin tarafından savunulmaya başlandı.
Mısır’da başlayan bu tartışmalar ve
fikri karışıklıklar başta Pakistan ve Hindistan olmak üzere bütün
İslam âlemine yayıldı.
Tanzimatla belirginleşen Batılılaşma sürecinde,
modernizm sandığımızdan çok daha fazlasıyla içselleşti. Modernizm
sadece zihinlerimizde değil elbette, çevremiz de önemli ölçüde
modernizm tarafından biçimlendirilmiş durumda. Hem çevresi hem de
zihni modernlikle biçimlenen aydınların (adlarının da ilhamlarının
da Aydınlanma Felsefesi’nden geldiğini de hatırlayalım) İslam’ın
oryantalist yorumunu akıllarına daha uygun görmeleri şaşırtıcı
olmayacaktır. Bu nedenle modernist/reformist ilahiyatçılar,
oryantalistlerle/düşmanla işbirliği yaparak kendi tarihine ve
geleneğine savaş açmışlardır.
Müslümanların modernizm ile yüzleşmelerinden
itibaren özellikle Mısır’da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ile
Hindistan’da Seyyid Ahmed Han örneklerinde olduğu gibi İslam’ın
tarih içinde oluşturduğu geleneğin sorgulanması bahanesiyle Âlemlere
Rahmet Hazret–i Muhammed (sav)’in sünneti tartışma konusu edilmeye
başlandı.
Efgani, Abduh ve Ahmed Han’ın
projeleri “İslam ile Modern Uygarlık
arasında nasıl bir sentez yapabiliriz?” sorusunu eksen alıyordu.
Daha açıkçası Efgani, Abduh ve Ahmed Han modernizmi neredeyse
tartışmasız bir veri olarak alıyorlar, İslam’ı
modernizme uygun
olarak nasıl yorumlayacaklarının hesabını yapıyorlardı. Modernizm’i
eksen aldığı için bu akıma “İslam
Modernizmi” ya da “Modern İslam” deniyorsa da biz “Modernist ve
reformist ilahiyat çizgisi” adını daha uygun görüyoruz. (15)
Modernist ve reformist ilahiyatçılar, yorum
alanlarını genişletmek amacıyla öncelikle sünnetin dindeki işlevini
ve bağlayıcılığını tartışmalar başladılar. Güya usûl–u hadis, usûl–u
fıkıh ve usûl–u tefsirde sünnetin rivayet, metin ve yorum açısından
kritiği yapılmamış gibi. Ancak mütevatir hadislerin dışında kalan
sünneti göz ardı eden bu ilk kuşağı şimdi “Kur’an” hakkında benzer
tartışmalara kalkışan yeni kuşak modernist ve reformist
ilahiyatçılar almış durumda. Daha açıkçası modernist ve reformist
ilahiyatçılar artık açıkça Kur’an’ın
bağlayıcılığını tartışmaktalar. Hatta bazıları bir vahiy olarak
Hazret–i Kur’an’ın sıhhatı hakkında bile
çeşitli kuşkular ileri sürmekte.
İlginçtir, “Din”de taklidi hararetle
eleştiren modernist ve reformist ilahiyatçılar oryantalistlere
öykünüyorlar.
Modernist
ve reformist ilahiyatçıların savunduğu temel görüşlerin daha önceden
oryantalistler tarafından savunulmuş olması bu öykünmenin yeterli
bir kanıtı olsa gerek.
Oryantalistlerin çoğunun İslam’ı
incelerken
izledikleri yaklaşım “tarihsellik”(16) yöntem ise “hermenötik”tir.
Modernist ve reformist ilahiyat çizgisinin popüler önderi
Fazlu’r–Rahman da “İslam” isimli yapıtında
Hazret–i Kur’an’ı
incelerken yaklaşım olarak “tarihselliğin” yöntem
olarak ise “hermenötiğin” izlenmesinin kaçınılmaz ve vazgeçilmez
olduğunu vurgular. Ve üstadı oryantalistlerin izini sürerek Hazreti
Kur’an’ı
salt bir tarihsel bir metin olarak ele
almaya ve “Betti”nin hermönetiğini Hazret–i Kur’an’a uygulamaya
kalkışır. Tarihî ve edebî tenkit ile ilgili disiplinler XVIII.
Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi’nin ürünüdür. T. Nöldeke’nin 1860’da
yayınladığı “Kur’an Tarihi” buna dayalıdır. Nöldeke’nin çalışması
Batı’da Kur’an konusunda en itibarlı eser olarak kabul edilmiştir.
Goldziher, hermenötiği Hazret–i Kur’an’a uygulamaya kalkışan öncü
oryantalistlerdendir.Yukarıda belirttiğimiz gibi bizde de
Fazlu’r–Rahman aynı şeyi önermektedir.
Aslında oryantalistlerin ve Fazlu’r–Rahman gibi
modernist ilahiyatçılarımızın yaptığı, XVIII ve XIX. yüzyılda
tahrifata uğramış Kitab–ı
Mukaddes’e uygulanan tenkid yöntemini
Kur’an’a uygulamaya kalkmaktır.
İlginçtir buradan hareket eden
Fazlu’r–Rahman, Salman Rüşdi ve Dinler arası diyaloğun mimarlarından
Watt gibi(17) “şeytan ayetleri iftirasını” savunmaktadır.
Watt, “Muhammed Mekke”de adlı eserinde de bu
hezeyanı genişçe işler. Watt’ı
böyle düşünmesine
şaşmamak gerek. Watt’ın bu görüşünün arka
planında bize göre iki temel nedenden söz edebilir: ilki Watt’ın
bir oryantalist olarak İslam’a olan garazı. İkincisi ise genel
olarak Hıristiyanlıktaki özel olarak protestanlıktaki peygamberlik
ve vahiy anlayışını İslam’a giydirmeye çalışması. (18)
Oryantalistlerin İslam dünyasını da
derinden etkileyen görüşlerinin Müslüman kimlikli görünen
kişilerdeki izdüşümü bizleri hayrete düşürmektedir. G. Von Grunebaum,
P. Hitti, S. Wensink, P. Casanova, R.A. Nichkolson, H.Lammans, İ.
Goldziher, J.Schacht gibi oryantalist/müsteşrik’lerin ilmî(!)
fikirleri çok geçmeden aynı lafız ve vurgulamalarla, yaşadıkları
coğrafyalarda büyük âlim diye addedilen Taha Hüseyin, Muhammed Abduh,
Mahmud Ebu Reyye, Ali Abdurrazık, Fazlurrahman, Ahmet Emin,
M.Hüseyin Heykel, Y.Nuri Öztürk, Seyyid Ahmed Han, Ahmet Akbulut
gibi kişilerce savunulmaya başlanmıştır.
Biz yazı dizisinin bu bölümünde
müşahhas örnekler vererek, bakalım oryantalistler neleri iddia
etmişler, bunun İslam dünyasındaki izdüşümü ne olmuş konusuna
açıklık getirmeye çalışacağız:
1-) Kur’an-ı Kerim’in beşeriliği
iddiası: Oryantalistlere göre Kur’an , Hz. Muhammed’in Arabistan’da
yaşadığı hayatın etkisi altında yazdığı bir kitaptır.”Müsteşriklerin
Şeyhi” ünvanlı İ. Goldziher, Kur’anın Hz.Peygamber’in Yahudilik ve
Hristiyanlık’tan rastgele derlediği bazı dökümanların yanı sıra olup
biten olaylara karşı tavrını gösteren tarihi bir malzeme olduğunu,
Kur’anın Hz.Peygamber döneminde tamamlanmadığını, daha sonraki
nesillerin tamamladığını iddia etmiştir.(19)
Yine bu konuda meşhur oryantalist
H.R.Gibb şunları söylemektedir:”Muhammed yaratıcı her şahsiyet gibi
bir taraftan kendisini kuşatan dış çevrenin şartlarından
etkilenirken, bir taraftan da toplumda o gün yaşayan ve egemen olan
inanç ve düşünceler arasında yeni bir yol açmıştır..Başlangıçta
Muhammed de yeni bir dine davetin sahibi olduğunu bilmiyordu.Belki
Mekke halkının O’na olan muhalefeti ve devam eden düşmanlıkları
Muhammed’i yeni bir din ilan etmeye götürmüştür..Kur’an, Araplar
için tamamen yeni bir şey değildir.İçindeki ahiret inancı, cennet ve
cehennemle ilgili ayrıntılarda tamamen Süryani Hıristiyanlığından
alınmıştır…Muhammed’in kitabı da Mekke’deki hayatın bir yansıması
yahut ifadesidir…”(20)
Mısırlı Müslüman(!) yazar Taha Hüseyin
de “Eş-Şi’rul –Cahili” adlı eserinde aşağı yukarı aynı fikirleri
savunmuş, Hz.Muhammedin yaşadığı dönemden etkilenerek çözümler
sunduğunu iddia etmiştir. Taha Hüseyin’e göre de Kur’an Araplar için
yeni bir şey değildir. Zaten Araplar o dönemde de kültür ve
medeniyette ileri seviyededir. (21)
Kur’an-ı Kerim’in beşeriliği iddiası, İslam dünyasında tutmayacağı
için oryantalistlerin peşinde giden İslam modernistleri, daha ziyade
Kur’an-ı Kerim’in tarihselliği(!) üzerinde durmuşlar, Kur’an
ayetlerini hermönotik, yorumsama vb. yöntemlerle devre dışı
bırakmaya çabalamışlardır. Nitekim Fazlurrahman, Kur’an’ın
ahlâki denebilecek değerlerinin evrensel; siyaset, hukuk, ekonomi
vs. gibi konulardaki hükümlerinin ise tarihsel olduğunu, o dönem
Araplarına has olduğunu iddia etmiştir. Bakınız Fazlurrahman neler
söylüyor: "Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi
genel beşerî değerlerin, her zaman yeni bir yaşama biçimine
bürünmesi şeklinde açık bir yön ortaya koyduğu halde, Kur’an’daki
fiilî yasama, Kur’an’ın indirildiği o
günkü Arap toplumunu, başvurulacak bir örnek alarak almak zorunda
kalmıştır. Bununla, Kur’an’daki fiilî yaşamanın ezelî olduğu
kastedilmiş olamaz. Bunun Kur’an’ın kadîm
oluşu ile de bir ilgisi bulunamaz. Durum böyle iken İslâm fakihleri
ve kelamcıları çok geçmeden meseleyi karıştırarak Kur’an’ın
hukukla ilgili emirlerinin; şartları, yapısı ve iç bünyesi ne olursa
olsun herhangi bir topluma uygulanacağını sanmışlardır.”(22)
2-)Sünnet ve Hadis İle İlgili
İddialar: İslam dini üzerinde az bir bilgi birikimine sahip olan
kimseler sünnetin dolayısıyla hadislerin dine kaynaklık etmedeki
önemini bilirler. Bu dinin merkez noktası ve dinin etrafında
gezindiği eksen, sünnettir. Sünnet Kur'an'dan sonra ikinci kaynak,
hakikatin güneşi ve hidayetin kaynağıdır ve bu konuda bütün
Müslümanlar ittifak halindedir. (23)
Sünnet ve hadis kelimeleri, usulcüler
arasında farklı tanımlar yapılmasına rağmen çoğunlukla birbirleri
yerine kullanılırlar. Bir farkla ki hadis peygamberimizin
peygamberlik dönemini kapsadığı gibi peygamberlikten önceki
hayatıyla ilgili haberleri de kapsar(24). Bir başka deyişle sünnet,
hadislerin, yani peygamber asrından nakledilegelen bilgilerin
kanunlaşmış şeklidir.
Sünnetin konumu bu olunca, İslam
düşmanları hadisler üzerinde, hadislerin delil olarak kullanımında
ve güvenilirliğinde bir takım şüphe tohumları ekmeye başladılar.
Kur’an-ı Kerim hakkında yaptıkları çalışmalardan elle tutulur bir
fayda sağlayamayan oryantalist/müsteşrik’ler daha ziyade bu konulara
kafa yormaya başladılar… Başarılı oldukları da söylenebilir. Sünnet
ve hadis noktasındaki görüşleri, başta modernistler olmak üzere
birçok ilim adamınca savunulmaya başlandı.
Bu konuda önce oryantalistlerin
fikirlerini, sonra da İslam modernistlerinin fikirlerini serdedelim
ki, yukarıda söylediğimiz kanaat doğru mudur yoksa yanlış mıdır,
karar sizlerin…
İ. Goldziher’e göre hadis olarak kitaplarda
rivayet edilen haberlerin Hz. Muhammed’le doğrudan bir ilgisi
yoktur; bu rivayetler İslam’ın birkaç asır
devam eden oluşum süreci içinde bu sürece katılan siyasi, ictimâi,
iktisâdi vb. birçok faktörün belgeleridir. Bu bakımdan hadisler,
İslamiyetin zuhuru ile ilgili değil, fakat daha sonraki devirlerde,
bu dinin inkişafı ile ilgili vesikalardan ibarettir…(25) Goldziher’e
göre her türlü mezhep, siyasi eğilim ve fırkaya mensup Müslümanlar
kendi hoşlarına giden şeylerin yanında, başta Yahudilik ve
Hristiyanlık olmak üzere çeşitli din ve kültürlerden aldıkları fikir
ve sözleri bazen tanınamayacak kadar değiştirerek Peygamber’e
söyletmişler ve bunu hadis olarak rivayet etmişlerdir.(26)
İ. Goldziher’in bu temelsiz ve ilmî
dayanaklardan uzak bu görüşlerini kendine dayanak kabul eden ve
hadis alanında fikir(!)leriyle ölçü alınan Joseph Schacht ise,
fıkıhla ilgili hadislerin sahih olmadığını, bunların çoğunun üçüncü
asır Müslümanlarının görüşlerini yansıttığını söyler. Daha da ileri
giderek, Sahabe’den ve Tabiun’dan gelen fıkhî hadislerin,
Peygamber’e nispet edilenlerden daha erken ortaya çıktıklarını
savunur.(27)
Yukarıda serdettiğimiz
oryantalist/müsteşriklerin temelsiz ve ilmî dayanaklardan uzak bu
görüşlerine “ mal bulmuş mağribi” gibi sarılanlar yine İslam
modernistleri olmuştur. Üzücü olan Müslümanların hadislerle
irtibatını kesmek için çaba sarf edenlerin sadece oryantalistler
olmaması, Müslümanlardan batılılaşmış bir grup insanın da bunlara
katılması ve bu zalimce eyleme bulaşmış olmasıdır. Bu insanlar
halkın cahil bırakılmış olmalarından faydalanmak suretiyle, kavram
bilgisinden yoksun olan insanlara doğru yanlış birçok bilgi sunmuş,
tartışmalı birçok konuyu hakikat diyerek takdim etmişlerdir.
Gelelim İslam dünyasına…1800’lü
yıllarda Mısırda başlayan tartışmalar, başta Hind yarımadası olmak
üzere alevlenerek tüm İslam memleketlerine yayılmıştır. Dikkat
edilirse, o yıllarda Mısır ve Hindistan İngilizlerin işgali
altındadır. Sömürgeciler, Hz.Peygamber’in Sünneti’ne savaş açma
zarureti hissetmişlerdir. Çünkü Sünnet’i teşrî alanından
uzaklaştırmanın ve bu sahadaki konumuna şüphe sokuşturmanın
neticesinde Kur’an’a müdahalede bulunmak, çok daha kolay hale
gelecektir. Sömürgeci güçler(özellikle Hind yarımadasında), cihadla
ilgili hadisleri ve bazı sünnetleri inkara yeltenen Ehl-i Kur’an
adlı bir grup oluşturdular.(28)
Mısır, bulunduğu konum ve
müsteşriklerin özel ilgisi sebebiyle, bu tür tartışmaların orta
yerindedir. İlk önce bu görüşlerin yaygınlaşmasını Müslüman iken
Hristiyan olan sonra tekrar Müslüman(!) olan Mirza Bakır yapar.
Arkasından Dr.Tevfik Sıdkî, Reşit Rıza’nın çıkardığı el-Menar
dergisinde “El-İslâmu Huve’l Kur’ânu Vahdeh( İslam Kur’an’dan
ibarettir)” başlığını taşıyan bir makale yazar ve burada Sünneti
külliyen reddeder. Tevfik Sıdki’yi Ahmed Emin takip eder. Bilhassa
İ. Goldziher ve Brockelmann’dan etkilenen Ahmed Emin, Sahih-i Buhari
ve Müslim’deki bir çok hadisin uydurma olduğunu, muhaddislerin
metinden ziyade isnad’a baktıklarını iddia eder. M.Abduh ve Reşit
Rıza diğerleri kadar da açıktan olmasa da bu tür görüşlere destek
olmuşlardır. Bu iki yazar, Sahabenin sünneti Kur’ân gibi kalıcı olur
endişesiyle yazmadıklarını, kavlî sünnetinde belge değerinde
olmayacağını dolayısıyla sıhhatinde şüphe olabileceğini iddia eder.
Bu babtan olmak üzere o ikisine göre; İsa (a.s)’nın ahir zamanda
nüzulü, Deccal ve Cessâse, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi vessellem)
büyü yapılması, mi’raç vb. hadisler, âhâd olduklarından ve akla ters
düştüğü iddiasıyla inançta hüccet olmazlar.(29)
Bütün bu tartışmalardan Sünnet
etrafında (oryantalistlerin teşvik ve fikirleriyle) meydana gelen
şüpheleri bir araya getirip derleyerek bir kitap yazmak da Mahmud
Ebu Reyye’ye nasip olmuştur(!). O’nun dilimize “Muhammedî Sünnetin
Aydınlatılması” ismi ile çevrilen “Adva ale's-Sünnetil-Muhammediyye”
adlı eseri baştan beri anlatmaya çalıştığımız tartışmalardan ortaya
çıkan şüphelerin bir derlemesidir. Ebu Reyye bu eserinde
oryantalist/müsteşrik’lerin fikirlerini aynen tekrar etmiştir, hatta
boynuz kulağı geçer misali tezviratta müsteşrikleri dahi geçmiştir.
(30)
Şimdi de büyük âlim diye lanse edilen
Fazlurrahman’ın sünnet
ve hadis noktasındaki görüşlerine bakalım: Fazlurrahman şöyle
demektedir:”İlk dönemlerde hadislerin
büyük bir kısmı nebevî hadislerin tabii olarak az olması sebebiyle
Hz.Peygambere değil de sonraki nesillere dayanmaktadır..Gerçekten de
hadis, bizzat Müslümanlar tarafından ifade ve görünüşte
Hz.Peygambere isnad edilmiş özdeyişlerin toplamıdır..Nebevî Sünnetin
içeriğini tarihen ve açık bir şekilde saptamak ve belirlemek
imkansız bulunmaktadır…”31
Fazlurrahman’ın
görüşleriyle ilgili 2 cilt kitap yazmış olan Ebubekir Sifil, bakınız
bu konuda şunları dile getiriyor: Hadislerin büyük çoğunluğunun Hz.
Peygamber (s.a.v)'den sonra ortaya çıktığını iddia eden Fazlur
Rahman, bizzat Müslüman alim, kadı ve yöneticiler tarafından
yürütüldüğünü söylediği "hadis formüle etme" faaliyetinin, "hadis
uydurmak" olmadığı görüşündedir. Gerekçesi de şudur:"Dikkat
edileceği üzere, biz Hadis'i genelde tam olarak tarihî (yani Hz.
Peygamber (s.a.v)'e ait) kabul etmemekle birlikte onunla ilgili
olarak "Mevzu" ya da "Uydurma" terimlerini kullanmadık; ama onun
yerine "ifade etme-formüle etme" terimini kullandık. Çünkü Hadis,
söz olarak Hz. Peygamber'e ulaşmasa da, ruhu kesinlikle
ulaşmaktadır."(32)
Burada İslamî kaynaklara kesinlikle
onaylatılamayacak bir iddialar demeti göze çarpmaktadır:1. Hz.
Peygamber (s.a.v)'e ait olan hadisler "tabii olarak" azdır.2. Hadis
külliyatının büyük çoğunluğu sonraki nesiller tarafından formüle
edilmiştir.3. Hadisi "formüle etmek"le "uydurmak" arasında fark
vardır.
Birinci maddedeki "tabii olarak"
ifadesini tırnak içine almamız sebepsiz değildir. Zira Fazlur
Rahman'a göre Hz. Peygamber (s.a.v) esasen çok gerekmedikçe
insanların işine karışmayan, hatta "içine kapanık, çekingen ve
–yakışıksız bir durum sergilediği hakkında herhangi bir kanıt yok
ise de– kadınlardan hoşlanan birisidir.(33)
Buradaki peygamber telakkisi, bir
"Müslüman"ın değil, daha çok İslam'a karşı önyargı ve kin
duygularıyla kalem oynatan bir müsteşrikin kaleminden çıkmış gibidir
ve –herhangi bir kaynağa dayanması şöyle dursun– tamamen vehim ve
hayal ürünüdür.
İkinci maddede yer alan iddia, yine
müsteşriklere ait bir iddia ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Hatta bu, Herald Motzky gibi çağdaş bir müsteşrikin, Goldziher ve
Schact'a güçlü delillerle itiraz ettiği en önemli hususlardan
birisidir. Bugün artık bu konunun ciddiye alınabilir bir yanının
olmadığını bir müsteşrik bile söyleyebiliyorken, İslam
kaynaklarından asla refere edilemeyecek böylesi iddialara tutunmak
Müslüman araştırmacılar için "zul" olmaktan başka bir anlam ifade
etmez.
Üçüncü maddeye gelince, tam anlamıyla
traji-komik bir iddiadan ibarettir. Zira uydurma hadisler hakkında
kaleme alınmış onlarca eserden herhangi birisinde bir kısım hadisler
için Hadis imamlarından nakledilen "Anlam olarak doğrudur, ama Hz.
Peygamber (s.a.v)'e aidiyeti sabit değildir" gibi ifadelere
rastlamak son derece kolaydır. Tek başına bu durum bile Fazlur
Rahman'ın, "hadis formüle etmek"le "hadis uydurmak" arasında fark
bulunduğu yolundaki sözlerini ve bu sözlerin gerekçelerini tamamıyla
geçersiz kılmaktadır. (34)
Dikkat edilirse müsteşrik/oryantalist
ilim adamlarıyla, İslam modernistlerinin Sünnet/hadis noktasındaki
görüşleri büyük oranda örtüşmektedir.
3-) Sahabe Ve Alimlerle İlgili Batıl
İddialar: Müsteşrikler, sünnet ve hadis üzerindeki çalışmalarını
raviler üzerinde yoğunlaştırmış, sahabeye varıncaya kadar dil
uzatarak bir kısım ravilerin rivayet ettikleri hadislerin güvenilir
olmadıklarını iddia etmişlerdir. Okuyucunun bu bilgileri tahlil
edebilmesi mümkün olmadığından, iddia sahipleri, rical ve tabakat
kitaplarında yan yana bulunan bilgilerden sadece bir kısmına yer
vermek suretiyle okuyucunun yanlı yönlenmesine sebep olmuş ve
böylece bir çok değerli insanı kendi şöhretleri uğruna tarihte
mahkum etmişlerdir. En çok hadis rivayet eden değerli sahabe Ebu
Hureyre (r.a.) bunlardan sadece birisidir. Bir hadis yok etmek için
yıllarını harcayanlar işin kolayını bulmuşlar, bir Ebu Hureyre(r.a.)
'yi yok etmek suretiyle binlerce hadisi yok etmek istemişlerdir.
Nitekim Hadis üzerine yaptığı çalışmalarla öne çıkan Şarkiyatçı
Sprenger (v. 1893), Allah Rasülü (s.a.v.) ’nü anlattığı eserinde,
Ebu Hureyre(r.a.)’den; aşırı dindarlığı sebebiyle hadis uydurmaktan
çekinmeyen bir yalancı olarak bahseder. Dayanılmaz bir İslam düşmanı
olan Ignaz Goldziher (v. 1921) ise, Ebu Hureyre(r.a.)’nin
Emeviler’in çıkarları doğrultusunda hadis uydurduğunu iddia
eder.(35) Yine İtalyan müsteşrik Caetani, Ebu Hureyre(r.a.)’nin
“kelimenin tam anlamıyla” yalancı olduğunu, rivayetlerine tabiat
üstü ursurlar ve hayali şeyler karştırdığını , Tevrat ve İncilden
cümleler alarak bunları Hz. Muhammed’e mal ettiğini , kendisine
nisbet edilen hadisleri ya kendisinin veya kendisinden sonra gelen
talebelerinin uydurduğunu iddia etmiştir.(36)
Oryantalizmin Ebu Hureyre (r.a.)
hakkında ürettiği mesnetsiz iddiaların temelinde O büyük sahabinin
şahsında bütün hadis mecmualarının sıhhatini lekelemek vardır.
Kemiyyet itibariyle Ebu Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi bir
yekün tuttuğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle
itibar kaybına uğrayacak, neticede mesailinin çoğunluğunu hadisle
temellendiren fıkıh ve kelam gibi İslami Disiplinler büyük bir
sarsıntı yaşayacaktır. Şia’nın hadis hususunda irtikap ettiği
tahrifata verdiği mukni cevaplarla büyük bir boşluğu dolduran İmam-ı
Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir; “Ebu
Hureyre(r.a.)’yi karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkar etmek
anlamına gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis
vardır. Bunların bin beş yüzü Ebu Hureyre(r.a.)’nin rivayetine
dayanmaktadır.[37]
Oryantalizm’in Ebu Hureyre(r.a.) çevresinde oluşturduğu şüpheler
kısa zamanda İslam coğrafyasında makes bulmuştur. Her hususta
oryantalistleri takip eden İslam modernistleri bu hususta da,
müsteşriklerin hezeyanlarını ilmi gerçekler gibi savunmuşlar, hatta
Ebu Hureyre(r.a.) düşmanlığında oryantalistleri sollamışlardır. Bazı
Müslüman(!) müellifler Ebu Hureyre(r.a.)’yi tenkit modasına
katılmakla kalmamış, O’nunla alay etmişlerdir. “Şeyhu’l-Madire”[38]
gibi şen’i bir yakıştırma maalesef ki Müslümanlık iddiasında bulunan
bir yazara aittir.
Oryantalizmle yeni bir hal alan Ebu Hureyre(r.a.)’yi tenkit
cereyanı, İslam dünyasında Şii müellif Abdulhuseyn Şerefuddin
el-Amili, talebesi Muhammed Ebu Reyye ve Mısırlı yazar Ahmed Emin
gibi müelliflerle temsil imkânı bulmuştur. İlk aşamada tenkitlerin
Oryantalistlere ait olduğunu itiraf eden “reddi mirasçılar” ciddi
tepkilerle karşılaşınca hezeyanların tamamiyle kendilerine ait
olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece, işbirlikçi olmadıklarına
Müslümanları inandıracaklardı. Bu noktada Mustafa es-Sibaî şunları
nakletmektedir: “Hicri 1360 (miladi 1939) yılında Ezher’de İmam
Zühri hakkında münakaşa patlak verdiği zaman Sünnet düşmanı Ahmed
Emin, Ali Hasan Abdulkadir’e İslam’ı
tahrif ederken
nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini tenbihlerken şu hususa
dikkat çekmişti: Oryantalistlerden aldığın görüşleri açıkça onlara
nisbet etme, Ezher Ulemasına isnat et, kendi hususi araştırmalarının
neticesi olarak göster. Yeni yaklaşımlara, onlarla kontakt kuranları
rahatsız etmeyecek derecede şeffaf maskeler geçir. Tıpkı benim
“Fecru’l-İslam” ve “Duha’l-İslam” kitaplarında yaptığım gibi…”[39]
Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebu Hureyre(r.a.) karşıtlığı Sünnet ve
Cemaat Âlimlerinin mukni cevapları haiz eserleriyle tesirsiz hale
getirilmişti. Batının siyasi nüfüzunu arkasına alarak İslam’a
saldıran Oryantalizmin tetiklenmesi ile hastalık yeniden nüksetti.
Bugünse şifa bulmaz bir illet olarak mikrop salmaya devam
etmektedir. Elhamdulillah, bütün bu batıl hezeyanlara ilmî cevaplar
verilmiştir ve verilmeye devam etmektedir.(40)
Daha önceden zikrettiğimiz üzere, sahabe ve alim düşmanlığında
oryantalistleri sollayan modernistler Hz. Ömer döneminde Müslüman
olan ve Ebu Hureyre ile arkadaşlığı olan Ka’bul Ahbar’ı
da dillerine
dolamışlardır. Ka’bul Ahbar(41) , Yemen Yahudilerinden olup, Tevrat
hakkındaki geniş bilgisiyle meşhur olmuştur. Peygamber Efendimizin
(asm) vasıflarını kutsal kitaplarından öğrenip Müslüman olmuş ve
çevresindeki Yahudi âlimlerini de ikna etmeye çalışmıştır. Ehli
Kitap ravilerinin (nakledicilerinin) en güvenilir olanı kabul
edilmiştir. Ka'b, aralarında Hazreti Ömer'in de bulunduğu
sahabelerden öğrendiği hadisleri rivayet etti. Naklettiği hadisler
Ebu Davud, Darimi, Tirmizi ve Malik'in eserlerinde yer almaktadır.
Kendisi sahabelerden istifade ettiği gibi, sahabe ve tabiin de
kendisinin bilgi ve birikiminden istifade ettiler. Hazreti Ömer
(ra), Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Abbas, Ebu Hüreyre ve
Muaviye (radıyallahu anhum) kendisinden istifade eden sahabelerdir.
Ayrıca tabiinden bazıları da kendisinden öğrendikleri hadisleri
naklettiler. Buna rağmen, M. Reşit Rıza, Ka’bul Ahbar ‘ı
dini tahrip
maksadıyla İsrailiyata dair rivayetleri dine sokuşturduğu şeklinde
itham etmiş ve Kab’ı
muteber sayan âlimleri yanılıp
aldanmakla suçlamıştır.(42)
Ka'b'ın güvenilirliği ve kişiliğiyle
ilgili tartışmalar günümüze kadar gelmiştir. Aralarında Hazreti Ömer
(ra) gibi büyük sahabelerin kendisinden istifade ettiği, öğüt ve
tavsiyelerinden yararlandığı şeklindeki rivayetlerin yanında;
naklettiği şeylerden vazgeçmediği takdirde, Medine dışına sürülmekle
tehdit edildiği de ifade edilmektedir. İbn Mesud, rivayetlerinde yer
verdiği bazı hususlardan dolayı Ka'b'ı eleştirmiştir. Diğer taraftan
Ebu Derda'nın görüşünü nakleden İbn Hibban ise bilgili bir âlim
olduğu, geniş bilgisi konusunda ittifak bulunduğuna yer vermektedir.
Ayrıca, biyografisi üzerinde çalışma yapan Zehebi, engin bilgi ve
dindar kişiliğine vurgu yaparken, Ka'b'ı yalanlayıcı her hangi bir
beyana yer vermemiştir. Bunların dışında başka müellifler de kendi
eserlerinde Ka'b'a geniş yer vermekle, ona büyük önem ve değer
verdiklerini göstermişlerdir.(43)
Nihayeten şunu söyleyebiliriz: Batılı
oryantalist/müsteşriklerin yanlı ve ilmiyetten uzak çalışmaları
meyvalarını vermiş, bir iki asırdır batı ve müsteşrikler karşısında
aşağılık duygusuna kapılan birtakım Müslüman ilim adamları da
meseleye böyle bir kompleks içinde kısmen müsteşriklerin oyununa
gelmişler ve dini ifsad yarışına girişmişlerdir.
HATİME
Yaptıkları çalışmalar ve ileri
sürdükleri fikirlerle İslam dünyasını (özelde İslam modernistlerini)
etkileyen Oryantalizm/İstişrak hareketi hakkındaki yazı dizimizin
sonuna gelmiş bulunmaktayız. Kısaca toparlayacak olursak;
1- Oryantalizm; Müslüman doğu medeniyetinin (din,
edebiyat, dil ve kültürü içine alacak şekilde) bütün unsurlarını
inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir
bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti
arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye
çalışan bir akımdır. Oryantalizmin Arapça karşılığı “İstişrak”tır.
İstişrak ile ilgilenen kişilere de Müsteşrik denilir.
2- Oryantalizm, Batı’nın Doğu üzerinde
tahakküm kurmak, kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmak
amacıyla geliştirdiği bir yoldur. Bir oryantalist bu durumu şöyle
ifade eder: “Oryantalistlere güven duyulmamasının sebeplerinden biri
‘ne yaptıkları’dır. Milletleri araştırır, ne olduğunu, nasıl
konuştuğunu, tarihini, dilini ve dinini, her şeyini öğrenir ve size
anlatırlar. İnsanlara bu milletlerle ilgili konularda nasıl
düşünmeleri gerektiğini salık verirler. O zaman bu, bir çeşit siyasî
kontrol aracı olabilmektedir. Çünkü eğer siz bir toplumu bu kadar
tanıyorsanız, bu bilginizi onları kontrol etmek ve onlardan bir
şeyler kazanmak için kullanabilirsiniz. Bu tür şeyler oldu. Bu bir
gerçektir.”
3- Oryantalizmin kuruluşunun arkasında
duran ve uzun zaman boyunca hiç ayrılmadığı dinî hedefleri şu
şekilde sıralanabilir:
a)Hz.Muhammed
(s.a.v.)’in risaletinin doğruluğu hakkında şüphe uyandırmak ve
hadislerin Müslümanlar tarafından ilk üç asırda uydurulan sözler
olduğunu iddia etmektir.
b)Kur’an-ı Kerim’in yüce Allah kelamı olduğu
hakkında şüphe uyandırmak ve Kur’an’ı
kötülemek.
c)İslam fıkhının
değerini küçük göstermek, İslam fıkhının Roma hukukundan alınma
olduğunu ileri sürerek bunu pekiştirmek.
d)Arapçayı küçük
düşürüp, anlaşılmaz olduğunu iddia etmek.
e)İslam’ın, Yahudi ve Hristiyan
kaynaklarına dayandıklarını ileri sürmek.
f)Misyonerlikle
Müslümanları, Hristiyanlaştırmak.
g)Zayıf haberlere ve
uydurma hadislere dayanarak görüş ve teorilerine güç kazandırmak.
4- Oryantalistlerin
İslam dünyasını da derinden etkileyen görüşlerinin Müslüman kimlikli
görünen kişilerdeki izdüşümü bizleri hayrete düşürmektedir. G. Von
Grunebaum, P. Hitti, S. Wensink, P. Casanova, R.A. Nichkolson, H.Lammans,
İ. Goldziher, J.Schacht gibi oryantalist/müsteşrik’lerin ilmî(!)
fikirleri çok geçmeden aynı lafız ve vurgulamalarla, yaşadıkları
coğrafyalarda büyük âlim diye addedilen Taha Hüseyin, Muhammed Abduh,
Mahmud Ebu Reyye, Ali Abdurrazık, Fazlurrahman,Ahmet Emin, M.Hüseyin
Heykel,Y.Nuri Öztürk, Seyyid Ahmed Han, Ahmet Akbulut gibi kişilerce
savunulmaya başlanmıştır.
5- Müsteşrikler Kur'an,
Sünnet, Peygamber'in hayatı, Fıkıh ve Kelâmın her konusunda
araştırma yaptıkları gibi; Sahabenin, Tabiinin, Müctehid imamların,
Fakihlerin, Hadisçilerin, hadis ravilerinin, Cerh ve Tadil ilminin,
rivayet sahiplerinin hepsine temas eden çalışmalar yapmışlar,
Sünnetin delil olup olmayacağı, tedvin şekli ve İslâm hukukunun
kaynağı konularını araştırmışlardır. Bütün bu araştırmalarını şüphe
davet edici bir üslup ile yapmışlardır. Yaptıkları tek şey bu
konularda derin görüşleri olmayan kişilerin İslâm konusundaki görüş
ve inancında büyük sarsıntılar meydana getirmektir.
6-
Müsteşriklerin yukarıda saydığımız çalışmaları neticesinde, İslam
dünyasında bir takım fikrî ve akidevî karışıklıklar ortaya çıkmış,
batı dünyası karşısında kompleksli bir aydın sınıfı oluşmuş ve
İslam’ın temel sabiteleri çiğnenerek
Kur’an ve sünnet’ten uzak, her şeyi akla göre yorumlayan bir İslam
anlayışı kitlelere yayılmıştır.
7-Oryantalistler
kendilerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirmişler ve
misyonlarını tamamlamışlardır. Demokratik İslam, Ilımlı İslam,
dinlerarası diyaloğ, medeniyetler buluşması gibi terim ve kavramlar
bize oryantalizmin hediyesidir. A.B.D. öncülüğünde 19. yüzyıl
oryantalizminin yeniden doğuşuna tanıklık ediyoruz. İslam'ın,
Müslümanların ve İslam coğrafyasının ABD çıkarlarına göre düzene
sokulmasını hedefleyen bu süreç, Kur'an'ın tahrif edilmesine kadar
devam edecek. İncil, Tevrat ve Kuran'ın karışımından oluşan 77
surelik "Gerçek Furkan" adlı "kutsal kitap" çalışmasından, Amerikalı
kadın Profesör Amina Wadud'un New York'taki St. John The Divine
Katedrali'nde Cuma namazı kaldırmasına ve yeni bir İslam'ın
öncülüğüne soyunmasına, Fas'tan Endonezya'ya uzanan her ülkede
İslam-demokrasi sempozyumlarının yine ABD ve Batılı istihbarat
kuruluşları tarafından organize edilmesine kadar, yüzlerce örnek,
yukarıda aktarılan genel stratejinin birer göstergesi olmuştur.(44)
Çalışmamız,
oryantalistlerin kirli planlarının ortaya çıkmasına ve okuyucunun bu
konuda bilgilenmesine yardımcı olmuşsa kendimizi bahtiyar sayarız.
Sözlerimizin başı ve sonu; Âlemlerin rabbi olan Allah(cc)’a hamd
etmektir.
------------------------------------------
DİPNOTLAR:
(1) Rahip Samuel
Zwemer tarafından misyonerlere yönelik bir konferans da
söylenmiştir. İlkadım Dergisi, Mayıs 2004 sayısı
(2) Rahip Louis
Massignon tarafından söylenmiştir. İlkadım Dergisi Mayıs 2004
(3) Günümüz Din ve
Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Yayınlayan: Milletlerarası İslam
Gençlik Konseyi, s.135, Risale Yayınları, İstanbul–1990
(4) Edward Said,
Oryantalizm, çev:Selahaddin Ayaz,s.15-16, Pınar Yay., ist-1991
(5) Maxime Rodinson,
Oryantalizmin Doğuşu, çeviri: Ahmet Turan Yüksel, Marife Dergisi,
Kış–2002
(6) Günümüz Din ve
Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, s.137
(7) Ali Rıza Bayzan,
Oryantalizm ve Dinde Reform Meselesi–1 Kaynak:www.bayzan.net
8-) Günümüz Din Ve
Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Hazırlayan: Milletlerarası İslam
Gençlik Konseyi, Çeviri: Kemal HOCA, s.137–138, Risale Yayınları,
İst-1990
9-) Osman CİLACI,
Hristiyanlık Propagandası Ve Misyonerlik Faaliyetleri, s.23, Diyanet
İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara–1992
10-)Ebubekir SİFİL,
İslâm ve Modern Çağ, s.143,Kayıhan Yay.,İst-2004
11-)Hayatı hak. Bak:
Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.14, s.102–111, İst–1996
12-) Cemaleddin
Efganî, İran'ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil
gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı.
Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün
etmiş, o da Paris'e giderek, orada Mısırlı ögrencisi Muhammed Abduh
ile birlikte "el-Urvetü'l-Vüskâ" adlı bir gazete çıkarmıştır.
Bilahare İstanbul'a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan
dolayı devrin âlimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul'dan
kovulmuştur. Efganî, masonluğa intisab etmiştir. Hatta İngiliz
belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası'na
üye iken, buradan Allahsızlık ithamıyla kovulmuş, o da Allahsızlığın
makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası'na reis olmuştur.(
Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı
Yayınları, s. 131–132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında
Makaleler, İstanbul 1416/1996, s.21) Taraftarlarınca Efgani'nin
masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa- bir iş olarak
yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir
safsata olduğu anlaşılmıştır.
II.Abdulhamid Han'ın
Efgani'yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani'nin nasıl
birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: "...Hilafet'in elimde olması
sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle
Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz
hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin-i
Efgani'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir
adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya
müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir
olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler'in adamı ve çok muhtemel
olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi.
Derhal reddettim. Bu sefer Blund'la işbirliği yaptı. Kendisini
İstanbul'a çağırttım... Bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin
vermedim."( Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz.
İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73
13-) Muhammed Abduh
Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür.
Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî
mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş,
Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia
etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı
ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek
gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord
Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist
hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit
vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve
teşviklerine lâyıktırlar.” ( M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm
Dünyasına Girişi, Trc. S. Özel, İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s.
91–92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen).
Büyük âlim merhum
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları
söylemiştir: "... Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslahata
gelince hülasası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukufundan
Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini(mensuplarını) bu suretle
lâdînîliğe(dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat
dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı
Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur.”(
Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314
(3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c.
I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28.)
Muhammed ABDUH’un
fikir ve görüşleri için bak: Ebubekir SİFİL, Muhammed ABDUH'un Bazı
İtikadi Görüşleri adlı makale, www.ebubekirsifil.com/makaleler
14-) Aslen Bağdatlı
olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir.
O da üstadı gibi mucizeleri inkâr etmiş, hadislerle ve icmâ ile
hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir.( Reşid Rıza’nın
bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib
es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, (Trc. Ali Nar-Sezai
Özel), İstanbul 1419/1998, Bedir Yayınları, s. 149-264
15-) Bkz:Ebubekir
SİFİL, Modern İslam Düşüncesinin Fikri Ve Toplumsal Tahribatı,
www.ebubekirsifil.com/makaleler,
16-)Tarihsellik,
sosyal bilimlerde farklı tanımsal çerçeveleri olan bir kavramdır.
Son zamanlarda bütün sosyal bilimleri içeren ve hatta onların
üstünde telâkki edilen anlamının ötesinde tarihsellik, mesajın belli
bir mekânda ve belli bir zamanda, yani “belli bir tarihsel durum”da
dile gelmesine vurgu yapar; bu da bütün zamanlar, birbirinden farklı
beşerî ortamlar ve özellikle aktüel dünyamızda karşılaştığımız
sorunların anlaşılması, teşhis edilmesi ve bir çözüme kavuşturulması
açısından ifade ettiği anlamla ilgili olarak kullanılmaktadır.
Fazlurrahman’dan başlayıp Muhammed Arkoun, Hasan Hanefi, Roger
Garaudy ve Nasr Ebû Zeyd, Muhammed Âbid el–Cabiri ve başkalarının
pek de itibar ettiği bu “yeni okuma biçimi” –daha çok
ilâhiyatçılardan müteşekkil dar bir çevrede konuşuluyor olsa bile–
henüz yeterince tanımlanmış, çerçevesi çizilmiş ve usûl olarak
Kur’ân’a uygulandığında ne türden sonuçlar vereceği test edilmiş
değildir.
Genel anlamda kullanıldığında tarihsellik, tarihsel olanın “tarihsel
bir durum”u ifade etmesi, anlamın bu durumla sınırlı olması ve bugün
için geçerliliğini kaybetmesi demektir. En kestirme ifadesiyle, bir
şeyin tarih içinde ortaya çıkmış olması, tarih bağımlı tabiatı
dolayısıyla tarih–üstü ve tarih–dışı olmaması demektir. Bu kısa
tanımsal çerçeve içinden “Kur’ân’ın
tarihselliği”nden söz ettiğimizde, anlamamız gereken, Kur’ân’ın
belli bir tarihe ve belli bir tarihsel duruma âit olarak ortaya
çıktığı ve hiçbir zaman tarih üstü ve tarih dışı bir anlam bütününe
sahip olmadığı hususudur.
17-) Watt, Modern
Dünyada İslam Vahyi, s. 40; aynı yazar, “Hazret–i Muhammed” İslam
Tarihi, Kültür ve Medeniyeti, Ed., P. M. Hol, A. K. S. Lombton, B.
Lewis, çev., Kurul, İst.–1988, Hikmet yay., I/51 vd. (Çeviren ve
yayınlayanların bu iftiraya karşı bir not düşme zahmetine
katlanmamış olmaları gerçekten esef vericidir.)
Fazlurrahman’ın bu ve benzeri görüşlerinin
tenkidi için bak:Ebubekir SİFİL,Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi-2,
Kayıhan Yay.,İst-1999
18-) Hıristiyanlıktaki
vahiy anlayışı için bkz., Dr. Muhsin Demirci, Vahiy Gerçeği,
İst.–1996, MÜİFV yay., s. 129–131, Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre
Hıristiyanlık, 2. Bası, s. 164. Hıristiyanlıktaki peygamberlik
anlayışı için bkz., Kuzgun, Dört İncil,s. 139–147.
19-)İ. Goldziher,
Muhammedanische Studien, c.1, s.10-11, Daha geniş bilgi için bak:TDV
İslam Ansiklopedisi, c.14, s.108-11, İstanbul- 1996,
İ. Goldziher’in
fikirlerine yapılan ilmî tenkidler için bak: Mustafa SIBAİ, İslam
Hukukunda Sünnet (Çeviri: Kamil Tunç) Birim Yayınları, İstanbul-1996
20-) H. R. GİBB ,
Muhammedanism, s.27-38’den nakiller için bak: Muhammed El-Behiy,
İslami Düşüncede Oryantalist Etki, Çev:İbrahim Sarmış, s.34-40, Ekin
Yay.,İst-1996
21-) Taha Hüseyin,
Eş-Şi’rul –Cahili, s.23-30’dan naklen Muhammed El-Behiy, a.g.e.,
s.41-50
Taha Hüseyin o derece
batı hayranı bir kişidir ki, bir eserinde şunları
diyebilmektedir:”Uygarlıkta Batı ile ortak olmamız için; Batı ile
bir olmamız, iyiliği ve kötülüğü ile Avrupalıların yolundan gitmemiz
gerekir.”(Mustakbelus-Sakafe 1-11)
22-) Fazlur Rahman,
İslâm, (Trc. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın), İstanbul 1981, sh. 47-48’den
naklen Hamdi Döndüren, “Zamanın ve Şartların Değişmesiyle İslâmî
Hükümler Değişir mi?”, İslâmî Edebiyat, Nisan-Mayıs-Haziran 2001,
sayı. 33, s. 72-73
Fazlurrahman, Tarih
Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, (çev. Salih Akdemir), Ankara,
1995, s.22 ve devamı
Fazlurrahman hakkında günümüz ilim adamlarından
Ziyaüddin Serdar şöyle demektedir: “Fazlu’r–Rahman’ın
“İslam’ı”
İslam’ı
oryantalistlerin
tarzında yeniden kurmaya yönelik modernist bir teşebbüstür. Böylece
onun, sünnet kritiği Joseph Schact’a dayandı, İslam tarihi analizi
H. A. R. Gibb’inkinin esasına dayalı olarak hazırlandı ve seçtiği
konuya olan tüm yaklaşımları ise, öğretmeni ve ruhsal öğütçüsü W. C.
Smith’in düşünceleri ile köklendi.”( Ziyaüddin Serdar, İslam
Medeniyetinin Geleceği, İst. 1996, s. 290 vd., dipnot 5.)
Günümüzde modernistlerce eller üstüne tutulan, üzerine eserler ve
tezler yazılan Fazlurrahman’ın
fikirlerinin tenkidî için bak:Ebubekir SİFİL,Modern İslam
Düşüncesinin Tenkidi-2-3 Kayıhan Yayınları, İstanbul,Ayrıca Recep
Yıldız’ın Ömrünü Yanlışa adayan
Adam:Fazlurrahman adlı makalesi, İnkişaf Dergisi www.inkisaf.net
23-) Prof. Dr.
Abdulkerim ZEYDAN , Fıkıh Usûlü, Çev: Doç. Dr. Rûhi ÖZCAN, s: 140,
İstanbul 1993, M.Ü. İlahiyat Fak. yay.
24-) Prof. Dr. Talat
KOÇYİĞİT, Hadis Usûlü, s: 11, Ankara, 1997, T.D.V. yay.
25-) İ.Goldziher,
Muhammedanische Studien, c.2, s. 5, Ayrıca bak: TDV İslam
Ansiklopedisi, c.14, s.108-11, İstanbul- 1996, Mehmet Emin Özafşar,
Oryantalist Yaklaşıma İtirazlar, s.26, Araştırma Yay., Ankara-1999
26-) İ.Goldziher,
Vorlesungen, s.37-42’den TDV İslam Ansiklopedisi, c.14, s.108-11,
İstanbul- 1996
Ne acıdır ki,İslam’a
karşı önyargılı davranan İ.Goldziher bile bu söylediklerini belli
bir sistematikte söylerken ve yazarken, kendilerini “Kur’an eksenli
Müslüman,Kur’ânî Müslüman, tevhidî Müslüman” olarak lanse eden bazı
kişiler bütün hadislerin uydurma olduğunu,başta Ehl-i Sünnet olmak
üzere bütün ekollerin hadis uydurmakta yarıştıklarını hiçbir delile
dayanmadan iddia edebilmektedirler.Müctehid imamların, hadis
bilginlerinin binbir zahmetle yaptıkları çalışmaları bir çırpıda yok
sayan, onları küçümseyenlerin yanlış ve batıl yolda olduğunu
söylemek ilim borcumuzdur.
27-) J.Schacht, The
Origins of Muhammadan Jurisprudence, s.3, Oxford, 1950 Yine
J.Schacht, Introduction-İslam Hukukuna Giriş, çev:M.Dağ-A.Şener,
s.45, A.Ü.İ.F.Y
J.Schacht’ın eserlerine yapılmş kapsamlı
tenkidler için bak: M.Azamî, İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist
J.Schacht’a Eleştiri, çev:Mustafa Ertürk, İstanbul-1996
28-) Bu ekolün asıl adı Gulâm Nebi el-Maruf b. Abdullah Cekralevî
liderliğinde önce “Ehli’z-Zikru ve’l-Kur’ân” diye tanındığı
sonraları Muhibbu’l-Hak Azim Abadi ve Seyyid Ahmed Khan’in
destekleriyle güçlenip “el-Kur’âniyyûn” hareketi olarak şöhret
kazandığı anlaşılmıştır. Seyyid Ahmed Khan, Gulam Ahmed Pervez bu
hareketin öncülüğünü yapmışlardır. Bu ekole göre:Kur’ân-ı Kerim’de
nasih ve mensuh ayet bulunmaz.Kabir hayatı, âlem-i berzah yoktur.
Sünnet ile şekil kazanmış ibadetler bu ekole göre daha değişik
yorumlanmış ve sadece Kur’ân’ın zahir
naslarına dayalı ibadet anlayışı hakim olmuştur. Mesela sübûtu
Kur’ân’a dayanmayan cenaze ve bayram namazlarını kılma zarureti
yoktur. Ekol mensubu bazılarına göre farz olan namaz günde sadece
iki rekattir. Ramazan orucu da senenin herhangi bir ayında olabilir.
Bu ekolün kurucusu Abdullah Cekralevî’ye göre Kur’ân’da ezan ve
muezzinle ilgili bir bilgi ve işaret olmadığı için bunların
yapılması küfürdür.(Geniş bilgi için bak:Aziz Ahmed, Hindistan ve
Pakistan’da Modernizm veİslam, s.41-72, İstanbul-1990, Yöneliş
Yay.,ayrıca Abdülhamit Birışık, Hint Düşünce ve Tefsir Ekolleri,
İst-2001
29-) Dr.Cüneyt EREN,
Tefsirde Anti Sünnet Hareketler, Yeni Ümit dergisi, 48. sayı,
Mayıs-2000, Ayrıca bak: Ebubekir SİFİL , Muhammed ABDUH'un Bazı
İtikadi Görüşleri adlı makale, www.ebubekirsifil.com/makaleler
İsa (a.s)’nın ahir
zamanda nüzûlü, Deccal ve Cessâse, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi
vessellem) büyü yapılması, mi’raç vb. konulardaki hadislere “Kur’an
İslamı, Tevhidi İslam vb.” slagonik terimlerle ortaya çıkıp
hurafe,israiliyat diyen Ehl-i Bidat kişi ve fırkalara verilen ilmî
ve tutarlı cevaplar ve tenkidler için sizlere şu eserlere bakmanızı
tavsiye ederim: a) Abdullah Feyzi Kocaer’in hazırladığı Sahih-i
Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih’ isimli çalışma, Hüner Yayınevi,
Konya b)Merhum Said Havva’nın el-bina serisinden El-Esâs fi's-Sünne
(İslâm Akâidi), Aksa Dağıtım, İstanbul c) Ebubekir Sifil , İslam ve
Modern Çağ 1-3 , Kayıhan Yay., İstanbul d) Yusuf Kerimoğlu , Fıkhî
Meseleler 1-2 , Ölçü Yayınları e) Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet
Akaidi f)Muhmmed Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası 1-2, Rehber Yay.
30-) Mahmud Ebu Reyye,
Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, çev:Muharrem Tan,Yöneliş Yay.,
İst-1988. Baştan sona tezviratlarla dolu bu kitaba yazılmış tenkit
kitapları vardır.Ayrıntılı bilgi için bak:Prof.Dr. Muhammed Ebu
Şehbe, Sünnet Müdafaası-1, s.21-22, Rehber Yay., Ankara-1990
31-)Fazlurrahman,Tarih
Boyunca Metodoloji Sorunu, s.47-90, çev:Salih Akdemir, Ankara Okulu
Yay., Ank-2001
32-) Fazlurrahman
,Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, 84-6.
33-) Fazlurrahman,
Allah'ın Elçisi ve Mesajı, 43; Ana Konularıyla Kur'an, 186-9; İslam
ve Çağdaşlık, 90.
34-)bak.
www.ebubekirsifil.com/ makaleler
35-) Muhammed Accac
el-Hatip, Ebu Hureyre Raviyetu’l-İslam, s.149-150, Kahire, 1982,
Ayrıca bak: TDV İslam Ansiklopedisi,”Ebu Hureyre” maddesi, c.10,
s.165-166, İst-1994
36)
L. Caetani, İslam Tarihi (terc. Hüseyin
Cahit) c.1 s.120-134, İst-1924
37) Ahmed Faruk İmam-ı
Rabbani, Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty, II, 76
Şia fırkasının Hz.Ebu
Hureyre düşmanlığını şu şekilde açıklayabiliriz: Hz. Ali’nin (r.a.)
karşısında yer alanları tenkit ve tekfir eden Şia, fitne yıllarında
uzleti tercih edip ilimle iştigal eden Ebu Hureyre(r.a.)’ yi de sıkı
bir şekilde eleştirmiştir. O’nu, Emevi ve Muaviye yanlısı olmakla
itham etmiştir. Şia’nın Ebu Hureyre(r.a.)’yi reddetmesinin arka
planında, en çok hadis rivayet eden sahabi olmasına rağmen, Hz.
Ali’nin (r.a.) imametine dair tek bir rivayetinin olmaması vardır.
O’nu, adil kabul etmeleri durumunda kendileriyle çelişki içinde
olacaklarını düşünmüşlerdir; “Madem Ebu Hureyre (r.a.) tek başına
bir hadis mecmuasıdır, o takdirde niçin imanın esaslarından biri
kabul ettiğiniz imametin Ali(r.a.)’ye tahsisi noktasında hiç
rivayeti yoktur” nev’inden yöneltilecek muhtemel itirazın önünü
kapatmaya çalışmışlardır. Bu yüzden onlara güya Hz. Ali şöyle
demiştir: “Yaşayanlar arasında Allah Resulu’na en fazla yalan isnad
eden Ebu Hureyre’dir.(!)”(İbni Ebul Hadid, Şerhu Nehcul Belağa, 1.
cilt, sayfa 360). Yine Hz. Ali O’nun “Sevgili dostum bana haber
verdi ki” diye Peygamber’den bahsettiğini duyunca: “Peygamber ne
zaman senin sevgili dostun oldu?” demiştir.
Abdulhüseyin
Şerefeddin el-Musavî’nin Ebu Hureyre(r.a.)’yi karalamak için yazdığı
Ebu Hureyre adlı kitap ilim adına bir talihsizliktir. Ayetullah
Humeyni’nin, Ebu Hureyre’nin Muaviye gibi zalimlerin teşkilatına
girdiğini, onların yararına hadisler uydurmak suretiyle İslama büyük
zarar verdiğini ileri sürmesini anlamak güçtür.(Humeyni, İslam
Fıkhında Devlet, terc. Hüseyin Hatemi, s.179-180, İstanbul, Düşünce