“ KUR’ÂN İSLÂMI(!) ÜZERİNE
Muhammed İMAMOĞLU
Günümüzde bir takım insanlar, “Size düşen Kur’ana
sarılmaktır, onun helal dediğini helal, haram dediğini de haram
saydığınızda kurtuluşa erersiniz!” diyerek inanan insanları sadece
bir kaynağa yönelmekte ve bilerek Allah’ın Rasulü(s.a.v.)’nü
ve hadisi devreden çıkartarak: “Sünnetsiz bir hayat”ın
savunuculuğunu yapmaktadırlar.
Tam bir müsteşrik kafasıyla hareket eden bu yerli “oryantalist
işbirlikçileri”nin asıl amaçları sadece sünneti devreden çıkartmak
değil, koskoca hadisler deryasını bir çırpıda yok saymak ve
dolayısıyla da onları rivayet eden eşsiz sahabiyi nerdeyse “yalan
hadis” gibi ağır bir ithamla suçlayarak, inananların gözünden
sahabinin etkinliğini silmektir. Bu yüzden olsa gerek, her önüne
gelen ahkam kesmekte, hadisleri reddetmekte, sünneti kabul etmemekte
ve eşsiz sahabeye dil uzatabilmektedir. Bir de bu yaptıklarını
“Kur’an İslamı, Kur’anî İslam, Hanif İslam, Kur’an eksenli İslam”
gibi yaldızlı ve süslü tabirlerle cahil halka yutturmaktadırlar.
Bu makalemizde gayemiz, Kur’an İslâmı söyleminin tarihi
arka planını irdelemek, İslam'ın ilk dönemindeki örnekleri ve
günümüzdeki izdüşümlerini tespit etmek olacaktır..
Çalışma bizden, tevfik ise yüce rabbimizdendir.
Kur'ân ve İslâm kelimelerinin terkibinden meydana gelen
“Kur'ân İslâmı” tabiri her ne kadar modern zamanda ortaya çıkmış bir
söylem ise de, "Kur'ân bize yeter" ve "Kur'ân'a dönüş" gibi başka
tabirleri de akla getirmekte ve İslâm'ı anlamak için sadece
Kur'ân'la yetinmenin gerekli olduğu düşüncesini çağrıştırmaktadır.
Bu sebeple modern zamanda sürekli dile getirilen Kur’an İslâmı
ifadesinin hangi anlam ve bağlam çerçevesinde kullanıldığını tespit
etmek, meselenin esas noktasını teşkil etmektedir. Bu konuyla ilgili
olarak yapılan bir çalışmada, bu söylemin; ya sadece İslâm'ın tek
kaynağının Kur'ân olduğunu ve bunun dışındaki kaynakların hüccet
olmayacağını belirtmek veya Nebevî Sünnet'in İslâm'ın temel
kaynaklarından sayılmayacağını vurgulamak, ya da geleneksel İslâm'ın
yanlışlıklarından kurtulmak amacıyla söylenmiş olabileceği
belirtilmektedir.(1)
Kur’an İslâmı, modern zamanda "Sünnetin saf dışı
bırakılarak Kur'ân metnine dayalı bir İslâm anlayışı geliştirme"
düşüncesine verilen bir simge isimdir.(2)
Kur'an'dan başka güvenilecek bir kaynak olmadığı ve
esasen böyle bir kaynak aramanın Kur'an'a aykırı olduğunu, Kur’an’ın
ahkâm ayetlerinin tarihsel olduğunu, yani bildirdikleri somut
hükümler bakımından sadece nazil oldukları dönem için geçerli olup,
bugün böyle bir özelliğe sahip bulunmadıklarını söyleyerek bunların
bağlayıcılığını tartışma konusu yapmaları; bazılarının, Kur'an'da
anlatılan kıssaların, vuku bulmuş gerçek olaylar olmadığını iddia
etmesi; Kur'an'da nesh olmadığını savunmaları; Kur'an'ın, Hz.
Peygamber (s.a.v)'e
itaat konusundaki vurgularının sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'in
hayatta olduğu dönem için geçerli olduğunu, dolayısıyla Sünnet'in de
–ibadetler
dışındaki alanlarda–
tarihsel olduğunu söylemeleri; hadislerin büyük oranda uydurulmuş
olduğu anlayışına dayalı olarak hadisler vasıtasıyla haberdar
olduğumuz kıyamet alametleri, Mehdi (a.s)
ve Deccal, Hz.İsa(a.s.)’nın
nüzulu, kabir azabı, Sırat, Mizan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
kevnî mucizeleri... gibi gaybî hadiseleri ve varlıkları kabul
etmemeleri; Sahabe'nin otoritesine itiraz etmeleri; hayatın muhtelif
cephelerini düzenleyici nitelikteki dinî hükümleri, günümüz anlayışı
ve yükselen değerleriyle bağdaşmadıkları gerekçesiyle muhtelif
yöntemlerle yürürlük dışı kılmaları (3) Kur’an İslamını
savunanların başlıca ve ayırt edici fikirleridir.
TARİHİ ARKA PLAN
İslam tarihinde farklı düşünce ve fikirlerle de olsa
görünüşte bu söyleme yakın bazı ifadelere rastlamaktayız. Acaba, "Kur'ân
bize yeter" veya "Bize sadece Kur'ân'dan haber ver" gibi fikirler
Nebevî Sünneti bir tarafa bırakıp sadece Kur'ân'la yetinerek bir
İslâm anlayışı oluşturma çabasına mı dayanmaktadır, yoksa Kur'ân'ı
öne sürerek bazı rivayetlerin reddine yönelik başka amaçları ve
gayeleri de bünyesinde barındırmakta mıdır? Kur'ân bize yeter
diyenler Hz. Peygamberin sünnetini mi yoksa Kur'ân'a uymayan
rivayetleri mi reddetmektedirler? Dolayısıyla bu sorulara cevap
teşkil eden hususların da tespiti gerekmektedir. O halde "Kur'ân
bize yeter", "Bize sadece Kur'ân'dan haber ver", "Kur'ân sadece
İslâm'dır" ve "Kur'ân İslâm'ı" gibi söylemlerin geçtiği örnekleri
zikrederek bu meseleyi irdelemeye çalışalım:
Konumuzla alâkalı en çarpıcı örnek, esas manayı
değiştirmeyecek farklı lafızlarla hadîs eserlerinde zikredilen, 'Erîke'
hadîsi olarak da bilinen meşhur bir rivayettir. Rivayete göre Hz.
Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Bana Kur'an verildi, bir de beraberinde onun gibisi (sünnet)
verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna kurulmuş birisi(4) "size
Kur'an yeter, O'nda neyi helal buluyorsanız, onu kabul ediniz, O'nda
neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz" diyecek, Şunu iyi
biliniz ki Allah Rasulü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı
gibidir.”(5) Hadisin başka bir tarikinde Hz. Peygamber'in Hayber
günü yırtıcı tırnaklı hayvan ve ehli eşeğin eti ile zimmilerin malı
gibi pek çok şeyi haram kıldıktan sonra böyle buyurduğu
geçmektedir.(6)
Rivayetin metnine bakıldığında, Hz. Peygamber'in bir takım
şeyleri haram kıldıktan sonra kendisinin yasakladıklarıyla Allah'ın
yasakladıkları arasında bir fark olmadığını vurgulamak için böyle
bir şey söylemiş olduğu anlaşılmaktadır ancak, buna değinmeye neden
ihtiyaç hissettiği hususu rivayetlerde yer almamaktadır. Ancak şu
ihtimal düşünülebilir; Hz. Peygamber, Hayber'de bir kısım şeyleri
haram kılınca bazı kimseler "bunlar Kur'an'da yok" diyerek kabul
etmek istememiştir. Hz. Peygamber de buyruklarının her birinin
Kur'an'da yer alması gerekmediğini, kendisinin haram kıldıklarının
Allah'ın haram kıldıkları gibi olduğunu vurgulamış, daha kendisi
hayattayken ortaya çıkan bu yaklaşımın ileride de görüleceğini haber
vermiştir (7)
Hz. Peygamber'in vefatının ardından geçen ilk 20 yıllık
sürede İslam toplumunda ihtilaflar en az seviyededir. Kaynaklar Hz.
Osman devrine (23–35/644–655)
kadar Müslümanlar arasında yaşanan ciddi bir ihtilaftan söz etmezler
ancak, Hz. Osman döneminin özellikle ikinci yansında, ihtilaflar,
hoşnutsuzluklar ortaya çıkmıştır. Sonunda Hz. Osman Peygamber'in
vefatından 25 yıl sonra, 35/655'de Mısırlılar tarafından şehid
edilmiştir. Bu tarih, ayrılıkların, farklı yolları benimsemenin
miladı olmuş, sorunlar ve sorgulamalar ümmeti her yanından
kuşatmıştır.
Hz. Osman'ın ardından Hz. Ali hilafeti ele almış ancak, herkes
kendisine tabi olmamıştır. Hz. Osman'ın şehadetinin ertesi yılında,
36/656'da gerçekleşen Cemel olayında Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz
Zubeyr Hz. Ali'nin karşısına çıkmışlardır. Bunu takip eden bir
sonraki yıl Hz. Ali, Hz Muaviye ile Sıffin'de karşı karşıya
gelmiştir. Her iki tarafın tahkime razı olması üzerine Hz. Ali'ye
birlikte bulunanlardan bazıları iki tarafa da cephe almış ve bunlar
Hariciler diye isimlendirilmişlerdir. Hz. Ali taraftarlığında aşırı
giden gulât da bu sıralarda ortaya çıkmıştır.
Cemel ve Sıffin müslümanlar arasında kapanmaz yaraların açılmasına
ve pek çok sahabinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Hz.
Ali'nin Haricilerce şehid edilmesi (40/660),
bunun ardından Hz. Muaviye'nin idareyi tamamen ele alması (4160/661-680),
Yezid zamanında Hz. Hüseyin'in öldürülmesi (61/680),
Muslim b. Ukbe'nin Medine'yi kuşatıp şehri darmadağın etmesi (Harre
olayı/63/683),
Mekke'nin kuşatılıp Kabe'nin mancınıkla dövülmesi (64/683),
daha sonra, Haccac tarafından tekrar kuşatılıp Abdullah b. Zubeyr'in
öldürülmesi (73/692)
ve nisbeten sükunet içinde geçen Ömer b. Abdulaziz devri haricinde
hep karışıklık ve mücadelelerle geçen bir dönemin ardından
Abbasilerin idareyi ele alması (132/750)
ve iki aile arasındaki düşmanlıklar müslümanlar arasındaki
ihtilafları kemikleştiren temel nedenler olmuştur.(8)
Siyasi olaylara paralel olarak düşünsel alanda da bir takım
gelişmeler söz konusu olmuştur. Bunların konumuzla ilgili sonuçları
ana hatlarıyla şunlardır:
a) Müslümanların karşılaştıkları sorunlar dini açıdan
yorumlanmaya başlanmış ve bu olaylarda yer alanların mesuliyetleri
irdelenmiştir. İslam'ın büyük günahlardan saydığı öldürme fiilini
işleyen kimselerin (murtekib-i
kebirenin)
durumu, amel-iman ilişkisi, kulun iradesi, kader, adalet, fiillerin
yaratılması. Keza Allah'ın sıfatları, Kur'an'ın mahlûk olup
olmadığı... Velhasıl hayatın kendisinin inceden inceye sorgulanması
bu süreçte başlamıştır.
b) Futuhatın genişlemesiyle birlikte karşılaşılan kadim
kültürler, inanca dair bazı konuların felsefi zeminde tartışılmaya
başlanmasında son derece etkili olmuştur. Çünkü İslamı kabul
edenlerin eski kültürlerinden taşıdıkları birikim yeni bakış açıları
getirmiştir. İslam'ın temel öğretileriyle uyuşmayan bazı bakış
açıları ise aşırı değerlendirmelere ve sapmalara neden olmuştur.
c) Büyük oranda hadislerin yazılı nakledilmemeleri, farklı
görüş sahiplerinin kendilerini destekleyen rivayetleri ön plana
çıkarmaları ve hemen hemen her grubun ortaya çıkan problemlere
Rasûlullah(s.a.v)'dan
destek sağlamak için piyasaya rivayetler sürmesi dinin ikinci
kaynağı olan hadislere karşı endişelerin oluşmasına sebebiyet
vermiştir. İbn Sîrîn'in (110/728)
şu sözü bu hususu tesbit etmektedir: "Önceleri isnad sormuyorlardı,
ne zaman ki fitne zuhur etti, 'bize ravilerinizin isimlerini
söyleyin' demeye başladılar. Böylece, ehl-i sünnet olanlara bakılıp
hadisleri alınır, ehl-i bidat olanlara bakılıp hadisleri alınmaz
oldu."(9)
Yukarıda zikrettiğimiz üç sebep nedeniyle siyasi
çalkantılara paralel olarak gelişen düşünsel alandaki çalkantı
nedeniyle her şey tartışılmaya başlanmıştır. Kur'ân özellikle
inanca, nisbeten de ahkâma dair ayetlerde kastedilen mananın ne
olduğuyla münazalardaki yerini alırken, sünnet malzemesi daha ziyade
sıhhat açısından tartışılmaya başlanmıştır. Başka bir deyişle,
birinci yüzyılın ilk yarısından itibaren gelişen fikrî akımlarla
birlikte sünnet malzemesinin ne kadar güven telkin ettiği
sorgulanmaya başlanmıştır. Siyasi çalkantılar yanında gelişen ve
İslamiyet'in düşünsel alandaki dinamik dönemi sayılabilecek ilk iki
asrı hadis eleştirisi açısından taradığımızda, gerek sahabenin,
gerek tabiînin ve gerekse daha sonrakilerin zaman zaman rivayetler
nedeniyle itirazlarla karşı karşıya kaldığını görmekteyiz.
Hadislerin reddi sadedinde zikredilen ve aşağıda gelecek olan
örneklere baktığımızda hicrî otuzlu yıllardan itibaren rivayetlerle
ilgili bir takım kuşkuların gündeme geldiğini görmekteyiz. Bununla
beraber zikredilecek örnekler de önemli bir husus dikkatleri
çekmektedir: Otuzlu yıllarda vefat eden sahabilerin karşılaştıkları
itirazların bireysel çıkışlar olduğu gözlenirken, hicrî ellili
yıllardan sonra vefat eden sahabilerin karşılaştığı ve büyük
ihtimalle de Hz. Osman'ın şehadetinden sonraki sürece denk gelen
itirazlarda ise fikrî cereyanların etkisi açıkça görülür. Yöneltilen
tenkidleri itirazlara muhatap olanların vefat tarihlerini göz önünde
bulundurarak sıralamaya çalışalım:
a) Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)(34/654)
"Rasûlullah iki dirhemin bir dirhemle değiştirilmesini yasakladı"
deyince oradakilerden birisi "peşin olduktan sonra ben bunda bir
beis görmüyorum" der. Ubâde (r.a.) ona kızar ve "ben Rasûlullah
şöyle buyuruyor diyorum, sense bir beis görmüyorum diyorsun. Vallahi
bir daha seninle aynı yerde bulunmam" diye çıkışır.(10)
b) Bir bedevi arkadaşlarına hadis anlatmakta olan -sahabi
veya muhadram-Zeyd
b. Sûhân(r.a.)'ın (36/656)
yanına oturur. Zeyd(r.a.)'in sol eli Nihavend savaşında kopmuştu.
Bedevî, Zeyd(r.a.)'e "vallahi hadislerin beni hayrete düşürüyor.
Aynı zamanda elinde şüphelendiriyor" der. (Bu
sözleriyle Zeyd'(r.a.)in elinin hırsızlıktan dolayı kesilmiş
olmasından endişe ettiğini söylemek ister).
Zeyd(r.a.) ona "elimin nesinden şüphe ediyorsun ki, kesik olan sol
elimdir" deyince, bedevî "hırsızlıkta sağ eli mi yoksa sol eli mi
kesiyorlar vallahi bilmiyorum" cevabını verir. Bunun üzerine Zeyd(r.a.)
"Allah ne güzel de söylemiş" der ve şu ayeti okur: "Bedevi Araplar,
küfür ve ikiyüzlülükçe daha yaman ve Allah'ın, Elçisine indirdiği
şeylerin sınırlarını tanımamağa daha müsaittirler. Allah bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir. '(11)
c) İmrân b. Husayn(r.a.) (52/682)
(ilgili
hadisler ışığında)
şefaati anlatır veyahut ta yanında şefaat meselesi konuşulur.
Oradakilerden bir tanesi "ey Ebû Nuceyd! Siz bizlere hadisler
anlatıyorsunuz fakat biz bunlarla ilgili Kur'ân'da bir asıl
bulamıyoruz" (başka bir rivayette: "Bırakın bu hadisi yahu! Bize
Kur'ân'dan bahsedin"), deyince, İmrân(r.a.)
kızar ve adama şöyle der: "Sen Kur'ân'ı okudun mu?" "Evet." "Peki
Kur'ân'ın hiçbir yerinde yatsı namazının farzının dört, akşamınkinin
üç, sabahınkinin iki, öğleyle ikindininkinin de dört rekat olduğuna
rastladın mı?" "Hayır." "Peki bunları kimden öğrendiniz? Bizden
öğrenmediniz mi? Biz de Rasûlülah'tan öğrenmedik mi? Peki Kur'ân'da
kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar dirheme
şu kadar zekat düştüğüne rastladın mı?" "Hayır." İmrân(r.a.)
ona sonra şöyle der:"Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden
öğrenmediniz mi? Biz de Rasûlullah'tan öğrenmedik mi? Keza Kur'ân'da
"Eski evi (Kabe'yi)
tavaf etsinler('12) ayetini okumadınız mı? Peki orada Kabe'yi yedi
defa tavaf edin, Makam'ın arkasında iki rekat namaz kılın diye bir
ifadeye rastladınız mı? Aynı şekilde Allah Rasûlü'nün buyurduğu şu
hususlar Kur'ân'da var mı? "Zekat tahsildarının bir yerde
konaklaması ve zekat düşenlerin mallarını yanına getirmelerini
istemesi, zekat vereceklerin mallarını uzağa götürüp tahsildara
meşakkat vermeleri, kız kardeşleri birbirlerine vererek mehirsiz
evlenmek İslamda yoktur."(13) Peki Allah Teâlâ'nın Kur'ân'ında şöyle
buyurduğunu duymadınız mı? "Rasûl size neyi verdiyse onu alın, size
neyi yasakladıysa da ondan kaçının. '(14)
İmrân(r.a.)
daha sonra şöyle söyler: "Sizin bilginizin olmadığı, Rasulüllah'tan
öğrendiğimiz daha başka şeyler de var."(15)Bunun üzerine adam: -Beni
ihya ettiğin gibi, Allah da seni ihya etsin, diye, Hz. İmran(r.a.)'a
dua da bulunmuştur(16).)
d) Bir defasında Abdullah bin Mes'ud (r.a.), "Allah dövme yapana ve
yaptırana, güzelleşmek için yüz ve kaşlardaki tüyleri yoldurup
Allah'ın yarattığını değiştirene ve bunu yapana lanet etsin" dedi.
Bu sözler kendisine ulaştığında Ümmü Ya'kub isimli bir kadın hemen
onun yanına geldi ve "Ey Ebu Abdurrahman, "Senin böyle söylediğini
işittim. Bunun aslı nedir?" dedi. İbni Mes'ud (r.a.) kadına dedi
ki: “Rasulullah(sav)’ın
lanet ettiklerine ben niçin lanet etmeyeyim, hem bunlar Kur' an'da
da var.” Kadın dedi ki: “Mushaf 'in hepsini okudum; fakat bu senin
söylediklerini bulamadım.” İbni Mes'ud (r.a.)
İyice okumuş olsaydın bulurdun. Zira Allah Teala, 'Peygamber size
neyi verdi ise onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının,' (17)
buyurmadı mı? Şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine kadın,“Ben şu anda
senin hanımlarının da bunları yaptıklarını tahmin ediyorum” dedi.
İbni Mes'ud (r.a.) da :"Git, bak” dedi. Kadın gitti, baktı, geldi ve
onlarda böyle şeyler görmediğini söyledi. İbni Mes'ud (r.a.) şöyle
dedi: "Şayet eşim böyle olsaydı, onunla bir arada bulunmaz,
ayrılırdık." (18)
e) Ebû Hureyre(r.a.) (59/679)
Rasulullah (sav)’ın
"Cübbe üzerine hırkayla kibirli kibirli dolaşan bir adamı Allah
yere batırdı. O kişi, kıyamete kadar yeraltında batar durur"
hadisini nakleder. Orada bulunan güzel elbiseli bir delikanlı (alay
ederek), "Yere batırılan genç böyle mi yürüyordu" diyerek elini
kolunu sallayıp taklide kalkınca, birden yere düşer. Az kalsın bir
tarafını kıracak olur. Ebû Hureyre(r.a.) (alay
eden delikanlının yüzükoyun yere kapaklanması sebebiyle)
şöyle der: "(Hadisle
alay eden)
ağzın ve burnun yere sürtülmesi elbette haktır. (Nitekim
Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır):
Muhakkak ki (seninle
alay eden)
o müstehzilere karşı biz sana yeteriz. '(19)
f) Zeyd b. Erkam(r.a.) (66/685)
anlatıyor: Ubeydullah b. Ziyâd (67/687)
beni çağırttı. Yanına vardım. Bana dedi ki: "Kur'ân'da kendileriyle
ilgili bir delil bulamadığımız halde senin rivayet edip durduğun bu
hadisler neyin nesidir? Rivayetine göre Rasulullah(sav)’ın cennette
bir havzı varmış!" Zeyd(r.a.),
O’na şöyle der: "Bunları bizlere anlatıp vaad eden Rasulullah(sav)’ın
kendisidir." (Biz
kendi kafamızdan çıkarmıyoruz)."(20)
g) Umeyye b. Abdillah b. Hâlid, Abdullah b. Ömer(r.a.)'e (74/693)
sorar: "Kur'ân-ı Kerîm'de hazarda ve korku halinde namazın nasıl
kılınacağını buluyoruz. Fakat seferdeyken nasıl kılınacağını
bulamıyoruz." İbn Ömer(r.a.)
ona şöyle der: "Kardeşcağızımın oğlu! Biz birşey bilmiyorken Allah(cc),
bizlere Hz, Muhammed(sav)'i gönderdi. Bizler Hz. Muhammed (sav)'i
nasıl yapıyor gördüysek öyle yapıyoruz."(21)
h) Bir şahıs tabiînin büyüklerinden Mutarrif b. Abdillah el-Basrî(rh.a.)'nin
(86/704)
yanında “Bize hadis anlatıp durmayın, sadece Kur'ân'da geçenlerden
bahsedin” deyince, Mutarrif (rh.a.)ona şöyle der: "Vallahi biz
hadisleri Kur'ân'ın yerine anlatmıyoruz. Bilakis hadisleri
anlatmaktaki gayemiz Kur'ân'ı bizden daha iyi bileni(n
açıklamalarını)
anlatmaktır.'(22)
ı) Tabiinden Saîd b. Cubeyr (rh.a.)
(95/713)
bir gün Rasûlüllah'tan hadis rivayet edince adamın biri itiraz eder:
"Allah'ın kitabında buna muhalif ayet var." Saîd (rh.a.)ona
şöyle der: "Bakıyorum da, sana Rasulullah(sav)’tan
hadis rivayet ediyorum, sense Allah'ın Kitabına muhalif olduğunu
söylüyorsun. Oysa Allah’ın Rasûlü(sav),
Allah'ın kitabını senden iyi bilirdi."(23)
i) Eyyûb es-Sehtiyânî (131/748)
şöyle demektedir: "Bir kişiye bir sünneti aktardığında, 'Bunu bırak
sen bize Kur'ân'dan haber ver' derse, bil ki o sapıtmıştır."(24)
j) İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe(rh.a.)'nin (150/767)
yanında hadis okunurken biri içeri girer ve "bırakın bu hadisleri"
der. İmam da ona kızar ve "Sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’ân’ı
anlayamazdık" der(25)
Buraya kadar sunmuş olduğumuz örneklerden anlaşılan odur ki,
Hz.Peygamber'in Sünneti Seniyyesini bir tarafa bırakarak sadece
Kur'ân'la yetinme düşüncesi, bid’at bir düşünce olarak hicrî birinci
yüzyılın ortalarında başlamıştır. İnkar fitnesi, sistemli olarak ilk
önce Hicrî II. yüzyılda ortaya çıktı. Bunu ilk başlatanlar da
Hâricîler ve Mu'tezile idi.
İmam Şafiî (Ö.204/819)
el-Ümm isimli eserinde Cimâu'l-İlim ismiyle bir bölüm açarak
"Haberleri tamamen reddeden grubun sözlerini anlatma babı" ismiyle
özel bir bab ayırmıştır. Burada "Kendi mezheplerince ilim
mensuplarından sayılan onlardan biri bana dedi ki:" dedikten sonra
onun sözlerini nakletmiş, ona bir takım deliller getirmiştir. Her ne
kadar burada sünneti reddedenlerin kimlikleri üzerinde durulmaz ise
de, İmam Şafiî'nin çağdaşı olan Abdurrahman bin Mehdi, bunların
Haricîler olduğunu söyler. (26)
Mutezile ile başlayan ve bütün ehl-i bid’at fırkaların ortak
özelliği haline gelen hadis düşmanlığı, Kur’ân İslâmı düşüncesinin
günümüze kadar Ehl-i Kur’ân, Kur’âniyyûn, Mealciler gibi farklı
isimlerle gelmesinde de önayak olmuştur*
Günümüzdeki durumu daha iyi anlayabilmek ve arka planı
görebilmek için 19.yüzyılın başlarından itibaren İslam
coğrafyasındaki siyasi ve fikrî durumu kısaca özetleyelim:
19. asır, İslam coğrafyasının önemli kültür merkezlerinin
istilaya uğradığı bir dönemdir. Bunlar içinde iki yer dikkat
çekicidir: Hindistan ve Mısır. Hindistan 1849, Mısır ise 1882
yılında İngiliz işgaline uğramıştır. Bu işgallerden önce de her iki
coğrafya başta Fransa ve İngiltere olmak üzere batılıların nüfuz ve
mücadele alanlarıydı ancak, işgalle birlikte bu iki bölge insanları
batının gücüyle ilk kez bu derece yakınlıkta karşı karşıya geldiler
ve sömürgecilerle beraber yaşamak durumunda kaldılar. Bunun
sonucunda da tek taraflı bir etkilenme söz konusu oldu.
Sömürgecilerle yüzleşme peşinden sorgulamayı getirdi. Eş zamanlı
olarak, her iki ülkede müslümanların düştükleri yerden
kalkmalarının, batılılar gibi kalkınmalarının, fikrî durgunluğun
içinden çıkmalarının, en önemlisi de İslamı evrensel bir din olarak
başta kendilerine sonra da bütün insanlığa sunabilmenin yolu
aranmaya başlandı. Bu arayış sırasında, çabalarının önündeki
engellerin neler olduğu tesbite çalışıldı ve bunların bertaraf
edilmesi gerektiği düşünüldü. Bu yaklaşım tarzı müslümanları tabii
olarak Kur'ân etrafında toplanmaya ve onu yeniden yorumlamaya
yöneltti. Hadisler ise çeşitli gerekçelerle, ya önemli oranda
tenkide maruz kaldı ya da tamamen bırakılması gerektiği görüşü
seslendirildi.(27)
Bu yeni harekette şu faktörlerin de az veya çok etkili olduğunu
söylemek durumundayız:
a) Batılıların buralardaki eğitim faaliyetleri, b) Sömürgecilerin
değiştiremedikleri Kur'ân karşısında öncelikli olarak sünnete olan
güveni sarsma çabaları, c) Batıya giden bir kısım müslümanların
buradan etkilenmeleri.
Batılı oryantalistlerin etkin çalışmaları ve Batıya karşı eziklik
duygusu birleşince 19. asrın ikinci yarısında Kur'ân'la yetinmeyi
benimseyen bir hareket doğdu: Kur'âniyyûn (Ehlu'l-Kur'ân).
Bu akımının kurucusu Seyyid Ahmed Hân'dır. (1898).
Hareketin ünlüleri arasında Çırağ Ali (1895),
Abdullah Çekralevî (1914)
Ahmeduddîn Amritsârî (1936),
Eşlem Cerâcpûrî (1955)
ve Ğulâm Ahmed Pervîz (1985)
gibi isimler gelmektedir.(28)Bu hareket belli bir merkezden idare
edilen bir akım olmayıp aynı doğrultudaki insanların bakış
açılarıyla tabiî olarak oluşmuştur. Dolayısıyla esas itibarıyla bir
cemaat değildir ve Kur'âniyyûn' diye nitelenen kimselerin hepsi
bütün konularda aynı düşünmemektedir. Bu ekolün sünnete karşı
tutumlarına gelince; İsminden de anlaşılacağı üzere bu ekol teşri’de
Kur’ân dışında başka bir kaynak kabul etmez. Hükmün sadece Allah’a
ait olduğu temel prensibi ile sünnetin teşri’de rolü olmayacağına
kâildirler. Bu babtan olmak üzere sünnet ile tebyin, tahsis veya
nesh olan Kur’ân ayetlerinin yorumlarında tabiî olarak cumhur Ehl-i
Sünnet anlayışına ters düşen farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
Örneğin bu ekole göre: Kur’ân-ı Kerim’de nasih ve mensuh ayet
bulunmaz. Kabir hayatı, âlem-i berzah yoktur. Sünnet ile şekil
kazanmış ibadetler bu ekole göre daha değişik yorumlanmış ve sadece
Kur’ân’ın zahir naslarına dayalı ibadet anlayışı hâkim olmuştur.
Mesela sübûtu Kur’ân’a dayanmayan cenaze ve bayram namazlarını kılma
zarureti yoktur. Ekol mensubu bazılarına göre farz olan namaz günde
sadece iki rekattir. Ramazan orucu da senenin herhangi bir ayında
olabilir. Bu ekolün kurucularından Abdullah Cekralevî’ye göre
Kur’ân’da ezan ve muezzinle ilgili bir bilgi ve işaret olmadığı için
bunların yapılması küfürdür.(29)
Yukarıda kısaca örnek sadedinde zikrettiğimiz bu görüşleri
çoğaltmamız mümkündür. Netice olarak bu ekolün temel felsefesi
Kur’ân’ı sünnetin dışlanarak salt Kur’ân ayetleri ile anlamaya
çalışmaktır. Bunun için de ümmetin üzerinde icma edip yapa geldiği
şeairi veya anlayışları sünnetin olmaksızın Kur’ânî bir temel
üzerine oturtmaya çalışılmıştır. Veya kendi tabirleriyle “Sünnet
ilavesi” ile şüyû’ bulmuş ibadet veya anlayışlar temelinden inkâr
yoluna gidilmiştir.
Hindistan'da olduğu gibi Mısır'da da aynı dönemde Kur'ân etrafında
toplanma ve yenilenme(!) hareketi başladı. İlk olarak Cemaleddin
Efgânî (1897)
Kahire'de başlattığı hareketle bütün insanlığı İslâmî yenilenmeye(!)
çağırdı. Ardından öğrencisi Muhammed Abduh'la (1905)
birlikte sürgünde bulundukları Avrupa'da yayın yoluyla Kur’ân
merkezli bir İslama çağırdılar. Abduh'un çalışma ve mesajı tamamen
Kur'ân merkezli idi. Diğer tefsir çalışmalarında olduğu gibi onun
Menâr tefsirinde de müsbet ilimlerin ağırlığı ve Kur'ân'ın modern
ilimlerle uzlaştırılması kendini göstermektedir. Onun nazarında,
haberlerin Buhâri ve Müslim'in Sahihlerinde veya diğer muteber hadis
mecmualarında oluşu bir kıymet ifade etmemekteydi.(30)
İçinde geçtiği kitaba ehemmiyet vermeden, hadislere eleştirel
yaklaşan Abduh yanında, Menâr dergisini çıkaran talebesi Reşid Rıza
(1935)
İslam’ın modern dünyaya ayak uydurmasını isteyip çok evliliğin
yasaklanması, kadınlara medeni hakların verilmesi gibi istekleri
seslendirmesi yanında dergi vasıtasıyla hadisleri, Mısır'da o
dönemde dini tartışmanın ortasına çeken insandır.(31)
20. Yüzyılın başlarında, sadece Kur'ân'la yetinme düşüncesini
net olarak açıklayan ve Kur'ân İslâm'ı tabirine lafzen en yakın
ifadeyi kullanan,Mısırlı bir tıp doktoru Muhammed Tevfik Sıdkî'dir (Ö.1920).
O, el-Menâr dergisinde "İslâm yalnız Kur'ân'dır(el-İslâmü hüve'l-Kur'ân
vahdehu)” isimli bir makale yayınlayarak İslâm'ın sadece
Kur'an'dan ibaret olduğunu, hadîslere hiç gerek kalmadığını,
ibadetin ayrıntılarının ve muamelatın tamamının Kur'ân metnine
istinaden tespit edilebileceğini savunmaktadır. O, bu görüşüyle Hz.
Peygamber(s.a.v)’in
sünnetine ihtiyaç hissedilmediğini de açıkça dile getirmektedir.(32)
İsmail Edhem ise, 1934 yılında yayınladığı bir risalede "Sahîhândakiler(Buhari
ve Muslim)
de dâhil olmak üzere mevcut hadislerin asılları ve temelleri sabit
değildir. Bilakis bunlar şüphelidir ve uyduruldukları yönündeki
düşünce ağır basmaktadır" demiştir.(33) Yoğun tepkiler üzerine,
eseri Mısır hükümetince toplatılmak zorunda kalınmıştır.
Ahmed Emîn (1954),
Ebû Reyye (1970),
Taha Huseyn (1973),
Hasan Hanefî gibi insanlar bu çizgiyi takip ettirmişlerdir.
Kur’an İslam’ı söyleminin ülkemizdeki durumuna bakalım:
Ülkemizde de, hadisleri inkar eden ve kendilerine Kur’ân İslamcısı
adını veren kişiler mevcuttur.Özellikle sistem tarafından
kendilerine bir takım payeler verilmiş olan ve Allah(c.c)’ın
dinini az bir paha karşılığı satan ilahiyatçılar(34) arasında revaç
bulan Kur’ân İslamı söylemi özellikle Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman
Ateş, Hüseyin Atay, Bayraktar Bayraklı, Ahmet Akbulut, Edip Yüksel,
Bülent Şahin Erdeğer, Fereç Hüdür gibi kimseler tarafından insanlara
angaje edilmeye çalışılmaktadır. Özellikle Yaşar Nuri Öztürk
işbirlikçi medyanın kendisine sunduğu imkânlarla halka zehrini bal
kabında sunmaktadır.(35)
Yaşar Nuri Öztürk, Resûl-i Ekrem (s.a.v)'in
hadislerine bakış açısını şu cümlelerle ortaya koyar:"O'nun
bıraktığı Allah'ın kitabıdır. Zâten gerek Kur'an vasıtasıyla, gerek
kendi sözleriyle O, dâima kendisinin, kendisine, vahyedilene tâbi
olduğunu söylemiş ve vahiyden ayrı olarak kendi sözlerine bir değer
vermemiştir(!). Hayatında yanıldığını anladığı hükümlerinden dönmüş:
"Siz dünyanızı benden iyi bilirsiniz." demiştir. Böyle iken kendi
sözlerini ve hareketlerini, Allah'ın Kitabından ayrı bir kaynak
olarak bıraktığını söylemiş olması mâkul değildir. Çünkü o bilirdi
ki insan davranışları, bulunulan ortama, yaşanılan zamana göre
değişir. Bir yerde bir davranışı gösteren aynı insan başka yerde
başka davranış gösterebilir, insan davranışları dondurulamaz. O
halde insanlar için değişmeyecek, çağlar boyunca uygulanacak genel
prensipler gerekir ki, işte bunlar, ilâhî vahiy ile ona bildirilen
Allah sözleri, yâni Kur'an-ı Kerimdir..."(35)
Yaşar Nuri Öztürk‘ün eserlerine bi nazar edecek olursak şu
inci(!)lere rastlamaktayız: Ümmet-i Muhammed Sahabe ve âlimler de
dahil olmak üzere Kur'an’a sahip çıkmadıkları için suçludurlar.
Hz.Peygamberin vefatından sonra Kur'an devre dışı bırakılmıştır.
Kur'an’dan başka kaynak kabul etmek şirktir. Çünkü Kur'an dışında
hiçbir kaynağın korunma garantisi yoktur. Mirac hadisi uydurmadır
Hadislerin yazılmasını emreden rivayetler uydurmadır. Hadis diye
yazılanlar, Rasulullah(sav)’ın sözleri diye O’na isnad edilmistir.
Hadisler bağlayıcı degildir. Hüküm kaynağı da olamaz, çünkü
çeliskilerle doludur. Adetli olan kadınlar namaz kılıp oruç
tutabilirler.(36)
Yaşar Nuri kadar halk üzerinde etkili olamasa da, zehrini
bal kabında sunanlardan biri olan Kur’ân İslamı(!) savunucusu Edip
Yüksel, şunları diyebilmektedir: "Kur'an'ın apaçık, mufassal ve
hidayetimiz için yeterli biricik kaynak olduğuna iman ettim.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdan yüzlerce sene sonra
düzenlenen yüzlerce cilt hadis ve fıkıh kitabı arasında
belirsizleşen ve işin içinden çıkılmaz bir ihtilaflar yığını haline
dönüşen İslam dini, bu kararımdan sonra birden bire netleşti. Falana
göre şu haram, filana göre şu helal, falanca rivayete göre şu vacip,
falanca rivayete göre şu mekruh gibi binlerce ihtilaf, Kur'an'ın
ışığıyla aydınlandı."(37) "İlgi çekicidir ki peygamberin bir
numaralı düşmanlarından olan Buhari, Peygamberimize iftira ve
hakaretlerle dolu kitabını Peygamber'in vefatından iki yüzyıl sonra
yazmıştır."(38)
Kur'ân İslâm'ı Söylemine Temel Teşkil Eden Bazı İddialar
Kur'ân'la yetinme düşüncesinin tarihi arka planını ana hatlarıyla
açıkladıktan sonra, şimdi de Kur'ân İslâm'ı ve benzeri söylemleri
dile getirenlerin dayandıkları delillere kısaca işaret edelim. Bu
delilleri hem Hz. Peygamber'in sünnetini sadece rivayetler olarak
görüp, Sünneti tespit etmek için gayret sarfetmeyen ve kolaycılığa
kaçarak Kur'ân'a sığınan,hem de içerisinde bulundukları şartları ve
düşünce sistemlerini Kur'ân'a uydurarak, Kur'ân'ın nazil olduğu
ortamı, iniş sürecini, tedriciliği ve İslâm kültür tarihini dikkate
almaksızın ve Nebevî Sünneti de dinin kaynağı olarak görmeyip
Kur'ân'dan hüküm çıkarmayı ve bunun Kur'ân İslâm'ı olduğunu savunan
zihniyet de dile getirmektedir.
Bu düşüncede olanların ileri sürdükleri iddialar ve Ehl-i Sünnet
âlimlerinin cevaplarını nakledelim:
1-- "Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık"(39), "Sana,
herşeyi açıklayan...Kur'ân'ı indirdik."(40), "Bugün sizin
için dininizi tamamladım."(41), "Hüküm ancak Allah'ındır"(42)
gibi âyetler,
İşte bu âyetleri delil göstererek, Kur'ân'ın dinle ilgili
her şeyi açıkladığını, sünnetin veya başka bir şeyin dinî hükümlere
kaynaklık etmesine, Kur'ân'ı açıklamasına gerek kalmadığını iddia
ediyorlar ve aksini savunmanın Kitab'ın din konusunda yetersiz
kaldığını söylemek demek olacağı hezeyanında bulunuyorlar.
Böyle kimseler, kendilerinden önce sünneti inkar eden,
Haricîlerin "Hüküm ancak Allah'ındır" hak sözü ile Hz. Ali'ye (r.a)
karşı bâtıl bir dava ileri sürdükleri gibi, bu âyetlerle bâtıl bir
mânâ kast etmekte, bâtıl bir dâvanın peşinde gitmektedirler. Bu
âyetler hiç bir şekilde sünnetin inkârına gerekçe gösterilemez.
Şöyle ki: İleride yer vereceğimiz gibi, Müslümanlara
Peygambere uymayı, O’nu örnek almayı, hükmüne razı olmayı, sözlerine
tâbi olmayı emreden, O’nun Kur'ân'ı açıklama görevi olduğunu
bildiren pek çok âyet vardır. O âyetleri hiç nazara almadan, bu
âyetleri sünnetin reddine gerekçe göstermek, son derece yanlıştır.
Kaldı ki, "Biz Kitap'ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık"
âyetinde geçen "Kitap"tan maksat, Kur'ân değildir. Çünkü her şeyin
sadece Kur'ân'da açıklanması imkansızdır. Dine ve dünyaya âit bütün
hükümlerin ayrıntılarına kadar Kur'ân'da açıklanmış olduğu doğru
değildir. Ve bunu hiç bir akl-ı selim kabul etmez. Bu durumda da
âyete "her şeyin bütün ayrıntılarıyla, Kur'ân'da açıklandığı" mânâsı
verildiğinde, bu, -hâşâ-
Allah'ı yalancı çıkarmak demek olur.
Kur'ân'da her şeyin açıklanmış olması, insanlığı hidâyete
ulaştıracak ilkelerle ilgilidir. Bu konuda Kur'ân'da gerekli olan
her şey açıklanmıştır. Buradaki "Kitap," Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i
Mahfuz'da, büyüğüyle-küçüğüyle, geçmişiyle-geleceğiyle bütün
varlıklar ve olaylar en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir.
Nitekim bütün tefsirlerde bu âyette geçen "Kitab"a, ‘levh-i mahfuz’
açıklaması getirilmiştir.
Zaten âyetin öncesiyle beraber düşünüldüğünde "Kitab"a
Kur'ân mânâsı vermek mümkün olmamaktadır. Ayetin öncesi şöyledir:
hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur
ki, sizin gibi bir ümmet (topluluk)
olmasın. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık." Allah,
insanlar gibi hayvanların da birer ümmet olduğu, dolayısıyla onların
da ölüm, rızık, ömür, saadet ve benzeri gibi hayat kanunlarına bağlı
bulunduğu ve bütün bunların levh-i mahfuz'da yazılı olduğunu ifâde
buyurmaktadır.
"Biz Kur'ân'ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik"
âyetine gelince: Buradaki "açıklama" genel olarak iki şekildedir.
Bunlar:
a.
Zekât, oruç ve haccın farz; zina, içki, domuz eti, kumar ve faizin
haram olduğunun açıklanması gibi. Bu tür açıklamada Kur'ân'dan başka
bir şeye ihtiyaç duyulmaz.
b. Kitabında, kulları için bağlayıcı birer delil ve hüccet
kabul ettiği diğer delillere havale etmek suretiyle yapılan
açıklama. Meselâ yüce Allah ileride de genişçe yer vereceğimiz gibi,
Kur'ân'da Peygamberimize itaati ve hükmüne müracaat edip razı olmayı
farz kılmıştır. Dolayısıyla onun Allah'ın Kur'ân'da yer almayan
vahyine istinaden koyduğu hükümler, getirdiği açıklamalar, tefsirler
de yine Allah'ın Kur'ân'da açıklaması demektir.
Bunlar da:
a. Farziyeti kitapla hükme bağlanmakla birlikte nasıl
yapılacağının izahı Peygamberimize bırakılan açıklamalar. Namazın
rekatı, sayısı, nasıl kılınacağı, zekâtın neyden verileceği, nasıl
ve kimlerin vereceği, haccın nasıl yapılacağı, orucun nasıl
tutulacağı gibi.
b. Hakkında her hangi bir hüküm bildirilmeyen konularda
Rasulullah(s.a.v)’ın
sünnetiyle hükme bağlanan hususlar. Kadının teyzesinin ve halasının,
süt kardeşin, süt annenin, teyzenin nikâhının haram olması, bâzı
hayvanların etlerinin haram kılınması, evli biri zina ettiğinde
verilecek ceza gibi hususlardır.
Bunun içindir ki, gerek Sahabîler, gerekse sonraki devir
âlimleri, Peygamberimizin sünnetiyle verdikleri cevabı da
"Kur'ân'dan" diye ifâde etmişlerdir.
Diğer bir husus, Kur'ân, genel hatlarıyla dinle ilgili hiçbir
şeyi eksik bırakmamış, teferruata inmeden şeriatın temel
prensiplerini açıklamıştır. Öz olarak açıklanan konuların tafsil
edilmesini ise Peygamberimizin söz ve fiillerine, yani sünnete
bırakmıştır. Bunun böyle olduğu, son derece açık bir husustur
. Müfessir Âlusî (1270/1353)
bâzı âlimlerin bu konuyla ilgili olarak şöyle dediklerini nakleder:
"İşler, dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır. Dünyevî olanları
ile Peygamberin bir ilgisi yoktur. Çünkü o, aslen onlar için
gönderilmemiştir. Dinî olanlar ise ya asla taalluk eder veya
fer'idir; asla bakmaz. Aslî olanların yanında fer'i meselelerin pek
önemi yoktur. (...) Kur'ân-ı Azimüşşan, dinin aslî meselelerini en
güzel ve en kâmil mânâda açıklamayı üzerine almıştır. Âyette geçen
'her şeyden' maksat da bu olsa gerektir." (43)
Sünneti toptan inkar eden Kur’an İslamcılarının inkarlarına
gerekçe gösterdikleri bir başka âyet, "Bugün sizin için dininizi
tamamladım"(Maide
Suresi, 3)
âyetidir. Âyette dinin tamamlandığı bildirildiği için, dinde bir
eksiklik söz konusu olamayacağı şeklinde bir akıl yürütme ile
sünnete gerek ve ihtiyaç olmayacağı sonucu çıkarılmaktadır. Oysa bu
âyette dinin tamamlanmasının sadece Kur'ân'la yapıldığını gösteren
en küçük bir işaret bulunmamaktadır.
Dinin tamamlanması, Kur'ân ve Kur'ân'ın yaşayan yorumu olan
Peygamberimizin (sa..v)
sünnetiyle yapılmıştır. Diğer taraftan, dinin tamamlanması, müfessir
tarafından farklı olarak yorumlanmıştır. Bu âyetle dinin esaslarının
ve hükümlerinin tamamlandığını söyleyen müfessirlerin yanı sıra,
(44) bu âyetten sonra da birçok hüküm âyetinin nazil olduğunu
söyleyerek âyetten maksadın dinî hükümlerin tamamlanması
olamayacağını savunan, dinin tamamlanmasından maksadın müşriklerin
Mekke'deki hâkimiyetlerinin sona ermesi, Kabe'nin onlardan
temizlenmesi, Kabe'yi ancak Müslümanların tavaf edebilmesi olduğunu
söyleyen müfessirler de vardır. (45)
Âyeti, başka bir bilgiye gerek kalmaksızın tafsilat ve
teferruat da dâhil her konunun Kur'ân'da açıklandığı, dinin
anlaşılması için başka bir şeye ihtiyaç kalmadığı şeklinde anlamanın
mümkün olduğunu savunmak, gerçeklerden çok çok uzaktır. Kur'ân'da
ancak temel ilkeler açıklanmıştır, detaylandırma ise sünnete
bırakılmıştır.
Kur’an İslamcılarının delil olarak ileri sürdükleri bir diğer
iddia da Kur'ân'da üç yerde geçen, "Hüküm ancak Allah'ındır"
âyetidir. Onlar, Peygamberin hüküm koyamayacağını söyleyerek sünneti
bütünüyle reddetmektedirler. Haricîlerin de aynı âyetleri delil
kullanarak, Hz. Ali'ye (kv) karşı çıktıklarını ifâde ettikten sonra,
bu iddianın doğruluk derecesini araştıralım.
Dinimize göre bir şeyi helâl veya haram kılma yetkisi sadece
Allah'ındır. Peygamberimiz de dâhil hiçbir peygamber ve hiç bir
insanın helâl kılma, haram kılma; helâli haram, haramı helâl yapma
yetkisi yoktur. Bu gerçek, birçok âyet-i kerimede açıklanmıştır.
Meselâ şu âyetlerde, müşriklerin kendilerine göre bâzı şeyleri haram
saymaları şiddetle reddedilmiştir: "De ki: Allah'ın kulları için
yarattığı giyecekler ile hoş ve temiz rızıkları kim haram etti?"
(46) "Müşrikler kendi akıllarınca, 'Şu hayvanlar ve şu ekinler
haramdır; dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Bir kısım;
hayvanların da sırtı yüke haram kılınmıştır' derler. Kestikleri
hayvanların üzerine de Allah'ın adını zikretmezler. Bütün bunlar
Allah adına uydurdukları iftiralardır. Allah da onları uydurdukları
şey sebebiyle cezalandıracaktır. Bir de, 'Şu hayvanların karnındaki
yavrular erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır' derler..." Bir
sonraki âyette de; Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği
şeyleri, Allah adına iftira ederek haram sayanların kesin olarak
ziyanda oldukları bildirilmiştir. (47)
"De ki: Allah'ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram,
bir kısmını helâl mi kıldınız?" Peygamberimiz de bir
hadislerinde, kendisinin helâli haram, haramı helâl kılma yetkisine
sahip olmadığını bildirmiştir. (48) Bununla beraber, peygamberler ve
Peygamberimiz Allah'ın emri ile bâzı şeyleri helâl kılmışlar, bâzı
şeyleri de haram kılmışlardır. Bu gerçek, bir âyette şöyle
buyurulur: "O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten
sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları
ise haram kılar." (49)
Burada Peygamberimizin helâl veya haram kılması, kendiliğinden
değil, Allah'ın emrine dayanaraktır. Peygamberimiz de (s.a.v.)
Allah'ın emri istikametinde kendisinin de helâl ve haram
kılabileceğini şöyle bildirmiştir: "Bana Kur'ân ve bir o kadarı
[sünnet] daha verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış
birisi, 'Size Kur'ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl
kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz'
diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da
Allah'ın haram kıldığı gibidir." (50)
Bunun içindir ki, Kur'ân'da haram kılınmadığı halde,
Peygamberimiz tarafından haram kılınan pek çok husus vardır. Meselâ
bunlardan birisi, bir kadının üzerine hala ve teyzesinin nikâh
edilemeyeceğidir. (51)
Evet, "Hüküm Allah'ındır" demek, Allah'ın emri ve vahyi ile
peygamberlerin ve Peygamberimizin (s.a.v.) hüküm koymasına engel
değildir. Ve Rasulullah(sav) Allah'ın emri üzerine, Kur'ân'da yer
almayan birçok konunun helâl veya haram olduğunu bildirmiştir. Bu
iddiaya sığınanlar şu hadisi de görüşlerine delil olarak
zikrederler: "Bâzılarına ne oluyor ki, Allah'ın Kitabında bulunmayan
bir takım şartlar koşuyorlar? Her kim Allah’ın Kitabında bulunmayan
bir şeyi şart koşarsa, o şart geçersizdir. Yüz defa şart kılınmış
olsa da bu böyledir. Allah'ın şartı daha doğru ve daha sağlamdır."
(52) Bu hadisi sünnetin inkarına delil olarak kullanmak, her şeyden
önce sünneti inkar edenlerin içine düştüğü bir tezattır. Çünkü bir
yandan sünneti toptan reddedilip, diğer yandan delil olarak
kullanmak çifte standarttır.
Diğer taraftan, hadisi, Rasulullah’ın Kur'ân'da mevcut
hükümlerin dışına çıkmadığı şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis,
Allah'ın Kitabında bulunmayan şartları değil, Allah'ın kitabına zıt
olan şartları geçersiz kılar. Çünkü muameleler esnasında koşulacak
her şartın, Kur'ân'da yer aldığını iddia etmek mümkün değildir.
Ancak bir şart Kur'ân'ın esaslarına zıtsa, o şart geçersizdir.
Nitekim Peygamberimizin bu sözü söylemesinin sebebi Kur'ân'ın bir
hükmünün çiğnenmesi değil, kendi koyduğu bir hükmün çiğnenmesidir.
Peygamberimiz, Allah'ın vahyi ile Kur'ân'ın dışında koyduğu
hükümleri de, "Allah'ın Kitabında" ifadesiyle tâbir etmiştir. Çünkü
"Allah ve Resulüne itaat edin" (53) gibi âyetlerle kendisine
bu yetkiyi veren de Kur'ân'dır
2- Hadîslerin Hz. Peygamber tarafından yasaklandığına dair
rivayetler
Kur’an İslamcıları, "Rasulullah hadislerin yazılmasını
yasaklamış ve: "Benden bir şey yazmayın kim benden Kur'an’dan başka
bir şey yazdıysa onu imha etsin" buyurmuştur.(54) Bu da hadislerin
önemli olmadıklarını ve dini hükümler olamayacaklarını gösterir"
demektedirler.
Hadise soğuk bakan bu gibi kimselerin ileri sürdükleri bu
hadis de kendileri için delil değildir. Çünkü hadislerin yazılmasını
yasaklayan bu hadis-i şerif, İslâm'ın İlk dönemlerinde Kur'anla
hadisleri aynı malzemeler üzerinde yazarak onları birbirine
karıştırabilen vahiy kâtipleri hakkında varid olmuştur. Böyle
olmayan insanlar İçin hadislerin yazılmasının yasaklandığı vaki
değildir. Aksine yazmalarına ruhsat verilmiş, hatta emredildiği de
olmuştur. Bunlara örnek olarak Hadîslerin yazılmasına ruhsat veren,
yazıldığını gösteren rivâyetlere gelince, bunlar daha çoktur.
Bunlardan biri, yazdığı hadîsler, kitap halinde sonraki nesillere
intikal eden Abdullah İbnu Amr (radıyallahu
anh)'a
aittir. Der ki:
"Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'den
işittiğim şeyleri ezberlemek arzusuyla yazıyordum. Kureyş beni
menederek: "Sen Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'tan
her duyduğunu yazıyorsun, hâlbuki Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)
bir insandır, öfke ve rıza, her iki hâlde de konuşur" dediler. Bunun
üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ancak durumu da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'e
arz ettim. Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)
parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak: "Yaz, dedi. Nefsimi
elinde tutan Allah'a kasem ederim, buradan haktan başka bir şey
çıkmaz".(55)
Ebu Hureyre(r.a.)
diyor ki: " Rasulullah(s.a.v)’ın
sahabelerinden hiçbir kimse, benden daha fazla hadis rivayet etmiş
değildir. Ancak Abdullah bin Amr hariçtir. Çünkü o hadisleri
yazıyordu. Ben ise, yazmıyordum."(56)
Rasulullah(s.a.v),
Mekke'nin fethinden sonra bir hutbe okudu. Hutbesinde Mekke'nin
kutsallığını anlattı. Bu hutbeyi dinleyen Yemen halkından Ebu Şah
İsimli bir zat ayağa kalktı ve dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu
söylediklerini bana yazılı olarak verir misin?. Resulullah da
buyurdu ki: Bunu Ebu Şah'a yazın”(57)
Yine Resulullah, ezberlediği hadisleri unutmasından şikâyetçi
olan bir zata eliyle yazıyı göstererek buyurmuştur ki: "Sağ elinle
yardımlaş"(58)
Görüldüğü gibi Rasulullah(s.a.v),
zaman zaman hadislerin yazılmasını emretmiştir. Bu da sünnetin delil
olduğunu gösterir. Aksi takdirde delil olmayacak şeylerin
yazılmasını emretmesi anlamsız olurdu ki, bu da Resulullah'a layık
olmayan bir husustur.
Abdullah İbnu Amr, (radıyallahu
anh)'ın
sistemli şekilde hadîs yazdığını te'yid eden bir rivâyet Ebu Hüreyre
(radıyallahu
anh)'ye
aittir ve üstelik Buhâri'de kaydedilmiş bulunmaktadır. Ebu Hüreyre (radıyallahu
anh)
şöyle buyurur: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'den
çok hadîs (bilmede)
Abdullah İbnu Amr hâriç, bana yetişen yoktur. O, beni geçer, zira o
yazardı, ben ise yazmazdım".
Hadîslerin yazılması hususunda ruhsat ifade eden rivâyetler
bundan ibâret değildir. Hepsi de hadîsten ibâret olan -uzunluğu
birkaç satırdan bir kaç sayfaya ulaşan-
ve sayısı 300'ü bulan pek çok "mektupların (yani
yazılı vesika)"
varlığı (59)Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in,
hadîslerin yazılması hususundaki ruhsatına yeterli delillerdir.
Sadece mektuplar değerlendirilse bile Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)'in
Kur'ân'dan başka bir şeyin yazılmasına sistematik, ısrarlı bir
muhalefette bulunmadığı, tam tersine, medenî hayatta yazının geniş
çapta kullanılmasına büyük ehemmiyet verdiği anlaşılır.
3-Sünneti Korumanın Allah Tarafından Üstlenilmemiş
Olduğu İddiası:
Sünneti toptan inkar eden Kur’an İslamcıları şöyle bir akıl
yürütüyorlar: "Yüce Allah, Zikr’i Biz indirdik, onu koruyacak
olan da Biziz' (60)buyuruyor. Burada Allah'ın, sadece Kur'ân'ı
korunma altına aldığı anlaşılıyor. Eğer sünnet de Kur'ân gibi delil
olsaydı, Allah Teâlâ onun korunmasını da üzerine alırdı."
Her şeyden önce bâzı müfessirler, "Kur'ân" diye
mânâlandırılan "ez-Zikr" kelimesini Kur'ân ve sünnet olarak
yorumlamışlardır. Buna göre böyle bir iddia kendiliğinden düşmüş
olur.
Bu âyetteki garantinin Rasulullah (s.a.v)’ın
ağzından çıkan şeyler için de garanti olduğunu söyleyen İbni Hazm,
(61) başka bir yerde de, zikir kelimesiyle sadece Kur'ân'ın kast
edildiğini söyleyenlerin hiçbir delilinin olmadığını, bu kelimeden
vahyin kast edildiğini, vahyin ise hem Kur'ân'ı, hem de sünneti
içine aldığını söyler. Ona göre, sünnet Kur'ân'ı açıklar. Meselâ
Kur'ân, sadece namazın farz olduğunu bildirir. Namazın nasıl
kılınacağı ve rükünleri sünnette bildirilmiştir. Sünnetin korunmamış
olduğunu düşünürsek namazla ilgili ne kalır? (62)
Dinin tamamının vahiy olduğunu söyleyen İbn’ul Kayyım
el-Cevziyye de "zikr" kelimesinin sünneti de içine aldığı görüşünü
benimser. (63)
"Ez-Zikr" Kur'ân olarak yorumlandığında da, iddia
geçersizdir. Çünkü âyette, "Biz sadece Kur'ân'ı koruyacağız"
denilmemiştir ki, Kur'ân dışındakilerin, meselâ sünnetin Allah'ın
koruması altında olmadığı neticesi çıksın.
Diğer taraftan, sahih sünnet de Kur'ân'nın içindedir. Yüce
Allah, Kur'ân'da Resulüne itaati, onun hükümlerine boyun eğmeyi
emrettiğine, onu her bakımdan örnek olarak gösterdiğine göre ve o
Yüce Resulün söz ve fiilleri yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi,
Kur'ân'ın açıklaması olduğuna göre, Allah, sünneti korumayı da
üzerine almış demektir.
Nitekim bu va'dini de gerçekleştirmiştir. Peygamberimizin
söz, fiil ve görüp de ses çıkarmadığı şeyler, tarihte hiçbir beşere
nasip olmayacak bir şekilde ve büyük bir titizlikle bize kadar
ulaşmıştır.
Bu bir koruma değilse nedir? Evet, Yüce Rabbimiz Kur'ân'ı
insanlar aracılığıyla koruduğu gibi, sünneti de başta Sahabîler
olmak üzere, Tabiîn, Tebe-i Tabiînin ve asırlarca yetişen sayısız
âlimler vasıtasıyla, diğer bir ifâdeyle; Kur'ân'ı koruma vazifesi
yüklediği insanlar kanalıyla, büyük bir hassasiyetle korumuştur.
Diğer bir husus, âyetin önü ve sonu incelendiğinde;
burada konunun "sünnet"e yer vermeye müsait olmadığı görülür. Çünkü
ayet, Kur'ân'ın gerçekliliği tartışmasıyla ilgili olarak inmiştir.
Öyle ise sünneti bu iddia ile reddeden ‘demegog’ların dayandıkları
bu asıl da çürüktür.
4-Resulullah’ın Sadece Kelamı Nakleden Olduğu İddiası
Sünneti inkar edenlerin bir başka iddiası da Hz. Muhammed’in (s.a.v.)
sadece bir nâkil-i kelâm, diğer bir ifâdeyle bir "postacı" olduğu,
vazifesinin, sadece Kur'ân'ı tebliğden ibaret bulunduğudur. Buna
ilişkin olarak da Kur’ân-ı Kerim’den “Bilin ki, Rasûlümüzün
üzerine düşen açıkça tebliğden başka bir şey değildir.”(Maide
92) ve benzeri ayetleri delil göstermektedirler.
Kur’an İslamcılarının görmezlikten geldiği bir ayetle bu şüpheye
cevap verelim: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere
itaat edin. Sizden olan idarecilere de. Eğer aranızda herhangi bir
şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Peygamberine
götürün. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız (bunu
böyle yapın)
Bu daha hayırlıdır. Netice olarak daha güzeldir.”(64)
Görüldüğü gibi âyetin başında "Allah'a itaat edin. Peygambere
itaat edin" buyrularak "itaat edin" emri iki defa zikredilmiştir.
Aslında Allah'a itaat peygambere itaat demektir. Buna rağmen İtaat
emrinin iki kez zikredilmesi, "Kur'an'da zikredilmeyip sadece
sünnette zikredilen hükümlere uymak gerekmez" şeklindeki vehim ve
kuruntuları bertaraf etmek ve Resulullah'ın hiçbir kimse için sabit
olmayan müstakil ve özel bir İtaat edilme hakkına sahip olduğunu
beyan etmek içindir. Bu nedenledir ki müslümanlardan olan
idarecilere itaat etme emri tekrarlanmamıştır. Çünkü onların Allah'a
ve Peygambere itaat dışında ayrı bir itaat edilme hakları yoktur.
Kur'an gibi veciz bir kitapta itaat emrinin tekrarı, gözden
kaçırılmamalıdır.
Yine âyet-i kerimenin devamında: "Eğer aranızda herhangi
bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah'a ve
Peygamberine götürün" buyurulmaktadır.
Elbetteki anlaşmazlık konusu olan meseleyi Allah'a
götürmekten maksad, Allah Teala'nın kitabı olan Kur'an'a
başvurmaktır. Akıl sahibi hiç bir kimse, "Bundan maksat meseleyi
bizzat Allah'ın kendisine götürmektir" diye bir İddiada bulunamaz.
Meselenin hükmünü Resulullah'a götürmekten maksat ise, Resulullah
hayatta iken bizzat kendisine götürmek, vefatından sonra da
sünnetine başvurmaktır.
Resulullah'ın vefatından sonra "sünnetinin hakemliğini
kabullenmemek" âyetin geniş kapsamlı manasını delilsiz olarak
daraltmaktır, ilmi olmayan ve İslâm'ın ruhuna ters düşen bir
davranıştır. Çünkü bu iddiaya göre, Kur'an'ın bu emri, sadece
Resulullah'ın yirmi üç yıllık peygamberliği dönemi için geçerli olur
ki, bu da "Kur'an'ın hükümlerinde esas olan kıyamete kadar baki
olmasıdır" esasına ters düşmekte ve Resulullah'ın Kur'an'ı uygulama
pratiği olan sünnet hazinesini hiçe saymaktır. Böylece âyetin cümle
ve kelimelerinden sünnetin şer'î bir delil olduğu açıkça
anlaşılmaktadır. Yeter ki onu düşünüp anlayacak akıllar bulunsun.
Başka bir âyette: "Ey Muhammed! De ki: "Allah'a itaat
edin, Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse Peygamber sadece
kendisine yüklenilen yükümlülükten sorumludur. Sizler de size
yüklenilen yükümlülükten sorumlusunuz. Eğer Peygambere itaat
ederseniz, hidâyete kavuşmuş olursunuz. Peygambere düşen, ancak
tebliğ etmektir"(65) buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi bu âyette
de peygambere İtaat ayrı bir emir olarak zikredilmiş ki, Peygamberin
de özel bir itaat hakkı bulunduğu vurgulansın. Ayrıca Peygambere
itaatin hidâyete eriştireceği zikredilmiş ve böylece
Rasulullah(sav)’ın zatının ve sünnetinin mü'minlerin rehberi olduğu
beyan edilmiştir.
Bu âyette dikkati çeken diğer bir husus da şudur:
"Peygambere itaatin insanları hidâyete ulaştıracağı" vadiyle
"peygambere düşen ancak tebliğ etmektir" fermanının yan yana
zikredilmesidir. Bu da göstermektedir ki, "Peygambere düşen ancak
tebliğ etmektir" ifadesinden maksad: " Peygamber, sapanların ve
isyankârların yaptıklarından sorumlu değildir" demektir. Yoksa
bundan maksad "Peygamber ancak Allah'ın emirlerini tebliğ eden bir
postacı niteliğindedir. Onun sünnetinin şer'î hiçbir değeri yoktur"
demek değildir. Eğer böyle olsaydı Allah'a itaatin emredilmesi
yeterli olurdu. Ayrıca Resulullah'a itaat etme emri yersiz ve
anlamsız bir uzatma sayılır ve Resulullah'a itaatin hidâyete
ulaştıracağı vadi gerçek dışı bir vaad olurdu. Haşa Allah Teala
böyle bîr vâdden münezzehtir.
Diğer bir âyette "Allah ve Rasulü, bir şey hakkında
hüküm verdiği zaman herhangi bir mümin erkeğin ve mümin bir kadının
kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allah'a ve
Rasulü’ne isyan ederse, şüphesiz ki o açıkça sapmıştır"(66)
buyurulmaktadır. Bu âyetteki: "Allah'ın verdiği hükümden" maksat
O'nun bize gönderdiği Kur'an'daki hükümlerdir. "Resulullah'ın
verdiği hükümlerden maksat ise, "Hayatta iken hakemlik yapıp verdiği
hükümler ve beyan ettiği emir ve yasaklardır."
"Rasulullah(sav)’ın bu hükümlerine sadece o hayatta iken uymak
gereklidir. Vefatından sonra onun hükümleri bizi bağlamaz" diyebilir
miyiz? Bunu söylemekle delilsiz bir iddiada bulunmuş olmaz mıyız?
Böyle bir iddia ne derece doğru olur? Bugün Rasulullah(sav)’ın
sünnetini kabul etmeyen bir insan onun hangi hükmünü kabullenmiş
olur?
Allah Teala(c.c)
birçok âyetinde, kendisiyle birlikte Peygamberine itaat edenleri
övmekte onların mertebelerinin yüksek olacağını ve kurtuluşa
ereceklerini belirtmektedir. "Kim Allah'a ve Peygamberine itaat
ederse, İşte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler,
sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Onlar ne
güzel arkadaştırlar”(67)]
Şayet Rasulullah'a itaatin bir anlamı olmasaydı, onu
Allah'a itaatle birlikte zikretmenin manası ne olurdu?
Rasulullah(sav)’a itaat, sünnetini almamızı gerekli kılmaz mı?
Rasulullah(sav)’ın sünnetini reddederek ona itaati hiçe sayanlar, bu
âyetler karşısında ne cevap vereceklerdir?
Yine şu âyetlerde: "Kim Allah'a ve Rasulüne itaat eder,
Allah'tan korkar ve O'ndan çekinecek olursa, işte onlar kurtuluşa
erenlerin tâ kendileridir." (68) "Aralarında Peygamberin
hükmetmesi için Allah'a ve Rasulüne davet edildikleri zaman
müminlerin sözü ancak "işittik ve itaat ettik" olur. İşte bunlar
kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir."(69)
"Allah'a ve Peygambere İtaat edin ki merhamet olunasınız"(70)
buyurulmaktadır.
Âyetlerde Allah'tan korkmanın; Allah'a ve Rasulü'ne itaatle
olacağı, müminlerin Allah'ın ve Rasulü'nün hükmüne çağırılmaları
halinde "işittik ve itaat ettik" diyecekleri belirtiliyor. "Ben
sadece Kur'an'a İtaat ederim, hadisler beni bağlamaz" diyenler,
takvaya nasıl erişebilirler ve mümin olma sıfatını nasıl muhafaza
edebilirler?
Allah Teala diğer bir çok âyet-i kerime'de de kendisiyle
birlikte Peygambere itaat etmeyenleri kınamakta ve onları küfürle
vasıflandırmaktadır:
"Ey iman edenler! Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin.
Davetini işittiğiniz halde peygamberden yüz çevirmeyin."(71)
"De ki Allah'a ve Peygambere itaat edin. Eğer yüz
çevirirseniz şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez."(72)
Peygamberin sünnetini reddedenler bu âyeti çok iyi düşünmeli
ve felsefi cedellerden vazgeçmelidirler.
"Ey iman edenler! Allah'ın Rasulü sizi kendinize hayat
verecek şeylere davet ettiği zaman Allah'ın ve Rasulünün davetini
kabul edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve O'nun
huzurunda toplanacaksınız. "(73)
Netice, Resûlullah (s.a.v.)
sadece bir "nakilci" diğer bir ifâdeyle "postacı" değildir. Zaten
bir peygamberin tebliğ ettiği hükümleri sadece nakletmekle
yetinmesini, onu öğretme ve açıklama görevinin olmamasını düşünmek,
mümkün değildir. Onlar tebliğ ettikleri hükümleri öğretmişler,
açıklamışlar, uygulamışlar, uygulamaları da kontrol etmişlerdir.
KUR’AN İSLAMI SÖYLEMİNİN GENEL DEĞERLENDİRMESİ
Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet'in bağlayıcı bir din
kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmaya yeteceğini
umarak Kuran İslamı söylemi hakkında genel bir değerlendirme yapacak
olursak:
1- Hz. Peygamber'in sünnetinin bir tarafa bırakılıp ,salt Kur'ân
metnine dayalı bir İslâm anlayışı oluşturma düşüncesi ve bunun
"Kur'ân İslâm'ı" gibi birtakım söylemlerle dile getirilmesi hiçbir
anlam ifade etmemektedir.Bu proje Müslümanlara ait bir proje
olmayıp, İslam düşmanlarının ve bid’atçilerin ortak bir projesidir.
Çünkü bu anlayış Hz. Peygamber'i yalnız bir postacı gibi Kur'ân'ı
insanlara tebliğ eden ve Kur'ân lafızları doğrultusunda amel eden
bizim gibi bir insan konumuna düşürmektedir. Böylesi bir düşünce
Allah'ın kendisine yüksek otorite verdiği Peygamber'i ve onun yaşam
tarzını gözardı etmektir ki, zaten Kur'ân'ın temel prensibine
aykırıdır
2-Kur'ân İslâmcıları söylemlerini delillendirirken aynı zamanda
hadîslere/rivayetlere de başvurmaktadırlar. Halbuki bu düşünceye
sahip olanlar, hadîsleri veya rivayetleri" mişnalar!"(74) olarak
değerlendirmekteler, onları bu dinin "müşrik din adamları
(!)",dedikleri İslâm alimleri tarafından uydurulduklarını dile
getirmektedirler. Ne var ki, her defasında hadîslerin Hz. Peygamber
tarafından yasaklandığına dair rivayet onlar için bulunmaz bir delil
olabilmekte ve hatta rivayet tekniği açısından son derece zayıf olan
başka rivayetler de kullanılabilmektedir. Böylesi bir tavır ise bu
söylemin ve iddiaların kendi içerisindeki tutarsızlıklarını
göstermektedir.
3-Kur’an İslamı söylemi, sonuçta bu söylemi savunanları
İslam'ı anlamada ve yorumlamada keyfiliğe sevk etmektedir.
Rasulullâh Efendimizin Sünneti seniyyesine ve Müctehid alimlerin
görüşlerine dayanmadan,heva ve heveslerine göre fikirler
serdetmeleri onların acayip sonuçlar çıkarmalarına yol açmaktadır.
Mesela; Kur'ân'ın 19 rakamı sistemi üzerine kurulduğu iddiası(75) ve
Muddessir Suresi 26-30. âyetlerde geçen "Sekar" kelimesinin
bilgisayar (!) şeklinde açıklanması(76) gibi.
4-Kur’an İslamcıları hadislerin büyük oranda uydurulmuş olduğu
anlayışına dayalı olarak hadisler vasıtasıyla haberdar olduğumuz
kıyamet alametleri,Hz. İsa (as)’nın Kıyametten önce inişi, Mehdi
(a.s) ve Deccal, kabir azabı, Sırat, Mizan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
kevnî mucizeleri... gibi gaybî hadiseleri inkar etmekte ve hayatın
muhtelif cephelerini düzenleyici nitelikteki dinî hükümleri -
günümüz anlayışı ve yükselen değerleriyle bağdaşmadıkları
gerekçesiyle Kur’an dışı görmektedirler. Örneğin;Pek çok Kuran
İslamcısı İslamın temel şiarlarından biri olan tesettür emrini
hafife almakta ve İslamın ceza hukuku ile ilgili bir çok hükmünü
Kuranî(!) ve insanî(!) bulmamaktadırlar.(77)
5-Yine bazı Kuran İslamcılarının,iddialarını ispatlayabilmek için
İslam düşmanı müsteşriklerin bile ileri sür(e)mediği
hakikat dışı fikirleri ortaya attıkları görülmektedir.Buna; Fereç
Hüdür adlı nevzuhur bir Kuran İslamcısının, meşhur sahabi Ebu
Hureyre(r.a)’nin
hayal ürünü bir şahsiyet olduğunu ve böyle bir sahabinin
yaşamadığını iddia etmesini (78)örnek verebiliriz.
6- Kuran İslamcıları canlarını bu din uğruna feda eden müctehid
imamlara tabi olan Müslümanları atalar dinine tabi olmakla (!)ve
müşriklikle(!) suçlarken,kendileri ise müsteşrik hayranı ve Allah’ın
dinini az bir menfaat karşılığında satan bel’am kılıklı kravatlı
kare kafalı prof’lara tabi olmaktadırlar. (79)
HÂTİME
Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in
Sünneti'nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz,
Sünnet-i Seniyye'yi kurtuluşumuz için bir sığınak, bir melce olarak
görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen,
Allah Teala'nın muradına uygun yaşamak ve O'nun rızasına ulaşmak
ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)
en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.
Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği
inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyoruz: Kur'an'ı en doğru
şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz.
Peygamber (s.a.v)'dir.
Şu halde O'nun Kur'an'ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar
intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik
göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliyatı, başka hiçbir
sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak
etmektedir.
Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mucize olan
Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tarafından sahih
addedilmiş olanları, "ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle
buyurmuş, öyle davranmışsa?!" tarzındaki bir endişe ile, Nebevî
emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket etmeli değil
miyiz?
Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala'dan
korkması ve Efendimiz (s.a.v)'den
gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O'nun
şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye
düşünüyoruz.
Amellerimizin başı ve sonu, alemlerin Rabbi olan Allahu Teala’ya
hamdetmektir.
************************************************************
DİPNOTLAR
1-Bk. Mehmet Görmez, 'Kur'ân İslâm’ı ve Kitâbü's-sünne", (Musa
Carullah'ın Kitâbü's-sünne isimli eserine yazdığı giriş, s. II).
Ankara Okulu Yay. 1998
2-Mustafa Ertürk’ün,” İslam'ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve
Değeri “adlı sempozyumda sunduğu “ Kuran İslâmı Söyleminin İlmi
Değeri “adlı makalesi , s. 214, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,
Ankara 2003
3-Ebubekir Sifil ile yapılan “ İslam Modernizmi Üzerine” adlı
röportajdan iktibasen Milli Gazete 3-4 Ekim 2000 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=soylesi&no=6
Kur’an İslamcılarının özellikle kadınlarla ilgili görüşleri çok
manidardır. Kur’ânî(!) fikirlerinden birini nakledelim:Kur’an
İslâmını savunduğunu iddia eden bir sitede aynen şu ifadeler
geçmekte:”Oysa kadınların kapanmasıyla ilgili dinin tek kaynağı olan
Kuran’da açıklananlar bu iki ayetle( Nur 31 ve Ahzab 59) sınırlıdır.
Yani kadınların başını örtmesi, peçe giymesi ve diğer anlatılan
sınırlar Kuran’ın değil geleneklerin ve şahsi görüşlerin dine
sokulmasının sonucudur.” http://www.kurandakidin.net/bolumler/22basortusu.htm
4-İmam Hattabî şu açıklamayı sunar: Resûlullah (aleyhisselâtu
vesselâm) "koltuğuna kurulmuş karnı tok..." sözüyle refah ve keyf
ehlini kastedmiştir. Bunlar evlerine kapanmış, ilim taleb etme
zahmetine katlanmayan kimselerdir. İlim alınacak şahıslara ve
yerlere başvurmayı gereksiz görürler, oralara uğramazlar. Günümüzün
tabiriyle cehaletin ördüğü fildişi kulelerinde oturdukları yerden
ahkâm keserler. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ
Yayınları: 1/359-364.
5
Ebu Davud, Sunne, 5; Tirmizi, İlm, 10; ibn Mace, Mukaddime, 2;
Beyhaki; Es-Sunenul Kubrâ, VII/76; IX/331-2.
6
Bkz. Hakim, Mustedrek, I/109; Beyhaki, Delailu'n-Nubuvve,
Beyrut-1985, I/24; Suyuti, Sünnetin İslamdaki Yeri, İst.-2000, s.
23.Umran Yayıınları
7
Hz. Peygamber'in din adına olmayan ve bazen bir takım siyasi
toplumsal hedefler gözeterek yaptığı uygulamalarına olan itirazları
ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Hz. Ömer'in şartların
Müslümanların lehine olmadığını düşünerek Hudeybiye'de itiraz etmesi
gibi. Bkz. İbn Sa'd, Tabakât, II/101. Haricilik hareketinin
dayandığı kimse olarak iddia edilen Abdullah bin Zilhuveysira'nın
ganimet taksiminde payına razı olmayarak Rasulullah'a 'adaletli
davran' demesi, buna sinirlenen Hz. Ömer'in boynunu vurmak istemesi
üzerine Hz. Peygamber'in ileride çıkacak Haricileri tarif etmesi,
onların okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklarını söylemesi
için. Bkz. Buhari, İstitâbetu'I-Murteddin, 7; Şehristani, el-Milel
ve'n-Nihal, Beyrut-1992, I/107-8.
8- Geniş bilgi için. Çağatay, Neşet; Çubukçu, İbrahim Agah, İslam
Mezhepleri Tarihi, Ankara-1985.
9- Müslim, Sahih, Mukaddime, I, 14.
10- Dârimî, Mukaddime,
11-Tevbe Sûresi, 97. Rivayet için bkz. Emîn, Ahmed, Fecru'l-lslam,
Beyrut-1975, s. 82.
Bu örneği ve aşağıda serdedilecek örnekleri Enbiya YILDIRIM’ın
“İslam'ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri “adlı sempozyumda
sunduğu “Sünnet ve Rivayet karşıtı Söylemlerin Tarihi” adlı
makaleden iktibas ettik, s. 155-163, Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları, Annkara 2003
12 Hacc/22, 29.
13 Ebû Dâvûd, Zekât, 9; Cihâd, 63.
14- Haşr/59, 7.
15 Bkz. Abdurrezzâk, Musannef, XI/255; Hâkim, Mustedrek, 1/109-10;
ibn Abdilber, Cami', 11/191; et-Temhîd li mâ fi'l-Muvattai
mine'l-Meâni ve'l-Esânid, Fas-1990, 1/151; Beyhakî, Delâil, I/25-6;
Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 1/173; Suyûtî, Sünnet, 24-5, 55.