YARIM HOCA DİNDEN
EDER
EBUBEKİR SİFİL
Başlıktaki sözü bilmeyen yoktur, bir atasözünün yarısı.
Tamamı ise şöyle:
“Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.”
Bu sözün içinde
sanki, yarım hocalığın yarım hekimlikten çok daha vahim olduğunu
hissettiren bir anlatım da saklı gibi.
Yani yarım hekimin
yaptığı birkaç kişinin canına mal olur belki.
Ama yarım hoca
yalan-yanlışla kalpleri kafaları karıştırınca, bunun bedelini yerine
göre bütün bir toplum öder.
Üstelik hem
dünyada, hem de ahirette!..
“Yarım hoca dinden
eder” sözünün doğruluğunu en çok, din adına ağzını bir kere açınca
bir daha susmak bilmeyen kişilerin çoğaldığı günümüzde hissediyoruz.
Eğitimi, uzmanlık
alanı, ilmî seviyesi... ne olursa olsun, dinî konularda kendisini
söz söyleme, hüküm verme mevkiinde gören herkes, herhangi bir
denetim mekanizmasının bulunmadığı bu alanda, zaman içinde
rahatlıkla “otorite” olabiliyor, hatta kendi kitlesini
oluşturabiliyor. Bu durum, dinî alanda bizzat din adına endişe
verici bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzun ifadesidir.
Ahkâm kesmenin
dayanılmaz cazibesi
Gerçek alimlerle
yarım hocalar birbirine karıştırılınca, daha doğrusu toplumun önüne
sürekli “yarım hocalar” çıkarılınca, “fetva vermek”le “ahkâm kesmek”
arasındaki fark da ister istemez kayboluveriyor. Bir zaman sonra
bakıyorsunuz takva, ihlâs, tevazu, fedakârlık... gibi temel tutum ve
davranışlarla toplumun önünde önder ve örnek mevkiinde olan alimler
gitmiş, yerine malumatfuruşluk, gösteriş budalalığı, bencillik,
kibir, riyakârlık... gibi hastalıklarla arızalı insanlar gelivermiş.
Burası, toplumun
hassasiyetlerinin tahribata uğradığı yerdir. Bir toplumun dinî
değerleriyle oynamak, kimliğiyle oynamak demektir. Kimlik bunalımına
düşmüş bir toplumun son tahlilde varacağı yer ise, başkalarına
kölelikten başkası değildir.
“Alim”in gerçeği ve
sahtesi
Bir kimsenin “alim”
sıfatını hak etmesi, etikete, mevkiye, diplomaya... bağlı değildir.
Gerçek alim, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e vâris olarak
nitelendirilmeyi “her bakımdan” hak etmiş insandır. Bir kimsenin
“alim” sıfatına müstehak olup olmadığını öğrenmenin yolu çok
basittir aslında. Dünya ve dünyalıkla ilişkisinde, insanlarla
muamelesinde, kişisel davranış özelliklerinde, ibadet hayatında...
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e benzeme gayreti içinde olmayan bir
kimsenin, malumatı ne kadar çok olursa olsun, “alim” olarak
nitelendirilmesi doğru değildir.
Gerçek alim, ilmî
donanımının yanı sıra, ilmiyle amel eden ve yukarıda zikrettiğimiz
hususlarda sıradan insanların çok önünde olan kimsedir. Ancak bu
suretle Efendimiz s.a.v.’in vârisi olma sıfatını hakkıyla
taşıyabilir; toplum da ona bakarak kendisine çeki düzen verme
imkânını elde eder!
Bütün bunlar doğru;
ama günümüzde problem ne yazık ki biraz daha derinde. Topluma “örnek
insan”, “İslâm alimi” diye sunulan, daha doğrusu “dayatılan”
insanların bir çoğunun, dinî meseleler hakkında sağlıklı fikir
yürütecek, itimada şayan fetvalar verecek ilmî kapasiteden yoksun
olduğunu ibretle ve dehşetle görüyoruz. Bu türlü kimselerin söz ve
düşünceleri çeşitli vasıtalarla toplumun gündemine sokuldukça,
toplumsal bilincimizde temel bir yer tutan “alim”, “fıkıh”, “fetva”,
hatta “din” kavramları giderek aşınmaya, dönüşmeye, mahiyet ve
muhteva değiştirmeye başlıyor. Bir süre sonra din ve dindarlık, her
tutumu hoş görmenin, her anlayışı onaylamanın adı olup çıkıyor! Bu
başıboşluğa itiraz etmek de “tutuculuk”, “geri kafalılık” ve
“softalık” oluyor tabiatıyla!..
Fetva verme
sorumluluğu
Ulemamız, “fetva
verme” işini üstlenmenin, Efendimiz s.a.v.’e veraset (vâris olma)
anlamına geldiğini söylemiştir. Zira fetva vermek, hakkında fetva
verilen meselede Allah Tealâ’nın ve Efendimiz s.a.v.’in razı olduğu
hükmü açıklamak demektir.
Efendimiz s.a.v.,
fetva vermenin sorumluluk üstlenmek olduğunu belirterek ümmetini bu
hususta titizlikle uyarmış ve şöyle buyurmuştur:
“Kime sağlam bir
bilgiye dayanmadan fetva verilir (ve o da o yanlış fetvayla amel
eder)se, günahı fetvayı verenin boynunadır.” (Ahmed b. Hanbel, İbn
Mâce, Dârimî, Hâkim)
Bu husustaki bir
diğer Nebevî tesbit de şöyledir:
“Allah ilmi
insanlardan zorla sökerek almaz. Ancak alimleri kabzetmek suretiyle
alır. Böylelikle hiç alim kalmayınca insanlar cahilleri rehber
edinir; cahillere fetva sorulur. Onlar da (ilimsiz olarak) fetva
verirler; böylece hem kendileri sapar, hem de insanları
saptırırlar.” (Buharî, Tirmizî, İbn Mâce)
Fetva vermenin,
sorumluluğu büyük bir iş olması dolayısıyla Selef-i Salihîn, fetva
konusunda alabildiğine titiz davranırdı. Abdullah b. Ömer r.a.,
kendisine fetva sormaya gelenlere, (dönemin Emevî idarecisini
kastederek), “İnsanların sorumluluğunu üstlenmiş olan şu emire git
ve fetva verme sorumluluğunu onun boynuna at.” der ve şöyle devam
ederdi: “(Fetva sormaya gelenler) bizi köprü yaparak üzerimizden
geçip cehenneme gitmek istiyorlar.” (Dârimî)
Maksat kılıf bulmak
mı?
Sahabe döneminde
Medine kadılığı görevini deruhte eden İbn Halde, İmam Mâlik’in
hocası olan büyük fakih Rebîa b. Ebî Abdirrahman’a şu tavsiyede
bulunuyor: “Ey Rebîa! İnsanların sana fetva sormak için etrafını
sardığını görüyorum. Sana birisi fetva sormaya geldiğinde, himmetini
adamı içine düştüğü durumdan kurtarmaya sarf etme; bütün derdin,
onun sana sorduğu meselenin manevi sorumluluğundan kurtulmaya bakmak
olsun.” (el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Fakîh ve’l-Mütefakkih, 2/169)
Kaynaklar,
Tabiûn’un büyüklerinden Said b. el-Müseyyeb’in hemen hiç fetva
vermediğini nakleder. Kendisine fetva sormak için birisi geldiğinde
şöyle derdi: “Allahım! Beni (bu işin vebalinden), bu adamı da benden
kurtar!” (Beyhakî, el-Medhal, 439-440)
Yine Tabiûn’dan
Ubeyd b. Cüreyc şöyle diyor: “Mekke’deyken (ilim öğrenmek için) bir
gün Abdullah b. Ömer r.a.’e, bir gün de Abdullah b. Abbas r.a.’a
gidiyordum. Abdullah b. Ömer r.a., kendisine sorulan soruların az
bir kısmına fetva verir, çoğuna karşılık ise ‘Bilmiyorum’ derdi.” (Dârimî;
ayrıca İbn Asakir, Târîhu Dimaşk, 31/167)
Mesele sadece
cehalet mi?
Günümüzdeki durumun
Selef-i Salihîn dönemine benzemediğini ayrıca vurgulamaya gerek
görmüyoruz. Günümüz “allameleri” ile ilgili tek problem “her şeyi
bilmeleri” değil. Günümüzü geçmişten farklı kılan bir husus daha
var: Bilgi sahibi olanların maksadındaki arıza! “Kimin maksadının ne
olduğunu nereden biliyorsunuz?” diye sorulacak olursa, tavır,
davranış ve ahvale dikkat edin deriz. Bunlar kişinin maksadını ele
veren hususlardır.
Kaldı ki Efendimiz
s.a.v. bizi bu hususta da uyarmış ve şöyle buyurmuştur:
“Kim ulema ile
münazara etmek veya cahilleri şüpheye düşürmek yahut (şöhret,
zenginlik ve makam elde ederek) halkı kendisine yöneltmek için ilim
öğrenirse, Allah onu cehenneme sokar.” (Tirmizî, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr,
23/284)
Şu halde, öğrendiği
ilmi bu üç şeyi gerçekleştirme yolunda araç olarak kullanan birisini
gördüğümüzde, onun, “Allah’tan hakkıyla ancak alimler korkar.” (Fâtır,
28) ayetinde ifade buyurulan kimselerden mi, yoksa “ulema-i sû”
(kötü niyetli, şerre çağıran alimler) cümlesinden mi olduğunu
anlamamız zor değildir.
İmam Ahmed b.
Hanbel rh.a. şöyle diyor: “Kim fetva verme işini üstlenirse büyük
bir sorumluluk üstlenmiş demektir. Şayet zaruret sebebiyle kabul
etmişse, başka.” Kendisine, “Fetva sorulan kişinin susması mı, cevap
vermesi mi daha efdaldir?” diye sorulduğunda, “Susması bana daha
uygun geliyor.” karşılığını veriyor ve şöyle devam ediyor: “Fetva
veren kişi bilmelidir ki, fetva verirken bir şeyi emrettiğinde veya
yasakladığında, bunu Allah Tealâ adına yapmaktadır, dolayısıyla
yaptığı bu işten hesaba çekilecektir.” (Muhammed er-Râşidî, el-Misbâh
fî Resmi’l-Müftî ve Menâhici’l-İftâ, 1/36-37)
Fetva verme iştahı
Daha çok sayıda
rivayet zikretmek mümkün. Ancak zikrettiklerimizin şu hususu açıkça
vurgulamaya yettiğinde şüphe yok: Selef-i Salihîn’in tutumu ile
günümüzün insanını birbirinden ayıran birçok özellik vardır. Ama
içlerinde belki de en önemlisinin, fetva verme konusundaki
atılganlık ve ihtiras olduğunu söylersek abartı yapmış sayılmayız.
Kur’an’dan
Sünnet’e, Akaid’den Tefsir’e, Fıkıh’dan Tasavvuf’a kadar Din’le ve
dinî ilimlerle ilgili her konuda ahkâm kesen, üstelik de bunu,
Selef’i ve geçmiş ulemayı türlü şeylerle itham ederek, karalayarak
yapan insanlar acaba nasıl bir vebali omuzladıklarının farkında
mıdır?..
Sizin yalnızca
şahsi görüşünüze dayanarak verdiğiniz fetvalarla yüzlerce, binlerce,
hatta belki milyonlarca insan amel ediyor. Belki birilerinin hakkını
yiyor, belki inanması gereken şeyleri inkâr, inkâr etmesi gereken
şeylere de iman ediyor; yahut usulüne uygun olmayan şekilde ibadet
ediyor ve son nefesini bu şekilde verecek. Ve siz sadece kendi
hesabınızı değil, o insanların hesabını da vermek durumunda
kalacağınıza dair içinizde en küçük bir endişe duymadan, size
uzatılan her mikrofonu şöhretinize şöhret katmanın fırsatı olarak
göreceksiniz!!!
Fetva sorma
sorumluluğu
Yukarıda fetva
verme mevkiinde olanların veya kendilerini bu mevkide görenlerin yüz
yüze bulunduğu sorumluluk ve tehlikelere değindik. Acaba “fetva
sormak” da bir bilinç ve sorumluluk işi değil midir?
Doğrusu şu ki,
fetva vermeyi bilmek kadar fetva sormayı bilmek de bir
yükümlülüktür.
Ali el-Karî, “Kim
ilimsiz fetva verirse günahı fetvayı verenin boynunadır.” (Ebu Dâvud,
Hâkim) hadisi üzerinde dururken ilginç bir noktaya temas eder.
Hadisin metni iki şekilde anlaşılmaya müsaittir. Birincisi yukarıda
verdiğimiz gibidir. İkincisi ise şöyledir: “Kim ilimsiz olarak fetva
verirse, günahı, ona fetva soranın boynunadır.” (Mirkâtu’l-Mefâtîh,
503)
Her ne kadar tercih
edilen yukarıdaki anlamlardan ilki ise de, hadisin metninden ikinci
manayı çıkarmak da -dediğimiz gibi- mümkündür. Bu durumda fetva
soran kimselere de bir sorumluluk düşüyor demektir.
Hz. Ömer r.a. da şu
tesbitle aynı hassas noktaya parmak basmıştır: “Güvenilir kimse
kesinlikle hıyanet etmez. Ancak insanlar güvenilir olmayan kimseye
güvenir, onlar da hıyanet eder.”
Hz. Ömer r.a.’ın bu
sözünü nakleden Ebu Bekir et-Turtûşî şöyle der: “Biz de diyoruz ki:
Hiçbir alim asla bid’at uydurmaz. Ancak, alim olmayan kimselere
fetva sorulur, onlar da (verdikleri yalan yanlış fetvalar sebebiyle)
hem kendileri sapar, hem de (fetva soranları) saptırır.” (Kitâbu’l-Havâdis
ve’l-Bid’a, 77)
Tabiûn’dan İbn
Sîrîn bu noktada bizim için hayatî önem arz eden şu tesbitte
bulunmuştur: “Bu ilim Din’dir. Dininizi kimden aldığınıza iyi dikkat
edin!” (Müslim, Dârimî, İbn Ebî Şeybe)
Şu halde iyi bilmek
durumundayız ki, “Ben alim değilim. Ancak fetva sorar ve aldığım
fetvayla amel ederim.” demek insanı kurtarmaya yetmez. Kime fetva
sorduğumuza, yani dinimizi kimden aldığımıza da dikkat etmekle
mükellefiz.
Arızanın kaynağı
Günümüzde din adına
dolaşıma sürülen fitne-fesadın ve bilgi kirliliğinin bu derece revaç
bulmuş olmasında, layık ve ehil olmayan insanları “alim” mevkiine
yükselterek kendilerinden din öğrenen, fetva soran insanların payı
inkâr edilemez.
Fetva sormanın
mantığı şudur: Bir kimse, başına gelen herhangi bir olayda Allah ve
Rasülü’nün hoşnut olduğu hükmün ne olduğunu öğrenmek maksadıyla işin
ehli, ilmiyle amel eden bir alime danışır. Sonra da aldığı fetvayla
amel eder ve böylece Allah Tealâ’yı ve Rasulü’nü hoşnut kılmış
olmanın itminanını yaşar.
Ahiretini önemseyen
insanlar için bu son derece normal, hatta “olması gereken” davranış
biçimidir. Zira fetva, dinin emri ve hükmü ne olursa olsun, yapmaya
çoktan karar verdiğimiz bir işi “kitabına uydurma” işlemi değildir!
Aksine hareket
etmek, yarım hocaların, yani sahte alimlerin bizi dinimizden
etmesine yol aramak demektir. Yarım hoca dinden eder, evet, ama
fetva sormak durumundaki kişi de, dininden olmamak için fetvayı
kimden alması gerektiğine dikkat etmek gibi bir sorumluluğun
muhatabıdır.
Unutmayalım ki “Bir
millet kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah o milleti değiştirmez.”
(Ra’d, 11)
Yarım Hocaların
Dinden Ediş Usulü
İstikametimiz
Batı’ya doğru çevrildiğinden beri, bizim Din’i algılama ve yaşama
tarzımıza da bir çözülme arız oldu.
Nefsimize ağır
gelen hükümleri devre dışı bırakmak ya da o hükümlerle muhatap
olmadığımızı ispatlamak için olmadık yorumlar yapar hale geldik.
Eğer nefsimize ağır
gelen hüküm, Kur’an ayetiyle sabit ise, o konuda Sünnet’i,
Sahabe’nin ve ulemanın anlayışını görmezden gelerek ayete kendi
anlayışımız doğrultusunda anlam vermenin gayreti içinde olduk.
“Kur’an 1400 yıl önce inmiştir, ama her çağa hitap etmektedir. Onun
her çağda yeniden yorumlanması, evrenselliğinin bir gereğidir.” gibi
saçma sapan gerekçelerle Allah’ın Kitabı’nı kendi heva ve
heveslerimiz doğrultusunda olmadık yorumlara tabi tuttuk.
Bahis konusu olan
hüküm, Sünnetle/hadislerle sabit olmuş ise, iş biraz daha
kolaylaşıyor. Müsteşrikler marifetiyle hadislere güvensizlik
virüsünün çoktan bulaştığı aklımıza bu aşamada hemen “uydurma
hadisler” söylemi geliveriyor. Söz konusu hadisin de “uydurulanlar”
cümlesinden olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılıyoruz!
İcma ya da Kıyas’a
gelince, orada yükümüz büsbütün hafiflemiştir. Zira yüzlerce yıl
önce meydana gelmiş bir icmanın bugün bizi bağlamayacağı, kıyasla
verilen hükümlerin ise “Kur’an’ın/Sünnet’in ruhu” dediğimiz şeye
aykırı olduğu yorumu hemen yanıbaşımızdadır.
Modern zamanlarda
Edille-i Şer’iyye adeta hayatımızdan çıkmış, onun yerini şu üç ilke
almıştır:
• Kolaycılık
• Akılcılık
• Değişim.
Bu ilkelere uymayan
delil, ayet de olsa, hadis de olsa, bir çaresine bakılır ve mutlaka
devre dışı bırakılır!
Kaynak: Semerkand
Dergisi