ÇAĞDAŞLIK
ve HAKİKAT
Ebubekir
SİFİL
“Çağ
dışı” nitelemesini hayatın bütün alanlarına tesir edecek şekilde
kullanmak, çağdan çağa, mekândan mekâna ve insandan insana değişiklik
göstermeyen “hakikat”e yapılan en büyük haksızlıktır.
Zira “hakikat”in en temel özelliği, “ölçü” olmasıdır.
Modernizm'in dünya hakimiyeti, adına
“klasik/geleneksel” dediği hayat tasavvurunu ve onun dinî, kültürel,
toplumsal, bireysel... bütün pratik yansımalarını “çağ dışı”
ilan etmesiyle mümkün olmuştur. Bunu da çok büyük ölçüde,
kendine özgü anlamları bulunan kavramlar üreterek ve o kavramları
türlü propaganda/telkin metotlarıyla insanların bilinç altına
zerk ederek yapmıştır. Bu operasyon tamamlandığı zaman,
insanlar bir şey hakkında hüküm verirken, muhakemelerini işletmeden,
kendilerine benimsetilmiş hazır kalıplar doğrultusunda hareket
etmeye başlar.
Abluka altında
kalan zihinler
Söz gelimi yukarıdaki paragrafta
tırnak içinde verdiğimiz “çağ dışı” nitelemesi, aslında
kavramsal bir ağırlığa sahiptir. Öyle ki, bir fikir, düşünce
veya tutumun “çağ dışı” olduğu söylendiği zaman, onun
“kötü, yanlış ve geçersiz” olduğu ifade edilmiş olur.
Oysa “çağ” bir zaman
dilimidir ve değer ölçüsü değildir. Her zaman diliminin olduğu
gibi, içinde yaşadığımız zaman diliminin de hem değişebilen
telakkileri, hem de değişmez değer ölçüleri vardır. “Çağ
dışı” nitelemesi, hakkında kullanıldığı şeyin, içinde
bulunduğumuz zaman diliminde yaşayanların genel kabulüne uymadığını
anlatır.
İyi ama içinde bulunduğumuz çağda
oldukça fazla sayıda değer ve telakkinin mevcudiyeti bir gerçek
değil midir? Herhangi bir şeyin “çağ dışı” olduğu söylendiğinde,
bu hüküm, hangi dine, kültüre ve değer yargıları sistemine bağlı
olanlar nazarında geçerlidir? Müslümanlara göre mi, Hıristiyan,
Yahudi veya Budistler'e göre mi? Yoksa Türkler'e, Araplar'a, Çinliler'e,
Amerikalılar'a veya Ruslar'a göre mi?
Sözünü ettiğimiz “kavram
tasallutu”, günlük konuşma dilimize o denli yerleşmiştir ki,
mesela Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u fethinden bahis açıldığında,
hemen hepimizin aklından Fatih'in “çağ açıp çağ kapattığı”
geçer. Bunun ne anlama geldiğini hiç düşündünüz mü?
İstanbul'un fethinin, Osmanlı ve
İslâm dünyası için anlamı elbette büyüktür; ancak fetih
olayı ne Osmanlı'da, ne de genelde İslâm dünyasında bir dönemin
kapanıp, başka/yeni bir dönemin açıldığını söylememize imkân
verecek bir değişikliğe yol açmıştır.
İstanbul'un fethi, ancak Batılılar/Hıristiyanlar
için bir çağın kapanıp diğerinin açılması anlamına gelir.
Zira İstanbul'un fethiyle Ortaçağ'ın kapanıp Yeniçağ'ın açılması,
Batı'da yaşanan Rönesans hareketlerinin ortaya çıkması anlamına
gelir. Bilimde, dinde, felsefede... yaşanan bu köklü anlayış değişikliği
sadece Batı aleminde meydana gelmiş bir dönüşümü ifade eder.
Zaten İstanbul'un fethinin çağ açıp çağ kapattığı, Batılılar
tarafından (kendi dünyalarında yol açtığı değişimi ifade
etmek üzere) söylenmiştir.
İslâm dünyasında ve Osmanlı'da
ise fetih, herhangi bir sahada böyle keskin bir dönüşüme yol açmış
değildir. İstanbul'un fethine kadar sosyal hayatta, din
telakkisinde ve hayat tarzında görülen durum ne ise, fetihten
sonra görülen de odur.
Çağlarüstülük
ve çağ dışılık
“Çağ dışı” nitelemesini
hayatın bütün alanlarına tesir edecek şekilde kullanmak, çağdan
çağa, mekândan mekâna ve insandan insana değişiklik göstermeyen
“hakikat”e yapılan en büyük haksızlıktır. Zira
“hakikat”in en temel özelliği, “ölçü” olmasıdır. Yani
herhangi bir şeyin değerini veya değersizliğini, doğruluk veya
yanlışlığını, hakikate bakarak tayin ederiz.
Bir an için, uzunluk ölçü
birimi olarak kullandığımız “metre”nin standart/değişmeyen
bir uzunluğu anlatmadığını tasavvur ediniz. Bunun yol açacağı
karmaşanın boyutlarını düşünebiliyor musunuz? Böyle bir
durum, uzunlukla ilgili hiçbir işin yapılamayacağı anlamına
gelecektir. Dakik teknik işlemler bir yana, elbiselik kumaş veya
üstüne ev yapılacak arsa dahi alamazsınız. Aynı durum ağırlık,
hacim gibi ölçü birimleri için de geçerlidir.
Bu basit benzetmeden yola çıkarak
“hakikat”in de değişmemesi gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Değişmez bir ölçü olmadan neyin yanlış neyin doğru, neyin
sahte neyin gerçek olduğunu nasıl tayin edebiliriz?
Elimizde öyle bir ölçü olmalı
ki, her zaman ve mekân için geçerliliği garanti edilmiş
bulunmalı. Ancak böyle bir ölçü bize muhtelif değer yargıları
konusunda mihenk olabilir. İşte bu ölçü, “çağlar üstü
hakikat”tir ki, onun geldiği kaynak, zamana ve mekâna arız olan
her türlü gel-gitten münezzeh ve insana arız olan her türlü
zik-zaktan müberradır.
Bu hakikat bize kendisini
“furkan” olarak tanıtıyor. Furkan... Yani iyi ile kötüyü,
doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, gerçek ile sahteyi,
beyaz ile karayı birbirinden ayıran ölçü...
Hz. İbrahim a.s.'ın, güneşin ve
ayın ilâh olamayacağını söylerken yürüttüğü muhakemeyi
hatırlayınız: Bunlar batıp gidiyor; batıp giden bir şey ilâh
olamaz. Gerçek ilâh, batıp gitmeyen, başka bir varlığın
mevcudiyetinden etkilenmeyen ve onun ortaya çıkmasıyla gölgede
kalmayan bir varlık olmalı...
İşte güneş ve ayın, Yüce
Allah'ın varlığı karşısındaki durumu, insanın gelip geçici
heveslerinin hakikat karşısındaki durumu gibidir. İnsanın bu
hevesatının vücut verdiği değer yargıları, hakikatin “çağ
dışı” olduğunu söylerse, buna ancak gülünür.
Sabit
hakikat, değişken telakkiler
Hz. Ali r.a. “Hakkı kişilere göre
değerlendirme! Hakkı öğren ve kişileri hakka göre değerlendir.”
diyor. Şurası gün gibi aşikâr ki, günümüzde dünyaya
“evrensel değer yargıları” olarak dayatılan hususlar Batı
kaynaklıdır. Batı dünyasının kendi tarihsel ve kültürel geçmişinden
süzülüp gelen bu değer yargılarının o tarihe ve kültüre ait
olmayan bizler ve başkaları için geçerli olduğunu ileri sürmenin
bir tek mantığı vardır: Batı'nın askerî, ekonomik ve kültürel
konumu karşısında düşülen aşağılık kompleksi.
Kur'an, insan kaynaklı hevesat ile
değişmez hakikati son derece çarpıcı bir benzetmeyle şu şekilde
ifade ediyor:
“Köpük atılıp gider. İnsanlara
fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde baki kalır.” (Raad, 17)
Dün doğru dediğine bugün yanlış
diyen, dün benimsediğini bugün terk eden insan, değer yargılarını
da bu gelip geçici heva ve hevesleri doğrultusunda oluşturuyor.
Çağdaş değer yargıları dediğimiz
hevesat, köpük misali geçici iken, yeryüzünde kıyamete kadar
baki kalacak olan hakikati “çağ dışı” ilan etse ne çıkar?
Kaynak: Semerkand
Dergisi