Prof Muhammed Ali es-Sâbûni Hristiyanlar’ın
Cennet’e girme meselesi başta olmak üzere tartışılan konulara
açıklık getirdi
ORYANTALİZMDEN
ETKİLENENLER KUR’AN-I KERİM’İ ANLAYAMAZLAR
Söyleşi: İhsan ŞENOCAK
İnkişaf: Hocam Kur'an-ı
Kerim'in anlaşılabilmesi için İslam'ın erken asırlarından bu
tarafa uygulanan ve zaman içerisinde de tedvin edilerek metin
haline getirilen tefsir ve fıkıh usulü günümüzde modernist müslümanların
yenilenme çağrıları ile karşı karşıyadır. Modernistler,
mevcut tefsir ve fıkıh usulü ile Kur'an-ı Kerim'in anlaşılamayacağını,
mutlaka batılıların geliştirdiği çağdaş anlam bilimin
verilerinden istifade edilmesi gerektiğini söylemektedirler. Üç
tefsir ve birkaç tane de muhtasar tefsirin sahibi olarak Kur'an-ı
Kerim'i tefsir ederken klasik usulde bir yetersizlik gördünüz mü?
Görmediyseniz bu çağrının arka planında ne olabilir?
Sâbûni: Allah Teala'ya
hamd ve O'nun bütün beşeriyete rahmet olarak gönderdiği
Muhammed Mustafa'ya salat-u selam olsun.
Kur'an-ı Kerim Allah Teala'nın bütün insanlığa gönderdiği
Arabi bir kitaptır. Bütün insanlık O'nun nuru ile aydınlansın
diye nebilerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa'ya -sallallahu aleyhi
ve selem- Arapça olarak indirilmiştir. Çünkü Allah Resul'ü
Arap'tı ve Arabi bir çevrede yaşıyordu. Bu yüzden fesahat ve
beyanın zirvesi olan Kur'an'da Arapça olarak indi. Niçin indiğini,
gayesinin ne olduğunu bizzat kendisi açıklıyor: “Bu Kur’an,
Rablerinin izniyle insanları karanlıktan aydınlığa çıkarman için
sana indirdiğimiz bir kıtaptır.” (İbrahim: 1)
Allah Teala Kur'an-ı Kerim'i irşat için indirdi. O, bütün alemi
aydınlatacak, insanlık da O’nun nuru ile aydınlanacaktır.
Kur'an'ın nurundan istifade edebilmek için, O’nu Arapça'nın
esaslarına göre anlamalıyız. Usul kitapları bunun için telif
edilmiştir. Bütün müfessirler bu esasları kullanmışlardır.
Kur'an-ı Kerim'i anlamak için müsteşriklerin usulünü ya da
onların geliştirdikleri anlam bilimi kullanamayız. Bu nasıl
olabilir ki?! Arapça'yı Arap gibi bilmeyenlerden Arapça inen
Kur'an-ı Kerim'i anlamanın usulünü nasıl alabiliriz?!
Müsteşrikler kısmen Arapça konuşabilirler fakat ibarenin mantûk
ve mefhumunu Arap gibi anlayamazlar. Bu durum "ben Türkçe'nin
felsefesini sizin kadar iyi bilirim" dememe benzer.
Kur'an-ı Kerim, ilahi bir nur olarak indi. Nitekim Allah Teala
"Biz size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik." (Nisa:
174) buyurmaktadır. Bu yüzden O’nu anlayacak kişinin kalbinde
nur olması gerekir. Nur olacak ki, nur olan Kur'an-ı Kerim'i
anlayabilsin. Kalbinde zulmet olan ya da küfür ve fısk içinde yüzen
kişiler Kur'an'ı Kerim'i doğru bir şekilde anlayamazlar. Çünkü
Cenab-ı Hakk böyle bir kalbi Kur'an'ı anlayacak şekilde açmaz.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Yeryüzünde haksız yere büyüklük
taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her ayeti görseler
de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler de onu yol edinmezler.
Ama sapıklık yolunu görseler onu hemen yol edinirler. Bu onların
ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları
sebebiyledir.” (A’raf: 146) Bu ayet göstermektedir ki, asilerin
ya da fasıkların son nebi Muhammed aleyhisselam'a indirilen ve nur
olan Kur'an-ı anlamaları mümkün değildir. Buna göre müsteşriklerin
dar akılları ve yetersiz dil bilgileri ile Allah'ın ayetlerini
anlamaları nasıl mümkün olabilir?! Allah fasıkları nurunu
anlamaktan mahrum ederken kafirlere nasıl bu imkanı verebilir?! Bu
durumdaki kişilerin anlam bilimlerini kullanmak sadece Kur'an'ın
anlamını tahrif etmeye yarar. Bu, batıl bir davadır.
Kur'an-ı Kerim'i anlamak isteyen kişi öncelikle meani, beyan,
bedi', usul-u fıkıh, usul-ü tefsir,…, gibi ilimleri bilmesi
gerekir. Aksi takdirde görüşüne göre Kur'an'ı Kerim'i tefsir
eder ki bu fahiş hatalara ve batıl anlamlara irtikap edilmesine
yol açar. Tıpkı ayetleri zahir anlamalarına göre tefsir
edenlerin fahiş hatalara düşmeleri gibi... Nitekim Adiyy b. Hatim
-radiyallahu anh- Allah Resulü'ne -sallallahu aleyhi ve selem-
gelip şöyle der: "işittim ki Allah Teala şöyle buyuruyor:
'sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından)
ayırt edilinceye kadar yiyin, için.' (Bakara: 187)" Bu ayet,
Allah'ın Kitabı Kur'an'ı Kerim'dedir. Kitap Arapça, bu sahabi de
Arap'tır. Fakat usul bilmediğinden ayeti anlayamıyor. Sahabi
ayetten güneşin doğmasına yakın bir ana kadar yani beyaz ipin
siyah ipten ayrılmasına kadar yemek yemeye devam etmeyi çıkarıyor.
Halbuki "beyaz iplik" fecir vaktini yani tan yerinin ağırmaya
başladığı anı, "siyah iplik" de gecenin karanlığını
anlatmaktadır. Yoksa gerçek anlamda iplikleri birbirinden ayırmak
değildir.
Bu yüzden asıl kaynaklara dönmemiz gerekir. Kur'an'ı Kerim
ihatası imkansız bir deniz gibidir. Lügat ve belagat bilmeyenler
O’nun anlamlarını bulup çıkaramazlar. Müfessirlere bakın;
her biri lügat, usul ve fesahatta zirve şahıslardır. Buna rağmen
takrib yoluyla Allah'ın muradını anladılar. Kesin bir şekilde
anladıklarını belirtmediler. Herkes nasibi nisbetinde Kur'an'dan
istifade etmiştir. Onlar bu halde iken açıklamalarının altına
"her şeyin en doğrusunu Allah Teala bilir." kaydını düşmekten
imtina etmediler.
Âma olanlar, gören kişilere yol gösteremezler. Müsteşrikler
ulemaya nisbetle âmadırlar. Bu kişilerin Kur'an'ın anlaşılmasında
referans kabul edilmeleri ya da görüşlerine itibar edilmesi âmanın
görenlere yol göstermesine benzer. Müsteşrikler nasipsiz olmaları
cihetiyle âmadırlar.
Şehadet ve Miras
İnkişaf: Çağdaş
anlam bilimden etkilenen yakın dönem yenilikçi hareketlerin bir
çoğuna göre ahkam ayetlerinin mevcut halleriyle modern dünyada
uygulama alanı bulmaları imkansızdır. Yenilikçilere göre, -örneğin-
müslüman bir kadına mirasta erkek kardeşinin yarısı kadar pay
alacağını ya da iki kadının bir erkek şahide denk olabileceğini
anlatmak güçtür. Böyle bir yaklaşım ya da usulün benimsenmesi
İslami olabilir mi?
Sâbûni: Bu usul değil,
cehalet ve ahmaklıktır. Bunlar Kur'an'ın muradını anlayamayan
cahil kişilerdir. Mesela şehadetle ilgili ayete bakalım: Bunda ki
sır nedir? Bu konu maddi ve mali hususlar ile alakalıdır. Erkek
bu alanlarda ihtisas sahibidirler. Kur'an-ı Kerim kadını aile
meselesinde ihtisas sahibi kabul ettiğinden mali hususlarda erkeği
mütehassıs olarak görür. Erkek gece, gündüz mali hususlar ile
ilgilenir. Zihni bu alanda daha canlıdır. Mali meselelerde
unutkanlığı kadına nisbetle daha azdır. Bu yüzden kadın mali
işlerde erkek kadar başarılı olamaz. Sonra kadın, erkeğe
nisbetle daha unutkandır. Ayet bağlamında düşündüğümüzde
kadının bu işlerle iştigal etmemesi unutkanlığının artmasına
etki eder. Çünkü insanın sahasına girmeyen işlerde zabdı zayıftır.
Konuya kadın cihetinden bakıldığında onunda ihtisas sahibi olduğu
alanlarda zabdının erkekten daha güçlü olduğu görülür.
Mesela yemekle alakalı meselelerde kadın, bir gördüğü yemeği
başarılı bir şekilde yapabilirken erkek ön bilgiye sahip olmadığından
kadın kadar tez kavrayamaz.
Kadın, erkek kadar mütemekkin değildir. Daha duygusaldır. Daha
unutkandır. Daha tez kızar. Allah Teala kadın ve erkeğin mevcut
konumlarına göre bu hükmü takdir etmiştir.
Erkek de kadın da duygusal ve akıllı varlıklardır. Fakat kadının
duygusallığı her zaman aklına galiptir. Bu durum göz ardı
edilmemelidir.
Allah Teala kadını evin mürebbiyesi olarak yaratmıştır. Niçin?
Çünkü çocukları yetiştirmede duygusallık ve şefkat önemlidir.
Bunlar kadında daha öndedir.
Erkeğin aklı duygusallığına galiptir. Ayrıca erkek, iktisadi
hayatın içerisinde olduğundan ticari teamülleri daha iyi bilir.
Bu itibarla onun mali işlerde ki konumu kadınınkinden daha güçlüdür.
Erkeğin mirastan iki, kadının bir pay almasına gelince; bahsettiğiniz
kişiler bu hükmü anlamış olsalardı göreceklerdi ki kadın
(bir pay almasına rağmen) gerçekte erkekten daha müreffehtir. Niçin?
Bir örnek üzerinden meseleyi değerlendirelim: Bir adam ölüyor
ve geride bir erkek ve bir kız çocuk bırakıyor. Allah Teala'nın
hükmüne göre erkek iki, kız bir hisse alacak. Yani adamın üç
bin riyali olsa iki binini erkek, binini kız alacak. Bu çocukların
her biri evlenecek. Bu açıdan bakıldığında iki bin riyal alan
erkek evlenirken mehr verecek. Mirasın bin riyalini mehr verdiğini
düşünelim geriye bin riyali kalacak. Bin riyalle de ev
kiralayacak, eşine elbise temin edecek, onun nafakasını sağlayacak,
tedavi giderlerini karşılayacak. Fakat kız böyle değildir.
Miras kalan bin riyalin hepsi kendisine kalmaktadır. Harcama
zorunluluğu yoktur. Çünkü o, mali hiçbir şeyle mükellef değildir.
İşte sosyal adalet budur. Allah Teala yarattığı insanın
maslahat ve ihtiyacını en iyi bilendir: “Babalarınız ve oğullarınızdan,
hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar
(mirasla alakalı hükümler), Allah tarafından farz kılınmıştır.
Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Nisa: 11)
İnkişaf: Hocam kadının
şahadeti bağlamında konuya baktığımızda şöyle diyebilir
miyiz; Kur'an-ı Kerim, kadını çocuklarının mürebbiyesi olarak
görmektedir. Bu gün her ne kadar kadın cemiyetin farklı noktalarında
çeşitli konumlarda görev almış olsada bu, Kur'an'ın telkin
ettiği bir cemiyet fotoğrafı değildir. Bu yüzden modernistlerin
kadın telakkisi temelde Kur'an'la çelişmektedir. Onlar itirazlarını
çelişen bu telakki üzerine bina etmektedirler…
Sabuni: Evet kadının
yeri evidir. Kadını evinden çıkarmak ona yapılan en büyük
ihanettir. Kadını sokağa itenler ona hürriyet verelim derken onu
tehlikenin içine ittiler. Nafakasını kendisi kazanan bir kadının
mali işlerden vakit bulup asıl vazifesi olan annelikle ilgilenmesi
ne kadar mümkün olabilir?! Bu yüzden İslam, modern dünyanın zıddına
kadını mürebbiye olarak düşünmüş ve onun iffet ve kerametini
korumuştur.
Modernistler akıllarıyla konuşmuyorlar. Kadına nafakanı kazan,
hayatını kurtar, kamuya açıl, meslek sahibi ol diyorlar. Peki çocukları
kim yetiştirecek?! Eğer çocukları anne terbiyesinden mahrum bırakırsak
o zaman dilediklerini yaşarlar, kendileri bozuldukları gibi
cemiyeti de bozarlar. Kadının çocuk terbiyesi ile ilgilenmesi
mali meselelerle ilgilenmesinden daha önemlidir. Çünkü çocuk
terbiyesini en güzel anneler yapabilir. Buna rağmen kadının mali
işlerde ilgilenmesinde bir beis yoktur.
Şehadetle alakalı ayet, malı korumayı da hedeflemektedir. Mal,
canın yongasıdır. İslam malın israf edilmesine karşıdır.
Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sizin için
geçim kaynağı yaptığı malllarınızı aklı ermezlere
vermeyin.” (Nisa: 6) Ayet, insanlara hitap etmektedir. Sefih (aklı
ermez kişi) malını harcıyor ona kimse karışamaz diyemezsiniz.
İsraf edilen mallar milli serveti tüketir, bu da cemiyete zarar
verir. Bu yüzden mal korunmalıdır. Bunun hamilerinden biri de şahitlerin
güvenilir olmalarıdır. Erkeğe nisbetle daha çok unutan ve daha
duygusal olan kadının erkek kadar güvenilir olmadığı aşikardır.
İnkişaf: Buraya kadar
ki ifade ve örneklerinizden fıkıh ve tefsir usulünün modern dünyanın
problemlerini çözebilecek donanımda olduğu anlaşılmaktadır.
Hal bu iken niçin modernistler yeni usul arayışları içerisinde
yer almaktadırlar?
Sâbûni: Bu, öncelikle
iman zayıflığından sonra da Kur'an'ın sırlarını ve hükümlerini
anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Kur'an-ı Kerim herkesin
anlayabileceği bir kitap değildir. Lügat ve usul okumayan bir Müslüman
O’nu anlayamaz. Bu yüzden Kur'an’ı anlayacak kişinin istinbat
için gerekli olan ilimleri bilmesi gerekir. Çünkü hükmünün
istinbatı salim bir anlayışa dayanmaktadır. Mesela Cenabı Hak
“Onlar (kadınlar) size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz/hünne
libasunleküm ve entüm libasun lehünne” (Bakara: 187)
buyurmaktadır. Kişi ayetin muradını anlayamazsa büyük bir
hataya düşer. Nitekim lügat ve belagat ilminden mahrum bir Fransız
Kur'an-ı Kerim'i tercüme ederken ayette geçen "libas"
kelimesini "pantolon" olarak çevirmiştir. Halbuki ayet-i
kerimede geçen "libas" kelimesinin anlamı bu değildir.
Bir Arap da, "libas"ı " şalvar" olarak tefsir
etmiştir. Ayette güçlü bir anlatım vardır. Eşler arasındaki
ilişkiden bahsedilmektedir. Elbise ve örtü nasıl insanı soğuk
ve sıcaktan koruyorsa eşlerde birbirlerine karşı koruyucu
olurlar denmektedir. Buna göre "libas" kelimesinin anlamı
"erkek kadın için, kadın da erkek için örtüdür." şeklindedir.
Yani birbirlerini tamamlarlar.
Müfessir olduğunu zanneden kişi, tefsir usulünü ve hüküm
istinbatı için gerekli olan ilimleri bilmezse kesinlikle Kur'an-ı
Kerim'i anlayamaz.
Arap dilini bilmeyen, beyan, bedi', meani gibi ilimlerden mahrum
olan kişilerin Kur'an-ı anlama gayretleri beyhudedir. Bu ilimlere
vakıf olan çocuklar bile bunlardan daha nasipdardırlar. Esmai'in
anlattığı şu olay bunu tescil etmektedir: "Bir gün içerisinde
derin manalar barındıran şiirler inşad eden dört beş karış
boyunda bir kız çocuğuna rastladım. Şiirini işitince 'bu kız
ne kadar fasih konuşuyor.' dedim. Çocuk bana şu şekilde karşılık
verdi: ‘yazıklar olsun sana! Şu ayetten sonra fesahat mı olur:
"Musa’nın annesine, ‘Onu emzir, başına bir şey
gelmesinden korktuğun zaman onu denize bırak, korkma, üzülme.
Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız’
diye ilham ettik.” (Kasas: 7) Bu ayet son derece kısa olmasına
rağmen iki emr (emzir ve denize bırak), iki nehy (korkma, üzülme),
iki haber (ilham ettik, başına bir şey gelmesinden korktuğun
zaman) ve iki müjdeyi (biz onu sana döndüreceğiz, onu
peygamberlerden kılacağız) bir araya getirmiştir. Bunu hiçbir
beşer söylemez.” Bu kız çocuğunun şiirinden çok daha fazla
şaşırtıcı bir durum var ki o da Kur’an’ı sırlarıyla
anlamasıdır.
Modernistler tefsir ile alakalı ilimlere vakıf olsalardı yeni
usul arayışlarına girmeyeceklerdi. Nasipsizlikleri bu kız çocuğu
kadar Kur'an-ı anlamalarına engel olmuştur.
Kur'an-ı Kerim Bir Denizdir
İnkişaf: Kur'an-ı
Kerim’i anlama noktasında hangi tefsirler ölçü alınmalıdır.
"Şu tefsir, şundan daha başarılıdır" denebilir mi?
Sâbûni: Kur'an-ı Kerim
bir denizdir. Tek başına hiçbir müfessir O’nu ihata edemez.
Her müfessir O’nun farklı bir yönünü keşfetmiştir. Biri
O'ndan fıkhi hükümleri çıkarmış, namaz, hac, zekat gibi… Diğeri
belağat perdesini kaldırmış, bir diğeri Arap Dili ile alakalı
inceliklerine dikkat çekmiştir. Bir başkası kıssaların ihtiva
ettiği haberleri izahta daha başarılı olmuştur. Tek başına
bir müfessirin bütün yönleri ile Kur'an’ı anlaması beşer
takatini aşan bir durumdur. O’nu anlamak için ihtisas
gereklidir.
Ayrıca zaman ilerleyip geliştikçe mütekaddimin ulemaya nasip
olmayan bazı Kur'an hakikatleri de ortaya çıkmaktadır. Mesela
insan önceden yukarıya doğru çıkıldıkça oksijenin azalacağını
bilmiyordu. Bu gün biliyoruz ki, semaya doğru yükseldikçe
oksijen azalmakta ve buna paralel olarak kişinin sadrı daralmaktadır.
Bu gerçek Kur'an-ı Kerim'in şu hakikatini doğru bir şekilde
anlamamıza yardımcı olmaktır. Allah Teala kişinin kalbini aydınlatmak
istediğinde onu İslam'a açar. Bir başkasının dalaletini
isterse sanki semaya çıkıyor gibi onun kalbini daraltır:
“Allah her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İslam’a
açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşcasına
daraltır, sıkar.” (En’am: 125) Ayetin zahir anlamı kişi
semaya doğru çıkmak ister fakat buna gücü yetmez. Fakat gerçek
anlam bu değildir. Semaya doğru ilerledikçe oksijenin azaldığını
buna bağlı olarak kişinin nefesinin daraldığını bilmemiz bu
ayetin sırrını ortaya çıkarmıştır.
“Evet bizim, insanın parmak uçlarını (benane) bile düzenlemeye
gücümüz yeter.”
(Kıyame: 4) “Benane” parmak uçları demektir. Modern ilim
parmak uçlarının sırrını ortaya çıkarana kadar bunun hikmeti
bilinmiyordu. Fakat bu gün anlaşılmıştır ki, bir insanın
parmağındaki bu basit çizgiler bir diğer insana benzememektedir.
İşte bu, Kur'an-ın i'cazıdır. İnsanın yaratılışı da böyledir.
Gayr-i Müslim bir tabip insanın yaratılışı ile ilgili ayetleri
duyunca hayretini gizleyememiş ve “daha düne kadar bilinmeyen bu
hakikatleri, ümmi olan Muhammed'in -sallallahu aleyhi ve selem-
bilmesi mümkün değildir. Kur'an mutlaka Allah'ın vahyidir.”
demiştir. Doktorun Müslüman olmasına sebep olan ayetlere bir bakın:
“Sonra onu az bir su (meni) halinde sağlam bir karargaha (ana
rahmine) yerleştirdik. Sonra bu az suyu ‘alaka’ haline
getirdik. Alakayı da ‘mudga’ yaptık. Bu ‘mudga’yı da
kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet
onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık.” (Mü’min:
13-14), “Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne
geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor.” (Zümer:
6) Kur’an-ı Allah Teala vahyetmemiş olsaydı Araplar bu
hakikatleri nereden bilebilirlerdi.
İnkişaf: Hasan Hanefi
katıldığı bir toplantıda Kur'an-ı Kerim'in inişini anlatırken,
örnek olarak erkeğin eşine yaklaşmasını kullanıyor. Yani
vahyin gelişini o hale benzetiyor. Kur'an-ı Kerim'i anlama iddiasında
olan bir zihinde, bu tür bir teşbihin oluşması nasıl izah
edilebilir?
Sâbûni: Bu adam cahil
değil sefihtir, ahmaktır. Bu ifade hastanelik derecede bir
cinnettir. Bu ibare, üzerinde konuşulmayacak kadar çirkindir.
Sefahetin sınırıdır. Bu cahil herif, Kur'an'ın nüzülünün
esrarını idrak etmekten uzaktır.
Hz. İsa’nın İnmesi
İnkişaf: Modernistler
Kur'an-ı Kerim'i anlama usulünde olduğu gibi anladıkları mana
itibariyle de ulema ile çelişmektedirler. İsterseniz biraz da
modernitenin sürekli gündemde tuttukları geleneğe itiraz
noktaları üzerinde konuşalım. Şüphesiz ki bunların başında
Hz. İsa'nın –aleyhisselam- inişi meselesi gelmektedir. Kur'an-ı
Kerim'de Hz. İsa'nın öldüğünü ima eden bir karine var mıdır?
Sâbûni: Allah Teala
"Onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri)
onlara İsa gibi gösterildi." (Nisa: 157) buyurmaktadır.
Yahudiler kesinlikle İsa'yı –aleyhisselam- asamadılar. Hz. İsa
zannederek O’na benzetilen kişiyi öldürdüler.
Yahudiler, O’nu öldürdüklerini iddia ediyorlar. Ne gariptir ki
Hiristiyanlar da onların iddialarını tasdik ediyor. Kur'an-ı
Kerim de onları "Onu ne öldürdüler, ne de astılar"
diyerek tekzip ediyor. Burada tuhaf olan bir durum var ki, o da
Hristiyanlar Hz. İsa'nın ilah olduğunu iddia ediyorlar sonra da
ilahın asıldığını söylüyorlar. Bu ne kadar tuhaf bir
durumdur. Şair ne güzel söylemiştir:
Yahudi bir kulun eliyle asılan ilah, nasıl bir ilahtır?!
Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa'nın ölümü ile alakalı inançları
zan üzerine ibtina etmektedir. Çünkü onlar öldürülen kişinin
Hz. İsa mı yoksa O'nun yerini gösteren münafık mı olduğu
noktasında şüpheye düşmüşlerdir. Zira "Eğer bu öldürülen
İsa ise bizim arkadaşımız (şikayet eden) nerede? Yok eğer bu
arkadaşımız ise o takdirde İsa nerede? demekten kendilerini
alamamışlardır. Bu yüzden akideleri şüphe üzerine ibtina
etmektedir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Onun
hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içerisindeler;
bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri
yoktur." (Nisa: 157)
İnkişaf: Hz. İsa’nın
yeryüzünden ayrılışını ifade eden “teveffa” kelimesi
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa ile ilgili “müteveffike” ve
“teveffeyteni” (Al-i İmran:55; Maide: 117) şeklinde iki ayrı
yerde kullanılmaktadır. Zemahşeri “Esasu’l-Belağa”da
“teveffa” kelimesinin “öldürmek” anlamında mecazen kullanıldığını
söylemektedir. Buna göre “teveffa” kelimesinin mecaz anlamı,
"bir şeyi bütünüyle kabzetmek" demek olan asıl anlamının
önüne geçmektedir. Neler söyleyeceksiniz?
Sâbûni: Modernistler
"mütevvifike" kelimesini anlayamamışlardır. Bu, ölümü
vaattır. Yani "sen ey İsa! İlah değilsin, bir gün diğer
insanlar gibi öleceksin." demektir.
"Seni öldüreceğim demek" tıpkı "sana şunu
vereceğim" demek gibidir. Yani şu an vermediniz fakat
gelecekte vereceksiniz. Bu cümle verilecek şeyin gelecekte olacağını
göstermektedir. Ayete dönersek Cenab-ı Hakk, Hz. İsa'nın ilah
olmadığını, günü gelince diğer insanlar gibi öleceğini
bildirmektedir. Fakat şu an semaya yükseltilmiştir.
İmam Taberi "Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim/ya
İsa innî müteveffîke ve rafiuke ileyye" ayetinde takdim ve
tehir olduğunu söylemektedir. Buna göre anlam; "seni katıma
yükseltecek sonra vefat ettireceğim." şeklindedir. Burada
mucize vardır. Fakat asıldıktan sonra ruhunun göklere çıkmasında
hiç bir olağanüstülük yoktur. Bu herkes için geçerli olan bir
durumdur.
Hz. İsa günü gelince yeryüzüne inecektir Peki ineceğini söylerken
ne ile istidlal ediyoruz. Kur'an-ı Kerim O'nun kıyametin alameti
olduğunu söylemektedir: (Zuhruf: 61) Ayrıca bu konudaki hadisler
tevatür derecesindedir.
İnkişaf: Keşmiri'nin
"et-Tasrih bima Tevatere fi Nüzuli'l-Mesih" adlı eseri
tevatürü gözler önüne sermektedir.
Sabuni: Evet.
İnkişaf: Zuhruf
Suresi'nde ki “Şüphesiz ki O (İsa) kıyamet için (onun yaklaştığını
gösteren) bir bilgidir.” mealine gelen ayet açık bir şekilde
Hz. İsa'nın ineceğini göstermektedir diyebilir miyiz?
Sabuni: Evet, ayet açıkça
nüzülün olacağını bildiriyor.
İnkişaf: Hz. İsa yeryüzüne
peygamber olarak değil, Muhammed Mustafa'ya -sallallahu aleyhi ve
selem- tabi olarak gelecek…
Sabuni: İsa –aleyhisselam-
Allah Resulü'nün şeriatıyla amel edecektir. Yeni bir din
getirmeyecektir. Nebinin nebiye tabi olması caizdir. Bütün
nebiler kendilerinden önceki şeriatları tamamlayıcı olarak
gelmişlerdir.
Yahudi ve Hristiyanlar Ebedi
Olarak Cehennemliktir
İnkişaf: Yahudi ve
Hristiyanların küfür üzere olduklarını tasrih eden ayetler
hakkında neler söyleyecekseniz?
Sabuni: Kıldığımız
namazların her rekatında okuduğumuz Fatiha Suresi'nde “nimet ve
lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve
sapkınlarınkine değil.” âyeti vardır. Allah Resulü -sallallâhu
aleyhi ve selem- buradaki “gazaba uğrayanları” Yahûdiler;
“sapkınları” ise Hıristiyanlar olarak tefsir etmiştir. Allah
Resulü'nün bu tefsirinden sonra artık kimseye söz düşmez.
Kur’ân-ı Kerim'de Yahûdi ve Hıristiyanları cehennemlik
olmaları noktasında müşriklerle eş değer tutan bir çok âyet
vardır: “Gerek Ehl-i kitaptan, gerek müşriklerden olan kâfirler,
hem de devamlı kalmak üzere cehennem ateşindedirler. Onlar bütün
yaratıkların en şerlisidirler.” (Beyyine: 6) Yahûdilerle
ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Küfürleri ve Meryem hakkında
pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle (lânete uğramışlardır)”
(Nisâ: 156) Hıristiyanlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır:
“Andolsun ki, ‘Meryem oğlu Mesih, Allah'tır.’ diyenler kâfir
olmuşlardır.” (Mâide: 17); “And olsun ki, ‘Allah üçten
biridir’ diyenler kâfir olmuştur.” (Mâide: 73)
Bu ayet-i kerimeler, Yahûdi ve Hıristiyanların küfür içinde
olduklarını açık bir şekilde belirtirken ve onlar Allah'ı ve
Rasulü'nü yalanlayıp dururken biz onların îman sahibi olduklarına
ve cennete gireceklerine nasıl hükmedebiliriz? Ayrica Allah Teala
Hz. Îsa'nın diliyle şöyle buyurur: “Oysa Mesih, ‘Ey İsrailoğulları!
Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin; kim Allah'a ortak koşarsa
muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir,
zulmedenlerin yardımcıları yoktur’ dedi.” (Mâide 72)
Onları cennete girmekten mahrum bırakan biz değiliz; ancak onlar
küfrederek, Üzeyr ve Mesîh'in Allah'ın oğlu olduğu iddiasında
bulunarak, Mesîh'in çarmıha gerildiğine inanarak ve O’na ilahlık
isnad ederek cennete girmekten yüz çevirdiler.
İnkişaf: Günümüzde
yaşayan Yahudi ve Hristiyanlarda benzer akıdeye sahip olduklarından
onlar içinde yukaradaki ayetler geçerlidir…
Sabuni: Tabii ki, günümüz
Yahudi ve Hıristiyanlarından Peygamberimiz'in -sallallâhu aleyhi
ve sellem- resul olduğuna iman eden ve Kur’an'ı tasdik eden
kimse var mıdır? Böyle birileri varsa bunlar nerede yaşamaktadır?
Bizim gezegenimizde mi, yoksa başka alemlerde mi? Yahûdi veya Hıristiyan
olup da Peygamberimize iman eden bir kişi gösterebilir misiniz?
İnkişaf: Bütün bu
deliller göstermektedir ki cennete girmenin vazgeçilmez şartlarından
birisi de Hz. Muhammed'e -sallallâhu aleyhi ve selem- îmân etmek
ve O'na tâbi olmaktır…
Sâbûni: Evet, cennete
girmenin vazgeçilmez şartlarından biri de, Hz. Muhammed’e -sallallâhu
aleyhi ve sellem- iman etmek ve Allah'tan getirdiği her şeye tâbi
olmaktır. Ne Katoliklerin lideri Vatikan'daki “Papa”, ne de en
alt seviyedeki bir papaz ya da bir haham, Peygamberimiz'in ve
Kur’an-ı Kerîm'in hak olduğuna inanmaktadır. Bütün Yahûdi
ve Hıristiyanlar Peygamberimiz'in risaletini yalanlamaktadır.
Farz-ı muhal kabilinden bir an için onların Allah Resulü'nün -sallallâhu
aleyhi ve sellem- peygamberliğine inandıklarını, Mesîh'in ilahlığını
ve Allah'ın oğlu olması şeklindeki inançlarını tashih
ettiklerini düşünsek bile bu yeterli değildir. Mutlaka,
Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed'e -sallallâhu aleyhi ve
sellem- tâbi olmaları ve O’nun getirdiği dîne ters düşen dîni
terk etmeleri gerekir. Şurası kesin bir vâkıadır ki, Hz.
Peygamber Yahûdi ve Hıristiyanların iddia ettikleri gibi sadece
Araplara değil, bütün beşeriyete gönderilmiştir: “Ey Rasûlüm!
Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın
uyarıcısı olarak gönderdik.” (Sebe: 28); “Ey insanlar! Ben
sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim.” (A'râf:
158) âyetleri sebebiyle Hz. Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve
sellem- peygamberliğinin evrensel olduğunu hiç kimse inkâr
edemez. Allah Resulü bütün insanlığa gönderilmişse O’na tâbi
olmanın vâcip olmadığı nasıl söylenebilir?! Yoksa Allah Teâlâ
O’na îmân etmeyi vâcip kılıp daha sonra O’na tâbi olmayı
mübah mı addetmiştir?!
Allah Teâlâ, Resulü'ne -sallallâhu aleyhi ve sellem- îmân
etmeyi, getirdiklerine tâbi olmayı bütün peygamberlere farz kılmış
ve bu hususta onlardan söz almıştır: “Hani Allah,
peygamberlerden: ‘Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra
nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde Ona mutlaka
inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış, ‘kabul ettiniz
ve bu ahdimi yüklendiniz mi?’ dediğinde, ‘kabul ettik’ cevabını
vermişler, bunun üzerine Allah: ‘O halde şahit olun; ben de
sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’, buyurmuştu.” (Âl-i
İmrân: 81). Bu ayete göre bütün Peygamberler Hz. Muhammed'in dönemine
yetişmeleri durumunda O’na tâbi olmayı kabul etmişken o
peygamberlerin ümmetlerinin Hz. Muhammed'in dînine tâbi olmakla mükellef
olmadıklarını söylemek ne kadar tuhaftır.
Allah Teâlâ, Yahûdi ve Hıristiyanların îmânlarının makbul
olmasını Hz. Muhammed'e -sallallâhu aleyhi ve sellem- tâbi
olmalarına bağlamıştır: “Onlar ki yanlarında Tevrat ve İncil'de
yazılı bulacakları o Rasûle, o ümmî Peygambere ittiba'
ederler.” (A'râf: 157) Bu âyette sözü edilen peygamber kimdir?
Hz. Mûsâ mıdır? Hz. Nûh ya da Hz. İbrâhim midir? Hiç şüphesiz,
burada zikredilen peygamber Hz. Muhammed'tir -sallallâhu aleyhi ve
sellem-. Çünkü âyet-i kerîme o peygamberi ümmîlikle vasıflamış
ve Tevrat ve İncil'de adının geçtiğini belirtmiştir. Bu vasıflara
sahip olan peygamber de Hz. Muhammed'den başkası değildir. Allah
Teâlâ burada peygambere imân etmekten veya risâletini tasdik
etmekten değil de O’na tâbi olmaktan söz ediyor. Tabi olmak da
O'nun getirdiği şerîatla amel etmek ve dînine sarılmaktır.
Yoksa ittibâ içermeyen îmânın anlamı yoktur.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer onlar da sizin inandığınız
gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara: 137) Bu
âyetin ifade etiği gibi hidâyetin şartı Müslümanların îmân
ettiği her şeye îmân etmektir ki Müslümanlar son peygamber Hz.
Muhammed'e -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun getirdiği İslâm
dînine tâbi olurlar.
Nesh Meselesi
İnkişaf: Kur'an-ı
Kerim'de hükmü kaldırılan/mensuh ayet var mıdır. Varsa neshi
reddedenler neye dayanarak bu hakikate itiraz ediyorlar?
Sabuni: Öncelikle şunu
söyleyeyim ki neshi reddetmek icmayı reddetmektir. Çünkü red,
hem mütekaddimun hem de müteahhirun ulemanın icmaına aykırıdır.
Nesh ile alakalı nasslar açıktır: "Biz bir ayetin hükmünü
yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka
daha iyisini veya benzerini getiririz." (Bakara: 106) Nitekim müslümanlar
hicretten sonra on altı ya da on yedi ay Beyt-i Makdis'e doğru
namaz kılmış daha sonra bu hüküm yürürlükten kaldırılmıştır.
İnkişaf: Neshi inkar
edenler Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılmanın Kur'an-ı Kerim'de
olmadığını bu yüzden "artık yüzünü Mescid-i Haram
tarafına çevir." (Bakara: 144) ayetinin her hangi bir ayeti
nesh etmediğini idda etmektedirler.
Sabuni: Kur'an "(Ey
Muhammed!) Biz senin yüzünün semaya doğru çevrilmekte olduğunu
(yücelerden haber beklediğini) görüyoruz." (Bakara: 144)
diyor. Bu ayet delalet etmektedir ki Allah Resulü -sallallahu
aleyhi ve sellem- Mescid-i Haram'a yönelmeden önce başka bir
tarafa doğru namaz kılmakta idi. Bunun içindir ki, Mescid-i
Haram'a dönmek için vahiy bekliyordu. Bu “yön” de önceki ve
sonraki ulemanın icmaı ile Beyt-i Makdis'tir. Ayrıca "İnsanlardan
bir kısım beyinsizler: yönelmekte oldukları kıblelerinden onları
çeviren nedir? diyecekler." (Bakara: 142), Yahudi ve münafıkların
kıble değişince neler konuşacaklarını haber veren bu ayet de
Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılındığına delalet etmektedir.
İnkişaf: Buna göre
Allah Resulü ve müslümanların Kabe'den önce Beyt-i Makdis'e doğru
namaz kıldıkları mefhum olarak Kur'an-ı Kerim'de vardır dolayısıyla
nesh karşıtlarının istidlalleri batıldır diyebiliriz.
Sabuni: Evet… Kur'an-ı
Kerim'in Yahudilerin "Muhammed'i önceki kıblesinden çeviren
nedir?!" türünden konuşacaklarını haber vermesi sarih bir
şekilde Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılındığını göstermektedir.
Bu bir imtihandır. Allah Teala dilediği gibi hüküm koyar. Dilediğini
helal yapar dilediğini haram… Modernistler bu noktada yeniden düşünmelidirler.
Nesh ile alakalı Kur'an-ı Kerim'de daha bir çok örnek vardır.
Kocası ölen kadının iddetinden bahseden ayet iddetin bir yıl
olduğunu söylerken sonra gelen ayet iddetin dört ay on gün olduğunu
bildirmektedir. Bu açıkça bir nesihtir. Sonra gelen ayet öncekinin
hükmünü yürürlükten kaldırmıştır. Zina da böyledir. İlk
olarak zina eden kadınların evlerinde hapsedilmeleri emredilmişti.
(Nisa: 15) Sonra gelen ayet zina eden bekar kadına yüz sopa
vurulmasını emretmiş (Nur: 2) ve açıkça hapis hükmünü nesh
etmiştir.
Yine Allah Teala bir ayeti başka bir ayetle değiştirdiğini
bildirmektedir: (Nahl: 101).
İnkişaf: Modernistler bu ayetin Mekke'de indiğini Mekki ayetlerde nesh
olmadığını dolayısıyla ayetin neshin isbatına delil olamayacağını
söylüyorlar. Bu durumda ayet önce inmiş fakat sebebi sonradır
denebilir mi?
Sabuni: Evet! Allah Teala
haber veriyor ki, nesh olacak ve buna itiraz edecekler. Muhammed
bunu kendi nefsinden uyduruyor diyecekler. Bu ayet neshin olacağını
ve gayri müslimlerin ne diyeceklerini önceden bildirmektedir.
Olmadan önce haber veriyor ve diyor ki Allah Resulü'nün neshe
dahli olmayacaktır. Çünkü Peygamberin görevi aldığı vahiyi
tebliğ etmektir.
İnkişaf: Modernistler
neshin varlığının kabul edilmesi durumunda Allah Teala'ya "beda"
isnat edileceğini söylemektedirler. Neshin kabulü böyle bir hükme
ihtimal verebilir mi?
Sabuni: Allah Teala
hikmeti gereği bir tabip gibi insanlığı tedavi etmektedir.
Doktor bir hastaya tedavi sürecinde farklı ilaçlar kullandırır.
Vücutta ki değişime paralel olarak ilaçların dozunu artırmakta
ya da azaltmaktadır. Bu durum doktora cehalet isnat edilmesine
sebep olabilir mi?! Allah Teala'da her şeyi en iyi bilendir.
Cemiyetlerin durumlarına göre hüküm ayetlerinde değişikliğe
gitmiştir. Doktor önceden, nasıl bir tedavi programı uygulaması
gerektiğini bilir de Allah Teala bilmez olur mu?
İçkinin haram kılınma sürecine bakın: Araplar bizim su içtiğimiz
gibi içki içiyorlardı. Kur'an-ı Kerim’de onu tedricen yasakladı.
Eğer ilk ayet "içki içmeyi terk edin" şeklinde olsa
idi, "onu bırakmayız" derlerdi. Bu örnek Allah Teala'nın
hüküm koyarken insanların içinde bulundukları konumu dikkate
aldığını göstermektedir. İnsanların talim ve terbiyesi de böyledir.
Hayatın her aşamasında tedricilik vardır.
Hz. Aişe -radiyallahu anha- ilk olarak cennet ve cehennemden
bahseden tergib ve terhib içerikli ayetlerin indiğini rivayet
etmektedir. İman, insanların içine yerleşince helal ve haramla
alakalı ayetler inmiştir. Tersi olsa idi insanlar ilahi emirlere
karşı çıkarlardı.
Hz. Adem'in İndiği Cennet
İnkişaf: Günümüzde
bazı tefsirciler Hz. Adem'in indiği Cennet'in Kur'an-ı Kerim'de
anlatılan cennet olmadığını, yeryüzündeki mamur bir bölgeden
Hicaz'a gönderildiğini iddia etmektedirler…
Sabuni: Hz. Adem'in dünyaya
gelmeden önce içinde yaşadığı yer müminler için hazırlanan
ve inanların içerisinde ebedi olarak kalacakları Cennet'tir. Hz.
Adem'i yeryüzünde yaratan Canab-ı Hakk, O'na semada secde
edilmesini emretti. İblis hariç herkes secde etti. Dolayısıyla
yeryüzündeki bir bahçeden indirildiği iddiası yanlıştır.
İnkişaf: Hz. Adem'in
indiği Cennet'ten bahseden ayette orada acıkma ve susama gibi
hasletlerin olmadığından bahsedilmektedir. Dünyada acıkmadan ya
da yemeden yaşayan hiçbir canlının olmadığı düşünüldüğünde
Kur'an-ı Kerim açık bir şekilde Hz. Adem ile Havva'nın bilinen
Cennet'ten çıkarıldıklarını bildirmiştir denebilir mi?
Sabuni: Müfessirlerin
tamamı bu Cennet'in müminlerin içerisinde ebedi yaşayacakları
uhrevi cennet olduğunda hem fikirdirler. Çünkü ayette anlatılan
vasıflar başka hiçbir yere uymamaktadır. (Taha, 118/119) Kur'an-ı
Kerim önce "Sen ve eşin Cennet'te kalın…" diyor ardından
"orada acıkma ve susama" olmadığından bahsediyor. Dünyada
acıkmanın olmadığı bir yer ya da susamayan hiçbir insan
yoktur. Krallar ve devlet başkanları dahil yeryüzünde acıkmayan,
susamayan, güneşin isabet etmediği tek bir şahıs gösteremezsiniz.
Bu vasıflar ancak ebedi olan cennete uymaktadır.
İnkişaf: Cenneti tartışanların
önemli bir bölümü kafirler için cehennemin ebedi olmasına da
itiraz ediyorlar…
Sabuni: Bu, insanların
akıllarına hükmeden şeytana ait bir sözdür. Cehennemin ebediliği
gaybi bir konudur bu yüzden de gaybı bilen Allah Teala'ya bırakılmalıdır.
Sadece biz O’nun -celle celaluhu- cennet ve cehennemin ebedi olduğunu
bildiren sözünü naklederiz.
Cenab-ı Hakk'ın bu konudaki hükmüne itiraz edenler ölümün
olmadığı ahiret gününde cennet ehlinin cennette, cehennem
ehlinin cehennemde ebedi kalacaklarını göreceklerdir. Kur'an
durumuna göre cehennem ehlinin orada ebedi kalacağını, cennette
olan kişinin de oradan çıkarılmayacağını bildirmektedir: (Hicr;
48). Dilediğini yapan Allah Teala Kur'an'da neyi, nasıl
bildirdiyse müminler O’na iman ederler.
İnkişaf: Eserlerinizi
okuyan ya da İnkişaf vesilesi ile sizi tanıyan okurlarınıza
neler söyleyeceksiniz?
Sabuni: Allah Teala
hepimizi itaat, ibadet ve faydalı ilmi tahsil etmede muvaffak kılsın.
İlmi sadece "ilahi rıza" için okumalarını onlara
tavsiye ediyorum.
Eğer Allah Teala katında ilimden daha değerli bir şey olsa idi
Resulü'ne -sallallahu aleyhi ve sellem- onu emrederdi. Fakat O'na
malımı ya da makamı artır diye değil "ilmimi artır"
(Taha; 114) diye dua etmeyi emretmiştir.
Cahiliyye devrinde Araplar taşlara ibadet ediyor, Kabe'yi de analarından
doğduğu gibi çırılçıplak tavaf ediyorlardı. Onları böyle
yapmaya şeytan ikna etmişti. İnsanlara gelip: "Nasıl
elbiselerin içerisinde tavaf edersiniz. Allah'a asi oldunuz. Hemen
elbiselerinizi çıkarın, öyle tavaf edin." dedi. Erkekler çırılçıplak,
kadınlarda avret yerlerini elleriyle kapatarak tavaf ederlerdi.
Tavaf eden kadınlar şu şiiri okurlardı:
Bu gün bir kısmı ya da tamamı ortaya çıktı,
Görünen kısmı kimseye helal kılmıyorum.
Kur'an-ı Kerim cehalet üzerine ibtina eden bu davranışa
"fahişe/çirkin amel" diyor.(A'raf, 28) Üstelik İbn
Abbas'ın naklettiğine göre bu çirkin ameli onlara Allah Teala'nın
emrettiğini söylemekte idiler.
Cahilliye kültürünün esasında, hakikati çarpıtma ve kendi değer
yargılarına göre şekillendirme vardır.
Hadiseye İslam zaviyesinden bakıldığında insan fıtratıyla
birebir örtüşen bir güzellikle karşılaşıyorsunuz. Hac ya da
umre yapılacağı zaman dünya elbiseleri çıkarılacak fakat
yerine mahşeri çağrıştıran izar ve ridadan oluşan iki parça
elbise giyilecek.
İnsanlar ilmi derinliğe ulaşırlarsa şeytan onlar üzerinde ki
tasarrufunu büyük oranda kaybeder. Bunun içindir ki Allah Resulü
şöyle buyurmuştur: "Şeytana bir fakih bin abitten daha şedid
gelir."
İnkişaf: İlim yolcuları
modern dünyada müstakim duruşlarını koruyabilmeleri için nasıl
bir yöntem benimsemelidirler?
Sabuni: Talebeleri
kalbinde eğrilik olan (Al-i İmran: 7) kişilerin eserlerinden
korumalıyız. Onları bidatçıların kitaplarıyla baş başa bırakmamalıyız.
Çünkü onlar Müslümanları "din" ve "ilim"
adına sömürüyorlar.
Hevasına ya da oryantalistlerin usulüne göre Kur'an-ı anlamada
ısrar eden bu kişiler İblis'in öğrencileri konumundadırlar.
İnkişaf: Hocam sohbete
başladığımız andan şimdiye kadar saatler geçti, gece yarsı
oldu. Sohbet ve misafirperliğiniz için teşekkür ederim.
Sabuni: Ben teşekkür eder Cenab-ı Hakk'tan hepimizi muvaffak kılmasını
temenni ederim.
ÂMALAR GÖRENLERE YOL GÖSTEREMEZ
Kaynak:
www.inkisaf.net