EHL-İ
SÜNNET İNANCI VE TARİHSELLİK
EBUBEKİR
SİFİL
İslam'ın
ilk yüzyıllarında ortaya çıkan ve İslamî ilimlerin hemen bütün
dallarında kendisini hissettiren "fırkalaşma" olgusu,
tarih içinde olduğu gibi bugün de varlık ve etkisini muhafaza
etmektedir. Geçmişte bu hareketler Haricîlik, Mu'tezile, Mürciîlik...
şeklinde kendisini ifade etmişti; bugünse daha başka isimler altında
fırkalaşmalar devam ediyor.
Tarih
içinde "Sünnî duruş"un nasıl her sürecin/akımın gündemine
ilişkin canlı ve dinamik bir söylemi var idiyse, günümüzde de
Ehl-i Sünnet olmanın, İslam'ın "güncel" problemleri
karşısında bir anlam ve özgünlüğü bulunmalıdır. Bu alanda
yapılması gereken tesbitler, hem Ehl-i Sünnet olarak bizleri,
tarihte kalmış, hiçbir güncelliği bulunmayan meseleleri "Ehl-i
Sünnet akidesini öğrenmek" adına tekrar etme ve bu suretle
adeta "sanal" bir dünyayı yaşatma anlamsızlığından
uzak tutacak; hem de çağdaş dünyanın aktüel meseleleri karşısında
etkin ve dinamik bir duruş sergileme yeteneğine kavuşturacaktır.
Esas
konuya geçmeden önce –muhtemel bir yanlış anlamanın önünü
peşinen almış olmak için– bir noktanın altını çizelim:
Tarih içinde yaşanan fırkalaşma olgusunun Ehl-i Sünnet dünyanın
gündemine taşıdığı problemlerin tamamının bugün için güncelliğini
yitirdiğini söylemek yanlış olur. Tıpkı o dönemlerde olduğu
gibi günümüzde de varlığını sürdüren problemler bulunduğu
gibi, günümüzde ortaya çıkmış olan bazı düşünce/fikir
hareketleri ve akımlarının, fikrî altyapılarını tarihteki
kimi fırkalardan davşirerek oluşturduklarını, ya da en azından
onlarla kesiştikleri noktalar bulunduğunu da belirlememiz
gerekiyor.
Sözgelimi
geçmişte Mu'tezile tarafından hadislere hangi gerekçelerle
itiraz edilmiş ise, bugün de hadisleri reddetme tavrında olan çevrelerin
aynı gerekçelere sarıldığını tesbit ediyoruz. Öyleyse bugün
için güncelliğini koruyan hususlarla tarihte kalmış meseleleri
birbirinden ayırarak 21. yüzyıl müslümanına hitap edecek yeni
bir Kelam ilmi oluşturmak zorundayız.
Bu
yazıda bu mesele hakkında sadece "ipucu" kabilinden bazı
hususlara değinmek istiyoruz. Zira güncel bir Ehl-i Sünnet Kelamı'nın
oluşturulması takdir edilir ki, ciddi ve uzun soluklu çalışmalara
ihtiyaç duyar.
Günümüzde
Ehl-i Sünnet itikadının karşısındaki en tehlikeli akım,
Modernizm'dir. Batı hakimiyeti karşısında kompleksli bir duruşla
İslam'ın Batı kökenli pozitivist anlayışla çelişmediği
iddiasından hareket eden Modernistler eliyle, itikadî sahadan amelî
konulara kadar her seviyede yeni bir İslam anlayışı oluşturma
iddiasıyla korkunç bir tahrip ve tahrif faaliyeti yürütülmektedir.
Müslüman
halkımızın belli bir kesimi, Modernistler'in diline ve yöntemlerine
yabancı olduğu için bu akımın söylemlerine kolayca çarpılabilmekte
ve sonunda itikattan başlayan ve giderek diğer alanlara sirayet
eden bir çürüme süreci yaşanmaktadır.
Ehl-i
Sünnet itikadını benimsemiş her müslümanın günümüzde yaygınlaşma
eğilimi gösterdiği müşahede edilen Modernist söylem karşısında
şu hususlara dikkat etmesi gerektiğini düşünüyoruz:
1.
Allah
Teala'nın, Kur'an ve hadislerde haber verilen isim ve sıfatlarının
hepsi hak ve gerçektir.
Kelam
kitaplarımızda ayrıntılarıyla zikredilmiş olan bu meselenin günümüze
taalluk eden yönü şurasıdır: Günümüzde
"Tarihsellik" dediğimiz görüşü benimseyenler, Kur'an
ayetlerinin –özellikle ahkâma ilişkin olanların– indikleri dönemin
problemlerini çözmeye matuf olduğunu söylerler. Buradan
hareketle de Kur'an'ın ihtiva ettiği her hükmün günümüzde
uygulanamayacağını ileri sürerler.
Oysa
bu iddia, Allah Teala'nın, sadece Kur'an'ın nazil olduğu zaman ve
mekânın problemlerine çözüm indirdiğini, nüzûl sürecinin
tamamlanmasından günümüze ve günümüzden geleceğe yüzyıllar,
binyıllar içinde yaşayanların, problemlerine Kur'an'dan çözüm
bulamayacağı anlamına gelir ki, doğrudan doğruya Allah inancıyla
ilgilidir. Bu iddia sahiplerinin, Allah Teala'nın Alîm, Hakîm, Âdil...
gibi isim ve sıfatlara sahip bulunduğuna inandıklarını söylemek
oldukça zordur.
Zira
bu isim ve sıfatlara iman etmek, Allah Teala'nın olmuş, olan ve
olacak her şeyi hakkıyla bildiğini ve hiç kimseye zulmetmeyeceğini
itiraf etmek demektir. Elbette sadece bu değil. Böyle bir iman,
Kur'an'ın "bütün insanlara hidayet kaynağı" olarak gönderildiğini
haber veren ayet üzerinde biraz düşünürsek, Hz. Peygamber
(s.a.v) zamanında yaşayanlarla günümüz insanının ve gelecek
nesillerin bu noktada eşit olduğunu göreceğiz. Yani Kur'an Hz.
Peygamber (s.a.v) döneminde yaşayanlar için nasıl bir hidayet
kaynağı idiyse, günümüz için de aynen öyledir; gelecek
nesiller için de öyle olacaktır.
Bu
noktada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da, "kader
inancı" ile ilgili çarpık anlayıştır. Kaderi inkâr eden
Modernistler, konuyla ilgili ayetleri tevil ederek, hadislerin de sıhhatine
şüpheyle yaklaşarak şöyle derler: "İnsan mutlak anlamda
özgürdür. Dilediği zaman dilediği şeyi yapabilir. Allah,
insanların tercih ve fiillerine müdahale etmez. Kader inancı,
zalim Emevî yönetimlerinin, halk nazarında meşruiyet kazanmak için
ortaya attığı bir aldatmacadır..."
Oysa
kader meselesinin Emevî iktidarları tarafından çarpıtılarak
istismar edilmesi başka şeydir, Kur'an ve Sünnet'le sabit bir
hakikat olması daha başkadır. Evet, bizler Yüce Allah'ın Levh-i
Mahfuz'da bizler için yazdığı, dolayısıyla irade ettiği bir
hayatı yaşıyoruz. Bu meselenin inceliklerini kavramak için
buradaki "irade"nin ne olduğunu ve ne olmadığını
bilmek gerekiyor. Varlık alemindeki her şey Yüce Allah'ın
iradesiyle olmaktadır. Ancak bu, Yüce Allah'ın bizim hayat tarzımızı
klişe olarak "belirlediği, tayin ettiği ve bizi onu yaşamaya
icbar ettiği" anlamına gelmez. Bunun anlamı şudur: İnsan,
kendisine yaratılışından verilen iradeyi kullanarak herhangi bir
konuda kararlar verir, tercihler yapar. Eğer Yüce Allah da o işin
o yönde olmasını irade etmişe, o işte iki irade birleşir; Yüce
Allah o işi yaratır, insan da kesbeder. İnsanın sorumluluğu, o
işi yapmaya karar verip iradesini o yönde sarf etmesi sebebiyle söz
konusudur. Yüce Allah irade etmediği halde insanın herhangi bir
şey yapmasının mümkün olduğunu iki sebeple söyleyemeyiz: 1) Yüce
Allah'ın, irade etmediği bir işin meydana gelebileceği söylendiğinde,
O'nun kudret ve iradesinden bağımsız bir alan söz konusu olacaktır.
Bu ise ontolojik olarak mümkün değildir. Zira dilemediği şeylerin
meydana gelmesi karşısında pasif bir pozisyona düşmek Allah
Teala için düşünülemeyecek bir nakisadır. 2) Allah Teala'nın
dilemesi olmaksızın insanın bir şey yapabileceğini düşünmek,
insanın O'ndan müstağni olduğunu söylemek demektir. Oysa
"fa’’âlun limâ yurîd" olma (dilediğini dilediği
gibi yapma) vasfı sadece Yüce Allah'a aittir.
Bütün
bunlar insanın, kendisi için ezelde tayin edilmiş bir rotayı
izleme mecburiyetinde olduğu anlamına tabii ki gelmemektedir. Günlük
hayatta yaptığımız en basit işlerden en hayatî işlere kadar
karşılaştığımız durumlarda verdiğimiz iradî tepkiler, aldığımız
kararlar ve yaptığımız tercihler bunun en önemli
delillerindendir. Bütün bu hususlarda bizi kimsenin zorlamadığını
tecrübeyle biliyor olmamız gerekir.
O
halde "kader" nedir?
Kader,
en kısa anlatımıyla şudur: Yüce Allah, ezelî ve mutlak ilmiyle
bizim bir işi nerede, ne zaman ve nasıl yapacağımızı bildiği
için onu Levh-i Mahfuz'da kaydetmiştir. Sırası geldiğinde biz o
işi o şekilde yaparız. Böylece kaderimizi yaşamış oluruz. Şu
halde kullar, imanı da küfrü de kendi iradeleriyle seçerler
dememiz gerekiyor. Kur'an'da hidayet-dalalet, iman-küfür...
konusunda yer alan ayetler bir araya getirilerek ele alındığında
ortaya şu sonuç çıkıyor: Bir kimse özgür iradesiyle küfrü
seçer ve bu yolda, hiçbir uyarıya kulak vermeden ısrar ve inatla
derinleşirse, bir noktadan sonra Yüce Allah onun kalbini mühürlüyor
ve onun için artık –tabir doğruysa– kapı kapanmış oluyor.
Buna Kelam ilmi terminolojisinde "hızlân" deniyor. Yani
kâfirin yardımsız bırakılması, kufrüne terk edilmesi. Ama
hidayete ulaşma yolunda samimiyetle çaba gösterenlere de hidayet
yolu her zaman açıktır.
Şu
halde "Allah Teala yazdığı için biz böyle yaşıyoruz"
cümlesi yanlıştır. Doğru cümle şudur: "Allah Teala bizim
nasıl yaşayacağımızı bildiği için yazmıştır. Biz O'nun
bildiğini yaşıyoruz."
Allah
Teala'nın "dileyeni mi" yoksa "dilediğini mi"
hidayete erdireceği konusu da yukarıda söylenenler ışığında
şöyle izah edilmelidir: Allah Teala'nın hidayete erdirmesi,
hidayeti elde etmek gibi bir problemi bulunanlar için söz
konusudur. Bu anlamda her iki şık da doğru olmakta ve aynı kapıya
çıkmaktadır. Zira bir kimse iradesini hidayeti bulma yolunda sarf
ederse Allah Teala onu o yola sevkedecektir. Dolayısıyla bu kimse,
Allah Teala'nın, hidayete erdirmek istediği kullardan olmaktadır.
İradesini bu yolda kullandığı için "dileyen", bu
irade sebebiyle Allah Teala da onu o yola sevk edeceği için
"dilediği"...
Öyleyse
Kur'an ayetlerinin tarihselliği iddiasında bulunanların Allah
inancında bir arıza bulunduğunu tesbit etmek durumundayız.
2.
Ehl-i
Sünnet ulema tarafından oluşturulmuş Usûlüddîn (Akaid/Kelam)
ve Usûl-i Fıkıh sistemleri, hem birbirleriyle, hem de Allah ve
Peygamber inancıyla kopmaz biçimde ilişkilidir. Bunları
birbirinden ayrı ve bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu
sistemleri "klasik" (dönemini kapatmış, fonksiyonunu
yitirmiş anlamında) olarak niteleyip, çağdaş insanın
problemlerine cevap vermiyor bahanesiyle "yenilemek"
(reforma tabi tutmak) gerektiğini söyleyen Modernist söylemin bu
iddiası konusunda şunları söylemeliyiz:
1.
İslamî disiplinlerin yeni anlama yöntemleri temelinde yeniden inşa
edilmesi gerekli/zorunlu mudur?
2.
Böyle bir yeniden inşa, teknik anlamda değil ama
"ontik" anlamda mümkün müdür?
Birinci
soru hakkında şu mülahazalarda bulunabiliriz:
Kur'an'ın,
Yüce Allah'ın arzu ve iradesiyle yüzdeyüz örtüşecek şekilde
anlaşıldığını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde söyleme
imkânına sahip olduğumuz bir tek dönem vardır: Hz. Peygamber
(s.a.v) dönemi. Zira metodolojik kaynaklarımızda Hz. Peygamber
(s.a.v)'in, dinin tebliği ve açıklanması bağlamında yaptıklarında
ve –Kur'an dışında– söylediklerinde ilahî denetim altında
olduğu enine boyuna izah edilmiştir ve esasen bir müslümanın bu
noktada kuşkuya düşmesi mümkün değildir. Böyle bir garantinin
en basit ve fakat en esaslı göstergesi, aksi durumun bizi, Yüce
Allah'ın "tarihe müdahalesi"nin bu dönemde yeterli ve
gerekli ölçüde gerçekleşemediğini –dolayısıyla hiçbir dönemde
gerçekleşemeyeceğini– söyleme zorunluluğuna götürmesidir.
Murad-ı
ilahî'nin Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde hem pratik hayata bir
sosyo-kültürel ve tarihsel gerçeklik, hem de beşer düzeyinde
ontik anlamda temel varoluşsal algı dönüşümü şeklinde yansıdığını
kendimizden emin bir şekilde söyleyebildiğimize göre, burada
cevabı bulunması gereken ikinci soru şudur: Hz. Peygamber (s.a.v)
döneminden sonra murad-ı ilahî'ye ne oldu?
Hz.
Peygamber (s.a.v) sonrası İslam tarihini, ideolojik, indirgemeci
ve profan bir okuyuşla iktidar mücadeleleri, heretik oluşumlar ve
geleneğin din yerine geçmesinden ibaret görme yanlışlığının
zihnimizde oluşturduğu tabakayı kaldırdığımızda görünen şudur:
Sahih din anlayışının Hz. Peygamber (s.a.v)'den, O'nun bir ömür
boyu yanında/yakınında bulunan ve İslamî kişilikleri O'nun gözetim
ve denetiminde şekillenmiş olan Sahabe kuşağına intikal ettiğini
söylemek dürüstlük gereğidir. Özellikle ilk dört halife döneminde
başlayarak kısa bir süre içinde gelişen dışa açılma
hareketleri çerçevesinde belli İslam merkezlerine dağılan alim
sahabîler, gittikleri yerlerde Hz. Peygamber (s.a.v)'den öğrendikleri
Din'i yaymış, dinî ilimlerin öğretiminde ve yaygınlaştırılmasında
kilit roller üstlenmiştir.
Böylece
onların 1., 2. ve daha yaygın olarak 3. kuşak öğrencileri olan
ekolleşme dönemi İslam alimleri, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Din
telakkisini kesintisiz bir silsile ile almış oluyordu.
Olabildiğince
özet bir şekilde takdim etmeye çalıştığım bu yapının önümüze
koyduğu gerçek şudur: Müslümanlar'ın Kur'an ve Sünnet ile
kurdukları ilişki, salt teknik anlamda bir
"anlama/yorumlama" ilişkisinin çok ötesinde bir "varoluşsal"
ilişkidir. Tarihte ortaya çıkmış özgün bir "İslam
medeniyeti"nden söz edebiliyorsak, bunu, sözünü ettiğim
"varoluşsal ilişki"ye borçlu olduğumuzu itiraf etmek
durumundayız.
Yukarıda
sorduğumuz sorulardan ikincisinin cevabı, bu çerçevede olumsuz
olmak durumundadır. Çünkü ilahî vahyi ideal biçimde anlamanın
garanti edilebilir tek yolu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ontik varlığı
ile doğrudan ilişki içinde bulunmaktan geçmektedir.
Şu
halde klasik İslamî anlama yöntemleri ve daha genelde temel İslam
bilimleri, Hz. Peygamber (s.a.v)'in "tarihsel kişiliği"
ile değil, "ontik hakikati" ile irtibat halinde
bulundukları için geçerliliğin ve doğruluğun/meşruluğun
biricik adresidir.
Bu
temel gerçeğin gözden kaçırılması sebebiyle yeni anlama yöntemi
arayışları, Kur'an'ın "tarihsel bir metin"e, Hz.
Peygamber (s.a.v)'i de "tarihsel bir kişilik"e
indirgeyerek seküler/profan bilim anlayışının
"nesne"leri haline dönüştürme eğiliminde olmakla
maluldür.
Yukarıdaki
ikinci soru hakkında söylenmesi gerekenleri de şöyle ifade
edebiliriz:
Din'in
doğru biçimde anlaşılması, onunla ve onun temel kaynaklarıyla
birebir muhatap olan her birey için temel bir zorunluluktur. Ancak
burada esaslı bir problem bulunduğunu da görmek durumundayız:
Dinî metinleri "nötr" bir bilinç durumuyla mı,
bilincimizi etkileyen ve hatta şekillendiren yaşadığımız sosyo-kültürel
ve tarihsel gerçekliğin pasif nesneleri olarak mı, yoksa iman ve
teslimiyet ile mi anlamaya girişmeliyiz?
Bu
seçeneklerden ilki, bir Müslüman hakkında mümkün olmadığına
göre, diğer iki seçenek üzerinde durmamız gerekiyor. İkinci seçenek,
çağdaş hermenötik tartışmalarla doğrudan ilgilidir. Dinî
metinleri, kendileriyle istediğimiz biçimde ilişki kurmamıza
izin veren –Nasrettin Hoca'nın kuşu misali– pasif "anlama
ve yorumlama nesneleri" olarak algılayabilir miyiz? Daha da önemlisi,
onları, çağdaş hermenötik teorileri doğrultusunda
sahiplerinden –Yüce Allah ve Hz. Peygamber (s.a.v)– daha iyi
anlayabilir miyiz? Bunun için –hermenötik yöntemleri gereği–
onların "zihin"lerine nüfuz etmemiz kaçınılmaz olduğuna
göre bu mümkün müdür? Ve buradan hareketle, "bu metinlerde
lafzî olarak ifade edilen başka bir şey ise de, lafzî düzlemin
ötesindeki esas anlam düzlemi daha farklıdır ve biz onu keşfedebiliriz"
sonucuna ulaşmamız ne kadar "dinî"dir?
Bu
soruların olumlu cevabı teorik varsayımlar ve soyut tartışmaların
ötesinde henüz ortaya konabilmiş değildir. Ancak bu sorulara
olumsuz cevap vermemiz gerektiğini vurgulayan pek çok
"delil" mevcuttur.
"Kur'an
ve Sünnet'in bu şekilde tanımlanmasına acaba Kur'an ve Sünnet
ne demektedir?" sorusu üzerinde yeterince durulduğu
kanaatinde değiliz. Kur'an şöyle diyor: "Onlara ayetlerimiz
açık açık okunduğu zaman bize kavuşmayı beklemeyenler,
"Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir"
derler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için
olacak bir şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına
uymam. Çünkü Rabb'ime isyan edersem, elbette büyük günün azabından
korkarım." De ki: "Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım.
Allah da onu size bildirmezdi..." (10/Yûnus, 15-6)
Şu
halde Kur'an metnini tarihsel ortamın belirlediğini söylememizin
önündeki en büyük engel, yine bizzat Kur'an'dır. Kur'an'ın
belli tarihsel olaylara cevap mahiyetinde inen "bir kısım"[1]
ayetlerini genelleme yaparak bütüne teşmil etmek doğru değildir.
Kısacası
Kur'an "değiştirmek/dönüştürmek" için inmiş bir
Kitap'tır. Dolayısıyla onun muhtevası ile örtüşmeyen durumlar
"arızî"dir ve Yüce Allah'ın muradına aykırıdır.
Bunun bizi götüreceği kaçınılmaz nokta şudur: Herhangi bir
tarihsel durumu belirleyici kılarak dinin temel metinlerini
yorumlamak mümkündür; ama bu, "dinî" bir faaliyet değildir.
Yeni
yöntem arayışlarının, yaşadığımız tarihsel durumu mutlaklaştırmak
ve dinî metinleri kendi tarihselliğimize boyun eğdirmek gibi bir
muhtevadan tamamen uzak olduğunu iddia edebilir miyiz?
Yazının
başlarında sorduğumuz iki sorudan ilkinin cevabı da bu sorunun
cevabında yatmaktadır. Eğer böyle bir riskten arınmışlığı
garanti edilebilen bir faaliyetten söz etmek mümkünse, ardından
şu sorulan sökün edecektir:
1.
Klasik anlama yöntemleri hangi noktalarda tıkanmıştır? Ya da
klasik yöntemlerin tıkandığı iddiası etrafında genel bir
konsensüs sağlanabilmiş midir?
2.
Klasik yöntemler hakkında temellendirildiği varsayılan
"eksik/zayıf tarafları bulunduğu" iddiasının, teklif
edilen yeni yöntemler için de "bir şekilde" söz konusu
edilemeyeceğinin garantisi var mıdır?
3.
Klasik yöntemlerin, –yukarıda da söylendiği gibi– Müslümanlar'ın
Kur'an ile varoluşsal ilişkileri neticesinde şekillenen pratiğin
içinde doğup geliştiği halde, yeni yöntemler için böyle bir
durum söz konusu değildir. Şu halde pratiği olmayan "masa
başı" soyut zihnî faaliyetlerle "İslamî" bir
anlama yöntemi inşa etmek ontolojik olarak mümkün müdür?
Bu
ve benzeri sorular, karşı karşıya bulunduğumuz tekliflerin
sahipleri tarafından net ve tatminkâr ölçüde cevaplanamadıkça
mesele tartışılmaya devam edecektir.
Kısmet
olursa ileriki sayılarda bu meseleler üzerinde durmaya ve çağımızın
en büyük tehlikesi olan Modernizm'in handikaplarına dikkat çekmeye
devam edeceğiz.
--------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
[1]
Tırnak içindeki bu ifade, Kur'an'ın bütün ayetlerinin bu tür
bir süreç içinde indiği şeklindeki yaygın çağdaş kanaatin
yanlışlığına işaret etmektedir. Kur'an'la yeterli düzeyde tanışıklığı
olanlar, Kur'an'ın pek çok ayetinin belli bir nüzul sebebi olmaksızın
indiğinin farkındadır.