DİN KİMİN EMRİNDE?
EBUBEKİR SİFİL
Dini ve dünyayı
batılılar gibi anlama hastalığına tutulalı beri, kimi müslümanların
İslâm hakkında tuhaf ve yabancı fikirler üretmeye, şimdiye
kadar rastlanmamış yorumlar yapmaya başladığını görüyoruz.
Batılıların kendi geçmişlerinde Hz. Musa ve Hz. İsa a.s.'ın
tebliğ ettiği dine reva gördüğü muameleye, bugün bir kısım
müslümanlar da kendi dinlerini reva görme sevdasındalar.
Bugün Hıristiyanlık hakkında bizzat hıristiyanlar
tarafından üretilmiş muhtelif bakış açıları var. Bunun
sebebi, dinlerini keyfi yorumların tahribinden koruyacak
mekanizmalardan mahrum bırakmış olmaları. Mesela İnciller'in
Afrikalılara göre farklı, Avrupalı ve Amerikalılara göre farklı
yorumlarından söz edilmektedir. Keza kadınlara ve erkeklere,
zencilere ve beyazlara göre değişen İncil yorumları bulunduğunu
yine bizzat Batılılar söylüyor. Katolik, Protestan, Ortodoks
mezheplerinin İncil yorumları arasındaki farklılıklar zaten
malum. Adeta her hıristiyanın kendine mahsus bir Hıristiyanlık
anlayışı var.
Bir din nasıl bu hale gelir?
Hayatı kendi istek ve çıkarları doğrultusunda şekillendirme
hastalığına müptela olan Batılı insan, nasıl tabiatı, dünyanın
yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, uzayı, hatta diğer insanları,
bu arzunun gerçekleşmesi amacıyla kullanılacak birer araç
olarak görüyorsa, onun gözünde dinin de bundan farkı yoktur.
Ona göre din, insana yine insanın istediği biçimde hizmet
etmelidir.
“Her şey bizim için” diyen Batılı insan, İncil'i
bunun için tahrif etmiştir. Beşeri arzularına uymayan ilâhi öğretilerin
kiminin yerini değiştirmiş, kimini çıkarmış ve yerine
kendisine uyan hükümleri koymak suretiyle aslından uzaklaştırmıştır.
Bunun üzerine bir de, “ben böyle anlıyorum” keyfiliği
eklenince, Kur'an'ın “hevâyı ilâhlaştırmak” dediği durum
ortaya çıkmıştır.
Tevrat'ın başına gelenler de bundan farklı değildir.
Gerçi Yahudilik “evrensellik” iddiası olmayan, sadece belli
bir ırka (İsrailoğulları'na) ait olduğu kabul edilen bir din
olması sebebiyle, Hıristiyanlık'ta olduğu kadar fazla sayıda
“serbest” yorumun nesnesi olmamış. Fakat Yahudi ve Samirî
Tevratları arasında bulunan altı bin civarındaki farklılık ve
modernist Yahudilerin din yorumlarının klasik Tevrat yorumları
ile taban tabana zıt olması, bu dinin de beşer arzularına göre
tahrif edildiğinin en önemli göstergelerindendir.
Müslümanlara ne oldu?
Kutsal kitabı tahrif edilmiş bütün dinlerin başına
gelen bu durumu anlamak ve izah etmek mümkündür. Zira dini kendi
menfaati doğrultusunda anlamak ve kendisine hizmet ettirmek
gayesindeki insan için bunda şaşılacak bir durum yoktur.
Peki, Kur'an her türlü tahrif ve müdahaleye karşı ilâhi
koruma altında iken, ona bağlı olduklarını söyleyenler, kendi
dinleri ve kitapları hakkında saçma sapan yorumları nasıl
normal karşılayabiliyorlar? Nasıl oluyor da Kur'an'da yer
almayan, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'den nakledilmeyen,
Sahabe'nin tanımadığı ve ilk nesillerin yabancı olduğu bir din
telakkisi, kendisine böyle yaygın bir biçimde yer bulabiliyor?
İslâm'ın ilk asırlarında meydana gelen fırkalaşma
vakıasını, ayrı bir yazının konusunu teşkil ettiği için şimdilik
göz ardı ederek konuşursak, şunu söyleyebiliriz: Bu sorunun
cevabının izini, çok basit şekliyle, müslümanlara
benimsetilmek istenen bir kısım slogan cümlelerde sürebiliriz. Günlük
hayatta belki çoğumuzun düşünmeden kullandığı bu kalıpların,
zaman içinde din anlayışımızı belirleyen değer yargılarına
dönüştüğünü fark etmek, çoğu kimse için ne yazık ki mümkün
olmuyor.
Söz gelimi, “İslâm kolaylık dinidir” dediğimiz ve
bunu genel bir kaide haline getirdiğimiz zaman, insan için güçlük
arzeder gibi görünen her dinî hükmü, bize kolay geleniyle değiştirme
yolunda ilk adımı atmış oluruz.
Yahut, “İslam hoşgörü dinidir” gibi bir ifadeyi, sınırsız
bir mutlaklık çerçevesinde kabul edip dilden dile yaydığımızda,
dinimizin hiçbir olumsuzluğa itiraz etmediği, hiçbir çirkinliği
reddedip dışlamadığı gibi bir anlayış, yavaş yavaş
kendisine yer bulmaya başlar.
Mecelle'de yer alan “zamanın değişmesiyle hükümler
de değişir” maddesi bir başka örnektir. Bu hükmü de herhangi
bir kayıt ve şarta bağlamaksızın mutlaklaştırdığımızda, bütün
hükümleri değişime maruz kalan bir dinin ortaya çıkması kaçınılmaz
olacaktır.
Aslında bu örneklerde zikredilen tesbit cümleleri, temel
birer dinî prensiptir. Problem şurada ki, bunlar, kendileriyle aynı
öneme sahip diğer dinî prensiplerle bir bütün oluşturacak
tarzda ele alınmadığı zaman, tek başlarına her türlü art
niyetli yoruma zemin teşkil etmektedir.
Dinî hükümlerin özelliği
Vahyin son ve tahriften korunmuş biricik temsilcisi olma hüviyetini
kıyamete kadar sürdürecek olan İslâm dininin bütün hüküm ve
öğretileri, kendi içinde pek çok sır ve hikmet barındırır.
Modern zamanlarda İslâm'ın insan menfaatlerine ne kadar
uygun bir din olduğunu ispatlama gayreti alabildiğine yaygınlaştı.
Namaz, oruç gibi ibadetlerin insan sağlığı ve zekât, sadaka
gibi ibadetlerin toplumsal hayat üzerindeki olumlu etkileri üzerinde
uzun uzun duruluyor. Dinî hükümleri topluma benimsetme maksadıyla
yapılan bu yorumlar, ibadetlerin zamanla başka niyet ve
maksatlarla yapılmasına yol açabileceği için son derece
tehlikelidir. Namaz kılmak üzere hazırlanan bir kimse, “namaz kılmalıyım,
çünkü bedenime faydası var” diye düşündüğünde, niyet değiştiği
için kıldığı namazın sevabından mahrum kalma tehlikesiyle yüz
yüzedir. Bu durum bütün ibadetler için geçerlidir. Dinimizde
niyetin önemi buradan gelmektedir. Buharî'nin, el-Cami'u's-Sahih
isimli ünlü eserine, “Niyet hadisi” diye bilinen rivayetle başlaması
da bu bakımdan son derece manidardır.
Burada üzerinde durmak istediğimiz asıl nokta, meselenin
bir başka veçhesidir. Din bir bütündür ve ancak kendisine
teslim olanları kemâle götürür. Mecelle'de “Mevrid-i nassda içtihada
mesağ yoktur” (Hakkında açık ve kesin ayet-hadis bulunan
meselede şahsî yorum ve içtihad yapılmaz) şeklinde ifade edilen
kaidenin de anlattığı gibi, delâleti ve sübutu kesin nasslar
dinin özünü oluşturur ve bunlar yoruma kapalıdır. Dinin hedef
ve maksatları da, bu nassların bildirdiği hükümler ideal tarzda
hayata aktarıldığında gerçekleşir.
Huzura temiz çıkmak
Konuyu bir örnekle açacak olursak; nasıl ki zekâtın
zenginlerin malını temizleme özelliği varsa, bir takım suçlara
verilen cezaların da temizleme özelliği bulunduğu bir vakıadır.
Zekâtı verilmeyen mal/servet nasıl manen kirli ise, bazı günahları
işleyen kimseler de, o suçlara verilen cezalar vasıtasıyla
temizlenmedikleri sürece manen kirlidirler.
Bu gerçek doğrultusunda şunu söylememiz gerekir: Servet
sahipleri, (eda etme şekli, miktarı, zamanı, ödeme yerleri gibi
unsurlarıyla) zekâtı iptal edip yerine başka bir şey koymaya
kalktığında, servetini temizlemiş olmayacağı gibi, herhangi
bir suç işleyen kimse de, dinin öngördüğünden farklı bir
muameleye tabi tutulduğunda, o suçun günahından temizlenmiş
olmayacaktır.
Mâ'iz b. Mâlik r.a. hadisesini hatırlayın: Kendisi zina
ettiği zaman Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'e gelmiş ve “Ya
Rasulallah, beni temizle!” demişti. Zira biliyordu ki, işlediği
suçun/günahın kirinin temizlenmesi ancak İslâm'ın ona tayin
ettiği karşılığı görmekle mümkündür. Ve o müstesna şuur
haliyle biliyordu ki, ahirete temizlenmiş olarak gitmek, bu dünyada
hayatını kirli olarak sürdürmeye bin kere tercih edilir.
Dinimiz, işlenen her günahın bir kir olduğu gerçeğinden
hareketle, insanın kalben ve ruhen bir kir yumağı haline
gelmemesi için, her günaha karşılık bir temizlenme tarzı öngörmüştür.
Bilhassa “had cezası” dediğimiz cezalar, büyük günahlara
karşılık birer temizlenme vasıtası olarak konmuştur. Hayatını,
yüzü ahirete dönük olarak yaşayan mümin için bu büyük bir
şanstır.
Hilafeti döneminde Hz. Ömer r.a.'a içki içen birisi
getirilmişti. Hastalıktan ayakta duracak takati olmayan bu suçluya
ceza vermek istediğinde, orada bulunanlar şöyle dediler: “Ey Müminlerin
Emiri! Bu adam zaten hasta. Eğer ona şimdi ceza verirsen ölebilir.
Cezasını iyileşene kadar ertelesen?”
Bu teklife Hz. Ömer r.a. şöyle karşılık verdi:
“Sorumluluğunu taşıdığım insanların ahirete temizlenmemiş
olarak gitmesinin hesabını verememekten korkarım. Eğer cezasını
çekerken ölürse, ahirete temizlenmiş olarak gidecektir ki bu hem
kendisi, hem de benim için en hayırlı olandır.”
Kim kimi kandırıyor?
Dinî hükümleri maslahat, zamanın değişmesi, kolaylaştırma
gibi bahanelerin ardına sığınarak hevâlarına göre değiştirmek
isteyenler, suç ve günahların oluşturduğu kiri ve uhrevî cezayı
küçümseyen bir gaflet haline düşmüşlerdir.
Yahudilerin zina etmiş bir yahudiyi Efendimiz s.a.v.'e
getirerek cezasını vermesini istediklerini anlatan rivayet, pek çok
hadis kaynağında yer almıştır. Ebu Davud ve daha başka hadis
imamlarının bu olay hakkında zikrettiği bir detay konumuz açısından
önemlidir: Buna göre yahudiler, Tevrat'ta evli iken zina edenlere
verilecek cezanın ne olduğunu biliyorlardı. Ancak çok ağır
buldukları bu cezayı uygulamamanın bir yolunu arıyorlardı.
Kendi aralarında şöyle konuştular: “Haydi şu Peygamber'e
gidelim. Eğer Tevrat'takinden daha hafif bir ceza uygularsa hem
arkadaşımızı kurtarmış oluruz, hem de ahirette bize
‘Tevrat'taki cezayı niçin uygulamadınız?' diye sorulursa, suçu
onun üzerine atarız.”
Ahirete kirli gitmemenin yollarını arayan o yahudilerin
yaptığı neyse, İslâm'ın bir takım hükümlerini çağa uymadığı
gerekçesiyle değiştirmenin peşinde olanların yaptığı da
odur. Bu zihniyetin temsilcileri, Kur'an ahkâmı hakkında cahiliye
dönemi inkârcılarıyla aynı ruh halini paylaşıyor. Onlar da
Kur'an'ın bir takım hükümlerini hevâlarına uygun bulmadıkları
için, “Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir.”
(Yunus, 15) demişlerdi.
Bütün mesele, din dediğimiz ilâhi öğretiyi nasıl
anladığımız noktasında düğümleniyor. İnsanoğlu ya ona
teslim olup kurtulacak, ya da onu değiştirmeye kalkışıp, kendi
arzusuyla ebedi hüsrana hüküm giyecek...
Kaynak:
Semerkand Dergisi