DİNLERARASI
DİYALOG VE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
Ebubekir SİFİL
Özellikle son yıllarda ülkemizin değişmez gündem maddeleri
arasında kendisine sağlam bir yer edinen dinlerarası diyalog ve
misyonerlik faaliyetleri, orta ve uzun vadede ülkenin geleceği üzerinde
kalıcı ciddi etkiler yapabilecek tabiatı dolayısıyla, karşı
karşıya bulunduğumuz handikaplar listesinin başlarına, hatta en
başına yerleştirilmelidir.
Zira söz konusu faaliyetler, ülkemizi ve insanımızı
"din" ve "kültür" gibi temel varoluş alanlarında
zayıflatmayı, kuşatmayı ve son tahlilde teslim almayı
hedeflemekte, bu hedefe ulaşabilmek için başta siyaset ve ekonomi
olmak üzere birçok enstrümanı etkin biçimde kullanmaktadır.
Bu bakımdan dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri yürütülürken
ön plana çıkarılan "hoşgörü, barış, çoğulculuk,
farklılıklara tahammül, İbrahimî dinlerin birliği..."
gibi kavramsal gücü olan "masum" ve "sivil"
tabirlerin, bu meyanda yalnızca birer "maske" işlevi gördüğünü
tesbit etmek durumundayız.
Elbette bu kanaatimiz sadece bu iki faaliyetin AB süreci ile
birlikte büyük bir ivme kazandığı vakıasından kaynaklanmıyor.
Bu faaliyetlerin maksadına, yürütülüş biçimine, aralarındaki
ilişkiye ve yürütenlerine atfedilecek yüzeysel bir nazar bile,
özellikli bir tarihin ve özellikli bir coğrafyanın çocukları
olarak bizleri bu faaliyetler hakkında başkalarından daha hassas
olmaya icbar ediyor.
İlerleyen paragraflarda ilgili dokümanlardan iktibasen göreceğimiz
gibi "diyalog" ve "misyon(erlik)", en azından
Vatikan için birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemeyecek
iki kavramdır. Vatikan için bir yerde diyalog varsa, orada perde
gerisinde misyon(erlik) vardır ve bir yerde misyon(erlik) varsa
orası daha önce diyalog faaliyetleri tarafından "uygun
zemin" haline getirilmiş demektir. Bu, en azından II. Vatikan
Konsili'nden sonra kesin olarak böyledir.
Bu itibarla bu tebliğde dinlerarası diyalog faaliyetleri ile
misyonerlik faaliyetleri birbirinden bağımsız olarak ele alınmamış,
bu iki olguya aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleri
olarak itibar edilmiştir.
Diyalog faaliyetlerinin tarihî arkaplanı
Dinlerarası diyalog faaliyetlerine ülkemizden iştirak edenler
tarafından geliştirilen, "diyaloğun yeni değil, insanlık
tarihi kadar eski olduğu, zira insanın bulunduğu yerde mutlaka
diyaloğun da mevcut olacağı, İslam'ın da başından beri diyaloğu
fiilen gerçekleştirmiş bir din olduğu"... gibi, aslında
"anakronizm"den başka bir şey olmayan söylem tarzı,
diyaloğun bir kavram olarak ne ifade ettiği konusunda serapa manipülatiftir.
Zira Vatikan tarafından ortaya atılana kadar "diyalog"un
en azından kavramsal ölçekte bu yaygınlıkta kullanımda olmadığı
açıktır. Şu halde bu kavram hakkında objektif olabilmek için
onu teori ve pratiğiyle ortaya koyan II. Vatikan Konsili'ne bakmak
durumundayız.
Vatikan'ın 1962-1965 yılları arasında düzenlediği "II.
Vatikan Konsili"nin diğer konsillerden[1] farkı sadece katılımın
en yoğun olduğu konsil olması değildi şüphesiz. Diğer
Hristiyan mezhepleri ve özellikle de diğer dinlere karşı o
zamana kadar görülmemiş bir açılımı öngörmesi, bu konsili
diğerlerinden ayıran en önemli unsurdur.
Hristiyan dünyanın bölünmüşlüğü sebebiyle Kilise'nin kendi
görevlerini yapmada yaşadığı sıkıntılar bu konsilin
toplanmasındaki önemli etkenlerden biri ise de, asıl temel etken,
modern dünyada Kilise'nin, misyonunu arzu edilen seviyede gerçekleştirebilmek
için ihtiyaç duyduğu açılımlar olarak tesbit edilebilir. Dolayısıyla
II. Vatikan Konsili, Katolik Kilisesi'nin, klasik misyon anlayışını
terk ederek diğer din mensuplarıyla, hatta diğer Hristiyan
mezheplerle diyalog suretiyle iletişim kurma talebini, misyonu bu
iletişim zemini üzerinden gerçekleştirme öngörüsünü ve
bunun teolojik temelini ifade ettiği bir konsildir.
Nitekim açış konuşmasında Papa XXIII. John'un kullandığı
"aggironamento" kelimesi, Konsil'in hedef ve amaçlarını
ifadede anahtar konumundadır ve "Kilise'yi günümüze taşımak
ve onu, çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale
getirmek" anlamına gelmektedir.[2]
Bu konsil sürecinde alınan kararlar hemen her dereceden dokümanda
ifade edilmiştir:
- Kilise hakkındaki dogmatik yasa (Lumen Gentium),
- Kilise hakkındaki pastoral yasa (Gaudium et Spes),
- Nostra Aetate, Ad Gentes, Diginitatis Humanae gibi deklarasyon ve
kararlar,
- Eclesiam Suam isimli genelge bunlardan başlıcalarıdır.
Burada dikkat çekici olan, Konsil öncesi diğer din mensupları ve
bilhassa Müslümanlar, kategorik olarak "kötü" iken,
Konsil sonrası bir tavır değişikliğine gidilmiş ve "kötü"ler,
bu yeni süreçte "Hristiyanlığa aday" olarak tavsif
edilmiştir.
Hemen belirtelim ki Katolik Kilisesi'nin bu konsilde aldığı
kararlar ne Kilise dogmalarına aykırı, ne de geleneklere tersdir.
Kilise'nin burada bütün yaptığı, dünya çapında hızla yayılmakta
olan Kilise'den uzaklaşma tavrına karşı ve Kilise'nin
kaybetmekte olduğu prestij, nüfuz ve etkinlik alanlarını yeniden
kazanabilmek adına yöntem ve söylem belirlemekten ibarettir.
II. Vatikan Konsili'nde Katoliklik dışındaki Hristiyan
mezhepleriyle diyalog konusunda alınan kararlar ilgi alanımızın
dışında olduğu için, burada diğer dinlerle ve bu arada İslam'la
ilgili olarak Konsil sırasında ve sonrasında Kilise resmî dokümanlarına
geçen hususlara kısaca değineceğiz.
İlgili kavramlar
1. Diyalog
Katolik Kilisesi, diğer dinler hakkındaki görüşünü ve bu
dinlerin mensuplarıyla diyaloğa girme isteğini Konsil'in "Nostra
Aetate" isimli deklarasyonunda ifade etmiştir. Bu deklarasyon,
Kilise'nin, diğer dinlerle ilişkisi konusunda müstakil olarak hazırlanmış
bir belge olması dolayısıyla son derece önemlidir.
Deklarasyon, Katolik Kilisesi'nin diğer dinlerle diyaloğa girme
isteğini şöyle ifade etmektedir:
"… Bu yüzden Kilise, evlatlarını, diğer dinlerin
mensuplarıyla basiret ve yardımseverlik içinde görüşmeye ve işbirliğine
davet eder."[3]
Esasen Nostra Aetate'de mevcut, diğer dinlerle diyaloğu öngören
ifadeler, diğer Konsil dokümanlarına göre üslupta bir farklılık
arz etse de, teolojik temeller açısından aralarında herhangi bir
uyumsuzluk söz konusu değildir. "Lumen Gentium" isimli
dogmatik yasa, Kilise'nin diğer dinlerle ilişkisini belirlerken,
diğer din ve kültürlerle bunların mensuplarında, düzensiz ve bütünlük
arz etmekten uzak olsa da bir takım iyi unsurlar bulunduğuna işaret
etmektedir. Bu "iyi unsurlar" onların sadece kalp ve düşüncelerinde
değil, ayin ve geleneklerinde de mevcuttur. Bu unsurlar, Kilise'nin
misyoner faaliyetleri vasıtasıyla sadece muhafaza edilmekle
kalmayacak, aynı zamanda saflaşacak, yücelecek ve mükemmel hale
gelecektir.[4]
"Nostra Aetate"de de bu husus teyit edilir ve şöyle
denir:
"Katolik Kilisesi, bu dinlerdeki (Hristiyanlık dışındaki
dinler) gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez. Kendi öğretisinden
birçok yönden farklı olmakla birlikte, bütün insanlığı aydınlatan
ilahî gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin, ahlakî
kural, hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar. Yine de
Kilise, gerçek yol, ilahî hakikat ve doğru hayat olan Mesih'i
ilan etmeye mecburdur."[5]
Burada, "Acaba bu "iyi unsurlar" Hristiyanlık dışındaki
dinlerde nasıl olup da yer bulabilmiştir?" gibi bir soru akla
gelebilir. Bu soruya da II. Vatikan Konsili'nin misyoner
faaliyetleri hakkındaki "Ad Gentes" isimli kararı cevap
vermektedir. Bu kararda, söz konusu "iyi unsurlar"ın
Kutsal Ruh tarafından onlara saçıldığı ve bunların adeta
Hristiyanlığa dönüşün zeminini teşkil eden birer "nüve"
olarak görüldüğü dikkat çekmektedir.[6]
Öyle de olsa, diğer dinlerdeki bu "gerçek" ve
"kutsal" şeyler, müntesiplerini kurtuluşa götürmek için
yeterli olamaz mı?
Cevap yine "Ad Gentes"den: "Tanrı'nın insanlığı
kurtarma planı, bir tür gizlilik içinde sadece bir kişinin
ruhunda gerçekleşmez. Sadece insanların Tanrı'yı bulmak için körü
körüne araması ve çok yönlü çabalarla gerçekleşmez. Çünkü
bu teşebbüsler, İlahî İnayet'in müşfik çalışmaları vasıtasıyla
aydınlatılmaya ve saflaştırılmaya muhtaçtır. Bu teşebbüs
veya iyi unsurlar zaman zaman gerçek Tanrı hakkında bir eğitim
veya İncil'e bir hazırlık olarak hizmet edebilirler."[7]
Yukarıda zikredilen "Nostra Aetate" isimli deklarasyon,
Katolik Kilisesi bakımından diğer dinlerin konumunu şöyle
belirlemektedir:
Hristiyanlar'la özel bir bağı olan Yahudiler Katolik Kilisesi'ne
en yakın olan kimselerdir. İkinci sırada, monoteist bir inanca
sahip olan ve Hz. İbrahim'i örnek alan Müslümanlar vardır. Daha
sonra münzevi yaşantı, derin meditasyon ve Tanrı'ya güven ve
sevgiyle yönelmek suretiyle kurtuluşu arayan Hindular ve
kendilerine özgü çabalarla aynı amaca yönelmiş bulunan
Budistler gelmektedir.[8] Bunlar dışındaki dinlerden ise genel
olarak bahsedilmiştir.
Burada Yahudiler'e tanınan ayrıcalıklı konum hemen dikkat çekmektedir.
Bu durum Yüce Kitabımız'ın "Ehl-i Kitap" diye
kategorize ederek aralarındaki "özel" yakınlığa
dikkat çektiği[9] bu iki kesim hakkındaki haberlerine ve vakıaya
da mutabıktır. Burada Papa XXIII. John'un Yahudiler'e olan özel
ilgisi ile Yahudiler'in II. Vatikan Konsili resmî dokümanlarına
girebilmek için kullandığı bireysel ve kurumsal her türlü
inisiyatifin etkisi açıktır.[10]
Hatta Hristiyan olmayan dinlerle ilişkiler hakkındaki "Nostra
Aetate" isimli genelge, sözünü ettiğim ilgi ve etki
sebebiyle başlangıçta sadece Yahudiler'le ilişkileri düzenleyen
bir belge olarak tasarlanmıştı. Arap ülkelerindeki Hristiyan azınlıkların
zarar görmesine yol açabileceği endişeleri dile getirilince ya
diğer dinlerden de bahsedilmesi veya hiçbirisinden bahsedilmemesi
gündeme gelmiş, uzun tartışmalar sonucunda bugün elde bulunan
metin ortaya çıkmıştır.[11]
Dolayısıyla Müslümanlar ve diğer din mensuplarıyla diyalog
meselesi, "Yahudiler sayesinde" Vatikan belgelerine
girebilmiştir demek yanlış olmayacaktır.
Mezkûr deklarasyonda Müslümanlar'la ilgili ifadeler şöyledir:
"Katolik Kilisesi Müslümanlar'a da büyük bir saygıyla
bakar. Onlar tek, diri, mevcut, bağışlayıcı ve Kadir-i Mutlak,
Cennet'in ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiş olan
Tanrı'ya taparlar. Onlar, inancıyla kendi inançları arasında
kuvvetli bir bağ kurdukları İbrahim'in kendisini Tanrı'nın planına
adadığı gibi Tanrı'nın gizli emirlerine çekinmeden boyun eğmeğe
çalışırlar. Her ne kadar Tanrı olarak kabul etmeseler de İsa'yı
bir peygamber olarak yüceltir, O'nun bakire annesine hürmet eder
ve hatta zaman zaman onu samimiyetle anarlar. Dahası Müslümanlar,
hüküm gününü ve ölümden sonra tekrar dirilişi takiben Tanrı'nın
vereceği karşılığı beklerler. Bu sebeple onlar, dürüst yaşamaya
oldukça önem verir ve Tanrı'ya özellikle dua, sadaka ve oruç
vasıtasıyla ibadet ederler."[12]
Acaba bu ifadeler diğer dinlerin ve özellikle İslam'ın insanları
kurtuluşa götürücü özellikte olup olmadığı konusunda nasıl
anlaşılmalıdır?
Şurası unutulmamalıdır ki, II Vatikan Konsili'nden ne önce ne
de sonra Kilise, diğer dinlerin böyle bir özelliğe sahip olduğu
konusunda herhangi bir şey söylemiştir. Hatta mezkûr konsili
toplayan fakat faaliyetler devam ederken vefat eden XXIII. John'un
yerine geçerek konsil faaliyetlerini devam ettiren Papa VI. Paul,
bu süreçte yayımladığı "Eclesiam Suam" adlı
genelgesinde şöyle demiştir:
"Biz her ne kadar Hristiyan olmayan dinlerin manevî ve ahlakî
değerlerini tanıyor, onlara saygı gösteriyor, kendileriyle
diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık
kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi
oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da, dürüstlük
bizi, gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir:
Yegâne gerçek din vardır, o da Hristiyanlık'tır."[13]
Bütün bu ifadelerde dikkatli bir göz için kaçırılması mümkün
olmayan bir incelik bulunmaktadır: Metinler diyalog bağlamında
"İslam"dan değil, "Müslümanlar"dan
bahsetmektedir. Bu, son derece önemli bir inceliktir. Zira Thomist
çizgideki Hristiyan teologlardan Gadret ve Anawati gibi isimler,
bid !"din" olarak İslam'la diyaloğun mümkün olmadığını,
bu faaliyetin ancak "Müslümanlar"la gerçekleştirilebileceğini
söyler.[14] :Bu düşüncenin, Konsil metinlerinde benimsendiği,
hatta hayli etkili olduğu görülmektedir.
Bu ifadeler, dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerliğin niçin
birbirinden ayrı telakki edilemeyeceği sorusunun da cevabını oluşturmaktadır.
O halde buradan diyalog-misyonerlik ilişkisine geçebiliriz:
2. Misyon
Öncelikle şu hususu kesin bir hakikat olarak tesbit edelim:
Kilise, yapısı gereği misyonerdir ve bu, Kilise'den asla ayrı düşünülemeyecek
bir özelliktir. Zira Kilise kendisini İsa Mesih'in biricik
temsilcisi olarak görmekte, onun getirdiği mesajı, onun bıraktığı
yerden bütün insanlığa ulaştırma sorumluluğunun muhatabı
olarak telakki etmektedir. Eğer Kilise dışında kurtuluş yoksa,
ki Kilise'ye göre yoktur, misyonerlik faaliyetleri de insanlığı
kurtuluşa çağırmanın biricik vasıtası olarak elbette devam
edecektir.
Kilise'nin kendisine tanıdığı merkezî rol öylesine vazgeçilmezdir
ki, Katolik teolojisine göre Kilise İnciller'den doğmamış,
aksine İnciller Kilise'den doğup zuhur etmiştir.[15] Kilise'nin
ontolojik mahiyeti hakkındaki bu tesbit, Hristiyanlık üzerine
konuşurken daima hatırda tutulmalıdır.
Kilise'nin misyonerlik faaliyetleri hakkındaki kararı "Ad
Gentes"de şöyle deniyor: "Kilise tabiatı gereği
misyonerdir. Bu misyon, ona sonradan ilave edilmiş bir özellik
olmayıp, bilhassa onun özünden kaynaklanır. Çünkü o, Baba'nın
istek ve kararıyla Oğul'a tevdi edilen ve Kutsal Ruh'la
desteklenen bir misyondur."[16]
Şu halde diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri arasındaki
ilişkiyi ortaya çıkartmak hayatî derecede önemlidir.
1974 yılında Roma'da yapılan bir toplantı bu noktada ayrı bir
önem arz etmektedir. Dünyanın birçok yerinden gelen Kilise
temsilcilerinin iştirakiyle yapılan Dünya Piskoposlar Toplantısı'nda
dinlerarası diyaloğun Kilise misyonundaki yeri enine boyuna tartışılmıştır.
Bu toplantıda dinlerarası diyalog, Hristiyan misyonunun ayrılmaz
bir bölümünü oluşturan "Evangelizasyon"un tabii bir
parçası olarak tarif edilmiştir. Yine bu toplantıda şöyle
denmiştir: "Diyaloğun temel amacı, Mesih'in yüklediği
temel sorumluluk gereği, Hristiyanlar'ın bütün insanlara hizmet
etmek ve sevgi duymak isteğine şehadette bulunmaktır. Bu sebeple
diyaloğa giren her Hristiyan, bir taraftan samimi ve açık kalpli
iletişim vasıtasıyla diğerlerinin dinî tecrübeleri hakkındaki
değerlendirmelerini genişletirken, diğer taraftan kendi inancını
keyifle takdim etmelidir. Diyaloğun temel kuralı, Hristiyan
olmayanların dinî ve kültürel kimliklerine saygı duymaktır.
Bunun sebebi, Tanrı'nın herkesi Mesih'in imajında yaratması ve
herkesin aydınlığa kavuşmasını istemesidir."[17]
Bu toplantının sonunda yapılan kapanış duasında da şöyle
denmiştir: "Kutsal Ruh, misyonunu ve sevgisini bütün
Hristiyan olmayanlara götürme konusunda uyanık ve şuurlu olan bütün
Kilise'yi hassasiyetle desteklemeye devam etmektedir."[18]
Bu noktada bir hususun altını çizmek istiyorum: Yeni Papa XVI.
Benedict'in dinlerarası diyaloga soğuk bakan birisi olduğu söylenerek
bu sürecin bitebileceğinin ileri sürülmesi bana göre doğru değil.
Zira II: Vatikan Konsili'nde misyonerlik için belirlenen yeni yöntem,
yani diyalog, şu an için Katolik dünya bakımından herhangi bir
risk içermiyor. Kilise misyondan vaz geçemeyeceğine ve şu an için
misyona diyalogdan daha elverişli bir zemin bulunmadığına göre,
yeni Papa'nın tavrını amiyane tabirle biraz "naz
yaparak" konumunu muhafaza etme ve belki diyalogun diğer
taraflarından biraz daha taviz koparma siyaseti olarak
okuyabiliriz.
3. Evangelizasyon
Süreç içerisinde diyalog-misyon ilişkisi çeşitli Kilise
metinlerinde şu veya bu şekilde ifadelendirilmiş, ama en önemli
sarahatini müteveffa Papa II. John Poul'ün "Redemptoris
Missio" (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde bulmuştur.
Bu genelgede Kilise'nin kuruluşu, misyonu ve bu misyonun bütün
insanlara yönelik olduğu belirtildikten sonra şöyle denir:
"Dinlerarası diyalog, Kilise'nin, bütün insanları Kilise'ye
döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Karşılıklı
bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu
olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyonla ve misyonun
şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon
aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup
olanlara yöneliktir. Tanrı Mesih vasıtasıyla bütün insanları
kendisine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini
onlarla paylaşmak istemektedir. (…) Bu açıklamalar yapılırken,
kurtuluşun Mesih'ten geldiği ve diyaloğun evangelizasyondan ayrılmadığı
gerçeği göz ardı edilmemiştir."[19]
Burada geçen "Evangelizasyon" kavramı son derece önemlidir.
Bu kavramın mana ve muhtevası, Papa VI. Paul'ün "Evangelii
Nuntiandi" isimli genelgesinde açık biçimde ifade edilmiş
ve Kilise'nin "evangelizasyon" için var olduğu vurgulandıktan
sonra şöyle denmiştir:
"Bu yüzden Kilise için evangelizasyonun anlamı, "iyi
haberler"i insanlığın bütün tabakalarına götürmek,
bunun etkisiyle insanlığı içten değiştirmek ve onu
yenilemektir. Fakat her şeyden önce eğer vaftizle yenilenmiş ve
İncil'e göre yaşayan yeni insanlar yoksa, insanlık da yoktur. Bu
yüzden evangelizasyonun amacı bu iç değişikliği gerçekleştirmektir…"[20]
Yine aynı genelgede evangelizasyonun, Kilise tarafından ilan
edilen İncil mesajını işitenlerin Kilise'ye girmesiyle
tamamlanacağı, bu sebeple Kilise'nin, Hristiyan olmayan kültür
ve cemaatlerin arasına dikilmesinin evangelizasyona dahil olduğu
vurgulanmıştır.
Müteveffa Papa II. John Paul'ün yukarıda adı geçen genelgesine
dönecek olursak, orada diyalog-misyon ilişkisi konusunda sarih bir
şekilde ifade edilen hususlar arasında şunu görüyoruz:
"Diyalog, Kilise'nin kurtuluşun tabii yolu olduğu kanaatiyle
yönlendirilmeli ve ikmal edilmelidir."[21]
Söz konusu genelgenin dinlerarası diyalogla ilgili bölümü şu
ifadelerle sona ermektedir: "Çok iyi bilmekteyim ki, birçok
misyoner ve Hristiyan cemaat Mesih'e samimi şehadette bulunmak ve
diğer dinlerin mensuplarına cömertçe hizmet sunmaktan dolayı
kendilerini zorluk içinde ve sık sık diyaloğun yanlış anlaşılmış
tarzı içinde bulmaktadırlar. Onları, gayretleri iyi anlaşılmayan
yerlerde bile inançlarında ve sevgilerinde sebat göstermeye teşvik
etmek istiyorum. Diyalog, Tanrı'nın Krallığı'na doğru bin
yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka
sonuç verecektir."[22]
Buradaki "Tanrı Krallığı"nın, Hristiyan teolojisinde,
kıyametten önce Mesih'in yeryüzüne tekrar gelerek Tanrı'nın
egemenliğini ilan ve bütün insanlığı huzur ve esenliğe vasıl
edeceği zaman dilimi olduğunu hatırlayalım.
4. İnkültürasyon
Yine mezkûr genelgenin, "Hristiyan Olmayan Halkların Kültürlerinde
İncil'in Tecessümü" başlıklı bölümünde "İnkültürasyon"un
Kilise misyonundaki öneminden bahsedilmektedir.
"Hristiyan mesajının ve hayat tarzının, dünyanın muhtelif
yerlerinde yaşayan cemaatlerin sahip olduğu çeşitli kültürlere
uygun hale getirilerek sokulması ve canlandırılması" olarak
tarif edilen bu kavram[23] diyalog-misyonerlik ilişkisi bağlamında
merkezî yer tutan ikinci kavramdır.
Papa II. John Paul bu kavramla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır:
"Kilise'nin Hristiyan olmayan kültürlere girme süreci oldukmça
uzun bir yoldur. Bu, sadece dışarıdan bir adaptasyon meselesi değildir.
Çünkü İnkültürasyon, hakiki kültürel değerlerin Hristiyanlıkla
bütünleşmek suretiyle aslî bir değişime uğraması ve
Hristiyanlığın çeşitli insan kültürlerine sokulması anlamına
gelir. Kilise, İnkültürasyon vasıtasıyla İncil'i çeşitli kültürlerde
canlandırır ve aynı zamanda insanları kendi kültürleriyle
Kilise cemaatine sokar. Kilise bu insanlara kendi değerlerini aktarır
ve aynı zamanda onlarda mevcut olan iyi unsurları alır, onları içten
tekrar yeniler. İnkültürasyon vasıtasıyla Kilise'nin ne olduğu,
neyin işareti olduğu daha iyi anlaşılır ve bu suretle Kilise,
misyonunda daha etkili olur."[24]
5. Proclamation
II. Vatikan Konsili ile birlikte resmî Kilise belgelerine giren bir
diğer kavram da "proclamation"dur. Mesih'in ve İncil'in,
bütün insanlara açık ve doğrudan, minnet ve övgü ile ilan
edilmesi anlamına gelen bu kavram da, diğer üç kavramla iç içedir.
Birbirini bütünleyen bu kavramları gereği gibi tanımadan ve
aralarındaki ilişkiye vakıf olmadan dinlerarası diyalog
faaliyetlerine nüfuz etmek mümkün değildir.
DİYALOG FAALİYETLERİ VE İSLAMÎ ARGÜMANLARI
Buraya kadar söylenenler, II. Vatikan Konsili'nden itibaren Katolik
Kilisesi'nin diğer din mensupları ve bahusus Müslümanlar'la ilişkiler
konusunda izlediği tutumu sağlıklı bir okumaya tabi tutabilmek için
bilinmesi gerekenleri özetlemektedir.
Bir de meselenin "bizim cenahımızdan" arz ettiği durum
var ki, diyalog meselesi söz konusu edildiğinde mutlak surette ele
alınıp tahlil edilmesi gerekir.
Bu cümleden olarak ülkemizde diyalog faaliyetlerini yürütenler
tarafından, bu faaliyetlerin "meşruiyetini", hatta
"elzemiyetini" ifade ettiği ileri sürülen argümanlara
kısaca atf-ı nazar etmek istiyorum.
Ehl-i Kitap'la aramızdaki "ortak kelime"
Diyalog faaliyetlerine Kur'an'dan zemin teşkili için "(Resulüm)
de ki: "Ey Ehl-i Kitap! Sizinle aramızda müşterek olan bir söze
gelin: Allah'tan başkasını mabud tanımayalım, O'na hiçbir şeyi
ortak kılmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın…"
mealindeki 3/Âl-i İmrân, 64. ayetinin sıkça kullanıldığı
dikkat çekiyor.
İleride ele alacağım "mübâhale ayeti"nden hemen sonra
yer alan bu ayetin diyalog faaliyetlerine delil yapılmasının tam
bir "el çabukluğu" örneği olduğunu söylemek zorundayız.
Zira ayetin ne mantuk ne de mefhumu, bugün müşahede ettiğimiz
tarzda bir "diyalog"a geçit vermektedir.
Önce ayetin "mefhum"undan başlayalım: Eğer
"Allah'tan başkasını mabud tanımamak, O'na hiçbir şeyi
ortak kılmamak ve insanları ilah edinmemek" Müslümanlar ile
Ehl-i Kitap tarafından herhangi bir farklılık arz etmeyecek
tarzda kabul gören ortak bir kelime ise ayet niçin "hasılı
tahsile" çağırsın?
Bir başka şekilde söylersek; ayette dile getirilen bu üç temel
nokta Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında aynı tarzda
benimsenip bağlanılmış hususlar olsaydı, "gelin bu
hususlar üzerinde birleşelim" demenin elbette hiçbir anlamı
olmazdı. Şu halde burada, Ehl-i Kitab'a, çarpıttıkları, tahrif
ettikleri bir gerçek hatırlatılıyor olmalıdır ki, kitaplarının
ve bütün ilahî dinlerin esasıdır. Nitekim –Allahu a'lem–
66. ayette dile getirilen husus da bu noktaya işaret ediyor olmalıdır
ki, orada Ehl-i Kitab'ın, "hakkında bilgi sahibi oldukları
hususlarda tartıştığı" dile getirilmektedir. Yani ayetin
ilk muhatapları olan Ehl-i Kitap, mezkûr üç nokta üzerinde yapılan
tahrif faaliyetinin bilincindedir ve meselenin aslından haberdardır…
Ayetin mantukuna gelince, dikkat edilirse burada Ehl-i Kitab'a bir
çağrı var: "Gelin" diyor ayet. Yani Efendimiz (s.a.v)'e
bir noktada sabit durması ve Ehl-i Kitab'ı da o noktaya çağırması
emir buyuruluyor. Elbette İlahî Kelam'ın hiçbir kelimesi hatta
harfi için "abes" söz konusu değildir. Buradaki
"Gelin!" çağrısı, ayetten, biraz bizim gitmemiz, biraz
onların gelmesi suretiyle bir "ortak nokta"da buluşulması
tarzında bir diyalog çıkarılmasını kesinlikle engellemektedir.
Öyleyse eğer bu ayetten hareketle dinler arasında bir diyalog
faaliyeti başlatılacaksa, Müslümanlar'ın, muhataplarına öncelikle
ayette ifade buyurulan çağrıyı, Tevhidî konumlarını muhafaza
ederek yapmaları gerekir. Yani diyalogun zeminini bizim durduğumuz
yer ve mezkûr üç temel nokta teşkil etmelidir.
Burada dinlerarası diyalog faaliyetlerinin içini, "tanıma ve
anlama" kelimeleriyle doldurmaya ve diyalogun başka bir anlamı
bulunmadığını söylemeye çalışanlara da bir uyarı bulunduğunu
söyleyebiliriz: Bu ayetten anladığımız odur ki, Müslümanlar'la
diğer din mensupları arasındaki ilişki, onları tanıma ve
anlama gayesine matuf ve bundan ibaret bir "diyalog" değil,
"tebliğ" zemininde yürütülmelidir.
Üstelik Yahudiler'i ve Hristiyanlar'ı tanımak ve anlamak için
dinî metinlerimiz ve tarihsel tecrübemiz hangi noktalarda yetersiz
kalmıştır ki, bugün böyle bir diyalog sürecine ihtiyaç
duyulmaktadır? "Ehl-i Kitap hakkındaki ayetler günümüzde
yeni bir bakış açısıyla ele alınmalıdır" diyenlerle
Kur'an'ın "tarihsel bir metin" olduğunu söyleyenler
arasında nasıl bir fark vardır?
Efendimiz (s.a.v)'in tebliğ faaliyetleri
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, İslam'ı tebliğ maksadıyla çeşitli
kabilelere gitmesi, Ebû Cehil gibi müşriklerin ayağına kadar
defalarca gitmekten imtina etmemesi de dinlerarası diyalog
faaliyetlerine dayanak yapılmaya çalışılan hususlar arasında
bulunuyor.
Oysa bu ve benzeri hususların, Tevhid'i tebliğ amacına yönelik
olduğu ve esasen bir peygamber olarak Efendimiz (s.a.v)'in en temel
görevinin tebliğ olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda
bu argüman kendiliğinden buharlaşacaktır.
Eğer bugünkü diyalog taraftarları "Tevhid'i tebliğ"
maksadıyla hareket ettiklerini söyleyecek olurlarsa, "tanıma,
anlama ve hoşgörme" söylemini nereye terk ettiklerini sormak
gerekir. Ve yine sormak gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğ
maksadıyla gittiği yerlerde muhataplarını "tanıma, anlama
ve hoşgörme" tavrında olduğunu gösteren bir belge var mıdır?
Necran heyeti meselesi
Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (s.a.v)'in Necran hristiyanları
ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i
Nebi'yi tahsis etmesi olayıdır.
Necran hristiyanlarını Medine'ye getiren eğer Hz. Peygamber
(s.a.v)'in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran
mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda
başlamış demektir. Zira burada da "tanıma, anlama ve hoşgörme"
söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun
mevcudiyetini teslim etmek zorundayız.
Akabinde Necran heyeti Medine'ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki
ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)'in
kendileriyle konuşmayı reddetmesini "diyalog ve hoşgörü"nün
neresine yerleştirebiliriz?
Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen
heyetle Efendimiz (s.a.v) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa
(a.s)'a geldiğinde 3/Âl-i İmrân, 59-61. ayetleri nazil oldu.
Necran heyeti "mübâhale"yi kabulden imtina ettiğinde
olanları biraz sonraya bırakarak bu ayetlerin muhtevasına bakalım:
"Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah
onu topraktan yarattı; sonra ona "Ol!" dedi ve (o da)
oluverdi. (Bu), Rabb'inden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden
olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara,
"Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, karşılıklı
olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra
da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet
dileyelim" de."
İmdi, Hz. İsa (a.s) hakkında muhataplarına Kur'an'daki sarahati
ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar
edemeyen diyalogcuların Necran heyeti hadisesini diyaloga delil
getirmesi ne kadar tutarlıdır?
Bir de olaya şu açıdan bakalım: Necran heyeti, öyle görünüyor
ki Medine'ye İslam'ı kabul etmek üzere değil, "bir orta yol
bulabilme ümidiyle" gelmiştir. Bu niyetle başlayan macera,
sonunda en temel anlaşmazlık konularından biri olan Hz. İsa
(as.)'nın kimliği/kişiliği noktasına gelip dayanmıştır.
Bu noktada inen yukarıdaki ayetler, Efendimiz (s.a.v)'e –aralarında
kendisinin Hak Peygamber olduğunun farkında bulunanlar da olduğu
halde–, bu heyet hakkında "diyalog, tanıma, anlama ve hoşgörü"yü
değil, "karşılıklı lanetleşme"yi, yani köprüleri
atmayı emretmektedir, neden?
Nihayet "mübâhale ayeti"nin gereğini icra etmek için
Efendimiz (s.a.v), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri
(Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı
lanetleşmek için yola çıktı.
Ancak durumun vehametini sezen heyetten bazıları, başlarına
gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (s.a.v)'e
"anlaşma" teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri
ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken
ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir.
Bu teklif üzerine Efendimiz (s.a.v)'in yazdırdığı anlaşma
metni şöyle:
"Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah'ın elçisi Peygamber
Muhammed'in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün
mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri
hakkında Resulullah'ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bin
adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere ikibin adet
elbise verecekler; her bir elbise kırk dirhem (bir okiyye) değerinde
olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve okiyyelerden
eksilen olursa, hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar,
atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır.
"Necranlılar elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar
ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen'de bir
savaş ve olay vuku bulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz
adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh,
at ve bineklerden telef olanlar tazmin edilmek suretiyle Necranlılar'a
geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır. Necranlılar'ın
canları, dinleri, vatanları, malları, burada bulunanları ve
bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar, Allah'ın
himayesi ve Peygamber Muhammed'in emanı altındadırlar. Şu an içinde
bulundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından
hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden,
ne bir rahip rahipliğinden, ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden
alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok her şeyleri
kendilerinindir. Artık ne geçmişten dolayı bir töhmet, ne de
kan davası vardır. Onlar savaş için çağırılmayacak,
mahsullerinden de ondabir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının
askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını isterse zulmetmeden,
zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir.
"Bundan sonra kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış
demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz.
Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine
getirip iyi hal üzere devam ettikleri sürece bu sayfada yazılı
olan hususlar Allah'ın emri gelinceye kadar Allah'ın himayesi
Resulullah Peygamber Muhammed'in emanı altındadır."
İslam'a davet mektupları
Efendimiz (s.a.v)'in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı,
literatüre "İslam'a davet mektupları" olarak geçmiş
bulunan mektupların dinlerarası diyalog faaliyetlerine "meşruiyet"
gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle "çarpıtma"dır.
Eğer bu mektuplar diyalog faaliyetlerine gerekçe yapılmaya
uygunsa, bu faaliyetleri yürütenlerin, muhataplarına bu mektupların
muhtevasında gördüğümüz tavrı aynen takınması, yani
evvelemirde onları Tevhid'e çağırması gerekir. Yoksa bu
mektupları diyaloğa referans olarak takdim etmenin kabul
edilebilir bir yanı olamaz.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, herhangi bir Ehl-i Kitap grup ile –bugün
yapıldığı tarzda– kendilerini İslam'a çağırmaksızın
"sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum" tavrıyla diyalog
kurduğunu gösteren bir belge var mıdır?
Şurası açık ki, bu mektupların muhtevasında tebliğden mücerret
(soyutlanmış) bir diyalogdan eser bile bulmak mümkün değildir.
Temel görevi "tebliğ" olan peygamberlerin, insanları
Hakk'a çağırmaksızın, onları oldukları hal üzere kabullendiğini
söylemek, görevlerini yapmadıklarını söylemekten farksızdır!
Eğer "tebliğ eşittir diyalog"sa, dinlerarası diyalog
faaliyetlerinin üzerine inşa edildiği "tanıma, anlama, hoşgörme"
gibi temel söylemler arasında niçin "tebliğ"e yer yok?
Yıllardan beri yürütülen bu faaliyetler meyanında "tebliğ"
anlamına gelebilecek bir tavra niçin tesadüf edilmiyor?
Eğer "tebliğ eşittir diyalog" değilse, Tevhid'e
davetten başka hiçbir anlama gelmeyen bu mektupları niçin
"tebliğsiz diyalog" faaliyetlerine gerekçe olarak kullanıyorsunuz?..
Denebilir ki "tebliğ, doğası gereği diyalogla bağdaşmaz;
diyaloğun ilk şartı, tarafların birbirini "olduğu
gibi" kabullenmesidir." O zaman biz de deriz ki, diyalog
faaliyetlerine kitleler nazarında meşruiyet kazandırmak –hatta
belki daha önce kendinizi ikna etmek!– için tebliğ maksatlı/muhtevalı
Nebevî söz ve davranışlara sığınmaktan vaz geçin!..
Medine vesikası
Medine vesikasına gelince;
Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime
sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini
görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar
"metbu" (tabi olunan), diğerleri ise "tabi"
konumundadır.
Bu o kadar böyledir ki, –Muhammed Hamidullah'ın da vurguladığı
gibi– bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil varlıklar
olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap kabileleri
ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım hak ve
sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudiler'in özellikle
siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla
Yahudiler'in bu vesikada, Müslümanlar'la eşit konumda olduğunu söylemenin
imkânsız olduğu açıktır…
Bütün bunlar bir yana, Yahudiler'in, mezkûr
vesikanın iki maddesinde geçen "Allah'ın Resulü
Muhammed" (s.a.v) tabirini kabul etmiş olmaları dahi bu
vesikanın diyalog faaliyetlerinin meşruiyetine delil olarak kullanılmasının
"akla ziyan" bir iş olduğunu ortaya koymaya yeterlidir!
Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku
bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde
konunun "Allah'a ve Resulü'ne götürülmesi"nin hükme
bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında
bulunmaktadır.
Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları
itibariyle dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın
muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?
Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına
dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler'in dinî hayatlarına
karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından kaynaklanıyor.
Tarih boyunca İslam devletlerinin tebaası durumunda bulunan Gayrimüslimler'in
dinlerine ve kimliklerine dokunulmamış olması da aynı maksatla
öne sürülen hususlar arasında bulunuyor.
Ancak yukarıda da söylediğim gibi burada İslam'ın, "tabi
(Gayrimüslimler) ile metbu (Müslümanlar)" arasındaki ilişkiyi
düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog
faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise (reel
durumda Müslümanlar'ın metbuiyetinden söz edilemeyeceğine göre)
iki şıktan biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir "tabi-metbu
ilişkisi" yoktur veya bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir;
yani Müslümanlar tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır.
Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin, dinlerarası diyalog
faaliyetlerinin taraflarının şu anki konumları Medine vesikasındaki
durumu yansıtmaktan uzaktır. Şu halde bu vesika da diyalog
faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır…
Bu vesika sonrasında Medine Yahudileri ile Müslümanlar arasındaki
ilişkinin nasıl bir seyir izlediği ise ehlinin malumudur…
Hasılı, Dinlerarası diyalog faaliyetlerini yürütenlerin, yaptıkları
işin meşruiyetini (hatta "zaruretini"!) isbatlamak amacıyla
ortaya attıkları sözümona "delil"lerin, maksadı hasıl
etmekten uzak olduğu açıktır.
Sonuç olarak
1. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin "İslamî", hatta
"İslam'ın emri" olduğunu ileri sürmekle, hal-i hazırda
diyaloğu bir "politika", içeride (ve hatta belki "dışarıda"
da) yaşanan sıkıntılardan bir "çıkış yolu" olarak
görmek birbirinden farklı şeylerdir.
Bunlardan ilki, yapılan işin "mahza emr-i ilahî" olarak
nitelendirilmesi sebebiyle, diyaloğun İslam'ın "olmazsa
olmazı" olduğunu ileri sürmek anlamına gelirken, ikincisi,
–ucu yine Din'e dokunmakla birlikte– belli bir oluşumun sübjektif
anlayış ve politikası sınırında tutulması ve anlaşılması
gereken bir faaliyet olarak hadiseyi lokalize eder.
Diyalog faaliyetlerini yürütenler, meseleyi ilk nokta-i nazardan
ele aldığı ve dahi sonuçları da umumi olacağı için, önümüzde,
bütün Ümmet-i Muhammed (s.a.v)'i ilgilendiren bir durum var
demektir.
Bu gerçeği meseleye bakışımızın temel hareket noktası
yaparak devam edersek:
2. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin İslam'ın onayladığı biçimde
yürütülüp yürütülmediği konusunda diyalogcularla aramızda görüş
ayrılığı bulunduğuna göre, meselenin bizim baktığımız
pencereden arz ettiği görünümü dile getirmek bizim için hem
bir "hak", hem de "sorumluluk"tur.
Şimdi şu ikileme bir bakın:
Bir yanda Ümmet-i Muhammed (s.a.v), diğer yanda Ehl-i Kitap ve diğerleri.
Diyaloğun "İslam'ın emri" olduğunu söyleyenler,
nedense bunun, öncelikle Müslümanlar'a yönelik olarak yerine
getirilmesi gereken bir emir olduğunu düşünmüyor,
dillendirmiyor; onları olduğu gibi kabul edip kanaatlerine saygı
duymuyor, hatta canları sıkıldığında Müslümanlar'ı türlü
olumsuz sıfatlarla tavsif etmekten geri durmuyor.
Peki aynı kesimin Ehl-i Kitap ve diğerleri hakkındaki tavrı nasıl?
Siz şimdiye kadar bu kesimin politikalarını belirleyenlerden, Ehl-i
Kitab'ın İslam ve Müslümanlar'a yönelik her türlü ithamat ve
hücümatını tenkit mahiyetinde bir satır okudunuz ya da duydunuz
mu?
Bütün kesimleriyle Ehl-i Kitab'ın İslam ve Müslümanlar'a yönelik
olarak her sahada yürüttüğü "kuşatma" politikalarına
inat ve ısrarla sessiz kalınırken, Müslümanlar'ın uyarı ve
eleştirilerine tahammülsüzlük gösterilmesi belki diyalog
zemininin zedelenmemesi kasdıyla ya da kendilerine yönelik eleştirilere
haklılık payı kazandırmama düşüncesiyle açıklanabilir; ama
bu tavrın "meşru/dinî" bir izahı yapılamaz!
3. Diyalog faaliyetlerinin, "yeryüzünde barış ve adaletin
tesisi" söylemiyle gerekçelendirilmesi de inandırıcı
olmaktan hayli uzaktır. Zira yeryüzünde barış ve adaletin
tesisinin önündeki en büyük engelin bizzat Ehl-i Kitap olduğunu
görmemek için ya aşırı saf veya maksatlı olmak gerekir.
Diyelim ki bu gerekçeye samimi olarak inanıyorlar. Peki bugüne
kadar "diyalog ve hoşgörü" adı altında düzenlenen
organizasyonlar bu amacı gerçekleştirmeye ne kadar hizmet etmiştir?
Dünya çapında Ala-yı vala ile yapılan 200'ün üzerinde
organizasyondan geriye kalan nedir?
4. Bunu da izninizle ben söyleyeyim: Bu organizasyonlar Müslüman
milletimizin hafızasını silici, Tevhidî hassasiyetini zedeleyici
ve kültürel/toplumsal dokusunu tahrip edici bir işlev görüyor.
Özellikle son yıllarda ortaya atılan "İbrahimî/semavî
dinler", "dinlerin aşkın birliği" gibi kavramlar,
İslam'la Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki "temelli"
ihtilafları buharlaştırıcı bir etki yapıyor. Gayrimüslimler
ile aramızda "geriye dönük" ortak noktalar ihdas etmeyi
hedefleyen bu kavramların yanı sıra, bir de "hakikati"
buharlaştıran bir kavram kullanımda: "Dinsel çoğulculuk."
"… Ancak ne yazık ki günümüzde Müslümanların çoğunluğu
Allah tarafından kabul edilebilir olmayı sadece Hz. Muhammed'in
mesajını yani kurumsal İslam'ı izleyenlerle sınırlayarak tıpkı
Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi kendilerinin dışındakilere
karşı dışlayıcı bir tutum takınmaktadır. Bunu yaparken de
Hz. Muhammed'in misyonunun ne yeni bir din kurmak ne de Yahudi ve Hıristiyanlık
gibi diğer dinsel geleneklere hakkıyla tabi olanları kendi
izleyicisi yapmak olmayıp bilakis Hz. İbrahim'in dinine uymak, onu
tamamlamak ve kendinden önce gelen peygamberleri tasdik etmek olduğu
gerçeğini unutmaktadırlar…"[25]
Bir müslümanın kaleminden dökülen bu satırlar, bu ülkeyi
misyonerlik için "verimli bir alan" haline getirmek dışında
bir fonksiyon icra edecekse eğer, hiç şüpheniz olmasın, o,
"ebedi hüsran"dan başka bir şey olmayacaktır. Zira
Kur'an, İslam'dan gayrı bir din arayanın bu çabasının hüsran
olduğunu vurgularken bizler hakikatin mutlaklığı" döneminin
geride kaldığını, artık "izafiliğin" kabul edilmesi
gerektiğini söylüyoruz!..
Aynı garabet, ülkemizde ve pek çok coğrafyada "Geleneksel
İslam'ın Bayraktarı" ünvanıyla göklere çıkarılan bir
isimde, Seyyid Hüseyin Nasr'da da görülüyor: Hz. İsa (a.s)'ın,
tanrısal bir varlık olarak kabul edilmeyi insanlara asla öğretmediğini,
bu anlayışın Kilise'nin ürünü olduğunu ve artık terk
edilmesi gerektiğini söyleyen Hristiyan bilim adamı John Hick'e
itiraz eden Nasr, bu doktrini Hristiyanlar için Tanrı'nın murad
ettiğini, bu doktrini kabul etmenin bir hata olmadığını ve
Hristiyanlar'ın da buna böyle inanmaları gerektiğini söylüyor![26]
Alemlerin Efendisi (s.a.v) ne buyurmuştu: "Karış karış, arşın
arşın sizden öncekilerin yoluna uyacaksınız. Hatta onlar bir
keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz…"
-------------------------------------------------------
[1] Hristiyan dünyada 325 yılındaki I. İznik Konsili'nden
itibaren 1962'ye kadar 21 büyük konsil toplanmıştır. Bu
konsillerde, Hristiyanlığın iç meseleleri, İsa Mesih'in tabiatı,
ikonların kutsal değeri, Kilise-Devlet münasebetleri, Papa'nın
seçilme usulü, yanılmazlığı, piskoposlarla ilgili çeşitli
meseleler ve Protestanlığın zuhuru, Aydınlanma'nın zorladığı
açılımlar gibi içe, Haçlı seferleri, Moğol istilası, Kudüs'ün
Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi, Grek saldırıları,
Osmanlı fütuhatı... gibi dışa dönük meseleler görüşülmüştür.
Bkz. Mehmet Aydın, Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan
Konsili, 15 vd.
[2] Ali İsra Güngör, Vatikan Misyon ve Diyalog, 88.
[3] NA, 2. (Bu yazıda Vatikan belgelerine yapılan atıfların
tamamı bir önceki paragrafta mezkûr çalışmadan alınmıştır.)
[4] LG, 17.
[5] NA, 2.
[6]AG, 9 vd.
[7] AG, 3.
[8]NA, 2 vd.
[9]Bkz. 2/el-Bakara, 135; 3/Âli İmrân, 72,3; 5/el-Mâide, 18...
[10] Geniş bilgi için bkz. Güngör, 90 vd.
[11] Güngör, 94 vd.
[12] NA, 3.
[13] Güngör, 209.
[14] Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık,
369-70.
[15] Yıldırım, 133.
[16] AG, 2.
[17] Güngör, 171.
[18] Güngör, 172.
[19] RM, 55.
[20] EN, 18.
[21] RM, 55.
[22] RM, 57.
[23] Güngör, 180.
[24] RM, 52.
[25] Mahmut Aydın, Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları,
99.
[26] Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı? İnsan mı?, 170.
Nasr'ın bu bağlamda "izafi mutlak" kavramını kullanmasının
sebeb-i hikmetini öğrencisi İbrahim Kalın'a sorduğumda, farklı
dinlere mensup heterojen kitlelere hitap etiğini; onları ürkütmemek
için böyle bir dil kullanmak zorunda olduğunu söylemişti. Acaba
Tevhid'e kendi ayağıyla bu kadar yaklaşmış bir Hristiyanı
"Tanrı böyle istiyor" diyerek Teslis'in kucağına
iteklemeye çalışmanın sebeb-i hikmeti ne ola ki?!
Kaynak:
www.inkisaf.net