SAHABE
KUŞAĞININ DİNDEKİ YERİ
EBUBEKİR SİFİL
Kur’an’ın,
üzerine yazılı bulunduğu çeşitli yazı malzemelerinden
derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından çoğaltılması,
Sünnet’in titiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, İslâm’ın
adap ve erkânının, ruh ve kalp disiplininin nesilden nesile
intikali hep güzide Sahabe topluluğunun ehliyet, dirayet, basiret
ve feragatiyle mümkün olmuştur.
Müslüman bilincinde Sahabe kuşağının (Allah hepsinden
razı olsun) ayrı ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. Günlük sıradan
davranışlarımızdan ibadetlerimize ve bilgi kaynakları hiyerarşisindeki
kabullerimize kadar hayatımızın her alanında Sahabe’nin derin
etkisini görmek şaşırtıcı değildir. İslâmî ilimlerin
metodolojilerinde (Usul’lerinde) başvuru mercii olarak Kur’an
ve Sünnet’ten sonra Sahabe’nin üçüncü sırada yer almış
olması da, bu açıdan son derece tabii bir husustur.
Hatta Kur’an ve Sünnet’te yer alan hususların nasıl
anlaşılması gerektiği noktasında bir tereddüt söz konusu olduğunda
Sahabe’nin birinci referans kaynağı olarak kabul edilmesi, Ehl-i
Sünnet’i diğerlerinden ayıran en temel hususlardan biri olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu sebepledir ki, herhangi bir hususta
Kur’an ve Sünnet’in “ne dediği” sorusunun cevabı aranırken
Sahabe’nin belirleyiciliğine başvurulması -bir de aralarında görüş
birliği oluşmuşsa- bizim için kesinlikle tartışma konusu değildir.
Sahabe bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak
değil, “örneklik” olarak da vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl
yaşanacağını, nasıl ideal Müslüman olunacağını doğrudan
Efendimiz s.a.v.’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara kısmet
olmuştur. Peygamber öğrencisi olmak, Kur’an’da ve Sünnet’te
övülmek suretiyle ebedileşmek dünyada hangi kıymet ile denk
tutulabilir?
İşte bu sebeple Ehl-i Sünnet, sahabîlik faziletinin
peygamberlik dışındaki diğer bütün hususiyetlere üstün geldiğini
kabul etmiştir. Daha sonra gelen kuşaklar arasında ilimde birçok
sahabîden (özellikle Efendimiz s.a.v. ile uzun süre birlikte
bulunma imkânına sahip olamamış sahabîlerden) ileri seviyede
bulunanlar çıkabileceğini, ancak Sahabe’den sonra gelen kuşaklara
mensup hiçbir ferdin sahabîlik faziletinden doğan üstünlüğe
ulaşamayacağını söylemiştir. Bunun için biz, herhangi bir
sahabînin adını yazdığımız veya söylediğimiz zaman, hemen
arkasından “Allah ondan razı olsun” anlamında “radıyallâhu
anh (kısaca r.a.)” dua cümlesini ekleriz.
Sahabe’yi ayrıcalıklı
kılan
Kur’an ve Sünnet’in Sahabe’ye yaptığı vurgu
hepimizin malumudur. Konuyla ilgili ayet ve hadisleri toplayan ve açıklayan
sayısız eser yazılmıştır. Sahabe kuşağının Yüce Allah
nezdinde farklı bir değere sahip olduğunu ifade buyuran
ayetlerden biri şöyledir: “Muhacirun ve Ensar’dan sâbıkûn-i
evvelûn ve bir de ihsan şuuruyla onlara tabi olanlar var ya, Allah
onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.
Allah onlara, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.
İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 100)
Bu ayette yer alan bir inceliğe kısaca dikkat çekerek
devam edelim: Ayette geçen “sâbıkûn-i evvelûn” ifadesi “önce
geçen ilkler” demektir. Bu ifadeyle iki anlam kastedilmiş
olabilir:
1. Muhacirun ve Ensar arasında salih amellerde önce
davranıp diğerlerini geride bırakanlar. Bu durumda ayetin anlamı
şöyle olur: Muhacirun ve Ensar’dan, hem salih amel işlemede önce
davranıp diğerlerini geride bırakanlardan, hem de ihsan şuuruyla
onlara tabi olanlardan Allah Tealâ razı olmuştur.
2. Salih amel işlemede önce davranıp diğer insanları
geride bırakanlar, Muhacirun ve Ensar’ın tamamıdır; “onlara
ihsan şuuruyla tabi olanlar” ifadesi de, Tabiun’dan başlayarak
kıyamete kadar gelecek olan bütün Ümmet fertleri arasından bu
özelliği taşıyanları anlatmaktadır.
Görüldüğü gibi ayeti nasıl anlarsak anlayalım,
Sahabe kuşağının Allah Tealâ’nın rızasına nail olduğu gerçeği
değişmemektedir. Bu özellik sebebiyledir ki Efendimiz s.a.v., ümmetini
onlar konusunda ikaz etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi
kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud
dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak
etse, onların bir-iki avuçluk infakın(ın sevabın)a, hatta yarısın(ın
sevabın)a bile ulaşamaz.” (Buharî, Müslim, Tirmizî)
Sahabe’siz dinlerin
akıbeti
Şüphesiz her şey ilâhi takdir iledir. Kur’an’dan önceki
ilâhi kitapların tahrif olması da elbette ilâhi takdir çerçevesinde
cereyan etmiştir. Ancak ilâhi takdirin “sebepler” vasıtasıyla
cereyan ettiği de bir vakıadır. Söz konusu tahrif faaliyetini ve
o kitaplara inandığını söyleyen kitlelerin zamanla haktan bâtıla
sapmasını sebepler zemininde mercek altına aldığımızda,
Sahabe’nin nasıl kilit bir rol üstlendiğini yakından müşahede
etme imkânına kavuşuruz. Özellikle Efendimiz s.a.v.’den önceki
son iki büyük peygamber Hz. Musa ve Hz. İsa’nın (ikisine de
selam olsun) sahabelerinin durumu bu noktada son derece dikkat çekicidir.
Hz. Musa a.s. ve İsrailoğulları
Hz. Musa a.s., Yüce Allah’tan, İsrailoğulları’nı Mısır’daki
zelil kölelik hayatından kurtarma emri aldığında hemen harekete
geçmiş, Mısır’ı terk etmek üzere İsrailoğulları ile
birlikte yola çıkmıştı. Firavun bu durumu fark edip arkalarından
kovalamaya başlayınca, İsrailoğulları hayli ilginç bir tepki gösterdiler.
Tevrat durumu şöyle anlatıyor:
“Ve Firavun yaklaştı ve İsrailoğulları gözlerini
kaldırdılar ve işte, Mısırlılar arkalarından yürüyorlardı;
ve çok korktular ve İsrailoğulları Rabb’e feryat ettiler. Ve
Musa’ya dediler: Mısır’da kabirler bulunmadığı için mi
çölde ölmek üzere bizi getirdin? Bizi Mısır’dan çıkarmakla
bize ettiğin bu nedir? Mısır’da sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılar’a
kulluk edelim!’ diye söylediğimiz söz bu değil midir? Çünkü
çölde ölmektense Mısırlılar’a kulluk etmek bizim için daha
iyi olurdu.” (Çıkış, 14/10-12)
İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkıştan
itibaren yol boyunca gösterdiği tavır, yukarıdaki Tevrat pasajında
da görüldüğü gibi, her sıkıştıklarında isyan etmek olmuştur.
İşte bir örnek daha:
“Ve İsrailoğulları’nın bütün cemaati (...)
Refidim’de kondular; ve kavme içecek su yoktu. Ve kavim Musa ile
çekişip dediler: Bize su ver de içelim. Ve Musa onlara dedi: Niçin
benimle çekişiyorsunuz? Niçin Rabb’i deniyorsunuz? Ve kavim
orada susadı; ve kavim Musa’ya karşı söylenip dedi: ‘Bizi, oğullarımızı
ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır’dan
çıkardın?’ Ve Musa Rabb’e feryat edip dedi: Bu kavme ne yapayım?
Az daha beni taşlayacaklar. (...) Çünkü İsrailoğulları (Musa
ile) çekiştiler, ve çünkü acaba Rab aramızda mı yoksa değil
mi diyerek Rabb’i denediler.” (Çıkış, 17/1-7)
Tevrat incelendiğinde baştan sona bu türlü örneklerle
dolu olduğu görülecektir. Son örneği, Hz. Musa a.s. Tevrat’ı
almak üzere Tur dağına gittiğinde olanlar konusundaki Tevrat
pasajlarını aktararak vermiş olalım.
Hz. Musa a.s., Tevrat’ı almak üzere Tur’a gittiğinde,
İsrailoğulları’ndan yoldan sapmayacaklarına dair söz almıştı.
Ancak sözlerine sadık kalmadılar ve altından bir buzağı
yaparak ona tapınmaya başladılar. Muharref Tevrat bu buzağıyı
Hz. Harun a.s.’ın yaptığını söylerse de, gerçekte buzağıyı
yaparak İsrailoğulları’nın ona tapınmasını sağlayan kişi
Samirî’dir. (Kur’an-ı Kerim, Tâ-Hâ, 85). Dolayısıyla
burada Tevrat’ın bir başka tahrifi söz konusudur. Hz. Harun ise
bu şirke mani olmak istemişti; ancak kendisini ölümle tehdit
ederek dinlememişlerdi. (Kur’an-ı Kerim, A’râf, 150). Esasen
İsrailoğulları Nil nehrinden kurtulduktan sonra yola devam
ettiklerinde, pagan (puta tapan) bir kavme rastlamış ve Hz.
Musa’dan, kendileri için böyle putlar yapmasını istemişlerdi.
(A’râf, 138). Kur’an’ın, altından buzağı yapma işini İsrailoğulları’na
nisbet eden ayetleri (Bakara 51-54, 92-93; Nisâ, 153...) de dikkate
alındığında, Samirî’nin bu suçta yalnız olmadığı ortaya
çıkmaktadır.
Hz. İsa a.s. ve
Havariler
Hz. İsa a.s. tebliğine başladığında Filistin bölgesinde
Roma İmparatorluğu’na bağlı özerk bir Yahudi idaresi hakimdi.
Dolayısıyla Hz. İsa a.s. terk-i dünya ettikten sonra, onun
sahabisi olan Havariler, bir taraftan işbirlikçi Yahudi gruplarla,
bir taraftan da Roma idaresiyle mücadele etmek zorunda kalmışlardı.
Bir süre sonra Pavlus isimli yahudinin ortaya attığı müşrik
Hıristiyanlık modeli de rağbet görmeye başladı. Dolayısıyla
Havariler üç cephe ile aynı anda mücadele etmek zorunda kaldılar.
Yahudiler ve Romalılar tarafından kovuşturmalara uğratıldılar,
yargılandılar. Bir süre sonra kimi öldürüldü, kimi de
Filistin’i terk etmek zorunda kaldı.
Bu baskı ve zulüm ortamında Havariler, ne Hz. İsa
a.s.’ın tebligatını, ne de İncil’i gereği gibi muhafaza
edebildiler. Gerek sayılarının azlığından, gerekse yaşadıkları
ortamın olağanüstü hareketliliğinden, Tevhid akidesini ve İncil’in
mesajını kendilerinden sonra gelenlere gereği gibi aktaramadılar.
Hz. İsa a.s.’dan kısa bir süre sonra Havariler de birbiri ardınca
dünyadan göçünce, meydan yahudilere ve müşrik hıristiyanlara
kaldı.
Hz. İsa a.s.’ın tebliği, kendisinden sonra aradan bir
nesil dahi geçmeden Pavlus tarafından “üçlü ilâh modeli”ne
dayanan şirk itikadına nasıl dönüştürüldü? Elimizde mevcut
muharref (tahrif edilmiş, aslından uzaklaştırılmış) İncillerde
bile Hz. İsa a.s.’ın, kendisi için “Tanrının oğlu”
ifadesini kullandığı zikredilmezken, bakınız Pavlus bu inancı
nasıl yerleştiriyor:
“Çünkü şimdi insanların rızasını mı, yoksa Tanrı’nın
rızasını mı arıyorum, yahut insanları hoşnut etmeye mi çalışıyorum?
Eğer hâlâ insanları hoşnut etseydim, Mesih’in (İsa’nın)
kulu olamazdım. Çünkü ey kardeşler, size bildiriyorum ki, benim
tarafımdan vaz olunan İncil insana göre değildir. Çünkü ben
onu insandan almadım ve öğretilmedim; fakat İsa Mesih’in vahyi
ile aldım. Fakat Tanrı (…) milletler arasında onu vaz edeyim
diye kendi oğlunu bende keşfetmeye razı olunca…” (Galatyalılar’a
Mektup, 1/10 vd.)
Adına Hıristiyanlık denen bu dinin Hz. İsa a.s. ve onun
sahabesi olan Havariler ile herhangi bir ilgisi yoktur. Hal böyle
iken nasıl olmuştur da kısa bir zaman içerisinde Hz. İsa
a.s.’ın saf Tevhid’e dayalı tebligatı ve İncil kaybolmuş,
yerini şirk esaslı Hıristiyanlık dinine bırakmıştır?
Sahabe’nin kilit
rolü
Eğer Hz. Musa ve Hz. İsa (ikisine de selam olsun), Rasul-i
Ekrem s.a.v. Efendimiz’in Sahabesi gibi bir ilk ve örnek nesle
sahip olabilselerdi, tebliğ ettikleri din ve kitap tahrif edilemez,
tebligatları aslından uzaklaştırılamazdı.
Bu kesin yargıya nereden varıyoruz? Şüphesiz ki Rasul-i
Ekrem s.a.v. Efendimiz’in “ilk/örnek nesil” yetiştirme
konusundaki gayret ve hassasiyetinden, bir de Sahabe-i Güzin
efendilerimizin Kur’an ve Sünnet’in muhafazası uğruna gösterdiği
yeri doldurulamaz feragat ve fedakârlıklardan..
Kur’an’ın, üzerine yazılı bulunduğu çeşitli yazı
malzemelerinden derlenip “Mushaf” haline getirilmesi ve ardından
çoğaltılması, Sünnet’in titiz bir şekilde gelecek kuşaklara
aktarılması, İslâm’ın adap ve erkânının, ruh ve kalp
disiplininin nesilden nesile intikali hep güzide Sahabe topluluğunun
ehliyet, dirayet, basiret ve feragatiyle mümkün olmuştur.
Onlar ki, İsrailoğulları en küçük bir zorluk karşısında
“Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada oturacağız!”
(Maide, 24) derken, Bedir Savaşı öncesinde Efendimiz s.a.v.’e
şöyle seslenmişlerdi:
“Ya Rasulallah! Allah sana ne emir buyurduysa, onu yap.
Ne tarafa gidersen git, biz kesinlikle seninle beraberiz. Biz, İsrailoğulları’nın
Hz. Musa’ya dedikleri gibi, ‘Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın.
Biz burada oturacağız’ demeyiz. (…) Biz sana iman ettik, seni
tasdik ettik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Bu
konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik. Bu durumda sen
ne dilersen onu yap. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a
yemin olsun ki, sen bize denizi gösterip dalsan, biz de seninle
birlikte dalarız, içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz. (…)
Yoluna devam et. İstediğin kimseyle bağ kur, istediğin ile de
alakayı kes. İstediğinle düşmanlık et, istediğinle barış
yap. İstediğin kadar mallarımızdan al ve dilediğini de bize
ver. Mallarımızdan aldığını, bize bıraktıklarından daha çok
severiz. Bize ne emredersen ona tabi oluruz.” (İbn Kesîr, 3/557)
Efendimiz s.a.v.’in
hassasiyeti
Kur’an’ı ve Nebevî örnekliği gelecek kuşaklara
aktaracak kilit bir neslin yetiştirilmesinin öneminin elbette farkında
olan Efendimiz s.a.v., Sahabe’nin her bakımdan tam arzu edilen kıvamı
kazanması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Mescid-i
Nebi’nin sofasında barınan “Ashab-ı Suffe”ye özel bir
itina gösteriyor, onların mükemmel birer eğitici/öğretici vasfına
sahip olması için alabildiğine titizleniyordu. İslâm’ın
diriltici soluğunu ruhlarında henüz hissedememiş kabilelere gönderilmek
üzere tebliğci ve eğitici bir ekip istendiğinde bu güzide
kadrodan 70 kadar sahabîyi göndermiş, ancak sahabîler, Bi’r-i
Maune kuyusunun başında pusuya düşürülerek şehid edilmişlerdi.
Hayatı boyunca beddua ettiği nadir olarak nakledilen
Efendimiz s.a.v. bu olaydan o derece müteessir olmuştur ki,
kaynaklar, Efendimiz s.a.v.’in, o 70 seçkin sahabîye suikast düzenleyen
Ri’l, Zekvân ve Usayye kabilelerine bir ay süreyle beddua ettiğini
nakletmektedir. (Taberî, Târîhu’r-Rusul ve’l-Mülûk, 2/81,
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/71)
Ashabını dinî meseleleri nasıl çözüme kavuşturacakları
konusundan, aile efradına karşı nasıl muamele edeceklerine,
ibadetlerinden beşerî münasebetlere kadar her alanda müstesna
bir itina ile yetiştiren Efendimiz s.a.v., şüphesiz Hz. Musa ve
Hz. İsa’nın (ikisine de selam olsun) yaşadığı olaylardan ve
kendilerinden sonra neler olup bittiğinden haberdardı ve
Sahabe’sini böyle bir arka planı dikkate alarak yetiştirmişti.
Burada tek tek zikredemeyeceğimiz pek çok hadisinde
Sahabe’yi ilim öğrenmeye, edebe, ahlâka, toplumsal ve ailevî
sorumluluklara riayete… teşvik etmiş, onların da öğrendiklerini
kendilerinden sonra gelenlere aynı şekilde aktarmalarını emir
buyurmuştu.
Acaba Sahabe Kur’an ve Sünnet’i ezberleyip, ardından
yazıya geçirip kendilerinden sonra gelenlere aktarmasa ve onları
da aynı hassasiyeti gösterme konusunda eğitmeseydi Kur’an ve Sünnet
bize kadar intikal eder miydi?
Bu soruya Kur’an’ın muhafazasının bizzat Yüce Allah
tarafından garanti altına alındığı söylenerek (Hicr, 9) cevap
verilebilir mi? Bu soruya “Hayır” diyoruz. Zira yukarıda da söylediğimiz
gibi ilâhi takdir “sebepler” vasıtasıyla tecelli etmektedir.
Şu halde doğrusu, Allah Tealâ’nın, Kur’an’ı Sahabe vasıtasıyla
korumuş olduğunu söylemektir.
Aksi durumda ne olurdu?
Tevrat ve İncil’in
başına gelenler
Tevrat tek nüsha olup ezberlenmemiş ve çoğaltılmamıştı.
Sadece 3 veya 7 senede bir, bulunduğu Ahit Sandığı’ndan çıkarılıp
halka okunuyordu. Üstelik Hz. Musa a.s.’dan uzun yıllar sonra
tam yedi kere topluca dinden dönmüş bulunan İsrailoğulları’nın
Tevrat’ı gerektiği gibi muhafaza ettiğini söylemek de imkânsızdır.
(G. Tümer-A. Küçük, Dinler Tarihi, 231)
Havariler’in başına gelenleri de yukarıda özet olarak
zikretmiştik. Onlar dünyadan ayrıldıktan sonra İncil adıyla
kaleme alınmış birçok metin dolaşıma çıkmıştır. 325 yılındaki
İznik Konsili’nde 4’e indirilene kadar mevcut İncillerin sayısının
100’ü aşkın olduğu bilinmektedir. (Şaban Kuzgun, Dört İncil,
Farklılıkları, Çelişkileri, 124)
Bu durumları göz önünde bulunduran Efendimiz
s.a.v.’in, Sahabe’nin Kur’an’ı ezberlemesine, hükümlerini
öğrenmesine, buna ilaveten Sünnet’i de iyice kavrayıp
bellemelerine özel bir itina göstermiş olmasına şaşırmamalıdır.
Gerçek şu ki, Sahabe de (Allah hepsinden razı olsun) bu kritik görevi
hakkıyla ifa etmiş, bir taraftan fütuhat ile meşgul olurken, diğer
taraftan Kur’an ve Sünnet’i Efendimiz s.a.v.’den aldıkları
gibi Tabiûn kuşağına aktarmakta en küçük bir ihmal ve kusur göstermemiştir.
Ulemanın, ilim öğreniminde kitaptan okumayla
yetinilmeyip, hoca-talebe ilişkisine riayette ısrar etmesinin
hikmeti burada yatmaktadır. Kur’an ve Sünnet ilimlerini Sahabe,
Efendimiz s.a.v.’den almıştı. Onlar Tabiûn’a, onlar Tebe-i
Tabiin’e… aktardı ve bize kadar böylece devam edip geldi. Anlaşılmış
olmaktadır ki, icazetli bir hocanın dizinin dibine oturan kimse
ondan sadece ilim almamakta, ilimdeki senedini Efendimiz s.a.v.’e
kadar dayandırmakla Nebevî feyizden de nasipdar olmaktadır.
Günümüzde Sahabe hakkında ölçüsüzlük sergilediği
görülen kimseler acaba Sahabe kuşağına bir de bu açıdan
bakmayı denemişler midir?..
Kaynak:
SEMERKAND DERGİSİ