İÇİMİZE
AYRILIK ATEŞİ DÜŞMESİN
EBUBEKİR SİFİL
Uzak ve yakın
tarihimiz şahit ki, bir ve beraber olduğumuzda bileğimizi bükebilecek
kimse çıkmadı.
Bir taraftan nice zaferlere imza atarken, diğer taraftan kültür
ve medeniyet değerlerimizle dünyaya insanlık öğrettik.
Ne zaman aramıza tefrika ve ayrılık girmişse ateşlere
dü ştük, ağır bedeller ödedik.
Hele de bir Allah'a, aynı Peygamber'e, aynı mübarek
Kitab'a inanan müslümanlar olarak kendi kendimizi zayıflattığımızda,
bütün yeryüzünde güzellikler soldu, insanlık yolunu kaybetti.
Bizi Cenab-ı Hak yeryüzünün, insanlığın şahitleri
olarak vasıflandırdı. Bizim güçsüzlüğümüz hakkın,
adaletin zayıflaması anlamına geldi. Güç bir türlü doymak
bilmeyen muhterislerin, sömürgenlerin eline geçti.
Artık yeniden Allah'ın ipine sımsıkı sarılmamız
gerekiyor. Birbirimizi sevmemiz, kusurlarımıza müsamaha ve dua
ile karşılık vermemiz, kendimizi toparlamamız gerekiyor.
Aksi halde ne huzurumuz olacak, ne de gözyaşı dinecek.
“İnsan sosyal bir varlıktır” deriz. Bunun anlamı,
insan denen canlının, hemcinsleriyle bir arada yaşamaya hem yatkın
hem de muhtaç olarak yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple atamız
Hz. Adem a.s.' dan beri hep aileler, gruplar, cemaatler, cemiyetler,
milletler olarak bir arada yaşayagelmişiz . Dayanışma, paylaş
ma , uyum, sevgi-saygı, şefkat-merhamet… insana aslî
karakterini veren, ama aynı zamanda ‘birlikte' yaşandığında
ortaya konabilen hususlardır.
Toplum bünyesi bir yönüyle canlı bir beden gibidir. Her
biri ayrı fonksiyon ve yapıdaki uzuvlarımız, sağlıklı bir bünyenin
kendisinden beklenen canlılık ve iş görürlüğü nasıl büyük
bir uyum ve iş birliği ile gerçekleştiriyorsa, sağlıklı bir
toplumsal hayat için de onu oluşturan farklı yapı ve yaratılıştaki
bireylerin benzer şekilde bir uyum ve işbirliği içinde olması
gerekir.
Aynı örnek üzerinden gidersek, fonksiyonunu ve
kendisinden beklenen uyumu gerçekleştiremeyecek şekilde bir hasar
ve sakatlığa maruz kalan bir uzvumuz nasıl bütün bedenimizin
ahenk ve huzurunu olumsuz etkilerse, toplumsal ahenk ve huzur için
kendisinden beklenenleri yerine getirmeyen, yani hasar ve arızaya
maruz kalmış birey ve gruplar da aynı şekilde toplumsal huzur ve
ahengi olumsuz şekilde etkiler.
Bizi bir arada tutan ne?
Evet, sağlıklı bir toplumsal hayat için, farklı yapı
ve yaratılıştaki bireylerin uyum içinde olması gerekiyor. Peki
bunu sağlayan nedir?
Şüphesiz her milletin kendine özgü karakter özellikleri
vardır. Örf ve adetlerden kültüre, oradan da medeniyete kadar
uzanan çizgide bu karakter özellikleri somuta dökülür, hayata
yansır ve bir mensubiyet halesi oluşturur.
Bütün bunların temelinde elbette inanç vardır.
Toplumun en temel yapı taşı olan bireylerin ortaklaşa benimseyip
bağlandığı ve paylaştığı inanç… Ortak değerlerin en alt
seviyesi diyebileceğimiz örf-adetten en üst seviyesi olan
medeniyete kadar bir toplumun kendini ifade ettiği bütün
alanlarda en temel belirleyici “inanç”tır.
Bir arada yaşamanın hem ilkelerini, hem de imkânlarını
veren ‘inanç', birbirimize dayanmanın ve bütünleşerek bir
‘beden' oluşturmanın en önemli vasatıdır. Birbirimize ya da
ortak değerlerimize inancın kaybolması halinde Kur'an'ın “öldürmeden
daha beter” olduğunu haber verdiği ‘fitne' (Bakara, 191)
durumu ortaya çıkar ki, bireylerin de toplumun da iki cihan
saadetini dinamitleyen en büyük hastalık budur.
Allah'ın ipine ‘hep birlikte' sarılmak
Gerek Kur'an , gerekse Sünnet, müminlerin birlik ve
beraberlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiş,
birlik ve beraberliğin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir
manzara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuştur.
Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette, “Hep birlikte
Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın
size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler
idiniz de O gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti
sayesinde kardeşler olmu ştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam
kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size
ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” ( Âl -i
İmran, 103) buyurulur .
Burada hep birlikte sarılmamız emir buyurulan “Allah'ın
ipi” benzetmesi, Din'in temel kaynağı olan Kur'an'ı anlatmaktadır.
Elmalılı Hamdi Yazır merhumu dinleyelim:
“(Ayette geçen, ‘Allah'ın ipi' anlamındaki)
Hablullah , Allah Tealâ'ya vuslat sebebi olan delil ve vasıta
demektir ki, rivayetlerde Kur'an , taat ve cemaat, ihlâs, İslâm,
Allah'ın ahdi, Allah'ın emri diye tefsir edilmiştir. Bu ayetin
cemaat ve içtimaiyyeti emir buyurduğunda şüphe yoktur. Bununla
birlikte burada ‘cemaat', Hablullah'ın aynısı değil, ona sımsıkı
sarılmasının neticesidir.” (Hak Dini Kur'an Dili, 2/ 1153-1154
)
Bu ayeti birçok kimse “önce birlik ve beraberlik içinde
olun ve sonra hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılın” tarzında
anlamakta ise de, Elmalılı merhumun dikkat çektiği gibi, bu
hatalı bir anlayıştır. Topluca hareket etmemiz bizi Allah'ın
ipine sarılmaya götürmez, tam tersine, Allah'ın ipine gereği
gibi tutunduğumuz zaman bir arada ve birlik içinde yaşamanın
imkanını elde etmiş oluruz.
Sünnet ve Cemaat Ehli olmak
Elmalılı merhumun mezkûr ayetin tefsiri sadedinde altını
çizdiği “cemaat” kavramı, meselenin özünü oluşturmaktadır.
“Allah'ın ipi”ne sımsıkı sarıldığımız takdirde oluşacak
olan muhkem yapı, itikadımızı da, amelimizi de içine alacak şekilde
bütün bir duruşumuzu ifade edecek kadar önemli ve kapsamlıdır.
Madem ki Allah'ın ipine sarılmak bizi bir arada yaşamaya götürecektir
ve Allah'ın ipine sarılmaktan başka bir seçenek söz konusu değildir;
o halde şunu söylemek durumundayız: Eğer bir toplumda fitne, ayrışma
ve tefrika varsa, o toplum Allah'ın ipine gereği gibi sarılmamış
demektir!
İtikatta Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat olduğumuzu söylerken,
aslında bu noktayı dile getirmiş oluruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz'in ve kutlu Sahabe'nin yolu üzere bulunmak ve onlardan
tevarüs ettiğimiz değerler etrafında “cemaat” halinde, yani
“toplanmış” olarak, hep bir arada yaşamak, Allah'ın ipine
sarılmanın tabii bir neticesidir.
Burada aklımıza, “Peki Allah'ın ipine sarılmanın
yolu-yöntemi nedir?” diye bir soru gelebilir. Bu yerinde sorunun
cevabını da elbette yine Kur'an ve Sünnet verecektir:
“Allah'a ve Rasulü'ne itaatten ayrılmayın ve
birbirinizle çekişmeyin/nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer
ve kuvvetiniz gider ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle
beraberdir.” ( Enfal , 46)
Bu ayette birlik-beraberliğin, yani “cemaat” olmanın
üç ilkesi verilmektedir:
Birinci ilke, Allah Tealâ'ya ve Rasul -i Ekrem s.a.v.
Efendimiz'e itaatten ayrılmamaktır. Kur'an ve Sünnet neyi nasıl
emretmiş ise onu öylece tutmak, içimizde herhangi bir sıkıntı
duymaksızın “teslim olmak”tır .
İkinci ilke, birbirimizle çekişmemektir. Bundan maksat,
aramızda çıkabilecek görüş ayrılıklarını birbirimizi hırpalayarak,
küstürerek ve birlik beraberliğimize zarar verecek şekilde
davranarak çözme yoluna gitmemektir.
Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza
gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyarı yer alıyor:
Birbirimizle didişecek olursak içimize korku düşecek ve gücümüz,
kuvvetimiz dağılıp gidecektir.
Bu noktada sözü fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Genel
olarak dünya müslümanlarının durumuna baktığımızda, küresel
emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve
kompleksli bir İslâm dünyası gördüğümüz sorusunun cevabı
buradadır. Aynı durumun ülkemiz için de söz konusu olmaması,
hiç şüphe yok ki, yine yukarıdaki ayetin uyarısına kulak
vermemize bağlıdır.
Ve ayetteki üçüncü uyarı: Sabredin! Cemaat (toplum)
halinde ve birlik-beraberlik içinde yaşarken karşılaşabileceğimiz
olumsuz durumlar, çeşitli sıkıntı ve meşakkatler olabilir.
Toplumsal bünyeye fitne mikrobunun bulaşmasına vesile olmaktansa,
sabretmemiz halinde Yüce Rabbimiz, yardım ve lütfuyla bizim yanımızda
olacağını beyan buyurmaktadır.
Abdullah b. Ömer r.a.'den şöyle nakledilmi ştir:
Hz. Ömer r.a. Câbiye mevkiinde bir konuşma yaptı. Bu
konuşmasında orada bulunanlara şöyle dedi:
Ey insanlar! Allah Rasulü burada, şu bulunduğum yerde şöyle
buyurmu ştu. “Size ashabımı vasiyet ediyorum. Sonra onların
ardından gelenleri; sonra onların ardından gelenleri... Bir de
cemaat olun. Birbirinizden ayrılmayın! Şeytan bir kişiyle (tek
başına hareket edenle) beraberdir. İki kişiden ise olabildiğince
uzaktır. Cennetin ortasında yerleşmek isteyen cemaate bağlı
kalsın.” ( Tirmizî )
Konuyla ilgili olarak zikredilebilecek pek çok hadis-i şerif
arasından seçtiğimiz bu rivayet, meselenin önemini ve
ciddiyetini yeterince açık bir şekilde anlatmaktadır. Yüce
Allah'ın rahmeti de, lütuf ve ihsanı da birlik-beraberlik halinde
bulunan toplumlaradır.
Cemaatin anlamı
‘Fırka-i Nâciye' (Kurtuluşa eren fırka) da denen ‘Sünnet
ve Cemaat Ehli' (veya Ehl -i Sünnet ve'l -Cemaat) tabirindeki ‘Sünnet'in
ne olduğu açıktır. Acaba buradaki ‘Cemaat' neyi anlatmaktadır?
Bu sorunun cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir.
Genellikle hatalı olarak bu kelime, “insanların
ekseriyeti neredeyse orada olmak” ve “hangi esaslar üzerinde
toplanmış olurlarsa olsunlar, çoğunluğun yanında yer almak”
şeklinde anlaşılır. Oysa bu kelime “hakkın temsilcisi
olma”yı ifade etmektedir. Her ne kadar tarih içinde ‘Fırka-i
Nâciye ' taraftarları genellikle çoğunluğu teşkil etmiş ise
de, bunun tersinin vaki olduğu durumlar da yok değildir.
Söz gelimi İslâm tarihinde ‘ mihne ' diye adlandırılan
‘ Halku'l - Kur'an ' fitnesinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde
İmam Ahmed b. Hanbel'in tavrında kristalleşen ‘hak taraftarlığı'
sayıca az bir kesimce üstlenilmişti. Bununla birlikte Ahmed b.
Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, ‘ Ehlu's - Sünne
ve'l - Cemaa ' tabirindeki ‘Cemaat'i oluşturuyordu. Dönemin
Abbasî hükümdarı Mu'tezile inancını benimsemişti ve avaneleri
zulümlerini haklı göstermek için ona şu telkinde bulunuyordu:
“Ey Müminlerin Emiri ! Sen, kadıların, valilerin, fakih ve müftülerin
toptan bâtıldasınız da Ahmed b. Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?”
Abdullah b. Mes'ud r.a ., öğrencisi Amr b. Meymûn'a
‘Cemaat'i açıklarken şöyle der: “İnsanların çoğunluğu
bugün cemaatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan,
benimsemekten geri kalmadığın hakka uygun tavırdır.”
Bir diğer rivayette; “Cemaat, Allah Tealâ'ya taate
uygun olan tavırdır.” şeklinde nakledilmi ştir. (Ebu Şâme,
el-Bâ'is, 27)
‘Cemaat' ve ‘Sünnet' kavramları arasındaki lazım-
melzum ilişkisi (bunların birbirini gerektirmesi) de bu noktada
karşımıza çıkmaktadır. Zira hakkın temsilcisi anlamında
‘cemaat taraftarı' tabiri tek başına kullanıldığında, içinden
çıkılmaz bir görecelikle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır:
Neye ve kime göre hak?
Ebu Şâme'nin yukarıda verdiğim yerde tesbit ettiği
gibi ‘hak', Asr -ı Saadet'te Hz. Peygamber s.a.v. ve ilk
‘cemaat' olan Sahabe'nin üzerinde bulunduğu yoldur. Dolayısıyla
‘Sünnet ve Cemaat Ehli' ifadesindeki Cemaat, Sahabe cemaatinin
tabi olduğu ‘Sünnet'in temsil ettiği değerler manzumesinin
ifadesidir ki, bunlar ‘ hakk'ın ta kendisidir.
Böylece ‘hak'” kavramının izafiliği, değişkenliği
üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliğini
yitirmektedir. Bir şeyin hem ‘hak' olması, hem de herkese göre
değişebilen muhtevalara bürünmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
İslâmî metinlerde oldukça sık rastlanan ‘ Ehl -i Hak'
tabirinin de bu anlamda Sünnet'in temsil ettiği hakikati idrak
edip benimseyenleri anlattığını söyleyebiliriz.
Her bid'at bir ayrılık unsurudur
Tabiûn döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadî fırkaların,
itikadın belirlenmesinde Sünnet'i ölçü olarak görmemeleri,
dolayısıyla Sünnet'le sabit olmuş hususları çeşitli gerekçelerle
dışlayarak, Asr -ı Saadet'te izine rastlanmayan itikadî tavırlar
benimsemeleri, ‘ ehl -i bid'at ' olarak tavsif edilmelerinin temel
sebebidir. Bu bağlamda bid'atin Sünnet karşıtı bir tabir olarak
kullanılmasının esprisi de burada yatmaktadır. Bid'atler üzerine
eser yazan ulemanın, bid'ati , “Hz. Peygamber s.a.v. ve Sahabe döneminde
bilinmediği halde sonradan ihdas edilen şeyler” olarak tarif
etmesi boşuna değildir.
Temel itikadî meselelerde Cemaat'in, yani Sünnet'in karşısında
yer alan bu fırkalar, tarih boyunca fitnenin ve tefrikanın
merkezinde yer almış, İslâm toplumunun kan ve enerji
kaybetmesine sebep olmuştur. Hz. Ömer r.a.' ın şehid edilmesiyle
ba ş layan , Hz. Osman r.a.' ın şehadetiyle daha da büyüyerek
devam eden toplumsal fitne ve tefrika, Ümmet-i Muhammed'in bugün
bile ortadan kaldıramadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve parçalanmaları
doğurmuştur.
Bu noktada çoğunlukla yaşadığımız bir yanılgı
haline dikkat çekmemiz gerekiyor: Bid'at fırkalardan bahsedildiğinde,
sadece bin küsür yıl öncesinde kalmış bazı oluşumlardan
bahsedildiği düşünülür. Oysa Ehl -i Sünnet çizgiyle, onun
ilke ve kabulleriyle bağdaşmayan her oluşum bid'at kavramının içindedir
ve bugün yaşadığımız pek çok fikrî ve toplumsal hadisenin doğru
açıklaması ancak bu temelde yapılabilir.
Adlarının herhangi bir ideolojik, fikrî, itikadî ya da
siyasî çağrışım yapması, Ehl -i Sünnet dışı oluşumların
ehl -i bid'at olmasını engellemez. Tıpkı tarih içinde zuhur
etmiş bid'at ehli gruplar içinde iddia ve söylemleri Din'in çizdiği
çerçevenin dışına çıkanlar bulunduğu gibi, aynı durum günümüzde
de söz konusu olabilir. Dolayısıyla adı ne olursa olsun günümüz
ehl -i bid'atı da iddia ve söylemlerinde hem dünyevî, hem de
uhrevî bakımdan bizim için büyük tehlikelerin adresidir.
------------------------------------------------------
Bugünkü Toplum Bünyemiz:
Kimin Akıntısına Kürek Çekiyoruz?
Yukarıda yer verdiğimiz tesbitler , birlik-beraberlik
ruhunu yaşatmanın dinî ve toplumsal açıdan önemini ortaya
koymakta ise de, özellikle günümüzdeki duruma ilişkin ayrı bir
fasıl açmamız gerekiyor. Tefrikanın, ayrışmanın ve bölünmenin,
‘özgürlük', ‘tercihlere saygı' gibi sloganlarla alabildiğine
özendirildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.
‘Büyük aile' tipinden ‘çekirdek aile' tipine geçmemizde
de, şefkat ve merhamet timsali aile büyüklerinin yerini sevgisiz
büyüklerin, edep ve saygı örneği gençlerin yerini saygısız küçüklerin
almasında da aynı hastalık baş rol oynuyor: Modernleşme.
“Ben siftah yaptım, öteki alışverişinizi de komşu
bakkaldan yapın.” diyebilen esnaf, iftar sofrasına garibansız
oturmayan ev sahibi, ‘alan el' almakla rencide olmasın ve
‘veren el' vermekle gurura, riyaya bulaşmasın diye ‘sadaka taşı'
uygulamasını keşfeden toplum nerede şimdi? İzmit depreminin yaşattığı
acı ve ızdırabı , çocuk kaçırmak, talan ve soygun yapmak için
vesile edinenler bizim insanlarımız mıydı?
Şuurumuzu biraz uyanık tuttuğumuzda fark etmekte
gecikmiyoruz ki, bu aslında bize ‘dayatılan' bir birey, aile ve
toplum modelidir. Örnek aldığımız toplumların bildiği tek
tarz budur ve biz onlar gibi olmaya karar verdiğimiz için bizi
kendilerine benzetmek istemeleri gayet normal. Peki bize ne oluyor?
Sahip olduğumuz değerler ve ait olduğumuz kültür ve
medeniyet bize her zaman bir arada olmayı, birbirimize dayanarak
ayakta durmayı öğretti. Biz bu sayede geçmişte muhteşem
medeniyetler kurduk, insanlığa insanlık öğrettik.
Şimdi aynı ailenin bireyleri, aynı mahallenin sakinleri,
aynı milletin mensupları ve aynı dinin bağlıları arasındaki
şu uçurumlara bir bakın! Birbirimizle ayrışmak ve gayrılaşmak
için adeta özel bir çaba sarf ediyor gibiyiz. Bu topraklar üzerinde
yüzyıllar boyunca bir arada uyum içinde yaşayan bizler,
“...Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, tanışasınız.”
(Hucurat, 13) diyen bir Kitab'ın müminleri olarak taşıdığımız
etnik ve kültürel farklılıkları birer ayrışma unsuru değil,
kaynaşma vesilesi kılmayı bildik.
Günümüzde birer ayrışma ve parçalanma vesilesi olarak
öne çıktığı görülen etnik farklılıklarımızın, cemaat
aidiyetlerimizin ve benzeri diğer ‘özel'liklerimizin aslında
dozu iyi ayarlandığı zaman birer toplumsal renklilik ve canlılık
vesilesi olduğunu bilen bir geçmişten geliyoruz. Rasul-i Ekrem
s.a.v. Efendimiz'in , savaşlarda her kabileye ayrı bir sancak
vererek farklılıkları tatlı rekabetlere dönüştürdüğünü
biliyoruz.
Kore savaşı sırasında bir kısım Batılı devletlerin
askerleri yanında bir miktar bizim askerimiz de Kuzey Kore'nin
eline esir düşer. Bir süre sonra bu esirler serbest kalır ve ülkelerine
döner. Batılı askerlerin, ülkelerine döndüklerinde psikolojik
problemler yaşadıkları gözlenir. Bu ülkeler konunun Türkiye
boyutunu öğrenmek için uzmanlardan oluşan bir ekip kurarak ülkemize
gönderirler. Kore'de esir kalmış askerlerimiz üzerinde yaptıkları
araştırmalar sonucunda, hayata hemen adapte olduklarını ve
herhangi bir psikolojik problem yaşamadıklarını hayretle müşahede
ederler. Elbette sebebi anlamakta da geç kalmazlar: Büyük aile
modelinin sağladığı dayanışma ve paylaşma…
Bizler, gerçekten özel bir tarihin ve coğrafyanın çocuklarıyız.
Böyle olduğumuz için de dost-düşman herkesin gözü tarih
boyunca hep üzerimizde oldu. Tarihten tevarüs ettiğimiz tecrübeler,
bize birlik-bütünlük ruhunun ne büyük badireler atlatmamızı
sağladığını yeterince öğretmiş olmalı.
Ders alalım ki tarih bir daha tekerrür etmesin!
Kaynak: SEMERKAND
DERGİSİ