Muhammed
Ali es-SÂBÛNÎ
(Türkçesi: Ömer Fâruk TOKAT)
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allah Teâlâ'ya hamd ve âlemlere rahmet olarak gönderilen O'nun
değerli elçisi efendimize salât u selâm ederiz.
Değerli kardeşim Prof. Dr. Süleyman Ateş'in, Türkçe olarak yayınlanan
İslâmî Araştırmalar dergisindeki “Cennet Kimsenin Tekelinde
Değildir” başlıklı yazısını[1] çevirmen aracılığıyla
okudum. Hz. Âdem (a.s.) hasebiyle kardeşleri olan insanları
savunma gayreti için kendisini kutluyorum; Mezkur makâleden anlaşıldığı
üzere, sayın Ateş hiç bir insanın cehenneme gitmesini
istememektedir. Bu, her mü’minin hatta her aklı başında insanın,
beşeriyetin bütün fertleri için arzu ettiği değerli bir insânî
taleptir. Çünkü bizler, bütün bir insanlık olarak kardeşiz ve
Hz. Âdem'in çocuklarıyız. Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle
ifade eder: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan
da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip
yayan Rabbinizden sakının” (Nisâ, 1). Dolayısıyla akl-ı selîm
bir insanın diğer insan kardeşlerinin kurtulmasını arzu
etmemesi düşünülemez.
Ancak sayın Ateş'in makalesinin başlığı insanı şaşırtmakta
ve dehşete düşürmektedir. Biz Müslümanlar olarak cennetin
“tekelimizde” olduğunu hiç öne sürdük mü ki? Yoksa bu
iddia hemcinsleri ve dindaşları hususunda ırkçı, mutaassıp ve
tutucu bir karaktere sahip olan Yahudi ve Hıristiyanlara ait değil
midir?
Cennete girme hususunda “tekelci” bir yaklaşıma sâhip olanların
Yahûdî ve Hıristiyanlar olduğunu Kur’ân-ı Kerim haber
vermektedir: “ ‘Yahudi veya Hıristiyan olmayan kimse elbette
cennete girmeyecek’ dediler.” (Bakara, 111). Yani Yahudîler
yalnızca kendilerinin cennete gireceğini, Hıristiyanlar da yine
yalnızca Hıristiyanlık dinine mensup olanların cennete gireceğini
iddia ettiler. Allah Teâlâ ise her iki grubu da yalanlayarak “Bu
onların bir kuruntusudur. Sen de onlara: ‘Eğer sahiden doğru söylüyorsanız
delilinizi getirin’ de.” (Bakara, 111) buyurmaktadır. Yani
Allah'ın cenneti diğer insanlara değil, yalnızca size tahsis
ettiğine dair apaçık delil ve bürhanlarınızı getirin. Eğer
“cennete Yahudi ve Hıristiyanlardan başka hiç kimse giremez”
iddianızın doğru olduğunu düşünüyorsanız delilinizi gösterin
buyrulmaktadır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim nassının da açıkladığı
üzere, bu iddianın sâhipleri, Müslümanlar değil, Yahudi ve Hıristiyanlardan
oluşan ehl-i kitaptır. Allah'a hamdolsun ki biz Müslümanlar,
cennetle ilgili bu “tekelci” iddiadan beriyiz.
Cennete Girmek İçin Kur’ânca Belirlenen Birtakım Şartlar Vardır
Şüphesiz Cennet kimsenin “tekelinde” ve mülkünde değildir.
Yani orası, hiç kimsenin dilediğini sokabileceği, dilediğine de
yasaklayabileceği özel bir alan değildir. Bilakis o Allah'ın (azze
ve celle) elinde ve mülkündedir. Cennete girmenin Kur'ânca
belirlenen ve mutlaka uyulması ve yerine getirilmesi gereken birtakım
şartları vardır. Malum olduğu üzere Kur’ân-ı Kerîmimiz güneşin
gün ortası parlaklığı kadar açık ve nettir.
Dostumuz sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş, bu düşüncesiyle ilgili
tutucu ve mutaassıp bir tavır sergilemeyerek sağlıklı ve sakin
bir tartışmaya hazır olduğunu belirtirse sevinir ve müteşekkir
oluruz. Bu tartışmada doğruya ulaşmaktan başka bir hedefimin
olmadığını burada bâhusûs belirtmek isterim. Hedefimiz, doğruya
ulaşmak ve Kitâb-ı Azîz'in getirdiği saf hakîkati hiçbir
taassuba ve tutuculuğa mahal bırakmadan bulmak olsun.
Kur’ân-ı Kerîm, gerek Hz. İsâ'nın, gerek Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem)
ve hatta bütün peygamberlerin –Allah'ın salâtı hepsinin üzerine
olsun– diliyle, cennete girmek için birtakım şartlar belirlemiştir.
Bu şartları şöyle sıralamak mümkündür: Allah'a, kitaplara,
peygamberlere, âhiret gününe ve Kur’ân-ı Kerîm'in getirdiği
her şeye, tahrif etmeden, saptırmadan ve değiştirmeden, “işittik
ve îmân ettik” teslimiyetiyle inanmaktır. Nitekim Allah Teâlâ
bunu şöyle açıklar: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine
indirilene îmân etti, müminler de (îmân ettiler). Her biri
Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler.
‘Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.
İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş
sanadır’ dediler.” (Bakara, 285).
Peygamberler arasında ayrım yapmanın manası, onların bazılarına
inanıp bazılarına inanmamaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir
âyette bunu şöyle açıklar: “O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar
ne rasûllerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını iddia
edip rasûllerini tanımayarak, Allah ile elçilerini birbirinden ayırmak
isterler. Ve o kimseler ki ‘rasûllerin bazısına îmân ederiz,
bazısını reddederiz’ derler ve böylece îmân ile küfür arasında
bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta
kendileridir.” (Nisâ, 150). Bütün müfessirlere göre bu âyet-i
kerîme Yahûdi ve Hıristiyanlar hakkında nâzil olmuştur. Çünkü
peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenler
onlardır; Yahûdiler Hz. Mûsâ'ya îmân ederken Hz. İsâ ve Hz.
Muhammed'i inkâr etmekte; Hıristiyanlar ise Hz. İsâ'ya îmân
ederken Hz. Muhammed'i reddetmektedirler. Bu yüzden Allah Teâlâ
“İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir.” buyurarak
onların hepsinin kâfir olduğuna hükmetmiştir.
Yahudî ve Hıristiyanların Kâfir Olduğu Kesin Âyetlerle Sâbittir
Yukarıda da belirttiğimiz üzere mezkur âyet-i kerîme
dinsizlerle ve müşriklerle değil, ehl-i kitâb ile ilgilidir. Makâlenin
yazarı değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş'e soruyoruz: Yahûdi
ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed'in peygamberliğine imân etmekte ve
Kur’ân-ı Kerîm'e inanmakta mıdır? Eğer sayın Ateş'in bu
soruya cevabı “evet”se Kur’ân-ı Kerîm'in onlarla savaşılmasına
yönelik hükümleri ve onların küfür ve sapkınlık içinde
olduklarını belirten âyetleri nasıl açıklanacaktır? Nitekim
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitap verilenlerden
oldukları halde, Allah’a da, âhiret gününe de îmân etmeyen,
Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan,
hak dinini (İslâm'ı) din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir
vaziyette tam bir itaatle, cizye verinceye kadar savaşın.” (Tevbe,
29).
Biz Müslümanlar, kıldığımız namazların her rekatında Fâtiha
sûresini okuruz ve bu sûrede “Nimet ve lütfuna mazhar
ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine
değil.” âyeti vardır. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)
buradaki “Gazaba uğrayanları” Yahûdiler; “sapkınları”
ise Hıristiyanlar olarak tefsir etmiştir. Takdir edersiniz ki, Hz.
Peygamber'in bu tefsirinden sonra artık kimseye söz düşmez (bu
hadis için İbn Kesîr'e bakınız). Kur’ân-ı Kerim'de Yahûdi
ve Hıristiyanları cehennem konusunda müşriklerle eş tutan bir
çok âyet vardır: “Gerek Ehl-i kitaptan, gerek müşriklerden
olan kâfirler, hem de devamlı kalmak üzere cehennem ateşindedirler.
Onlar bütün yaratıkların en şerlisidirler.” (Beyyine, 6). Yahûdilerle
ilgili şöyle buyrulmaktadır: “Küfürleri ve Meryem hakkında
pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle (lânete uğramışlardır)”
(Nisâ, 156). Hıristiyanlarla ilgili şöyle buyrulmaktadır:
“Andolsun ki, ‘Meryem oğlu Mesih, Allah'tır.’ diyenler kâfir
olmuşlardır.” (Mâide, 17); “And olsun ki, ‘Allah üçten
biridir’ diyenler kâfir olmuştur.” (Mâide, 73). Yine Hıristiyan
ve Yahûdilerle ilgili şöyle buyurulur: “Yahudiler ve Hıristiyanlar
‘Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki: Öyleyse
günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?” (Mâide, 18).
Bütün bu âyet-i kerîmeler, Yahûdi ve Hıristiyanların küfür
içinde olduğunu açık bir şekilde belirtirken ve onlar Allah'ı
ve Rasûlü'nü yalanlayıp dururken ve hak dîni kabul etmezken biz
onların îmân sahibi olduklarına ve cennete gireceklerine nasıl
hükmedebiliriz? Üstelik Allah Teâlâ Hz. Îsâ'nın diliyle şöyle
buyurur: “Oysa Mesih, ‘Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz
olan Allah'a kulluk edin; kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah
ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları
yoktur’ dedi.” (Mâide, 72).
Onları cennete girmekten mahrum bırakan biz değiliz; ancak onlar
küfrederek, Üzeyr ve Mesîh'in Allah'ın oğlu olduğu iddiasında
bulunarak, Mesîh'in çarmıha gerildiğine inanarak ve ona ilahlık
isnad ederek cennete girmekten yüz çevirdiler.
Kur’ân-ı Kerîm onların küfrettiğini, İsâ'yı ilahlaştırdıklarını
veya Üzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu veya “üçün üçüncüsü”
olduğunu öne sürerek Allah'a ortak koştuklarını anlatmaktadır.
Günümüz Yahudi ve Hıristiyanları içinde Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem)
peygamberliğine imân eden ve Kur’ânın doğruluğuna inananlar
var mıdır? Böyle birileri varsa bunlar nerede yaşamaktadır?
Bizim gezegenimizde mi, yoksa Zühre ya da Merih gibi bir yerde mi?
Yahûdi veya Hıristiyan olup da Yahûdîlik veya Hıristiyanlık
dinine bağlı kalan, Allah'ın cennete girmenin şartı olarak
belirlediği bütün kitaplara ve peygamberlere îmân eden bir kişiyi
bize gösterebilir misiniz ki onun ehl-i îmândan olduğunu kabul
edelim? Eğer böyle biri yoksa bu meyanda söylenilen bütün sözler
birtakım hayal ve rüyalar olmaktan öte bir anlam ifade
etmeyecektir.
Cennete girmek için Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'e
îmân etmek ve ona tâbi olmak şarttır
Değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş'e demek isteriz ki,
cennete girmenin olmazsa olmaz şartı, Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem)
îmân etmek ve Allah'tan getirdiği her şeye tâbi olmaktır.
Yoksa sayın Ateş'in –Allah onu affetsin– “Yahûdi ve Hıristiyanların
Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)'e, ona vahiy geldiğine ve
getirdiklerinin hak olduğuna inanmaları durumunda kendi dinleri üzere
ibadet etmeleri cennete girmeleri için yeterlidir. Dinlerini terk
edip Hz. Peygamber'in dînine tâbi olmaları şart değildir”
mealindeki iddiası olabildiğince problemli ve anlamsızdır. Daha
önce de belirttiğimiz üzere ne Hıristiyanlık inancının lideri
Vatikan'daki “büyük Papa”, ne de en alt seviyedeki bir papaz
ya da haham, yani Yahûdi ve Hıristiyanlardan hiç kimse
Peygamberimizin ve Kur’ân-ı Kerîm'in hak olduğuna inanmamaktadır.
Bütün Yahûdi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed'in peygamberliğini
yalanlamaktadır. Farz-ı muhal kabîlinden bir an için onların
Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'in peygamberliğine inandıklarını,
Mesîh'in ilahlığını ve Allah'ın oğlu olması şeklindeki inançlarını
tashih ettiklerini düşünsek bile bu yeterli değildir; Mutlaka, Hâtemu'l-Enbiyâi
ve'l-Murselîn olan Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) tâbi
olmaları ve onun getirdiği dîne ters düşen dîni terk etmeleri
gerekir ki bu Allah Teâlâ'nın yüce kitâbında zorunlu kıldığı
bir şarttır. Şurası kesin bir vâkıadır ki, Hz. Peygamber Yahûdi
ve Hıristiyanların öne sürdüğü gibi sadece Araplara değil, bütün
beşeriyete gönderilmiştir. Yahudi ve Hıristiyanlarla Hz.
Peygamber'in risâletiyle ilgili tartışmalarımızda kendilerine
apaçık deliller getirdiğimizde, “O Arapların peygamberidir,
dolayısıyla ona tâbi olmak bize vâcip değildir.” derler. Ama
biz şu an Müslümanlarla ve Müslümanlara tefsir ve diğer şer’î
ilimler dersleri veren Prof. Dr. Süleyman Ateş'le karşı karşıyayız.
Şimdi onlara soralım: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in risâleti
Araplarla mı sınırlıdır yoksa bütün insanlığı bağlayan
bir kapsayıcılık mı ifade etmektedir? Bu sorunun cevabı çok açıktır;
“Ey Rasûlüm! Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi,
azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik.” (Sebe, 28); “Ey
insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen
Peygamberim.” (A'râf, 158) âyetleri sebebiyle Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem)
peygamberliğinin umûmî olduğunu hiç kimse inkâr edemez. O
halde Hz. Peygamber bütün insanlığa gönderilmişse ona tâbi
olmanın vâcip olmadığı nasıl söylenebilir? Yoksa Allah Teâlâ
ona îmân etmeyi vâcip kılıp daha sonra ona muhâlefeti ve tâbi
olmamayı mübah mı addetmiştir?!
Allah Teâlâ Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'e îmân
etmeyi, onu desteklemeyi ve getirdiklerine tâbi olmayı bütün
peygamberlere farz kılmış ve bu hususta onlardan söz (ahd ve mîsâk)
almıştır: “Hani Allah, peygamberlerden: ‘Ben size Kitap ve
hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber
geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış,
‘Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?’ dediğinde,
‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: ‘O
halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik
edenlerdenim’, buyurmuştu.” (Âl-i İmrân, 81) O halde, bütün
Peygamberler Hz. Muhammed'in dönemine yetişmeleri durumunda ona tâbi
olmayı kabul etmişken o peygamberlerin ümmet ve tâbilerinin Hz.
Muhammed'in dînine tâbi olmakla mükellef olmadığını söylemek
ne kadar gerçekçidir? Şüphesiz bu, garip bir durum ve çok tuhaf
bir İslâm anlayışıdır.
Allah Teâlâ Yahûdi ve Hıristiyanların îmânının sahih olması
için Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'e tâbi olmalarını
zorunlu kılarak şöyle buyurur: “Onlar ki yanlarında Tevrat ve
İncil'de yazılı bulacakları o Rasûle, o ümmî Peygambere
ittiba' ederler.” (A'râf, 157) Bu âyette sözü edilen peygamber
kimdir? Hz. Mûsâ mıdır? Hz. İsâ veya Hz. Nûh ya da Hz. İbrâhim
midir? Hiç şüphesiz, burada zikredilen peygamber Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'dir.
Çünkü âyet-i kerîme o peygamberi ümmîlikle vasıflamış ve
Tevrat ve İncil'de adının geçtiğini belirtmiştir. Bu vasıflara
sahip olan peygamber de Hz. Muhammed'den başkası değildir. Allah
Teâlâ burada peygambere imân etmekten veya risâletini tasdik
etmekten değil ona tâbi olmaktan söz ediyor. Tâbi olmak ise onun
getirdiği şerîatla amel etmek ve dînine sarılmaktır. Yoksa
zorunluluk ve ittibâ içermeyen îmânın anlamı yoktur. Bu aynı
zamanda Allah'ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber'i
tasdik etmenin şartlarından değil midir?! Allah Teâlâ şöyle
buyurur: “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa
doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara, 137) Bu âyette de görüldüğü
üzere hidâyetin şartı Müslümanların îmân ettiği her şeye
îmân etmektir ki Müslümanlar son peygamber Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem)
ve onun getirdiği İslâm dînine tâbi olurlar.
İslâma ters düşen her din merdûddur
Allah Teâlâ Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'in getirdiği
İslâm dînine ters düşen her dîni reddetmiş ve mensupları
dinlerini yaşasalar bile o dinlerin kendi indinde makbul olmayıp
merdûd olduğunu belirtmiştir. Çünkü Son Peygamber'in
gelmesiyle bütün dinler son bulmuştur. Allah Teâlâ İslâm'ın
dışındaki dinleri kesinlikle kabul etmeyeceğini ifade ederek şöyle
buyurur: “Her kim İslam'dan başka bir din ararsa asla kabul
edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.” (Âl-i İmrân,
85). Allah Teâlâ bu âyette İslâm'dan başka din arayanların
isyan, sapkınlık ve hüsran içinde olduğunu belirtir ve şöyle
buyurur: “Allah katında din, şüphesiz İslam'dır.” (Âl-i İmrân,
19) Yani Allah'ın, Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem)
getirdiği İslâm dîninden başka, kabul ettiği bir din yoktur.
İslâm lafzı mutlak olarak kullanıldığında onunla İslâm dîninden
başka bir din kastedilmez. Nitekim şu âyet-i kerîmede bu çok açıktır:
“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım
ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.” (Mâide, 3) Şimdi
akıl sahibi bir insan buradaki “İslâm” ile Hz. Nûh'un, Hz.
İbrâhim'in, Hz. Mûsâ veya Hz. İsâ'nın Allah'ın hükmüne
teslim olmaları mânasında Müslümanlar olmaları ve tevhîdi
getirmiş olmaları hasebiyle, getirdikleri dinlerin kastedildiğini
söyleyebilir mi? Yoksa bu âyetteki “İslâm”dan maksat yalnızca
Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) getirmiş olduğu din değil
midir? Hiç kuşku yok ki, bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm'in
nüzûlünün tamamlanmasından sonra İslâm ümmetini muhatap
alarak inmiştir!
Allah Teâlâ ayrıca şöyle buyurur: “...ancak Müslüman olarak
can verin.” (Âl-i İmrân, 102). Burada Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ
tevhîd mesajını getirdikleri için Yahûdilik ya da Hıristiyanlık
dinleri üzere can vermemiz mi kastedilmektedir, yoksa âyet-i
kerimede kastedilen, yalnızca İslâm dîni midir? Bütün bunlara
rağmen değerli dostumuz Prof. Dr. Süleyman Ateş, herhangi bir
semâvî dîne mensup olan kimsenin –kendi dîni üzere kalsa
bile– cennetle müjdelendiğini nasıl söyleyebilmektedir? Cenâb-ı
Allah böyle kimselerin hüsrân ve isyân içinde olduğuna ve
cehennemde ebedî olarak kalacaklarına hükmetmişken sayın Ateş'in
bu sözleri ne anlama gelmektedir?
Bu sözlerden hangisi doğrudur? “...o, ahirette hüsrana uğrayanlardan
olur.” (Âl-i İmrân, 85) buyuran Allah'ın sözü mü yoksa
cennetin kapılarını sonuna kadar açan ve bütün dinlerin
mensuplarına, “Kendi dîninize bağlı olarak yaşamanız sorun
değil. Hâtemu'l-enbiyâi ve'l-murselîn'e tâbi olmasanız bile,
buyurun cennete esenlikle ve selâmetle girin.” diyen Prof. Dr. Süleyman
Ateş'in sözleri mi?! Doğrusu sayın Ateş'in bu aceleciliğine ve
Kitab ve Sünnet’in kat’î nasslarına olan muhâlefetine şaşırmamak
elde değil. Değerli dostumuza soruyoruz: Kendisi Hz. Peygamber'in
sünnetini reddedenlerden midir yoksa ona inanan ve tasdik
edenlerden mi? Ben şahsen sayın Ateş'in böyle bir soruya Sünnet’in
Sâhibine (sallallâhualeyhivesellem) saygı göstererek ve hürmet
sadedinde başını saygıyla eğerek mukabelede bulunanlardan olduğunu
düşünüyorum. O halde İmâm-ı Müslim'in Sahîh'inde rivâyet
ettiği, Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)'in şu sözüne
kulak verelim: “Nefsimi elinde tutan (Allah'a) kasem olsun ki, bu
ümmetten her kim -Yahudi olsun, Hıristiyan olsun- beni işitir,
sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka
cehennem ehlinden olacaktır.”
Görüldüğü üzere Allah Teâlâ Yahudi ve Hıristiyanların inançlarını
terk ederek İslâm dînine girmemeleri durumunda cehenneme
gireceklerine hükmetmiştir. Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem),
hak dîne tâbi olup, kendisinin peygamberliğine ve getirdiği kitâba
îmân etmedikçe onların cehennemlik olduğunu açıklamıştır.
O halde kafamıza göre ahkam keserek Yahûdi ve Hıristiyanların
cennete gireceğini söylememiz ve Kitâp ve Sünnet’e muhâlefet
etmemiz kesinlikle caiz değildir. Bütün insanların cennete
girmesini arzu edebiliriz ancak cennetin anahtarları ne biz Müslümanların
ne de keşiş ve ruhbânın elindedir. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e
muhâlefeti gazap ve öfkesine sebep addetmiştir: “O'nun
(Peygamber'in) emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir
belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”
(Nûr, 63). Hz. Peygamberin emrine aykırı hareket edenler bile böyle
anlatılmışken ona hiç inanmayan ve Allah –azze ve celle– den
getirdiklerine tâbi olmayanların durumu nasıl olur?
İslâm üstündür; ona üstün gelinemez
İslâm semâvî mesajların en sonuncusudur. Allah Teâlâ bütün
dinlerin kemâlâtını onda toplamış ve elçisi Hz. Muhammed (sallallâhualeyhivesellem)'i
diğer bütün dinleri nesheden, hükmedici bir peygamber olarak gönderdiğini
kesin nasslarla bildirmiştir: “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar
da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü
hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe, 33). Âyet-i kerîmenin
“Bütün dinlere üstün kılmak için” kısmının mânâsı
Yahûdilik, Hıristiyanlık ve diğer dinlerin hepsinden üstün kılmak
için anlamındadır.
Tefsîr âlimlerinin önde gelenlerinden Allâme Ebu's-Su‛ûd,
tefsîrinde der ki: Allah Teâlâ vaadini İslâm dinini üstün kılarak
gerçekleştirmiştir. Şöyle ki, İslâm’ı son din yapmış ve
onun dışındaki bütün dinleri mağlup ve makhûr kılmıştır
(bkz. Tefsîru Ebî’s-Su‛ûd). Allah Teâlâ, bir başka âyet-i
kerîmede de şöyle buyurur: “Sana da (Ey Muhammed,) önündeki
kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona 'bir şahid-gözetleyici-hâkim'
olarak Kitab'ı (Kur'anı) indirdik.” (Mâide, 48). Dolayısıyla
Kur’ân-ı Kerîm, kendisinden önceki kitaplara hükmeden ve
onları denetleyen bir kitaptır. Nitekim hâfız İbn Kesîr bu âyetin
tefsirinde şöyle der: Kur’ân-ı Kerîm, önceki kitapların doğru
ve muharref yerlerini denetleyen ve onlara şâhitlik eden bir
kitaptır. Allah Teâlâ Yahûdi ve Hıristiyanların, kitaplarını
tahrif ettiklerini şöyle anlatır: “Yahudilerden bir kısmı,
(Allah'ın kitabındaki) kelimeleri esas mânâsından saptırırlar.”
(Nisâ, 46). Hıristiyanlarla ilgili de şöyle buyurur:
“kendilerine zikredilen (Kitab'ın) önemli bir bölümünü
unuttular.” (Mâide, 14). Yani İncil'in hükümlerinden bir çoğuyla
amel etmeyi bıraktılar. “Bu yüzden Biz de aralarına kıyamet gününe
kadar sürecek kin ve nefret bıraktık.” (Mâide, 14) O halde gerçek
Tevrat nerededir ve kendisine sarılanı cennete götürecek asıl
İncil nerededir?
Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) bi'setinden sonra bile
olsa, semâvî dinlerden herhangi birine tâbi olan kimse Allah'ın
azabından kurtuluyorsa Müslümanların da Kur’ânla amel etmeyi
bırakmaları mümkün olur. Oruç emrini veya meselâ cihâd farîzasını
bırakarak insanlara kıtâl ve cihâd gibi meşakkatli teklifler yüklemeyen
İncil'e tâbi olmalarında bir sakınca görülmez. İncil'de geçen
“Bir yanağına vururlarsa diğerini çevir” sözüne göre amel
ederek zevk u sefâ içinde yaşayabilirler ki bu görüş hiç bir
Müslüman tarafından kabul edilmez.
Bakara âyetini tamamıyla yanlış anlamak
Değerli dostumuz Bakara âyetini yanlış anlamıştır. Âyet şöyledir:
“Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden
Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri
Rablerinin katındadır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir”
(Bakara, 62). Sayın Ateş bu âyete bakarak herhangi bir semâvî dîne
mensup olan herkesin cennete gireceğini zannetmektedir. Bundan
dolayı dergideki mezkûr makalesinde “Bu Kur’ân, herhangi bir
semâvî dîne mensup olan, Allah'a ve âhiret gününe inanan ve
amel-i sâlih işleyen herkese cenneti müjdelemektedir.” demekte
ve yukarıdaki âyeti bu iddiasına mesned kılmaktadır. Halbuki âyet-i
kerîmeden böyle bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Çünkü
âyet inanan grupları sıralayarak Hz. Mûsâ zamanında yaşayıp
da kendisine îmân eden Yahûdîlerden, Hz. İsâ'nın zamanında
kendisine îmân eden Hıristiyanlardan ve Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem)
peygamberliği döneminde kendisine inanan müminlerden söz
etmektedir. Şüphesiz bu peygamberlere tâbi olanlar yaşadıkları
dönem içinde peygamberlerini tasdik edip onlara tâbi olmuşlarsa
cennete gireceklerdir. Ancak îmân etmeyenler cehenneme girecektir.
Nitekim Allah Teâlâ bunu şöyle anlatır: “İsrailoğullarından
bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti.” (Saf, 14).
Bu yüzden Hz. Muhammed'in (sallallâhualeyhivesellem) bi'setinden
sonra Hz. Mûsâ'ya veya Hz. İsâ'ya tâbî olmak ve onların
kitaplarıyla amel etmek câiz değildir. Bilakis Kur’ân'a tâbi
olmak ve bütün peygamberlere îmân etmek mutlaka gereklidir. Bu yüzden
Hz. Peygamber Hz. Ömer'in Tevrat'tan bazı sayfalar okuduğunu gördüğünde
kendisine kızmış ve şöyle demiştir: “Allah’a kasem olsun
ki Musa hayatta olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı.”
(hâfız İbn Kesîr'in tefsirine bkz.)
Sayın Ateş (Allah onu bağışlasın) aynı zamanda Mâide âyetini
de yanlış anlamakta ve Hıristiyanlar, İslâm'a girmeyerek kendi
dinlerine tâbi olmaya devam etseler bile Allah Teâlâ'nın
kendilerini övdüğünü sanmakta ve âyetin kendisine delil olduğunu
düşünmektedir. Yani Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem) tâbi
olmayarak kendi dînine bağlı kalan Hıristiyanların ehl-i îmândan
olduğunu ileri sürmektedir. Âyet-i kerîme şöyledir: “Onlar içinde
îmân edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da ‘Biz Hıristiyanlarız’
diyenleri bulacaksın.” (Mâide, 82). Şâyet sayın Ateş âyet-i
kerîmeyi tamamlasaydı, onun Hıristiyanlardan belirli insanlar için
indiğini görürdü; Şüphesiz âyet, Habeşistanlı bir grup Hıristiyanla
ilgilidir. Habeşli bir grup Hıristiyan Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem)
ile buluşup Kur’ân-ı Kerîm'i dinlediklerinde çok müteessir
olmuş, ağlamaya başlayarak Müslümanlıklarını ilan etmişlerdi.
O denli ağlamışlardı ki sakalları gözyaşlarıyla ıslanmıştı.
Daha sonra bu insanlar Müslümanlıklarını ilan ederek Necâşî'ye
dönmüşlerdi. Âyet-i kerîmenin devamı şöyledir: “Bunun
sebebi, onların içinde bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş
rahiplerin bulunmasıdır ve bunlar büyüklük taslamazlar.
Peygambere indirilen Kur'anı işitince gerçeği tanımalarının
sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini
görürsün: ‘Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahit
olanlar arasında yaz’.” (Mâide, 82-83) Bû âyet-i kerîmeler
onların îmân edip Hz. Peygamber'i tasdik ettiklerini göstermiyor
mu?!
Sayın Profesör'ün Hz. Peygamber'e tâbi olmayıp İslâm dînine
girmeseler bile Hıristiyanların kendi dinleri üzere devam
etmelerinin makbûliyeti ve cennete girecekleri şeklindeki iddiasına
delil olarak Hz. Peygamber'in, anlaşmayı bozdukları için Benî
Kurayza'ya Tevrat'la hükmettiği iddiası ise oldukça ilginçtir.
İslâmî ilimlere derin vukûfiyeti olan bir hocanın mezkûr hâdiseyi
böyle anlaması/aktarması doğrusu anlaşılabilir cinsten değildir!
Öncelikle sayın Ateş'in bu iddiasının doğru olmadığını söylemek
durumundayız. Zirâ bütün müfessir ve siyercilerin de ittifak
ettiği üzere onlara Tevrât'ın hükmünce değil Hz. Sa‛d'ın
hükmüne göre davranılmıştı; Hz. Sa‛d savaşçı
erkeklerin öldürülmelerine, kadınların ve çocukların esir
edilmelerine hükmetti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Sa‛d'a:
“Kuşkusuz sen, yüce Allah'ın yedi kat göğün üstünden verdiği
hükmün aynısı ile hükmettin.” dedi (Tefsîru İbn Kesîr, Ahzâb
Suresi).
Hz. Peygamber'in ehl-i kitâp konusunda Allah'ın emrine muhâlefet
etmesi nasıl tasavvur olunabilir? Allah Teâlâ ehl-i kitapla
ilgili olarak “(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında Allah'ın
indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana
indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et.” (Mâide, 49) buyurduğu halde Hz. Peygamber'in bu emre
aykırı hareket ederek onları Tevrat'la yargıladığını ileri sürmek
nasıl bir şeydir? Bu âyete rağmen Hz. Peygamber'in Kur’ânı
terk ederek onlara Tevrat'la hükmettiği nasıl söylenebilir?
“Kendi kitapları olan ve içinde Allah’ın hükmü bulunan
Tevrat ellerinde iken nasıl olup da seni hakem tayin ediyorlar?
Sonra ne diye peşinden dönüp senin hükmüne razı olmuyorlar”
(Mâide, 43) âyet-i kerîmesine gelince, Allah Teâlâ burada Yahûdileri
azarlamaktadır. Onların Tevrat'la hükmetmelerini onayladığını
gösteren bir anlam bu âyetten çıkmaz. Aksine burada Yahûdîlerin
bu davranışlarının ne kadar tuhaf olduğu vurgulanmaktadır. Zirâ
onlar hak olduğunu iddia ettikleri Tevrat'ı bir kenara bırakarak
peygamberliğine inanmadıkları halde, Hz. Muhammed'e (sallallâhualeyhivesellem)
gelip aralarındaki anlaşmazlıkları çözmesini ve bir hükme bağlamasını
istiyorlardı. Dolayısıyla âyetin anlamı şöyledir: “Yâ
Muhammed! Nasıl oluyor da o Yahûdîler ne sana, ne de kitâbına
îmân etmedikleri halde senin hakemliğine başvurur ve verdiğin hükme
razı olurlar? Bu çok tuhaf değil mi? ‘Doğrusu onlar hiç bir
şeye îmân eden kimseler değildirler.’ ” (Mâide, 43).
Necrân Hıristiyan heyeti hâdisesine gelince, Allah Rasûlü onların
mescide girip kendi dinleri üzerine ibadet etmesine izin vermişti.
Ancak buradan sayın Profesör'ün iddia ettiği üzere Hz.
Peygamber'in onların haçlarını ve Allah'ın dışında bir şeye
ibadet etmelerini onayladığı hükmünü çıkarmak mümkün müdür?
Bu, tefsir kitaplarında zikredilen bir hadisedir ve hülâsa olarak
şöyledir: Necrân Hıristiyanlarından bir grup Hz. Peygamber'le
tartışmak üzere Medîne-i Münevvere'ye gelir. Boyunlarında haçlar
asılıdır. Allah Rasûlü mescide girmelerine izin verir ve onları
hoş karşılar. İbadet etmek için Hz. Peygamber'den izin isterler
ve izin verir. Doğuya, Beytu'l-Makdis istikâmetine dönerek ibâdet
ederler ve Hz. Peygamber'le tartışmaya başlarlar:
- Niçin Bizim sâhibimizle ilgili kötü sözler söylüyorsun?
- Onunla ilgili ne söylüyorum?
- Onun kul olduğunu söylüyorsun.
- Bu kötü söz müdür? O tabii ki Allah'ın kuludur.
- Bu nasıl olur? Hâlbuki o, ölüleri diriltiyor, dilsizleri, körleri
ve abraşları iyileştiriyordu.
Bunun üzerine heyettekilerden kimisi Hz. İsâ'nın Allah olduğunu,
bazıları da “üçün üçüncüsü” olduğunu söylediler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhualeyhivesellem):
- Siz bilmiyor musunuz ki, Rabbimiz diridir, İsâ ise ölümlüdür?
- Evet biliyoruz.
- Peki bütün çocukların babasına benzediğini bilmiyor musunuz?
- Evet biliyoruz.
- Peki bilmiyor musunuz ki, yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah
Teâlâ'ya gizli olmaz. İsâ ise sadece Allah'ın kendisine
bildirdiği şeyleri bilebilir?
- Hayır.
- Bilmez misiniz ki, Rabbimiz yemez, içmez ve def’-i hâcet
eylemez. İsâ ise yer içer ve bütün insanlar gibi def’-i hâcet
eyler?
- Evet biliyoruz.
- Öyleyse nasıl olur da İsâ iddia ettiğiniz gibi ilâh ya da ilâh'ın
oğlu olabilir?
Necrân heyeti bu son soru karşısında susmuş ve yüz çevirerek
inkar etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber onları mübâheleye
(lanetleşmeye) çağırmıştı. Ancak onlar korkmuşlar ve mübâheleden
kaçınmışlardı. Bu hâdise üzerine Allah Teâlâ Âl-i İmrân
sûresinin şu âyetlerini indirdi: “Elif, Lâm, Mîm. Allah o İlahtır
ki Kendinden başka ilah yoktur. Hay O’dur, kayyûm
O’dur…Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir.
Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.
Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma. Artık
sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya
girerse de ki: ‘Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı,
hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve
kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da
bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine
inmesini dileyelim’.” Allah Rasûlü Necrân Hıristiyanlarını
mübâheleye çağırmıştı. Davetin hikmetli üslubu böyledir.
Yoksa sayın Profesör, mesela Papa boynunda haçıyla Şeyhu'l-İslâm'a
gelse, Şeyhu'l-İslâm kendisine “Çık dışarı ey kâfir!
Boynundaki haçı çıkarıp İslâm'a girmedikçe seninle tartışmam”
demesini mi istemektedir? Bu Hz. Peygamber'in yapmadığı bir şey
olup aynı zamanda insan aklının ve hikmetin gereği bir davranıştır.
Ancak bu hâdiseden Hz. Peygamber'in onların bâtıl inancını
onayladığına dair bir sonuç kesinlikle çıkmaz.
Sonuç olarak değerli dostumuz Profesör Dr. Süleyman Ateş'ten
Allah'a küfredenlere rahmet konusunda ifrata düşmemesini
diliyoruz. Zîra kendileri, Allah'ın kulları üzerine Allah'tan
daha merhametli olamaz. Eğer Allah, onların hak dîn olan İslâm’a
girmemeleri durumunda cehenneme gireceğine hükmetmişse, bir Âdemoğlunun
kalkıp Allah'a muhâlefet ederek “kesinlikle cennete
girmeliler” demesi mümkün olmadığı gibi, gücü dâhilinde de
değildir. İnsanların en çok zararda olanı Allah'ın dîninden yüz
çevirerek dînini dünya ile değiştirendir.
------------------------------------------------------------
[1] "Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir", İslamî Araştırmalar,
Yıl 1989, Cilt III, sayı 1.
Kaynak: www.inkisaf.net