TARİHTE
TESETTÜR DÜŞMANLIĞI
98
Şubatında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün yayınladığı
genelgeyle üniversiteye bağlı fakülte, yüksekokul, sosyal
tesisler vs.de başörtünün yasaklanması ve bu yasağa karşı öğrencilerin
gösterdiği kesintisiz direniş başörtüsü sorununu Türkiye gündeminin
üst sıralarına taşıdı. 98-99 eğitim-öğretim döneminde YÖK
(Yüksek öğretim kurulu, M.K.) kararları doğrultusunda yasağın
diğer üniversitelere de yaygınlaştırılması ve öğrencilerin
yasak karsısında kararlı tutumları nedeniyle başörtülü yasağı,
başörtüsü konulu tartışmalar bu seneye de yayıldı...
Bu
yazı başörtüsü daha genellersek örtünme olgusu tarihine, bu
konuda lehte ve aleyhte oluşan taraflar ekseninde kısa bir değini
olacaktır.
Tevhid-şirk,
hak-batıl, zalim-mazlum gibi zıtlıklar bağlamında, en eski çatışma
alanı olarak insanlığın atası Adem-Havva (as.) ve onların İblisle
mücadelesinde örtünme ve çıplaklık tezatlıklarını da görmekteyiz.
Bu mücadelenin en önemli unsurlarından biri olması örtünmenin
hayatiyetini ortaya koymaktadır.
|
"Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini
kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve:
Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî
kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben
gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece
onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında
ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından
üzerlerini örtmeye başladılar.
|
|
Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık
bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti. (Adem ile eşi)
dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz
ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Allah:
Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye
kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu. "Orada yasayacaksınız,
orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız"
dedi." (A'raf, 20-25)
Ayet
grubunda en can alıcı noktalar Adem (as)'in sahsında insanların
"melekleşme" ve "ölümsüzlük" gibi iki zayıf
noktası ve şeytanin insani çıplaklaştırma girişimi Adem ve Havva'nın
panik halinde örtünmeye çalışmaları, çıplaklığın onlarda uyandırdığı
rahatsızlık, utanma duygusu. Böyle fıtri konudaki basrisi şeytanı
ve onun takipçilerini ümitlendirmiş, insani saptırmada bir başlangıç
noktası, diğer kötülükleri için bir cesaret kaynağı olmuştur.
Bu
mücadele Adem ve esinin dünyaya gönderilmesiyle mekansal bir değişme
uğrayarak sürmüş, günümüze kadar gelmiştir. Allah (cc) bu mücadele
konusunda kullarına uyarılarda bulunmuştur.
"Ey Âdem oğulları! Seytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini
kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı
gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz
yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların
dostları kıldık. Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı
bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. De ki:
Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karsı bilmediğiniz şeyleri
mi söylüyorsunuz?" (A'raf, 27-28)
Peygamberimiz
döneminde inen ayetlere baktığımızda örtünmenin fonksiyonlarını
anlayabiliriz.
"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına
(bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini
üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve
incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır,
esirgeyendir." (Ahzab, 59)
Örtü,
kadının toplum içinde cazibesiyle, çekiciliğiyle yer almasını
engeller. Onun bu anlamda sömürülmesini önler. Kadın ve erkeği
birbirlerine karşı korur. Kadına toplum içinde hür ve saygın
bir kimlik kazandırır.
Bütün
bu amaçlara ulaşılması için sadece örtü yetmez. Kadına olduğu
kadar erkeğe de başka yükümlülükler düşer.
"(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini,
ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için
daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından
haberdardır." (Nur, 30)
Önce
erkeklere daha sonra da kadınlara bu uyarı tekrarlanır.
"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan)
korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları
müstesna olmak üzere, zinetlerini teshir etmesinler. Baş örtülerini,
yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının
babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri,
erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları,
kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar
(köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi
vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık
hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına
zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın
diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek
tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe
ediniz ki kurtuluşa eresiniz." (Nur, 31)
Bütün
bu uyarıların korunma yollarının takvayla bütünlüğü, onunla
kemale erişeceği, tamamlanacağı unutulmamalı.
"Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek
elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İste o daha hayırlıdır.
Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar
(diye onları indirdi)." (A'raf, 30-31)
Tarih
boyunca Allah (cc.) peygamberleri vasıtasıyla insanlığa örtünmeyle
ilgili emirlerini göndermiştir. Ancak peygamberlerin ardından hak
dinin saptırılmasıyla örtünme anlayışında da sapmalar olmuştur.
Örtünme bazen kadını bezen toplumsal hayatten tamamen
soyutlayarak, ikinci, üçüncü sınıf bir varlık, kötülük uğursuzluk
kaynağı olarak nitelendirecek seklinde anlaşılarak bir zulüm aracına
dönüşmekte. Bazen de kadını tam aksine meta gibi algılayarak,
kullanarak, çıplaklaştıracak şekilde anlaşılmaktadır. Tarih
boyunca çeşitli toplumlarda veya bir toplumda farklı tarihsel dönemlerde
veya ayni dönemde değişik şekilde örtünme anlayışları
mevcut olmuştur. Dikkat edilmesi gereken nokta bu anlayışların beslendiği
düşünsel, felsefi, ananevi, dinsel temellerdir.
"Başörtüsü
Yahudiler için ar, namus, iffetin bir simgesi, onları putperest kadınlardan
ayıran bir işaret, Hıristiyanlar için kadınların erkeklere göre
daha aşağı konumunun, evli kadınlarda erkeğe bağlılığın,
itaatin, hür olmadığının bir simgesidir. Sonraki dönemlerde
ise ait olunan nir sinifin simgesi haline dönüşmüştür. Özellikle
Araplar arasında seçkin aile mensuplarının kullandığı kentli
ve üst sınıfa ait olmanın bir simgesiydi. Özellikle Tevrat ve
onun etkisinde kalan Hıristiyan toplumlarda örtü kadının erkek karsısındaki
konumunu temsil etmiş. Adem ve Havva'nın cennetten kovulmasına
neden ilk günahın suçlusu olarak görülen kadının durumu iyice
kötüleşmiş, örtüsü erkek karsısında ikinci sınıf bir varlık
olarak, ona kulluğu temsil etmiştir. Ortaçağ'da Avrupa'da giyim
toplumsal sınıfların göstergesi olmuş, hatta ait olmadığı
bir sınıfın giysisini giyenleri cezalandırmak için kanunlar koyulmuştur."
(Cihan Aktas, Kılık kıyafet ve iktidar, Nehir yay. İstanbul,
1991, cilt 1, s. 32-37)
|

Bursa'daki zulme karsi protesto
|
Örtünme şekillerindeki farklılıkların ardındaki düşünsel,
geleneksel, dinsel unsurlar bağlamında kilik-kiyafet artik
bir kimlik bildirimi, dışavurumu, aidiyet ifade etmesi açısından
cinsel veya toplumsal bir sembol işlevi de görmektedir. Bu
nedenle kılık-kıyafete müdahaleler ayni zamanda bunun ardındaki
düşüncelere, dine, ya da topluma, kimliğe karşı yapılan
müdahale haline gelecektir. Kimliğin sert, çekirdek unsurlarından olduğundan müdahalelere
tepkiler de sert olmakta, bu konudaki değişimler zor ya da
çok uzun zaman zarfında gerçekleşebilmektedir.
|
İslam
peygamberinin Müslüman bir kadının örtüsüne Yahudiler tarafından
yapılan müdahaleye en sert biçimde karşılık vermesi, o kavme savaş
açması peygamber tarafından bu müdahalenin İslam'a yapılan bir
müdahale seklinde algılamasındandır.
Müslüman
kadınlara yönelik bu tarz saldırılar tarihte savaş dönemlerinde
görülmektedir. Endülüs'ün düşüşünde, Asya ve Afrika'da Müslüman
toplumların batılı emperyalistlerce sömürgeleştirilme dönemlerinde,
Müslüman kadınlar bu tür saldırılara maruz kalmışlardır.
Batılı
ülkeler sömürgelerinden yerlerine batıcı elitleri bırakarak çekildiler.
Artik çıkarlarını kendi adlarına bu azınlık koruyacak şekil değiştirerek
sömürü devam edecektir. İslam'a, Müslümanlara, saldırıları
bu seçkinci grup efendilerinden devralacaktır. Son asırda bu saldırıların
ardında hep bu zihniyet olacaktır. Bu zihniyeti besleyen psikolojik
unsur, Batı karsısında sürekli gerileyiş, yenilgi, mağlubiyet.
Bunun oluşturduğu -özellikle aydınlar arasında- aşağılık
kompleksi, güvensizlik kendi toplumuna, kültürüne, değerlerine karşı
yabancılaşma. Sorun kendimiz, toplumumuz, bizi besleyen, bizi biz
yapan değerler, doğuya ait oluşumuz. Tek çözümü vardır bu
zihniyetin; Batılılaşmak, her şeyiyle, gülüyle dikeniyle batılılaşmak.
Bütün toplumun yüzü kendi yüzleri gibi batıya dönmeliydi. Değişim
mutlak, geriye dönüşsüz, kesin, ani...
Yönetici
elit tepeden inmeci, jakoben uygulamalarla halk için halka rağmen
toplumu tepeden tırnağa değiştirecek, dönüştürecek, toplum mühendisliği
devreye girecek. Halk değişime direnecek, direndikçe seçkinler uygulamalarında
daha da pervasızlaşacak, uygulamalar zulüm boyutuna ulaşacaktır.
Bu
anlayış Kuzey Afrika, Asya'daki sömürge geçmişe sahip ülkelerde
halk ve yönetici elit, aydın arasındaki çatışmayı arttırarak
devam ettirmekte, gelir adaletsizligi, rüşvet, yolsuzluk gibi
kirlilikle daha da derinleştirmektedir.
Iran
Şahı Rıza Pehlevi' nin ve Afganistan'da Emanullah Han'ın
modernizm hareketi, kadınların kılık-kıyafetini müdahaleleri halkın
tarafından tepkiyle karşılanmış, sonunda ikisi de tahtlarından
olmuştur. Tunus'ta bugün hala başörtüsü halka açık yerlerde yasaktır.
Batili
devletlerin fiili anlamda sömürgesi olmamış toplumumuzda da
durum aynidir. Osmanlının gerileyişiyle ortaya çıkmıştır.
Artik Osmanlının Osmanlının Avusturya İmparatorunu ancak kendi
vezirine denk saydığı, krallık değişimi törenlerine kendisini
temsilen bahçıvanını gönderdiği dönemler geride kalmıştır.
Çöküsün sebepleri önce askeriyede aranır sonuç vermez. Çöküş
askeri, ekonomik, toplumsal vs. her alanda hızlanarak devam
etmektedir. Batılılaşma çözüm olarak görülür. III. Selim'le
baslar, II. Mahmud'un uygulamalarında halkın tepkisini çekecek
boyuta ulaşır. Iki sultan da kılık-kıyafette batılılaştırmaya
çalışmıştır. Askeri alanda başlayan uygulamalar devlet memurlarını
da kapsayacak şekilde genişletilir. Sarık sarmak yasaklanır,
erkeklerin sakalları kısaltılır, kendisi dahil devlet memurları
Avrupai tarzda giyinir.
Avrupa
karsısındaki bu psikolojik eziklik Rusya'da Deli Pedro'nun uygulamalarına
da yansımış. Rusya'nın geri kalış sebebinin Avrupalı -özellikle
Hollandalılar- gibi giyinmemeye bağlamış. Uzun sakallı erkekler
yakalatarak zorla tras ettirmiş, kadınlı erkekli salon toplantıları
tertip ettirmiş, kalpak yerine şapka giyilmesini mecburi tutmuş. Halkın
tepkilerini kırmak için de Moskova'yı top bataryaları ile kuşatmıştır.
(Cihan Aktas, a.g.e., s. 45)
Batılılaşmanın
nasıl olacağı aydınlar arasında tartışma konusuydu. Batinin
ilmini, tekniği alalım, ahlakını, kültürünü almayalım
diyenler olduğu gibi batının kültürüne, yaşayış tarzına gıptayla
bakanlar da vardı. Batının tekniğini almak, eğitim görmek üzere
Avrupa'ya gönderilen gençler yazar, sair olarak kendi toplumundan,
değerlerinden tiksinir bir ruh haliyle geriye dönmekteydiler (Aynıi
Tevfik Fikret'in önce Hıristiyan, sonra papaz, sonra da piskopos
olan oğlu Haluk Fikret gibi, M.K.). Bu grup aydınlarda her yönüyle
batılılaşmak fikri ağır basıyordu, önceliğin giyim kusam,
balo, salon toplantılarına verildiği gözleniyordu. Belediyelerin
alt yapı yerine ise parke taşlarını değiştirmekle başlaması
gibi.
Osmanlının
yüzünü batıya döndüğü 1836 Tanzimat Fermanıyla resmileşti.
Batı yanlısı Mustafa Reşit paşa'nın çabalarıyla (o zaman 16
yaşında olan padişah, M.K.) Abdülmecidi ikna ederek ilan edilen
bu fermanla devletin İslamiliği ciddi yara aldı. Tanzimatçı bir
zihniyet oluşacak ve giderek etkinlik kazanacaktı. Batılılaşma
sokakta kendini hissettiriyordu. Avrupai giyim tarzı gittikçe yaygınlaşıyor,
kadınlar arasında Avrupa modasını takip etme, bu konuda
birbirleriyle yarışma gittikçe hızlanıyordu. Bu dönemde kadın
dergilerinde, kadın oluşumlarında bu konu isleniyor kadınlar
buna teşvik ediliyordu.
II.
Meşrutiyete doğru Jön Türklerin tepeden inmesi "Topyekun Batılılaşma"
(Celaleddin Vatandaş, "Umran", Haziran, s. 19) programı
içindeki asker ve sivil bürokratların esin kaynağı olmuş, bu
tarz değişim anlayışı, uygulamaları yakın tarihimize damgasını
vurmuştur. II. Meşrutiyetle birlikte siyasi düşünce akımları
giderek netleşmiştir. Bunları Batıcılar, İslamcılar ve Türkçüler
olarak üç grupta toplayabiliriz. Tanzimatçı zihniyete denk düsen
Batıcılar ve onlara yakin -kadınların örtünmesinin çok
eskilere dayanan bir adet, tesettürün kadına onun özgürlüğüne
karşı yapılmış en büyük hakaret (Ziya Gökalp)- düşünen Türkçülerin
karşısında İslamcıların muhalefeti söz konusudur.
İslamcılar
toplumu tepeden tırnağa körü körüne batı taklitçiliğini, kadın
konusu etrafında yapılan tartışmalarda, kadının asriliğini
tesettürden kurtulmak olarak gören diğer iki akimi şiddetle eleştirmiştir.
Onlara göre batılılaşma ülke gerçeklerini görerek teknik düzeyde
yapılmalıydı.
İstiklal
Harbinde özellikle İstanbul'da kadınlar dernek, yayın ve açık
hava mitinglerinde mücadeleye destek vermişler (ki, bunların en meşhuru
Halide Edip Adıvar'ın Beyazit'ta düzenlediği mitingdir, M.K.),
yardım kampalari düzenlemişlerdir. Düşman işgali altındaki
topraklarda ise kadınlar çok daha güçlükler, çileler yasamıştır.
Kocasını, çocuklarını cephede yitirmiş olan, cephe
gerisinde koşuşturan, bazen düşmanla yüz yüze savaşan
-Erzurum'da Nene Hatun gibi- Anadolu kadını örtüsü dinini,
haysiyetini, vatanını koruma uğruna verdiği bu mücadelesinin
sembolü olmuştur. Bunun en güzel örneğin Maraş'ta yaşanmıştır.
İngilizlerden sonra Maraş'ı işgal eden Fransızların bir kadının
örtüsüne müdahale etmesi, Sütçü İmam'ın askeri öldürmesi
üzerine olay sokak çatışmalarına dönüşmüştür.
CUMHURİYET
DÖNEMİNDE BAŞÖRTÜSÜ DÜŞMANLIĞI
Cumhuriyet
döneminin temel politikası "batılılaşmak, asrileşmek, muasır
medeniyet seviyesine çıkmaktır. Bu mümkün olan en kısa zamanda
sivil asker bürokratlar tarafından "devletin üstün gücü gerçekleştirilecektir.
Bu uyguluma yeni olmayıp daha öncede belirttiğimiz gibi Osmanlı
son çeyreğinden gelen bir sürekliliği ifade eder. Ancak
cumhuriyet döneminde çok daha pervasızca uygulanacaktır. Milli mücadeleden
hemen sonra sosyal ve hukuk alanında inkılaplar gerçekleştirilir.
1
Kasım 1922'de saltanat ilga edildi. Tepki çekmemek nedeniyle
hilafet bırakılır ancak sembolik bir anlam ifade edecek şekilde.
29 Ekim 1923'te devletin hükümet sekli olarak cumhuriyet ilan
edildi. 3 Mart 1924'te Ser'iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak
yerine Diyanet İsleri Başkanlığı kurulur, diğer bir kanunla
Tevhid-i Tedrisat (Öğrenimin birleştirilmesi) kabul edildi.
Ser'iye ve Evkaf Vekaletine bağlı ya da özel vakıflarca yönetilen
bütün medrese ve okullar, Sağlık Bakanlığa bağlı
yetimhaneler, askeri okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı.
Ayni gün hilafetin kaldırılması görüşüldü ve Osmanlı
soyunun T.C. sınırları dışına çıkarılmasına dair kanun
kabul edildi. Bunu ölçü, tartı, alfabe, takvim değişiklikleri
izledi. Avrupa'dan medeni, ceza, borçlar vs. hukukları ithal
edildi.
Bütün
bu değişimler halk arasında hoşnutsuzluklara neden
oldu.Anadolu'nun çeşitli yerlerinde -Reşadiye, Silifke, Adapazarı,
Buna- yer yer gösteriler yapıldı. Batılılaşmaya karsi en ciddi
ve üzerinde en çok konuşulan tepki ise Şeyh Sait Kıyamı olmuştur
(Subat 1925). Ayaklanma birkaç ay sürmüş ve güneydoğu bölgesine
hızla yayılmıştır. Diyarbakır ve Ankara'da İstiklal
mahkemeleri kuruldu. İki yıl süreyle Takrir-i Sükun çıkarıldı.
Terakkiperver cumhuriyet partisi programında "dini inançlara saygılı
olduğu" seklindeki bir madde nedeniyle kopartıldı. Bu
ayaklanma bahanesiyle iktidar bütün muhalefeti sindirmeye çalıştı.
Şeyh Sait Kıyamı, 31 Mart ve Menemen olayı vs. ile zincirin bir halkası
olarak Müslüman halkın önüne sürülecektir.
25
Kasım 1925'te şapka giyilmesi hakkındaki 671 no'lu kanun çıkarıldı.
"Türkiye büyük millet meclisi üyeleri ile genel, özel ve bölgesel
idarelere ve bütün kuruluşlara bağlı memurlar ve müstahdemler,
Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadır. Türkiye
halkının da genel baslığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın
sürdürülmesini hükümet yasaklar". Bu kanun halkın büyük
tepkisine yol açmış, gerek bu kanun çıkmadan önce, gerek çıktıktan
sonra şapkaya muhalefet edenler İstiklal mahkemelerinde yargılanarak
idam edilmiştir. Bunlardan en trajik olanlarından biri, kanun çıkmadan
bir buçuk yıl evvel yazdığı "Frenk mukallitliği ve Şapka"
adlı risalesi nedeniyle İskilipli Atıf Efendi, diğeri sırf halkın
gözünü korkutmak için Erzurum'da idam edilen Salci Baci adli bohçacı
bir kadındır. Doğu illerinde soğuk nedeniyle kalpak giyenler de cezalandırılmıştır.
Sapka kanunu kadınların kılık kıyafetiyle ilgili bir düzenleme
getirmemiş olmasına rağmen genel olarak kıyafet kanunu olarak algılandığından
buna dayanılarak Müslüman kadınların giyimine yönelik müdahaleler
olmuştur. Kanunî bir düzenleme olmamasına rağmen bazı illerde
(Mersin, Trabzon, Rize, Bodrum, Konya, Maraş, Hoton, vs.) belediye kararlarıyla
başörtüsü yasaklanmıştır. (Cihan Aktas, a.g.e., s. 173,
dipnot, Dr. Barnard Caparol, Kemalizmde ve Kemalizm sonrasında Türk
kadını, Türkiye Is bankası kültür yay., Ankara, 1982)
Müslümanların
kılık kıyafetlerine yönelik saldırıların tek parti ve ihtilal
dönemlerinde daha bir yoğunlaştığı gözlenmektedir. Osmanlı
son dönemlerinde daha da yoğunlaşarak cumhuriyet döneminde Müslümanlar
" gerici, yobaz, sakallı, bitli, örümcek kafalı, kara
cahil, Türk filmlerinde aşina olduğumuz dolandırıcı, düzenbaz,
cimri hacı, hoca vs. gibi kelimelerle resmedilmekte. Müslümanlar
yönelik bu tür karamalara son zamanlarda eklenen terörist, dış
destekli, karanlık mihrakların yönlendirdiği" seklinde
ifadeler dışında pek fazla şeye rastlanamaz. 31 Mart, Şeyh Sait
kıyamı, Menemen olayı da eklenerek birer tekerleme gibi basında,
sokakta muhatap olduğunuz CHP zihniyetli insanların ağzında
tekrarlanır durur. Abdullah Yıldız, Umran (Ocak 98, s. 28-30)
dergisindeki "İrtica'da siyasal İslam'a bir övgü edebiyatı"
adli yazısında geçmiş bazı yayınlardan alıntılar yapmış. Gözümüze
çarpan bazı ifadeler: fesatçılar, softa kıyafetli adamlar,
casuslar, mecnunlar, ortaçağ müessesesi kadrolar, medeniyet düşmanları,
kara tehlike, komünizmden daha tehlikeli (PKK'dan daha tehlikeli
ifadesini hatırlatıyor) bir yobazın marifetleri, çember sakallı
yobazlar, kafalarının içi kadar karanlık, örtüler, bedeviler,
gözleri ortaçağdan önceki çöl uygarlığına dikilmiş
olanlar, soluyan, hırlayan kuduz köpekler, Anadolu'yu Araplaştırmak,
Hicaz çölüne çevirmek... En son 11 Ekim 98'deki "Başörtüsüne
Özgürlük için Elele" eyleminin ardından kartel medyasına bakarsanız
pek fazla bir şeyin değişmediğini görürüsünüz.
Tek
parti ve daha sonraki birkaç on yıllık dönemde tesettür düşmanlığı
çarşaf üzerinde yoğunlaşmıştır. Türk kadınlar birliği, Mustafa
kemal derneği gibi oluşumlar çeşitli haftalar düzenleyerek çarşaf
aleyhinde kampanyalar düzenlemekte, çarsaf açma, peçe yırtma
etkinlikleri düzenlemekteydiler. İlk defa cumhuriyet gazetesi öncülüğünde
güzellik yarışması düzenlenmiş, müsabaka seçimleri ulusal
bir olay olarak nitelendirilmiştir. 19 Mayıs törenlerinde kızlara
kısa şortlar giydirmek rejimin geleceği açısından ödün
verilemez bir uygulama haline gelmistir.
Önceleri
bu tür propaganda faaliyeti seklinde sürdürülen uygulamalar daha
sonra çarşaflı kadınlara, sakallı Müslümanlar fiili müdahalelere
dönüşmüştür.
1960
ihtilalinden sonra bu tür saldırılar yaygınlaşmıştır. Gün
geçmiyor ki sokaktaki çarşaflı bir kadına, sakallı bir müslümana
ilericilik adına saldırılmasın, dövülmesin. Kadınlar sözlü
ve fiili saldırılara maruz kalıyor, çarşafları çekiştiriliyor,
yırtılıyor, insanların sakalları sıradan insanlar tarafından
zorla traş ettiriliyordu.
Bu
saldırılar karşısında tesettür konusu Müslüman çevrelerin gündemine
yansıdı. Konferanslar, paneller düzenledi. İslami referanslara göre
örtünme konusu islendi. Kur'an Kursları ve kız İmam-Hatip okullarının
da etkisiyle tesettür genç kızlar arasında yaygınlık kazanmaya
başladı. İlk defa 1968'de Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesi'nde
okuyan Hatice Babacan'ın örtüsü nedeniyle okuldan atılması üzerine
başörtüsü üniversite düzlemine taindi. İlahiyat fakültesi
boykotu, açlık grevleri konuyu ülke gündemindin en üst sırasına
taşıdı. Müftülerin -özellikle Çankaya müftüsünün-
"bunlar hangi akla hizmet ediyorlar, İslam'da açlik grevi
yoktur" gibi beyanatları Müslümanlar nezdinde şaşkınlık yarattı.
Boykot ve eylemler nedeniyle fakülte tatil edildi. Bu arada yıllardır
çarşafla mücadele için kadınlara çarşaf yerine daha Avrupai
diye pardösü dağıtan çeşitli kadın dernekleri artik pardösüye
de savas açtı. Daha sonra 12 Eylül döneminden itibaren başörtüsü
yerine "türban"ı destekleyecekler sonra ondan da vazgeçeceklerdir.
Hala bu zihniyet için üniversitedeki başörtüsü sorunu "Türban
sorunu" olarak nitelendirilir.
12
Mart muhtırasını izleyen yıllarda üniversitelerde başörtüsü
kızların solcuların saldırılarına uğraması gözden uzak tutulmamalıdır.
1979 yılında Gazi Eğitim'den çıkan 15 kadar başörtülü öğrenci
yüzlerce solcunun taslı-sopali saldırısına uğramış, çoğu yaralanmış,
başları yarılmıştır. Son zamanlarda isçi partisi ve SIP öncülüğünde
fiili saldırılar yapılamasa da başörtüsü ve Müslümanlar
aleyhindeki propagandalar bunun devamıdır.
|
Bu
yıllarda Müslümanlar tesettür düşmanlığının altında
İslam düşmanlığının olduğunu farkına varmışlardır.Demokrat
partinin iktidara gelişiyle görmek zorunda kaldıkları İslami
duyarlık sahibi Müslümanların varlığı, aleyhteki
kampanyalara rağmen tesettürün yaygınlaşması
egemenleri saldırılarında daha da pervasızlaştırmıştır.
Bunun karsısında Müslümanlar da bir özeleştiri sürecine
girmiş kendi kimliklerini netleştirmeye başlamışlardır.
|
|
1970'li yılların anarşik, anomik ortamından, sag-sol çatışmalarının
dışında kalmaya çalışmış, Seyyid Kutub, Mevdudi,
Hasan el-Benna vs. gibi yazarlarin tercüme eserleriyle
evrensel İslami değerlerle tanışılmış, kültürel
olarak, kimlik olarak bir yetkinlik kazanmışlardır. Başörtüsü
düşmanlığı karsısında köktenci bir tutum içine girmişlerdir.
Başörtüsü
düşmanlığında ilginç bir dönüşüm yaşanmıştır. Yıllarca
başörtüsü cehaletin simgesi (!) olarak görülmüştür. Ama
geçen yıllarla birlikte başörtülülerin lise mezunu, hatta
üniversite mezunu, hatta memur, yazar-çizer olması başörtüsüne
başka anlamlar yüklenmeyi gündeme getirmiştir. Artık başörtüsü
cehaletin (!) simgesi değildir. Karanlık mihraklara (!), vatani
bölmeye (!), rejimi değiştirmeye hizmet etmektedir. Artik
"Biz köylünün, sokaktaki kadının başörtüsüne karışıyor
muyuz ?" Hizmetçi, müstahdem olanlar kurtulmuştur ama başörtüsü
sorunu üniversite, devlet daireleri boyutunda yasaklara konu olmaktadır.
Tahsilli insanların basörtüsü kullanmaları "karanlık
amaçlar" dışında ne ile izah edilebilirdi...!
1960
darbesinin ardından olduğu gibi 12 Eylül 1980 darbesinden sonra
da ardarda memurlara yönelik başbakanlıktan kılık-kıyafet yönetmelikleri
yayınlamaya başlandı. 1980 ekimindeki başbakanlık genelgesinin ardından
1981 aralığında öğretmen ve öğrencilere yönelik kılık-kıyafet
genelgesi yayınlandı. Milli eğitim bakanlığı da ortaokul ve
lise öğretmen ve öğrencilere yönelik ardarda yönetmelikler yayınladı.
Bunu 1982 Aralık ayında YÖK'ün üniversite öğretim üyeleri ve
öğrencileri kapsayan genelgesi takip etti. Genelgeler nedeniyle
ilk, orta, lise, özellikle kız İmam-Hatip liselerinde ve üniversitelerde
yüzler kız öğrenci, başörtülü memurlar mağdur oldu. Sakalları
nedeniyle erkekler de bunlara eklendi. Her ne kadar genelgelerde kadınlar
için aşırı makyaj, pantolon, uzun topuklar da yasaklansa da buna
aykırı davranışlardan dolayı, sürgün edilen, memuriyetten atılan
kadınlara rastlanmadı.
Öğrenciler,
veliler yetkililere günlerce posta hanelerde kuyruk oluşturarak yasağı
protesto eden telgraflar, mektuplar gönderdi. Yaygın muhalefet
nedeniyle YÖK'ün "çağdaş bir kıyafet olan türbana izin
vermesi olayı daha da karıştırdı. Öğrenciler türban
giymedikleri için okullardan atıldıkları gibi, amaç İslami
giyim kaygısı olduğundan türbana da yasak getirildi. Protesto telgrafları,
oturma ve açlık grevleri sonunda YÖK 23 Mayıs 1987 tarihinde başörtüsü
yasağının kademeli olarak kaldırılacağını ilan etti. Ancak
kesin bir karar olmadığından yasak rektörlerin keyfi uygulamalarıyla
devam etti. Başörtüsü yasağının halk nezdinde uyandırdığı
rahatsızlık nedeniyle Meclis ANAP'LI milletvekillerinin önergesiyle
"Anayasa'nın 174. maddesindeki inkılap kanunlarına aykırı
olmamak kaydıyla, öğretim elemanları ve öğrenciler için yüksek
öğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbestisi olacağı ve
bu konuda kişi ve kurumların kısıtlama yapamayacağına ilişkin
bir karar alınıyor.
Cumhurbaşkanı
Kenan Evren öğrenci affına ilave edilen bu ifadenin bulunduğu yasayı
önce veto ediyor, sonra kabul ediyor daha sonra da AYM'ne veriyor.
AYM yasayı gerekçesini aylar sonra açıklayacağı kararla 8 Mart
1989'da iptal ediyor. İptal kararının açıklanması için 8 Mart
dünya kadınlar gününün seçilmesi anlamlı bulunuyor. 10 Mart
1989 yurdun çeşitli illerinde Cuma namazı çıkışlarında kadınlı
erkekli genis katılımlı eylemler yapıldı. Çok sayıda insan gözaltına
alındı, bir kısmı yargılanarak tutuklandı. Ertesi gün gazete manşetleri
11 Ekim 1998 günü yapılan "İnanca Saygı Düşünceye Özgürlük
İçin Elele" eylemini takip eden günlerde kartel medyasının
manşetlerinden farklı değildi. AYM 5 Temmuz 1989'da üniversitede
başörtüsüne izin veren yasanın iptaliyle ilgili gerekçeli kararı
açıkladı. Danıştay da AYM gerekçeli kararına dayandırarak 13
öğretim üyesinin başvurusu üzerine üniversitelerde türbana
izin veren yönetmeliği iptal etti.
Bu
kararlar özellikle yaz ortasında verilmişti. 1989-1990 öğretim yılıyla
yaygın protestoların baslaması başörtüsü karsısında
tavizsiz düşmanlığıyla tanınan Kenan Evren'in görevinin
bitimi ve yerine Turgut Özal'ın geçişiyle bu destekten mahrum
kalan YÖK 28 Aralık 1989'da öğrenci disiplin yönetmeliğinin
yasakla ilgili 7/h fıkrasını kaldırmasıyla türban yeniden
serbest bırakıldı. Uygulama rektörlerin insafına bırakıldı. Bazı
üniversitelerde uygulanırken bazı üniversitelerde uygulanmadı.
90'lı yıllar boyunca genel olarak yasak uygulanmadı. Özellikle
I.Ü. hemşirelik meslek yüksekokulu, I.Ü. florance nightingale hemşirelik
yüksekokulu, Hacettepe Üniversitesi, Gazi Üniversitesi gibi lokal
olarak başörtüsü yasağı ısrarla sürdürüldü. Bu arada 29
Ekim 1996'da gazetelere ilginç ayni zamanda trajik bir haber çıktı.
I.Ü. Cerrahpaşa tıp fakültesinde Şükran Erdem adlı doktor başörtüsü
olduğu için dört ay boyunca cerrahi müzeye kilitlenmişti.
Sorumlusu cerrahi anabilim dalı dekani Kemal Alemdaroglu'ydu. Daha
sonra I.Ü. rektörlüğüne seçilerek bu uygulamalarını üniversiteye
yayacaktır. (Başörtüsü sorunu, Mazlum-Der, 2. baski, s. 166)
Daha
önce de ifade ettiğimiz gibi başörtüsü yasaklamaları tek
parti dönemlerinde iyice şiddetlenmekteydi. 28 Şubat 1997 örtülü
darbesiyle Müslümanlara yönelik her alanda kuşatma politikaları
uygulamaya konuldu. Refah partisi iktidardan düşürüldü, sekiz yıllık
kesintisiz eğitimle İmam-Hatip liselerinin (IHL, M.K.) orta kısmı
kapatıldı, lise kısımları da üniversiteye yönelik kısıtlamalarla
cazibesini yitirdi, yeşil sermaye olarak nitelendirilen sermaye (ör.
Kombassan Holding, Yimpas A.S., Endüstri Holding, Sayha Holding
vs., M.K.) kesimine savaş açıldı. Vakıflara, vakıf okul ve yurtlarına
gece baskınları düzenlendi... Böyle bir ortamı bekleyen, arkasına
zinde güçleri alarak ilerici! uygulama yapmaya can atanlara gün doğdu.
1997-1998 öğretim yılında I.Ü. Rektörü Bülent berkarda üniversitede
kimlik kartı için bas açık fotoğraf alınacağını duyurdu. Özellikle
Cerrahpaşa tıp fakültesinde başörtülü kızlar staja alınmıyordu,
sınavlara da alınmamaya başlandı. Öğrenciler bir ay süreyle
her gün I.Ü. Merkez kampüs kapısı önünde yasağı protesto
ettiler. 24 Şubat salı günü I.Ü. yeni rektörü sabık başörtüsü
yasakçısı kemal alemdaroglu'nun yayınladığı bir genelgeyle başörtülü,
sakallı, uzun saçlı erkekler fakültelere, kampüslere alınmadılar.Amaç
yasağın sadece başörtülülere yönelik olmadığı izlenimini vermek.
Salı, Çarşamba, Perşembe protestocu öğrencilerin sayısı
katlanarak çoğaldı. Cuma günü otuz beş bin (35.000 !, M.K.) kişiye
ulaştı. Beyazıt Meydanından Çapa'ya Cerrahpaşa'ya yürüyüşler
yapıldı.
Bu
kitlesel öğrenci eylemleri sonunda Rektörlük geri adım attı,
genelgenin kimliklerin hazırlamasında bir gecikme olduğunu söyleyerek
ikinci bir emre kadar durdurduğunu açıkladı. Cerrahpaşa ve Çapa
tip ile diş hekimliği fakültelerinde uygulanmaya devam etti.
Eylemler öğrenciler gözaltına alındı, disiplin cezalarıyla yıldırılmaya
çalışıldı. Disiplin soruşturmalarında bir çok usulsüzlükler
vardı. Cerrahpaşa ve Çapa eksenli eylemler devam ederken 24 Şubat
dönemindeki eylemlere katılma, yönlendirme, okul boykotuna katılma
gibi gerekçelerle fen fakültesinden yedi öğrencinin atılması,,
bazı öğrencilere uzaklaştırma verilmesi üzerine eylemlerin
tansiyonu yükseldi. Öğrenciler iki gün fen fakültesi önünde
bir gün de I.Ü. merkez kampus kapısı önünde toplanarak okuldan
atılmaları protesto ettiler. Oturma eylemi yapan öğrencilere
polis cop, göz yasartici gazla müdahale etti. Buna karşılık öğrenciler
Fatih yönüne doğru gösterilerini sürdürdü. Edirne Trakya üniversitesinde
de yasak uygulanmaya başlandı.
11
Ekim 1998 pazar günü yapılan "Başörtüsüne Özgürlük İnanca
Saygı Düşünceye Özgürlük İçin Elele" eylemi Türk ve dünya
basınında geniş yankı uyandırdı. Bir gün öncecisinden
eylemin yasadışı ilan edilmesine rağmen iki milyona yakin kişi
İstanbul'dan Anadolu'nun Doğu illerine kadar elele tutuştu. Bu
katılım halkın başörtüsü yasağına karşı tepkisini göstermesi
açısından ilginçti. Eylemde vatandaşların hiçbir taşkınlık
ya da saldırgan bir tutuma girmemeleri, trafiği engellememelerine rağmen
emniyet ve jandarmanın yersiz müdahaleleri olmuştu. Elazığ'da
Jandarma halkın üzerine ateş açmış bir kişi ölmüş, üç kişi
yaralanmıştı.
Böyle bir katılım egemenleri korkuttu. Gazetelerin de karalama kampanyalarıyla
birlikte aralarında Ahmet Tasgetiren, Abdurrahman Dilipak gibi yazarların,
gazetecilerin de olduğu çok sayıda kisi gece baskınlarıyla gözaltına
alındı.
1989-1990
öğretim yılıyla ilgili olarak yapılan rektörler toplantılarında
başörtüsünü yasaklayıcı açıklamalar yapıldı. Öğretim yılının
başında İstanbul Üniversitesinde başörtülü öğrencilerin kayıtları
yapılmadı. Yasak Sivas cumhuriyet üniversitesi, Trabzon KTÜ,
Edirne Trakya üniversitesi ve daha birçok üniversiteye yayıldı.
Başörtüsü neyi ifşa ediyor ? sorusuna verilecek cevaplar rejimin
gerçek yüzünü ifsa etmek Müslümanların konumunun netleşmesinde
hayatiyet taşıyor.
Görülmüştür
ki başörtüsü yasakların ardında İslam düşmanlığı vardır.
Yine görülmüştür ki binlerce öğrenci mağdur edilmiş, okullarından,
islerinden ayrılmak zorunda kalmış ama toplumumuzda üniversitelerde
tesettüre yöneliş hızla devam etmiştir. Başörtüsü rejimle Müslümanların
çatışma alanı olmuş, rejim gerçek yüzüyle halka ifşa edilmiştir.
Başörtüsü
sorunu günümüze kadar olduğu gibi bundan sonra da çeşitli şekillerde
devam edecektir. Başörtüsü egemenlerin maskelerini düşürecek,
gerçek ve çirkin yüzlerini ifşa edecektir.
Kaynak: Yürüyüş
dergisi, sayı 1, Aralık 1998