MODERN İSLAM DÜŞÜNCESİNİN
FİKRÎ VE
TOPLUMSAL TAHRİBATI *
Ebubekir SİFİL
"Dinin sekülerleştirilmesi" veya "dinî
bir çözülme" olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını
düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım
olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan
tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde
hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki
heterojenite ve argümanlarınının kendisini isbat etmiş bir
metodolojiden yoksunluğu vakıası eklenince, ortaya kelimenin tam
anlamıyla bir "karmaşa" çıkmaktadır.
Hemen bu noktada, İslam Modernizmi'nden
bahis açıldığında mutlaka hatırda tutulması gereken bir hususu
vurgulamamız gerekiyor.
İslam dünyasında Modernist çalışmalara
kuşbakışı baktığımızda görünen manzara şudur: Aslında ortada
bütünlük arz eden, sistemini kurmuş, altyapısını ve üstyapısını
oluturmuş ve kendi literatürünü geliştirmiş yeknesak bir "İslam
Modernizmi" yoktur. Görünen, sadece belli "sloganlar"ı benimsemekten
başka ortak bir tarafı bulunmayan Modernistler topluluğudur.
Bunun içindir ki, Modern İslam
Düşüncesi'nin yapısını tahlil etmeyi hedefleyen hemen bütün
çalışmalarda yapılan, İslam Modernistleri'nin belli konulardaki
görüş ve düşüncelerini alt alta koyup sıralamaktan ibarettir. Başka
türlü olması mümkün de değildir. Çünkü "geleneğin sorgulanması",
"aklın otoritesi", "dinde kolaylık", "değişimin belirleyici
kılınması" ve "ilerlemecilik" gibi şemsiye kavramlar altında
serdedilen görüşler, detaylara inildikçe farklılaşmakta ve giderek
birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergilendiği dikkat çekmektedir.
Bu bakımdan, Modern İslam Düşüncesi
dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunda yanlışlara düşülmemesi
için, sorun ya sadece bu şemsiye kavramlar etrafında irdelenmeli, ya
da tek tek modernistlerin görüşleri ele alınmalıdır.
Burada muhtemel yanlış anlamalara ve
istismarlara meydan vermemek için birer cümleyle de olsa bu
kavramlara değinmeden geçmenin bir eksiklik olacağını düşünüyoruz.
Zira Modern İslam Düşüncesi için vazgeçilmez olan bu kavramların,
ayet ve hadislerle, hatta Mecelle kaideleriyle desteklenmeye
çalışıldığı görülmektedir. Hatta İslam Tarihi'nde ilk defa, Hanbelî
mezhebine mensup olduğu söylenen ve İslam Uleması tarafından ağır
ithamlarla suçlanmış bulunan[1] Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî
tarafından, "Maslahat ile nass ve icma çatışırsa maslahat esas
alınır" şeklinde fıkhî bir üslupla formüle edilen şey[2] de aslında
aynı yaklaşımdır.
Sondan başlayacak olursak;
"İlerlemecilik" ve "değişimin
belirleyici kılınması", diğerlerine göre Modern zamanlara aidiyeti
hakkında daha kesin şeyler söylememizi mümkün kılan hususlardır.
Bizim bu kavramlara itirazımız, bizatihi anlattıkları olgulara
değil, onlara yüklenen fonksiyon ve temsil ettikleri dünya görüşü
noktasındadır. Zira kuşkusuz değişimi ve ilerlemeyi besleyen pek çok
faktör ve bunların felsefî, kültürel, sosyal ve tarihsel bir
arkaplanı vardır. Bunlar tahlil edilmeden, bunlara bugünkü şeklini
veren unsurların kritiği yapılmadan bunlara ne karşı çıkmak, ne de
bunları olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Hele değişim ve
ilerlemenin, her şeyi, hatta dini bile (ahkâmı, hedefleri ve
topluma vaziyet ediş biçimi noktasında) belirleyen, değiştiren ve
şekillendiren hususlar olarak algılanması, kanaatimize göre
Müslümanlar'ın karşı karşıya bulunduğu en tehlikeli fikrî
badirelerden birisidir.
"Dinde kolaylık" ilkesi ile bizzat
Kur'an ve Sünnet'te ifadesini bulmuş olan "kolaylık"ın
kastedilmediğine dikkat edilmelidir. Dinin sâbitelerinden, Zarûrât-ı
Diniyye'den ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan, herhangi bir
kişi, kurum ya da toplum adına "feragatte bulunulması" söz konusu
olamaz. Bütün zaman ve mekânları düzenlemek için gönderilmiş olan bu
din Allah'ındır ve O'nun iradesi Kur'an ve Sünnet'te nasıl ifade
edilmişse öyle yaşanacaktır. Bunun ötesinde –Mecelle'de "Ezmânın
tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz", "Âdet muhakkemdir",
"Nâs'ın isti'mâli bir hüccettir ki, ânınla amel olunur"... gibi
kaidelere dayandırılan– "kolaylık" ilkesi, ancak kesin nasslarla
belirtilmemiş ve Müslümanlar'ın tercihine bırakılmış olan meşru
seçenekler hakkında işletilebilir.
"Aklın otoritesi"ne gelince, burada
çerçevesini ve hareket alanını vahyin belirlediği aklın değil,
"felsefî aklın", yani Rasyonalite'nin kastedildiği açıktır.
Felsefe'yi öteden beri uğraştıran "aklın otoritesinin ve yetkisinin
sınırları" konusu Batı'da bile o denli istismar edilmiştir ki, iş
sonunda Paul Feyerabend'e "Akla Veda" dedirtecek noktalara
gelmiştir. Öyleyse akıl, vahyin hizmetine verildiği oranda gerçek
fonksiyonuna kavuşacak ve İlahî İrade'nin istekleri doğrultusunda
icra-i faaliyet edecektir.
"Akılcılık" ilkesi ve akla yüklenen
fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen
Mu'tezile tarafından bile Modernistler'in tavrına göre nisbeten daha
makul bir çerçevede kendisini göstermiştir.[3] Özellikle aşağıda bir
kaç örneğini zikredeceğimiz Modernist tavır göz önüne alındığında
gerek bu konuda, gerekse Sünnet'in fonksiyonu konusunda Mu'tezile,
Modern İslam Düşüncesi'nin kimi mümessilleri yanında gerçekten daha
anlaşılabilir ve makul bir çizgidedir.
Önde gelen Mu'tezilî alimlerden Kadı
Abdülcebbâr, diyalektik yöntemle kaleme aldığı "el-Muğnî" adlı ünlü
eserinde, "Sem'î [Vahiyle bildirilen] Maslahatların Durumunun Aklî
İstidlal İle Bilinmesinin Caiz [Mümkün] Olmadığı Hakkındadır"
diyerek açtığı bir fasılda –ki bu başlık bile oldukça dikkat
çekicidir– şöyle demektedir:
"Eğer denirse ki: "Aklî delil, tıpkı
ni'meti verene şükrün gerekli olduğuna delalet ettiği gibi, en büyük
ni'met vericiye [Allah Teala'ya] ibadetin de gerekli olduğuna
delalet eder. (...) Peygamberlerin getirdiği [tebliğ ettiği] bütün
bu fiillerde (Yaratıcı'ya) "boyun eğme ve tezellül" vardır. Şu halde
aklın, bunların [ibadetlerin] ahkâmına da götürmesi ve bu alanda
peygamberlerden müstağni olunması icabeder."
"Buna cevaben şöyle denir: "Akıl, senin
dediğin gibi Allah Teala'ya şükre ve kulluğa götürür. Ancak akıl,
ibadetin kendisiyle yerine getirildiği fiillerin bizzat kendisine,
şartlarına, vakitlerine ve mekânlarına götürmez. Çünkü şayet akıl
bunlara götürecek olsaydı, bu da tıpkı aklın diğer aklî
gerekliliklere –ki bunların sebepleri mevcut olduğu zaman
mükelleflerin bunlar karşısındaki durumları muhtelif olmaz– delaleti
gibi olurdu. (...) Akıl, abdestsiz kılınan namazın ibadet olmadığına
ve abdestli kılınan namazın ibadet olduğuna nasıl delalet edebilir?
Oysa her iki durumda da "boyun eğme ve itaat" durumu aynen
mevcuttur! Keza Kurban Bayramı günü oruç tutmanın ibadet olmadığına
ve fakat bu günden önce tutulan orucun ibadet olduğuna; aynı şekilde
farz olan zekâtın, havl müddeti dolmadan [malın elde edildiği andan
itibaren üzerinden bir yıl geçmeden] önce verilmesinin ibadet
olmadığına ve fakat havl müddetinden sonra verilmesinin ibadet
olduğuna; bu ödemenin, başkalarına değil de belli (durumdaki)
insanlara verilmesinin gerekli olduğuna nasıl delalet eder? İşte bu
durum, ibadetlerle ilgili bu yöne akliyyatın herhangi bir surette
dahli olmadığını açıklamaktadır."[4]
Mu'tezile'nin sem'iyyât [vahiyle
bildirilen hususlar] konusunda burada kısaca örneklemeye
çalıştığımız tavrıyla Modernistler'in aynı konudaki tavrı arasında
nasıl bir fark bulunduğunu biraz daha net bir biçimde ortaya koymak
için bir de Modernistler'in –en azından bir kısmının– yaklaşımına
bakalım:
"(...) İlk şekliyle Muhammed Abduh
tarafından ortaya atılan bu iddia, Muhammed İkbal tarafından felsefî
bir terminoloji ile yeniden ifade edildi. Buna göre Kur'an'ın son
vahiy ve Hz. Muhammed'in son peygamber olduğu gerçeği, insanlığın
gelişmesi açısından oldukça anlamlıdır. Bu demektir ki, insan öyle
bir olgunluk seviyesine çıkmıştır ki, artık onun hazır vahyin
yardımına ihtiyacı yoktur. İnsan, kendi ahlakî ve fikrî kurtuluş
kaderini kendisi çizebilir..."[5]
Bu pasajda modern insanın, İlahî irade
ve vahyin egemenliği karşısında istiklalini ilan etmesi, Kur'an'ın
tabiriyle "tuğyân"ı, oldukça çarpıcı biçimde dile getirilmektedir.
Tablo oldukça nettir: Eğer "gelenek", dini yozlaştırmış, Kur'an ve
Sünnet'i yanlış okumuşsa(!) Modernistler daha kötüsünü yapmışlar,
onu buharlaştırarak tamamen fonksiyonsuz hale getirmiş ve bu suretle
hayatın dışına itmişlerdir!
Zihinsel ve teorik düzlemde önümüzde
duran bütün bu olumsuzluklar, Modern İslam Düşüncesi'nin pratiğe
intikal ve sorun çözme kabiliyeti hakkında da bizlere hatırı sayılır
ipuçları vermektedir. Esasen günümüzde, ülkemiz de dahil olmak üzere
İslam Dünyası'nda yaşanan sıkıntı ve bunalımlar, pratikten hareketle
teori hakkında pek çok şey söylenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak
gündemlere ağırlığını koyan konjonktürel gelişmeler, bütün bu
sıkıntı ve bunalımların temelinde, İslam'ın şu veya bu görünüm ve
başlık altında modernizasyonu operasyonlarının yattığı gerçeğinin
çoğu zaman gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Sorunun pratik
boyutuna geçmeden önce, Modern İslam Düşüncesi'nin, pratiğe sadece
karmaşa ve çözülme îsal eden teorik stratejisi hakkında kısa bir
irdelemesini yapmamız uygun olacaktır.
Modern İslam Düşüncesi'nin en bariz
vasfının "tepkisellik" olduğunu söyledik. Bu tez, ilk bakışta
tartışmalı görünebilir. Ancak İslam Dünyası'nda bu yaklaşımın
temsilcileri olarak öne çıkan isimlerin çalışmalarına baktığımız
zaman, orijinal bir duruştan ziyade, "yanlış bulma" gayretinin daha
baskın bir tavır olarak belirdiğini müşahede ediyoruz. Bir başka
deyişle, bizdeki Modernist yaklaşımın, geçmiş ulemanın nadiren
metodolojik, ama ağırlıklı olarak tikel konulara ilişkin
söylediklerinin ve yazdıklarını, çoğu zaman enteresan bir şekilde
yine "klasik" olarak adlandırılan eser ve kişilere dayanarak
yanlışlamaya çalıştığını görmekteyiz.
Burada bindörtyüz yıllık koca bir ilim
ve kültür birikiminden bahsediyoruz. Bu devasa yapı içerisinde
yelpazenin her iki ucunu temsil eden yaklaşımların bulunması, hatta
bunun da ötesinde söz gelimi aynı ekole mensup insanların birbirine
uymayan görüşler serdetmiş olması tabiidir. İslam "geleneği", kendi
içinde geliştirdiği "tahkik" ve "tenkit" mekanizmalarının sağladığı
devinim ile zaten kendisini sürekli olarak yenilemiş ve canlı
tutmuştur.
Dolayısıyla Modernist İslam ya da İslam
Modernizmi adına ortaya konan bu türden çalışmalar "geleneğin toptan
eleştirisi" gibi başlıklar altında sunulmayı hiç de hak
etmemektedir.
İslam Dünyası'nda bugün görülen iç
karartıcı manzara, her alanda yaşanan problemler ve Batı dünyası ile
kıyasladığımızda ortaya çıkan fark, Modernistler tarafından
–tezlerinin temel hareket noktası olmak üzere– kestirmeden
"gelenek"in omuzlarına yıkılıvermiş ve Modern zamanlarda bireysel ve
toplumsal planda din ile aramızdaki mesafenin sebepleri
sorgulanmadan, "ihlas", "takva", "amel-i salih" ve benzeri ölçüler
konusunda Ümmet'in fertlerinin sergilediği olumsuz manzara üzerinde
durulmadan din anlayışının yeni bir bakışla yeniden oluşturulması,
dinin yeniden tanımlanması ve yorumlanması gibi telafisi mümkün
olmayan bir hata işlenmiştir.
"Madem ki Batı'dan geri kaldık, öyleyse
dinin tarihte ortaya çıkmış olan tezahürü ile dinin bizzat kendisi
birbirinden ayrılmalı ve dine yeni bir yorum getirilerek tarihteki
tezahüründen farklı bir din görüntüsü ortaya konmalıdır" şeklinde
ifade edebileceğimiz öldürücü mantık, ne yazık ki şu ana kadar ciddi
biçimde mercek altına alınabilmiş değildir.
Burada hayatî soru şudur: İslam gibi
son ve ekmel bir din, özünden bir şey kaybetmeden ve tahrife
uğramadan tarihin farklı dilimlerinde farklı görüntüler
sergileyebilir mi? Dinin doğası buna elverir yapıda mıdır? Bu
soruyu, içeriğini daha bir netleştirmek için şöyle de sorabiliriz:
Allah'ın iradesi farklı zamanlarda farklı neticeler doğuracak
şekilde tecelli eder mi? Eğer bu soruya "evet" diyebiliyorsak
ardından şu soru gelecektir: Eğer tarih içindeki tecelli biçimi
doğru ve ilahî iradeye uygun ise bugün niçin yanlış olsun ve eğer
tarih içindeki tecelli doğru ise bu, İlahî İrade'nin bugünü
öngöremeyecek kadar sınırlı olduğu sonucunu doğurmaz mı? Bugün din
adına tarihteki tezahür ile taban tabana zıt bir sonuç ortaya
çıkması normal kabul edilebilir mi?
Bütün bu sorular bizi şu temel tesbite
götürmektedir: Modern İslam Düşüncesi için aslolan "murad-ı ilahî"
değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde
cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar
istifade edilebileceğidir.
Tam bu noktada şu ilahî ikaz ile yüz
yüze bulunduğumuzu fark etmeliyiz:
"Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o
sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da sizin
için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[6]
Hz. Ali(r.a.)'nin şu hikmetli sözü de
bu noktayı dikkatlerimize sunmaktadır:
"İnsanların, dünya işlerini yoluna
koymak amacıyla dinlerinden terk ettikleri her nokta için Allah
onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını
getirir."
Keza, Abdülmelik b. Mervân'a şöyle
hitabeden şair de aynı hikmeti yakalamıştır:
"Dünyayı yamamak için parçalarız dini
biz,
Sonra ne din kalır elde, ne yama
diktiğimiz."[7]
Burada önemle altı çizilmesi gereken
bir diğer nokta da, Modernist çalışmaların, teorik planda önemli
ölçüde Batı'daki İslamiyât çalışmalarından intihallelerle
payandalandırıldığı gerçeğidir. Bu tesbitin İslam Modernistleri'ni
hayli rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak bu sadece bizim şahsî bir
tespitimiz olmayıp, yandaş ya da karşıt hemen herkesin paylaştığı
bir hakikattir. Hatta Modern İslam Düşüncesi'nin bayraktarlarından
olan ve düşünce sistemini önemli ölçüde sözünü ettiğimiz
çalışmalarla beslediğini gördüğümüz Fazlur Rahman bile bu gerçeği
açıkça dile getirmekte bir sakınca görmemiştir.
O şöyle der: "İslamî gelişmelerin ilk
safhaları ile daha sonraki safhaları arasındaki bu fark bize açıkça
görünmektedir. Oryantalistlerin çok büyük katkılarda bulundukları bu
büyük tarihsel keşif, artık bu dört ilkeyle –Kur'an, Sünnet, İçtihad
ve İcma ilkeleriyle– ilgili geleneksel ortaçağ teorisinin arkasına
gizlenemez."[8]
Ne var ki, usulüyle, füruuyla, Hadis,
Tefsir, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf vd. sistemleriyle İslam Kültür ve
İrfanı'nı bir bütün olarak toptan karşısına almak ve eleştiriye tabi
tutmak gibi devasa bir iddiayı sahiplenen İslam Modernistleri'nin,
bunu nasıl yapacaklarına ilişkin kabul edilebilir herhangi bir
sistemi henüz geliştirememiş olmaları düşündürücüdür. İşte bu
sistemsizliktir ki, İslam Modernizmi'ni genel olarak yukarıda
değindiğimiz –ve ortaya konan örneklerin tatmin edicilikten son
derece uzak olması sebebiyle ciddiye alınma şansını şu ana kadar
yakalayamamış bulunan– "yanlış bulma" çizgisinin ötesine geçememeye
mahkûm etmektedir.
Konuyu biraz daha açmak için Çağdaş
İslam Modernistleri'nin –yukarıda üzerinde bir parça durduğumuz– en
temel iki kurum olan Kur'an ve Sünnet hakkındaki görüş ve
yaklaşımlarını kısaca ele alabiliriz.
En genel anlamıyla Kur'an'ın ihtiva
ettiği normatif hükümler bizlere bugün ne ifade etmektedir? Bu en
temel soruya bile İslam Modernistleri'nin ortak bir cevabı yoktur.
Ortada, "Kur'an'ın ruhu" olarak ifade edilen ve bizzat doğasında
belirsizlik bulunan bir kavram dolaşmaktadır. Bu ruhun nasıl
tanımlanması gerektiği, metodolojik olarak neyi ifade ettiği, somut
olaylar için önerilen çözümlere nasıl tetabuk edeceği ve varılan
çözümün hangi somut verilere göre test edileceği, Kur'an'ın,
sorunları tahlil etmede ve çözmede nasıl bir yaklaşım izlediği...
gibi sorular bu bağlamda cevap beklemektedir. Hatta daha da ileri
giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle ülkemizde bu
sorular Modernistler'in gündeminde dahi yoktur. İşte size kaygan bir
zemin! Aklınıza yatmayan, canınızı sıkan, "bana göre şu istikamette
olması daha uygun olurdu" dediğiniz her hüküm için "Kur'an'ın
ruhu"nu devreye sokup istediğiniz sonucu elde edebilirsiniz. Hatta "Kur'an'ın
ruhu"nu, yine bizzat Kur'an'da yer alan emir ve hükümlerin karşısına
bile dikebilirsiniz. Çünkü yapmanız gereken, "nassların sultası"ndan
kurtulup, "nassların gölgesi"ne girmektir. Bunu gerçekleştirdiğiniz
zaman önünüzde sonsuz bir hareket alanı buluyorsunuz.
Bu söylediklerimizi abartılı
bulabilecekler için, iki ayrı zaman dilimine ait birkaç çarpıcı
iktibas sunalım:
1- "Ey kardeş! Bil ki, insanlardan
kimi, Allah'a, nebileri, resulleri, imamları ve vasileri ile yahut
Allah'ın velileri ve salih kulları ile, ya da mukarreb melekleri ile
ve onların kendilerine, mescit ve meşhedlerine ta'zim göstermek
suretiyle; kendilerine, fiillerine, amellerine, vasiyetlerine ve bu
yolda açtıkları çığırlara uymak suretiyle yaklaşır. İmkânları,
iktidanın nefislerinde tahakkuku ve çabalarının ulaştığı noktalar
nisbetinde bu yolda yürürler.
"Allah'ı hakkıyla tanıyan kimselere
gelince, bunlar, kendilerinden başkasıyla ona tevessül etmezler.
İşte bu, Ehl-i Ma'ârif'in mertebesidir ki bunlar Allah'ın
velileridir.
"Anlayışı, ma'rifeti ve hakikati noksan
olan kimseler için ise, Allah'ın peygamberlerinden başka Allah'a
götürecek bir yol yoktur. Allah'ın peygamberleri konusunda anlayışı
ve ma'rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah'a
götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden
olan imamlar ile Allah'ın salih kullarıdır. Bunları yeterince
anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak,
açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten,
onların mescid ve meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek
yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar
vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek, namaz
kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma
ve rahmet istemekten ve Allah'tan, kendisine yakınlık talep etmek
maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.
"Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi
bir şeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah'a
yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve
(böylece) Allah'a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (...)
"Sonra bil ki, böyle [herhangi bir dinî
inanca sahip olmayan] kimselerin durumu, putlara tapanların
durumundan her halukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, bir
şeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah'a yakınlaşır, Allah'tan
korkar ve O'na rücu ederler...."[9]
Bu ifadeler, h. 4. asırda Basra'da
gizli bir cemiyet halinde kurulmuş bulunan ve "hiç bir inanç, kanaat
ve mezhebe taassup derecesinde bağlanmamayı, her din, inanç ve
felsefeden, kendilerine güzel ve yararlı gelen noktaları almayı"
ilke edinmiş olan İhvan-ı Safa'ya aittir.[10]
2- "Mekkeliler'in baskısı altında ve
amcası Ebu Talib'in özellikle rica etmesi üzerine, ayrıca diğer
taraftan yeni dinin birçok aileye getirdiği zorluklar muvacehesinde
onun [Hz. Peygamber (s.a.v.)'in] duygulu, hassas ve içten gelen
şefkat ve acıma hissi, uzlaşmaya yanaşmasındaki hikmeti anlaşılır
hale getirmektedir. (...)[11]
"Mekkeliler [Hz. Peygamber (s.a.v.)'e]
uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı akidelerde Peygamber
ile müzakere yapmak istediler. Eğer (Hz.) Muhammed onların
tanrılarını, insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve
belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da müslüman
olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı
tanrılar konusunda ise İslamî gelenek şunları söylüyor: Habeşistan'a
göç zamanında oluşum halindeki müslüman toplum büyük sıkıntılar
içinde iken peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53.
sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir.
(...)
"Birçok günümüz müslümanı (Hz.)
Muhammed'in bu tür sözler sarf ettiği rivayetini reddeder; fakat
Kur'an'ın ışığında olaya bakacak olursak, bu pekâla mümkün de
olabilir..."[12]
3- "Peygamberlik melekesi tüm insanlara
aittir. (...) Bir peygamberin vahiy yoluyla aldığı öğretileri, daha
düşük bir seviyede tabiî idrakleri vasıtasıyla bir hakîm [bilge]
tarafından da öğretilir. Çinli kâhinler yüksek manevî kavramları,
Yunan felsefesi, İran düşüncesi, Hintli azizlerin asil fikirleri ile
Hristiyanlık ve İslam'ın öğretileri arasında temel bir çelişki
yoktur."[13]
Bu alıntıyı yapan Sıddıkî burada
şunları söyler:
"Esas zorluk, Hintli bir milliyetçi
olan Ubeydullah Sindî'nin, Hinduizm ile İslam'ı bağdaştırmaya
çalışmasındadır. Gerçekten kendisi, karşıt dinî gruplar arasına,
vahiy yolu ile gelmiş dinler tarafından konulmuş engelleri
ezebilecek bir "insanlık dini"ne, ya da evrensel dine
inananlardandır."
İslam Modernistleri'nin –en azından bir
kısmının– görüşleri de böyle.
İmdi, başka herhangi bir ilke ve
bağlayıcı esas tanımaksızın, sadece "Kur'an'ın ruhu"ndan hareketle
insanların nerelere varabildikleri konusunda daha net bir kanaat
edinmek ve yukarıda söylediklerimizin abartı olmadığını anlamak
kolaylaşacaktır sanıyoruz.
Bu aslında bize şöyle bir tesbit yapma
imkânı da bahşediyor: Adı ne olursa olsun, "sapma", her zaman "sapma"dır
ve Modernizm, ismi dışında tarihten tamamen kopuk ve "yeni" bir şey
değildir. Geçmişte de "Modernistler" vardı ve "Modernizm", dönemsel
bir olguyu değil, niteliksel bir durumu anlatmaktadır. O halde
sadece "İslam Modernistleri" ya da daha kısa olarak "Modernistler"
olarak bahsettiğimiz çizgiyi "Çağdaş İslam Modernistleri" ya da
"Çağdaş Modernistler" olarak anmak yanlış olmayacaktır.
Çağdaş Modernistler'den, Kur'an'ın
epistemolojik açıdan nerede durduğu konusunda da alabildiğine renkli
görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi, tıpkı Tevrat ve İnciller'e
yapıldığı gibi, Tarihsel Tenkit ve Metin Tenkidi yöntemlerinin
Kur'an'a da uygulanması gerektiğini ve mesela bunun bir açılımı
olarak Kur'an'daki kıssaların, "üslupları gereği, ne mutlak anlamda
doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir" olduğunu söylerken,[14] kimi
de bu tarz hükümler ihtiva eden ayetleri, zorlama tevillerle "yumuşatma"ya
çabalamaktadır.[15]
Bunlardan daha önemlisi, vahyin
mahiyeti ve niteliği konusundaki tartışmalardır. Vahyin lafzî
boyutunun Hz. Peygamber (s.a.v.)'de şekillendiği görüşünden tutunuz,
–yukarıda bahsi geçen– meşhur "Garanik" saçmalığının da vahiy
kaynaklı olduğu tezine kadar aklen ve ilmen kabul edilemez bir yığın
iddia, İslam Modernistleri tarafından gündeme getirilerek tartışma
konusu yapılabilmiştir.[16]
Sünnet hakkındaki yaklaşım da farklı
bir manzara arz etmemektedir ve esasen Kur'an hakkında yukarıda
iktibas edilen görüşleri fütursuzca sergileyenlerin Sünnet hakkında
daha "rahat" hareket etmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur.
Bilindiği gibi hemen her ortamda Sünnet'in ölçü mü, yoksa örnek mi
olduğu sorusuyla formüle edilen bağlayıcılık tartışması ile birlikte
gündeme getirilen, "Hadislerin yazıya geçiriliş süreci" hakkındaki
şüpheler, bu bağlamda Modernistler'in temel hareket alanlarını
oluşturmaktadır.[17]
Sünnet'i sadece bir "örnek" olarak
gören yaklaşımın, klasik tabiriyle "Sünnet'in hücciyyeti"
konusundaki Kur'an ayetleri konusunda ciddiye alınabilecek
savunmalar yapmaktansa, ya tartışmanın zeminini Sünnet verilerinin
tesbiti konusuna kaydırdıkları, ya da söz konusu ayetler hakkında
zorlama tevillere gitmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Sünnet
verilerinin tesbiti meselesindeki itirazların ise, metodolojik
olarak "klasik" diye nitelendirilen yaklaşımı aşmak şöyle dursun,
tek tek somut konular hakkında bile ikna edici deliller sunmaktan
uzak olduğu dikkat çekmektedir.
Modernistler'in, İslam'ın temel
kaynakları hakkında ortaya attıkları ve hepimizin bildiği bu ve
benzeri şüpheler, sonunda "Gayrimüslim bile olsa, bir millet ne
zaman reform yolunda bir adım atmışsa, bu, İslam yolunda atılmış bir
adımdır"[18] demeye kadar gitmiştir.
Kur'an ve Sünnet hakkında burada kısaca
değinmeye çalıştığımız bu yaklaşım –ki İcma ve Kıyas ile diğer Şer'î
deliller de bu tartışmalardan nasibini almaktadır–, Kelamî ve Fıkhî
mezhepler, Tasavvuf ve diğer İslamî kurumlar konusunda da
alabildiğine renkli görüşler sergilemektedir. Ancak burada bu
hususları ayrıntılarıyla ele alma imkânına sahip değiliz.
Kısacası adına "gelenek" dedikleri
mevhum bir düşman ile mücadele, Çağdaş Modernistler'in tavırlarının
kristalleştiği noktadır. Bunu yaparken düşüncelerini oturttukları
zemin, hümansentrik [insan merkezli] yaklaşımdır. Yeni görüntüsüyle
Modern zamanlara ait bu yaklaşımın dine bakışı, "çağın yükselen
değerleri ile çatışmayan" bir müslüman tipi öngörmektedir. Şayet
din, bu değerlerden biri veya birkaçı ile çatışan teklifler
içeriyorsa, "her şey gibi din de insan içindir" formülünün size
bahşettiği geniş yorum yetkisi içinde bu teklifleri yorumlayıverir
ve sorunu çözersiniz.
Ana hatlarıyla çerçevesini çizmeye
çalıştığımız bu teori pratiğe nasıl yansımakta ve ne gibi tesirler
icra etmektedir? Kısaca bir de buna bakalım:
Her şeyden önce Hristiyanlığın Batı'da
geçirdiği tecrübeye paralel olarak din hakkında söz söyleme
yetkisini kitlelere yayma ve Kur'an'ı herkes için bir "başucu
kitabı" haline dönüştürme çabaları, Kur'an'ı bütün kayıt ve
şartlardan azade olarak anlayıp yorumlama ve dinin sâbiteleri
hakkında bile uluorta konuşma yetkisini elinde bulundurduğuna inanan
fertlerin zuhur etmesine yol açmıştır. Bu anlayış, Allah'ın
indirdiği hükümler hakkında, Kur'an'a "aracısız olarak" başvuran
insan sayısınca yorum ve kanaatin ortalıkta dolaşması sonucunu
doğurmuştur.
Yüce Allah (c.c.)'ın, Kur'an'da,
mü'minler için örnek olduğunu belirttiği ve pek çok ayette
"kendisine itaat edilmesini", "emrine uyulmasını", "verdiği
hükümlerin hiçbir sıkıntı duymadan kabul edilmesini" emir buyurduğu
Hz. Peygamber ve O'nun mübarek Sünneti'nin, adeta hayatın dışına
itilmek ve "Peygambersiz bir İslam" oluşturulmak istenmesi de
dikkati çeken bir diğer noktadır.
Oysa Kur'an ve Sünnet'in nasıl
anlaşılması gerektiği konusunda, uygulamaları Modernistler
tarafından her fırsatta referans olarak kullanılan Hz. Ömer
(r.a.)'in bile[19] bu türlü bir yorum serbestisine taraftar olmak
şöyle dursun, böyle bir anlayış karşısında en sert ve "katı"
tedbirler almaktan geri durmadığını görüyoruz. O, müteşabih ayetler
i diline dolayarak, her ortamda bu meseleyi gündeme getiren Subeyğ
isimli Irak'lı birisini yara bere içinde kalana kadar hurma dalından
yaptığı sopayla dövmüş, sonra yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve
bunu birkaç kez tekrarlamış, en sonunda da kendisini Irak'a sürgün
ederek, orada bulunan Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'ye, onu insanlardan
tecrit etmesini yazmıştır.[20]
Gerek Hulefa-i Raşidun'un, gerekse
ileri gelen diğer sahabe ile onlardan sonraki otoritelerin bu
noktadaki tavırları hakkında temel Hadis kaynaklarında ve ilgili
diğer çalışmalarda bol miktarda örnek bulmak mümkün olduğu için
burada bu noktayı daha fazla uzatarak ayrıntılandırmayı gereksiz
görüyoruz...
Yine bu yaklaşımın pratik
yansımalarından bir başka örneği, şöyle bir paradoksta kendisini
ortaya koymaktadır: Son zamanlarda Çağdaş Modernistler tarafından
sık sık gündeme getirilen "dinler arası diyalog", "Ehl-i Kitab'ın da
ebedî kurtuluşa ulaşacağı" gibi meseleler, yine Çağdaş Modernistler
tarafından "Kur'an merkezli bir hoşgörü" zemininde açıklanmakta ve
Kur'anî bir tavır olarak takdim edilmektedir. (İhvan-ı Safa'nın
görüşlerini hatırlayınız.) Oysa aynı çevreler, "gelenek"[21] söz
konusu olduğunda birden bütün hoşgörülerini yitirmekte ve bu
"amansız düşman" karşısında en hasmane tavrı sergilemektedirler.
Bütün bunların toplumu getirdiği nokta,
özellikle son yıllarda ülkemizde yoğun olarak yaşanan gelişmelerde
de kendisini açıkça ifade ettiğini gördüğümüz bir muhasamadır.
Toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bu dönemde,
bir kesimin "Allah'ın emri" ve hatta "insan hakkı" olduğunu
söyleyerek talep ettiği kimi hususlar, bir başka kesim tarafından
"Gericilik", "Arap İslamı" ve "Demokrasi istismarı" damgalarıyla
bastırılmaya çalışılmaktadır. Ortada birden fazla İslam dolaşmakta
ve bu "İslamlar", toplumumuzu, Hristiyan Batı'da yüzyıllardır
varlığını etkin biçimde sürdüren mezhepler arası çatışmanın
oluşturduğu kaos ortamına doğru sürüklemektedir. İslam'ın Modernist
yorumlarının bu oyunda başrol oynamadığını kim iddia edebilir?
Örnek olarak zikrettiğimiz bu
pratikler, toplumun, "din" mefhumunun –ihtiva ettiği bütün kurum ve
kurallarıyla– belirsizleştiği, netliğini kaybettiği tehlikeli bir
noktaya doğru çekilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Ne gariptir
ki, insanları, hatta farklı etnisite ve coğrafyalara mensup
insanları bir araya getiren, getirmesi gereken "din" olgusu, ne
yazık ki en onmaz ihtilaf mekanizması olarak işlev görür hale
getirilmiş bulunmaktadır.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, en temel
sâbiteleri hakkında bile her zeminde uluorta yorumların yapıldığı
bir kurum, artık insanları bir arada tutma işlevini nasıl yerine
getirebilir?
Son yıllarda gündeme sokulan ve
hakkında pek çok şeyin yazılıp söylendiğini müşahede ettiğimiz
"Türk Müslümanlığı", "Arap-Emevî Müslümanlığı" gibi ayrımlar, dinin
yerine getirmesi gereken fonksiyonun nasıl tam tersine döndürülmeye
çalışıldığının en bariz örneğidir.[22]
"İslam" ile "Müslümanlık"ı birbirinden
ayırmak mümkün müdür? Eğer "İslam" olarak "orada öylece" duran, ama
işin içine beşer unsurunun girmesiyle birlikte pratiğe farklı
"Müslümanlıklar" olarak yansıması normal olan bir olgudan
bahsediyorsak, bizi bir "ümmet" kıldığını söyleyen bu dinin,
birlikteliğimizi nasıl sağlayacağı sorusuna da cevap verilmeli değil
midir ve bu "Müslümanlıklar"dan hangisi ilahî iradeyi
yansıtmaktadır?
Burada temel bir tesbit yapmamız
gerekiyor: "Türk Müslümanlığı" tabiri neyi anlatmaktadır? Bu
tabirden, Türkler'in Müslümanlığı kabul edişinden itibaren tarih
boyunca benimsenen İslam anlayışını mı, yoksa günümüzde Türk
Dünyası'nda gördüğümüz Müslümanlığı mı anlamalıyız?
Eğer bunlardan ilki kastediliyorsa,
Türkler'in tarih boyunca kabul ettiği ve uyguladığı İslam
anlayışının diğer kavimlerin İslam anlayışından farklı olmadığı
aşikârdır. Fars kökenli Ebû Hanîfe ile Arap kökenli iki talebesi
Muhammed b. el-Hasan ile Ebû Yusuf'un, ya da Buhara'lı Muhammed b.
İsmail el-Buhârî ile Benu Kuşeyr kabilesine mensup saf Arap Müslim
b. Haccâc el-Kuşeyrî'nin, Müslümanlık anlayışı arasında bir fark
bulunduğu söylenebilir mi?
Eğer söz konusu ayrım, günümüz Türk
Dünyası'nın İslam anlayışını vurguluyorsa, Çin'den Balkanlar'a kadar
geniş bir coğrafyayı kuşatmış bulunan Türk topluluklarından
hangisinin İslam anlayışıdır bu?
Sonuç olarak geriye bir tek şık
kalmaktadır: "Türk Müslümanlığı" tabiri ile anlatılmak istenen,
aslında "Türkiye Cumhuriyeti Müslümanlığı"dır. Bu, doğrudan doğruya
resmî ideolojinin öngördüğü "ahkâm ayetlerinin ve Hz. Peygamber
(s.a.v)'in uygulamaya yönelik Sünneti'nin artık geçersiz olduğuna
inanan, din adına, sonradan ortaya çıkmış bir takım bid'atlerle amel
etmeyi yeterli sayan, kalbi temiz, yaptığı hataları ve işlediği
günahları bile iyi niyetle işleyen, kimsenin etlisine sütlüsüne
karışmayan, kendisine lütfen bahşedilenle yetinen, amelsiz, talepsiz
tatlı su Müslümanı"dır.
Eğer bu tesbit yanlış ise, Türk
Müslümanlığı tezini ortaya atan ve savunan Çağdaş Modernistler'e
buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyoruz:
Antep'li Bedruddin el-Aynî, Sivas'lı
Kemaluddin İbnu'l-Humâm, Tokat'lı Mustafa Sabri Efendi, Düzce'li
Muhammed Zâhid el-Kevserî, Elmalı'lı Muhammed Hamdi Yazır gibi
alimlerin temsil ettiği Türk Müslümanlığı'nda buluşmaya ne dersiniz?
--------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
* Bu yazının aslı, Meltem Tv.
tarafından 17-18 Ekim 1998 tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenen
"Dinî ve Millî Bütünlük Kurultayı"nda tebliğ olarak sunulmuş ve
bilahare "Altınoluk" dergisinin 155, 156, 157. sayılarında
(Ocak-Şubat-Mart 1999) genişletilmiş olarak (şimdiki haliyle)
yayımlandıktan sonra "Çağdaş Dünyada İslamî Duruş" adlı çalışmamıza
(11 vd.) alınmıştır.
[1] Biyografisi için bkz. İbn Receb,
"ez-Zeyl alâ Tabakâti'l-Hanâbile", IV, 366-70; İbn Hacer, "ed-Düreru'l-Kâmine",
II, 154-7; İbnu'l-İmâd, "Şezerâtu'z-Zeheb", VIII, 71-3.
[2] et-Tûfî, İmam en-Nevevî'nin "el-Erba'ûn"u
üzerine yazdığı şerhte, "İslam'da zarar vermek ve zararla mukabele
etmek yoktur" şeklindeki hadisi şerhederken bu konu üzerinde
durmuştur. Bkz. "Kitâbu't-Ta'yîn fî Şerhi'l-Erba'în", 234-80.
Burada, sözünü ettiğimiz hadisi
şerhederken, önce Maslahat'ı –tıpkı bugün Modernistler'in değişik
ifadeler kullanarak yaptıkları gibi Yüce Allah'ın kendi hakkı olarak
öngördüğü maslahatlar –ki bunlar "İbadetler"dir– ve mahlukatın
menfaatini öngördüğü maslahatlar –bunlar da âdât (muamelât)'dır–
olarak ikiye ayırır. Müteakiben Maslahat ilkesinin, nass ve icma ile
çeliştiği zaman bu iki delile takdim [tercih] edilmesini,
Maslahat'ın bunları "devre dışı bırakması ve geçersiz kılması"
olarak değil, bunları "tahsis ve beyan etmesi" olarak anlamak
gerektiğini belirtir; ardından da Maslahat'a niçin bu derecede
itibar edilmesi gerektiği tezini Kitap, Sünnet, İcma ve akıl yürütme
(Nazar) yoluyla, bunlardan çıkardığı delillerle temellendirmeye
çalışır.
Ancak ilerleyen sayfalarda İcma'ın
hüccet olduğunu gösterdiği söylenen delilleri sıralar ve bunları
çürütmeye çalışır ve bunu, İcma ilkesini kötülemek veya yıkmak için
yapmadığını söyler.
Ona göre ibadetler vb. konularda İcma'a
riayet gereklidir. Bununla birlikte "İslam'da zarar vermek ve
zararla mukabele etmek yoktur" hadisinden çıkan "Maslahat'a riayet"
prensibi, gerek ilke olarak ve gerekse dayanak olarak İcma'dan daha
kuvvetlidir. O, İcma hakkında söylediği şeyleri de bunu ortaya
koymak için yapmıştır!
Daha sonra et-Tûfî, Sünnet'te de
Maslahat'a riayet ve Maslahat sebebiyle nasslar'ın terki ilkesinin
bulunduğunu birkaç örnek vererek ortaya koymaya ve –yukarıda işaret
ettiğimiz– İbadât-Mu'amelât ayrımını temellendirmeye çalışır ve bu
konuda ileri sürdüğü aklî delillerle tezini isphatlamaya gayret
ederek bu konudaki sözlerini nihayetlendirir.
et-Tûfî'nin, söz konusu hadis üzerinde
dururken Maslahat hakkında söylediklerinin tam bir tercümesini ve
bunların kritiğini ileride –inşâallah– kaleme alacağımız ayrıntılı
bir çalışmaya bırakarak bu konuyu burada noktalıyoruz.
Bu konuda kendisine yapılan itirazlar
için bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî, "Makâlâtu'l-Kevserî", 331;
Muhammed Ebu Zehra, "İmam Mâlik", 376.
[3] Aslında aklın fonksiyonu ve
yetkisinin sınırları konusunda –yaygın kanaatin aksine– Mu'tezile,
aklın mutlak hakim ve belirleyici olduğunu benimseyen bir tavır
sergilememiştir. Onlar da tıpkı Ehl-i Sünnet gibi mutlak hakimin
Yüce Allah olduğunu söylemektedirler. Ancak onların Ehl-i Sünnet'ten
ayrıldığı nokta şöyle özetlenebilir: Bir şeyin Şeriat tarafından
emredilmiş ya da nehyedilmiş olması dikkate alınmaksızın, akıl bu
şeyin ahkâmını ve iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilebilir. Şeriat
de aklın bu konudaki tesbitini tekit etmektedir. Bir diğer nokta da
şudur: Mu'tezile, bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda
aklın ancak icmalî olarak hüküm verebileceğini, mesele hakkındaki
tafsilî hükmün ise sem'î delille bilineceğini söyler. Bkz. Kadı
Abdülcebbâr, "el-Muğnî", XV, 117.
Yine Mu'tezilî alimlerden Ebu'l-Hüseyin
el-Basrî de, eşya hakkındaki "ma'lumât"ı, yalnız akılla bilinenler,
yalnız Şeriat ile bilinenler ve her ikisiyle bilinenler" şeklinde
üçlü bir tasnife tabi tutarak ele alır. Onun, burada bizim için
önemli olan bir tesbitine işaret etmekle yetineceğiz: "... Sadece
Şeriat ile bilinenlere gelince bunlar, hakkında aklî bir delil
bulunmayıp, sem'î [vahyî] delil bulunan hususlardır; Şer'î
maslahatlar ve mefsedetler gibi..." (Bkz. "el-Mu'temed", II, 327-9.)
[4] "el-Muğnî", XV, 27-8.
[5] Fazlur Rahman, "İslam", 307-8.
[6] 2/el-Bakara, 216.
[7] Hz. Ali (r.a.)'nin sözü ve bu şiir
için bkz. el-Kevserî, "Makâlât", 115.
[8] "Islamic Methodology in History", (Preface),
5.
[9] "Resâilu İhvâni's-Safâ ve Hullâni'l-Vefâ",
III, 483 vd.
[10] İhvan-ı Safa'nın Allah ve alem
hakkındaki görüşleri ile bu grup hakkında ülkemizde ve yurtdışında
yapılmış çalışmaları muhtevi bibliyografya için bkz. Dr. Enver
Uysal, "İhvân-ı Safe Felsefesinde Tanrı ve Alem", MÜİFV Yayınları,
İstanbul-1998.
[11] Fazlur Rahman, "Ana Konularıyla
Kur'an", 190.
[12] Fazlur Rahman'ın, "Allah'ın Elçisi
ve Mesajı" adıyla tercüme edilen makaleleri, 34-5.
[13] Mazheruddîn Sıddıkî, "Modern
Reformist Thought In The Muslim World", 56.
Bu kitap "İslam Dünyasında Modernist
Düşünce" adıyla tercüme edilmiş ve Dergâh Yayınları tarafından
yayımlanmıştır (İstanbul-1990).
(Ubeydullah Sindî'ye ait olan bu
düşünceler, Sıddıkî tarafından, Muhammed Server'in "Maulana
Ubaidulla Sindhi Halat-e-Zindagi, Ta'limat aur Siyasi Afkar" adlı
eserinden (98) alınmıştır.)
[14] Dr. Tahsin Görgün, IV. Kur'an
Haftası Kur'an Sempozyumu'nda sunulan, "Kur'an Kıssalarının Mahiyeti
(Neliği) Üzerine" başlıklı tebliğinde bu knuda geniş bilgi
vermektedir. Bkz. "Kur'an Kıssalarının Anlam Ve Değeri", 19 vd.
[15] Mesela Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk,
hırsızın elinin kesilmesini öngören 5/el-Mâide, 38 ayeti hakkında
şunları söylemektedir:
"Geleneksel kabul ve uygulamaların
dışında Kur'an'ın beyanını esas alarak bakarsak şu sonuca
varılabilir: El kesmenin icrasında kanatıp işaretleyerek bırakmakla,
eli kesip atmak arasında bir tercihi, yaşanan zaman ve mekâna göre
kamu otoritesi belirleyecektir. Bu iki şıktan birini tek yol olarak
alıp her devre uygulamaya kalkmanın Kur'an'ın ruhuna uygun olup
olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Uygulamanın Asrısaadet'te bazı
el kesme örnekleri sunması yine, o devre göre yapılmış bir yorumdur.
Yorum ancak kendi zamanını bağlar." (Bkz. "Kur'an'daki İslam",
679-80.)
[16] Fazlur Rahman'ın bu konulardaki
görüşleri için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı
çalışmamıza ikinci cildine bakılabilir.
[17] Yaygın kanaatin aksine Hadislerin
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sağlığında yazıya geçirilmediği iddiası,
Modern zamanların bir "keşfi" değildir. Bişr el-Merîsî (v. 218 veya
219. Biyografisi için bkz. el-Hatîbu'l-Bağdâdî, "Târîhu Bağdâd", VII,
61-70; ez-Zehebî, "Mîzânu'l-İ'tidâl", I, 322-3) de aynı iddiada
bulunmuş, hatta Osman b. Sa'îd ed-Dârimî (v. 282. Bu zat, "Sünenu'd-Dârimî"
adlı eserin sahibi meşhur Ebû Muhammad Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimî
(v. 255) ile karıştırılmamalıdır), "Nakzu'd-Dârimî" diye bilinen ve
"Reddu'l-İmâm ed-Dârimî Osmân b. Sa'îd alâ Bişr el-Merîsî el-Anîd"
adıyla neşredilmiş bulunan (Beyrut-1358) kitabında (127) Bişr
el-Merîsî'nin bu iddiasına özel bir bab ayırarak kendisine cevap
vermiştir. Ancak Bişr el-Merîsî, hadislerin yazıya geçirilmeye
başlandığı tarih olarak Hz. Osman (r.a.)'ın şehid edildiği dönemi
göstermektedir.
Burada bir noktaya dikkat çekmek
yerinde olacaktır: Hadislerin gerek yazıya geçiriliş sürecinde,
gerekse nakil bağlamında işin içine beşer unsuru girmiş olması
dolayısıyla şüpheden ari olmadığını, dolayısıyla amele konu
edilemeyeceklerini söyleyenler, bu yaklaşımlarına özellikle Hanefî
usulcülerin, "haber-i vahid" kategorisine giren hadislerin ilim
gerektirmediği yolundaki ifadelerini de dayanak olarak
göstermektedirler. Oysa bunu söyleyen usulcüler –ki bunun da belli
istisnaları vardır–, bu tür hadislerin –ilim gerektirmeseler bile–
"amel" gerektirdiği noktasında görüş birliği içindedirler. Hatta
Mu'tezile'ye mensup usulcüler bile bu konuda Modernistler'den daha
makul bir çizgidedir. Onlar arasında, haber-i vahidlerin belli
özellikleri haiz olanlarının ilim bildireceği görüşünde olanlar bile
mevcuttur. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, a.g.e., XV, 342 vd.
[18] Mazheruddin Sıddıkî, a.g.e.; 108
Dr. Halife Abdülhakîm'e ait olan bu
sözler, Sıddıkî tarafından onun "Fikr-e-Iqbal" adlı kitabından (239)
alınmıştır.
[19] Bu konu hakkında detaylı bilgi ve
tartışmalar için yukarıda zikrettiğimiz çalışmamıza bakılabilir.
[20] ed-Dârimî, "es-Sünen", Mukaddime,
19.
[21] "İslam geleneği" tabiri, tarihsel
bir realite olarak bir ucunda Zahirîler'in, diğer ucunda
Mu'tezile'nin yer aldığı oldukça geniş bir yelpazeyi anlatması
gerekirken, ilgi çekici biçimde çoğunlukla sadece Ehl-i Sünnet
kastedilerek kullanılmaktadır.
[22]Böyle bir ayrım yapıldıktan sonra,
"İslam tekdir, ama Müslümanlık birden fazla şekilde tezahür
edebilir" türünden, en hafif tabiriyle "gülünç" yorumların dikkate
alınmaya değer hiçbir tarafının bulunmadığını düşünüyoruz.
Kaynak:
ALTINOLUK
DERGİSİ