"FIKHUS SÜNNE" ÜZERİNE
Ebubekir SİFİL
KİTAP DERGİSİ -
Kasım 1986
Son yıllarda Türkiye’de ve diğer
memleketlerde gündeme gelen ve “Kaynaklara Dönüş, Selefî Metod,
Kur’an ve Sünnetle Amel...” gibi ilk bakışta gerçekten cazip
başlıklarla takdim edilen bir faaliyet ve bu meyanda
gerçekleştirilen bir çalışma olan “Fıkh-us Sünne” adlı eserin
tercüme ve yayınını duyuran yazı dolayısıyla, bu yazıyı kaleme
almayı ve söz konusu yazıda değinilen bir kaç noktayı ele almayı bir
zorunluluk olarak addettik. Allah’tan (cc) bizlere doğru olana
bağlanıp, ondan ayrılmadan, taviz vermeden ihlasla yürümeyi nasip
etmesini bütün kalbimizle niyaz ediyoruz.
Eserin giriş bölümünden yapılan bir
alıntıda yazar şu ifadeleriyle “Taklid” konusuna değiniyor. Ve
yanlış anlamıyorsak -ki aksini iddia etmek oldukça zordur- Taklid’i
zemmediyor, kabul etmiyor: “... bunlar, olanca gayretleriyle
insanlara dinlerini öğretmeye çalıştılar. İnsanların, kendilerini
taklit etmelerini istemedikleri gibi, onları kaynaklara
yönelttiler.”
Ahmed b. Hanbel’in sözü:
“Ne beni, Ne Malik’i, ne Şafiî’yi ne
Evzâî’yi ne de Sevrî’yi taklit edin. Aldıkları yerden alın”
Ebu Hanife de şöyle diyordu:
“Bizim nereden aldığımızı bilmeden, bir
kimsenin, sözümüzü alması caiz değildir.”
“Hepsi de mezheplerinin sahih hadis
olduğunu ısrarla belirttiler...”
Önce, yazarın, bir kaç satır yukarıda
kendi kendisiyle nasıl çeliştiğini şu ifadeleriyle görelim ve daha
sonrada Taklit konusuna geçelim. Taklid’i kabul etmeyen yazar bir
kaç satır yukarıda şöyle diyor:
“Ashab ve onlara en güzel biçimde tabii
olan sonraki nesiller, Kur’an ve Sünnet çığırında yürüyüp
ihtilaflarını Allah ve Rasülüne döndürerek, sapmadan, dosdoğru yolda
ilerlediler. Farklı müracaat kaynaklarına sahip olmak ve bazısının
bildiğini diğerinin bilmemesi gibi bir kaç mesele dışında aralarında
ihtilaf olmadı. Kitap ve Sünnnetle alakalarını kesmedikleri için,
sarih konularda doğrudan doğruya ayet ve hadislerle amel ediyorlar,
bilmedikleri konularda ise, bir alimin görüşüne baş vuruyorlardı. Bu
fazilet sahibi müctehit alimler, kendilerine ( halk tarafından - bu
ifade, cümlenin sonunda yeralan ‘halk’ kelimesine ait olduğunu
belirtmek için tarafımızdan eklendi-) soruların konuları,
delilleriyle birlikte ortaya koyuyorlar ve görüşlerini
bildiriyorlardı. Halk da bu delillerle amel ediyordu.”
Şimdi soruyoruz: Eğer iddia edildiği
gibi, Taklid caiz değilse, yazarın, selef’in tutumu hakkında
kullandığı, “Bilmedikleri konularda ise bir alimin görüşüne baş
vuruyorlardı” cümlesi ne anlama gelmektedir? Selef’in fiilen
başvurduğu bir yolu tıkamaya kimin hakkı ve yetkisi olabilir.
Eğer Taklid caiz’dir demek gerekirse, o
zaman yazar’ın yukarıda alıntıladığımız ifadelerini nasıl anlamamız
gerekmektedir?
Taklid, bilindiği gibi, delilini
bilmeden bir İmam’ın sözüne uymak olarak tarif bulmuştur. Doğrusu,
Müctehitlerin, -ancak zarurî hallerde- bir diğer müctehid’i taklit
etmesinin caiz olduğudur.[1] Yukarıda altı çizili ifade de bunun
anlatımıdır. Yani, mutlak müctehitlere bile -ancak zarurî hallere
mahsus olmak üzere- taklit caizken, delilleri bilmesi mümkün olmayan
ve zaten buna gerek de bulunmayan, avam’a niçin caiz olmasın?
Şimdi özellikle günümüzde taklid’i
zemmedenlerin durumuna bir göz atalım:
Bu kimseler, Mezhep imamlarının
yukarıda alıntılanan sözlerini de mesned yaparak, kendilerinin,
içtihad’a yetkili ve kadir olduklarını, hatta bunun “Kur’an ve
Sünnet’in rehberliğini kaybetmemek için” bir zaruret olduğunu
ısrarla savunmaktadırlar. Mideleri ağrısa hemen doktora koşan bu
insanlar Allah’ın dini hususunda neden aynı titizliği
gösterememekte, herkesin nasslardan hüküm çıkarabileceğini
savunarak, sonunda heva ve heveslerin yönlendirdiği milyonlarca
ağızdan yine en az o sayıda İslam sudur etmesine kapı
aralamaktadırlar. Herkesin malumudur ki Müctehid İmamlar yukarıdaki
sözleri ve benzerlerini, delillere bakmaya ve hüküm istinbat etmeye
muktedir olanlara söylemişlerdir.
“Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorunuz”
ayetinin, emir bildirdiğini hatırlatıyor ve diyoruz ki:
Şah Veliyullah Dehlevî’nin sözü bu
konuda bize yeter:
“Burada bir gerçeğe işaret etmeden
geçmenin doğru olmayacağı kanaatindeyim. Bu gerçekte, günümüze
gelene kadar, bütün ümmetin caiz olarak kabul etmiş olduğu dört
mezhep imamın görüşlerini taklid etmek meselesidir. Bu meselede bir
çok kimse yanılmış, doğru ve hak yoldan ayrılmışlardır. Bu sahada
ayakları kayanlar ve kalemlerini ters oynatanlar da bulunmuştur.
Hanefî, Şafiî, Hanbelî ve Malikî olarak kabul edilen bu dört
mezhebin görüşlerini taklid etmenin caiz olduğunu söyleyenler,
ümmetin bu hususta icma ettiğini ileri sürerler. Şüphesiz, ümmetin
günümüze kadar bu dört mezhebin görüşleri etrafında toplanmasının
gizli ve açık pek çok yararları olmuştur. Özellikle bu son
zamanlarda herkesin sadece kendi görüşünü beğenmesi, nefsî ve şahsî
duygularına kapılması ve bütün ilmi çalışma ve araştırmaların
yapılmadığı, bölünme parçalanmaların baş gösterdiği bir ortamda bu
dört mezhepten birine bağlanmanın ve onların görüşlerini taklid
etmenin inkar edilmez maslahatı ve faydası vardır”[2] Daha sonra
Dehlevî İbn-i Hazm’ın yazarınkine benzer iddialarını zikrediyor ve
bu hususta serdedilen ayetlerin ve diğer dayanakların, “tek bir
meselede bile olsa, içtihad yapacak ilmi selahiyet ve kabiliyete
sahip olanlar için” geçerli olduğunu belirtiyor.[3]
Burada işaret edilmesi gereken bir
nokta daha vardır: Taklidi inkar edenlerin, hadislerin asıllarıyla
amel edebilmeleri, bugün için imkansızdır. Hadisler için “zayıf,
hasen, sahih, amel edilebilir veya edilemez” gibi hükümler öne
sürerken bu kimseler, kendilerinden öncekilerin sözlerini ve
hükümlerini taklid etmiş olmuyorlar mı? Bu çeşit taklid de sonunda
ahkâmda taklide götürmektedir. Sonuç olarak Muhaddisleri taklid
haram olmuyor da Fakihleri taklid neden haram oluyor? Hadisler
arasında şu zayıftır, bu sahihtir şeklindeki ayrım, içtihadi bir
keyfiyettir. Bir Muhaddise göre sahih olan bir hadis, bir diğerine
göre pekala zayıf olabilmektedir. İçtihadi olan bu durum karşısında
bir müctehidi taklid caiz olurken diğerini taklidin mezmum olduğu
düşünülemez. [4]
Daha sonra yazar “Taklid Çağı”
bölümünde şöyle bir ifade kullanıyor: “ Her topluluk ...imamının
görüşünü neredeyse Allah’ın sözü mertebesine çıkarmak gibi bir
duruma düştü.
“İmamları öylesine yücelttiler ki,
Kerhî “Mezhebimizin görüşüne ters düşen her ayet ve hadis, ya te’vil
edilmiştir, ya da mensuhtur.” diyecek dereceye geldi ”
Şimdi soruyoruz, İslam tarihinde
rastlanmış bir hadise midir ki, sünnî bir topluluk (bu dört mezhep
saliklerini zikretmeye gerek yok) çıkıp da “ey ahali bilmelisiniz
ki, bizim imamımızın sözleri bizim için Allah’ın kelamı
mesabesindedir. O’nun kadar hatadan münezzehtir ve mutlaktır!” demiş
olsun?.. Aksine onlar ve bugün onların yolundan gidenler şöyle
derler: “Bizim mezhebimiz, yanlış olması ihtimaliyle doğrudur, bizim
dışımızdaki mezhepler de doğru olmaları ihtimaliyle yanlıştır.”
Acaba birisi Seyyid Sabık’ın söz konusu eserindeki bir hüküm
eleştirilecek olsaydı, müellif kendisini savunmayacak mıydı? Yahut
onun görüşlerini beğenmeyen (ki, “bir konuda -kendisine göre: bu
ibareyi de biz ekledik- sahih bir delil yoksa, “bu konuda
söylenenlerin hepsi batıl olup, hiç bir delile dayanmamaktadır.”
diye hüküm vermektedir.) birisinin eleştirileri karşısında
beğenenler ve onu görüşlerini tercih edenler, “doğruyu savunmak
gayesiyle buna cevap vermeyecekler midir? Bunu yapanların Allah (cc)
ve Resulünün (s.a.v) bildirdiklerini müdafaa etme iddiaları ne kadar
doğru ise, söz konusu mezhep saliklerinin, kendi mezheplerini
savunmaları da o derece doğrudur.
Kerhî’nin “Mezhebimizin görüşüne ters
düşen her ayet ve hadis, ya te’vil edilmiştir, ya da mensuhtur.”
sözüne gelince;[5]
Bilindiği gibi her müctehid imamın,
naslardan hüküm çıkarırken takip ettiği bir “usul”ü vardır. Bu usul
de içtihadi olarak belirlenir. Dolayısıyla Müçtehidin kendi vardığı
sonucun, doğrusu olduğuna inanmasında ve avamın da bu müçtehidi o
konuda ve diğer konularda doğruyu bulduğuna inanarak taklid
etmesinde şaşılacak ne vardır? Hele Ebu’l Hasen Kerhî gibi, mezhepte
bir mevki elde etmiş bir şahsiyetin bu tutumunda yadırganacak bir
taraf göremiyoruz.
Bu konuda İbn-i Teymiyye şöyle diyor:
“Bil ki bütün ümmetin kabulüne mazhar
olan makbul imamlardan hiçbirinin, Hz. Peaygamber’in (A.S.) en ufak
bir sünnetine muhalefeti asla düşünülemez Fakat onlardan birisinde
sahih bir hadise muhalefet eden bir söze rastlanırsa, onun bu hadisi
terkinde mutlaka meşru bir özrü vardır.”[6]
Esasen hiç kimse, hadislerin hepsiyle
amel etme iddiasında bulunamaz. Herkes bir kısmıyla amel eder, bir
kısmını terkeder. Terkedişi, ya nazarında zayıf olmasından, veya
nassa veya meşhur ve mütevatir hadise muhalif düşmesinden, yahut
şaz, muallel, mensuh veya herkesin anlayamayacağı bir manaya müevvel
olmasından vs. ileri gelmiştir.[7]
İbn-i Abdilberr de şöyle diyor:
“Bu ümmetin alimlerinden hiç birisi
kesin olarak Hz. Peygamber (sa.v) den bildiği bir hadisi, aynı
değerde bir başka esere dayanarak mensuh olduğunu iddia etmeden
..reddetmemiştir.”[8]
Nesih konusu, bilindiği gibi ihtilaflı
konulardan biridir: Mesala, Cumhur’a göre Sünnet’in Kitapla neshi
caiz ve vaki iken, İmam Şafiî’ye göre bu caiz değildir. Yine
Cumhur’a göre kitabın; ister mütevatir, ister meşhur ve isterse ahad
olsun, sünnetle neshi caiz değildir. Hanefîlere göre ise, Kur’an,
mütevatir veya meşhur sünnetle nesh edilebilir, sadece ahad hadisle
nesh edilemez. Kitab’ın yine Kitab’la neshi konusunda ise Ebû Müslim
el-İsfahanî hariç ulema görüş birliği içindedir.9 Hakkında Hz.
Peygamber (sav)’in: “İbn-i Mes’ud’un ümmetim için beğendiği şeyi ben
de beğendim.”,“ İbn-i Mes’ud’un sözünden çıkmayın.”, “ Kur’an’ı,
nazil olduğu gibi okumak isteyen, onu okumayı İbn-i Mes’ud’dan
öğrensin.” ve “Kur’an’ı dört kişiden öğrenin” buyurduğu ve bunların
başında saydığı Abdullah b. Mes’ud (R.A)’un ilmî mirasını devralan
ve Kur’an ve Sünnetle ilgili gerekli ilimleri bihakkın toplayan Ebu
Hanife (Rh.A)’nin ve arkadaşlarının, bu konuda yalnız olmadıkları
açıktır.10
Kaldı ki, “Hadis fukahası da,
kendilerince doğru olan bir İslami asla muhalif buldukları bazı
hadisleri reddediyor ve zayıf buluyorlardı.” 11
Biraz daha ileride Müellif şöyle diyor:
“ Taklide bağlanıp, Kur’an ve Sünnet’in
rehberliğini kaybetmenin sonucu olarak ümmet grup ve hiziplere
ayrıldı.”
Bu konuda da taklid hakkında yukarıda
söylediklerimizi tekrarlayarak diyoruz ki:
Belli bir mezhebin görüşlerini taklid
eden kimse zımnen şöyle demiş olmaktadır: “ Kur’an ve Sünnette
delâlet-i zannî olan hususlarda bu mezhebin hükümlerini kendilerini
ancak müçtehitlerin nazar edebileceği nasslar hakkında bu mezhebin
müçtehitlerinin nazarını hak olarak görüyorum.”
Avamın ahkâmda Kur’an ve Sünneti rehber
edinmeye kalkması halinde olacaklara bir göz atalım:
Resulullah’ın, “İstincâ eden kişi
üçlesin” hadisindeki “üçlesin: yutir” kelimesini ‘vitir’ olarak
anlayan biri, istincâ’dan sonra abdest tazelemeden vitir namazı
kılıyordu.
Yine böyle bir kimse, Resullullah
(a.s)’ın cuma günü namazdan önce- yer daralmasın diye- halkalaşmayı
nehy etmiş olmasını, kırk yıl kadar, cuma namazından önce saçını
tıraş etmemek biçiminde anlamıştı. Oysa ‘halka’ kelimesi fetha ile
‘tıraş’ kelimesinden ayrılmaktadır.
Bir başkası da, “ Adamın suyunun,
başkasının ekinini sulaması nehy edilmiştir.” hadisini, komşunun
bostanını sulamaktan sakındırılmak biçiminde anladı. Bundaki amaç
ise, hamile kadının başkasıyla evlenmesinin nehy edilmiş
olmasıdır.12
Her önüne gelenin içtihada yeltenmesi
durumunda meydana gelecek olan, işte böylesi gülünç ve o derece
düşündürücüdür. Bu mudur Kur’an ve Sünnnet’in rehberliğine yeniden
kavuşmak? Ve bir mezhebin görüşlerini taklid edenler Kur’an ve
Sünnnetin rehberliğinden ayrılmış mı olmaktadırlar?
Yine, bu cümleden az önce şöyle
deniliyor:
“Mezhebleri taklid ve taassub sebebiyle
ümmmet Kur’an ve Sünnet’in hidayet yolunu kaybetti. İçtihat kapısı
kapalıdır sözü ortaya çıkarak, şeriat fukahanın sözleri, fukahanın
sözleri de şeriat kabul edildi.”
Eğer içtihat kapısının kapalı olduğu
sözü ortaya çıkmışsa bunun yegane sebebi, her önüne gelenin, bu
kapıdan içeri girerek, ehil olanın da olmayanın da içtihada
yeltenmesini önlemek ve bu son derece önemli ve hassas müessesenin
yozlaşmasını, dolayısıyla Allah’ın dininin, yukarıdaki katında
işlediği fahiş hatadan haberi olmayan ve alimlik taslayıp, şeriata
teslim olduğunu göstermek için, “ismet (masumluk) Allah’a mahsustur:
(el ismetu li’llah)”demek midir müçtehidlik? Allah’ı (cc) kim, neden
koruyacaktır? 13 Kaldı ki içtihat kapısı ehli için kapalı değildir.
Şurası unutulmamalıdır ki avam, ancak
ve ancak bir müçtehide tabi olarak gerçek anlamda Kur’an ve Sünnetin
hidayet yoluna girebilir. Aksi taktirde herkes kendi hevasıyla
hareket edecek ve ortada -Allah (cc) korusun- Allah'ın (cc) dini
diye bir şey kalmayacaktır.
“Şeriat, fukahanın sözleri, fukahanın
sözleri de şeriat kabul edildi.” sözüne gelince, burada imam Ebu
Hanife’nin (Rh.A) şu sözünü hatırlamamız yerinde olacaktır:
“Allah’ın (cc) diniyle ilgili bir konuda şahsi kanaatinize göre
hüküm vermekten sakınınız, sünnete tabi olunuz Kim ki sünnetten
ayrılırsa dalalete düşer, sapıtır.”14
Allah’ın dini hususunda böylesine titiz
davranan, ona şahsi kanaat karışmasından insanları men eden birinin,
bu dine kendi görüşünü karıştırması mümkün müdür ki, onun
içtihatlarına tabi olmak , Şeriata tabi olmaktan farklı bir anlama
gelsin? Bir kimsenin, -içtihadı ilgilendiren konularda- şeriatın bir
kısmı olduğuna inanmadan bir müçtehidin içtihatlarını taklid etmesi
mümkün değildir.
Bu konuda İbn-i Hazm şunları söylüyor:
“Müçtehitlerin istinbat ettikleri bütün
hükümler, avam delillerini bilmese de, şeriatten sayılır ve bunları
inkar edenler, imamların hata ettiklerini ve onların, Allah’ın
kendilerine izin vermediği bir hükmü vazetmiş olduklarını söylemiş
sayılır ve bu sözü söyleyen de, doğru yoldan sapmış bir kimsedir.”15
Şimdi soruyoruz: Resulullah (s.a.v)
Muaz b. Cebel (r.a)’ın, Kur’an ve Sünnet’te hükmünü bulamadığı bir
konuda kendi re’yiyle (kıyas yaparak) bir hükme varacağını söylemesi
üzerine memnuniyet ifade etmiştir. Peki, Kur’an ve Sünnet’te bir
delil bulamadığı zaman Muaz b. Cebel (r.a)‘ın kendi reyiyle varacağı
sonuç, şeriatın dışında bir şey mi olmuştur?
Biraz daha ileride şu ifadelere
rastlıyoruz:
“Artık İslam teşrii, Allah’ın dinini
ifade etmez, insan hayatını tanzim etmez duruma düştü.”
Neresinden bakarsak bakalım bu
ifadeler, Allah’ın (c.c)dininin, diğer semavi dinler gibi tahrif
edildiğini, asıl anlamını kaybettiğini, yerini başka şeylerin
aldığını söylüyor. Bu her şeyden önce, Allah’ın (c.c) bu dini
kendisinin koruyacağına dair vaadine muhalif düşmektedir. Diğer
yandan, müellifin kendisine kadar İslam’ı bir bütün halinde
ulaştırarak, Fıkhu’s Sünne’nin yazılmasını temin eden ve bu sayede
insanları İslam’ın özüne, tahrif olmamış haline ulaştıran kimler ve
nelerdir?
Yazı Batı kültür ve medeniyetinin İslam
alemine yine fukahanın ihmali -hatta belki ihaneti- sonucu girdiğini
ima eden ifadelerle devam ederek son buluyor.
Evet, Avrupa’dan gelen bir çok
hastalığın İslam alemini sarmasında ve bu güne gelmesinde ihmali
olan ulema yoktur demiyoruz, ama, insaflı düşünce de bizi, bütün
ulemayı aynı şeyle itham etmekten alıkoymalıdır diyoruz. Herkes
yaptığı zerre miktarı iyiliğin de zerre miktarı kötülüğün de
karşılığını bulacaktır. Ulemayı böylesine ithamlarla insanların
gözünden düşürmeye çalışanların, bu gün hangi durumda olduklarına,
kimlere itaat ederek yaşadıklarına dikkat etmelerini, kendi
durumlarını bir kez daha gözden geçirmelerini tavsiye ediyoruz.
Yazımızı Hüccetü’l İslam İmam
Gazali’nin şu ifadeleriyle bitirken Allah’tan (c.c) bizi sırat-ı
mustakîmden ayırmamasını diliyoruz.
“Avam için taklitten başka yol yoktur.
Bunun en büyük delili, icmaıdır. Çünkü Sahabe-i Kiram avama fetva
verirken “Siz de müçtehid derecesine varmak için gayret sarfediniz.”
diye emir buyurmuşlardır.”16
Bizler, müçtehid imamaların şahsi
görüşlerine değil, edille-i Şer’iyye’den çıkardıkları hükümlere tabi
oluyoruz. Bütün insanların içtihat ehli olmalarını istemek bir vehim
ve hayalden öte geçmez. İnsanları “Kitap ve Sünnet Fıkhı”’na
çağırmak, daha doğrusu yapılan bu fiilin adını Kitap ve Sünnet Fıkhı
koymak, bu güne kadar yaşanagelenlerin, hak olmadığını, mezhep
imamlarının Resülullah (a.s)’a ittiba etmediklerini, Kitap ve
Sünnet’in dışında bir yol tuttuklarını en azından ima etmektir. Bu
sebepledir ki ortaya, “Ebu Hanife’nin dini, Ehl-i Sünnet dini...”
gibi garip, ne anlam ifade ettiği belli olmayan terkipler çıkmakta
ve zihinler bulanmaktadır. “Seyyid Sabık’ın dini” terkibi ne kadar
saçma ve hatalı ise, bu saydıklarımız da o kadar saçma ve hatalıdır.
Zihinlerin ve kalplerin zaten yeterince ifsad’a uğramış bulunduğu bu
ortamda mü’minlere düşen, elden geldiğince yapıcı olmaktır. Allah
(c.c) cümlemizi sırat-ı müstakîminde daim eylesin.
DİPNOTLAR
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Şatıbî, El İ’tisam C.2. sh. 342-343
[2] Şah Veliyullah Dehlevî, Hüccetu’l-Lahi’l
Baliğa c. 2. sh. 299
[3] Dehlevî, a.g.e. C. 2 sh. 302
[4] Bu konuda geniş bilgi için, bk,
Yeni Usul’i Hadis, Et-Tahanevî (Tercüme İbrahim Canan) sh. 431 vd.
[5] Ebu’l Hasan Kerhî, Hanefî
Fukahasının Mezhepte müçtehid ulemasındandır.
[6] Tahanevi, a.g.e. sh. 51 (Ref’ul
Melam’dan naklen)
[7] a.g.e. sh. 431
[8] a.g.e. sh. 305
9 Sıbaî, Sünnet sh. 383 vd.
10 Kevserî, Fıkhu Ehli’l Irak ve
Hadisuhum, sh. 18 vd.
11 M. Ebu Zehra, Ebu Hanife sh. 126
(dipnot)
12 Sıbaî, a.g.e. sh. 395
13 Muhammed Avvâme, Eseru’l Hadis Fî
İhtilafi’l Eimeti’l Fukaha. sh. 68
14 İmam Şaranî, El Muzânu’l Kübra. C. 1
sh. 51
15 M. Avvâme, a.g.e. sh. 66
16 El Mustasfa, C. 2 sh. 385