ZAMAN VE MEKÂNA
MÜSLÜMANCA BAKIŞ
Ebubekir SİFİL
Biz
farkında olalım ya da olmayalım, zaman ve mekân kavramları
hayatımızın tamamını kuşatır. Bizler bu dünyada insan olarak zaman
ve mekândan bağımsız bir şekilde ne yaşayabiliriz ne de
düşünebiliriz. Zira zaman ve mekân tarafından öylesine kuşatılmış
bulunuyoruz ki, onların çevrelemediği bir alem, onların hükmünün
geçerli olmadığı bir boyut düşünemiyoruz.
Zaman ve mekân
algımız, “yaratılmış” olmanın gereğidir. Zira biz biliyoruz ki,
yaratılmış olan her şeyin varlığı zaman ve mekânla kopmaz bir ilişki
içindedir. Bütün yaratılmışlar bir zamanda ve bir mekânda var
olmuşlardır mesela. Mekânsız bir mahluk düşünemeyeceğimiz gibi,
zamanın kuşatmadığı bir mahluk da tasavvur edemeyiz. Bizim
varlığımız, hareketlerimiz, doğumumuz, ölümümüz... hep bir zaman
süreci içinde ve bir mekânda olmaktadır.
İşin ilginç
yanı şu ki, zaman ve mekâna bağımlı olan sadece bizler değiliz.
Onlar da birbirlerine bağımlıdır. Üzerinde zamanın hükmünün
yürümediği bir mekân ve bir mekânda geçerli olmayan zaman yoktur.
Zaman ve mekân
hakkında bütün bu söylediklerimiz doğru olsa da, müslümanlar olarak
bu iki kavrama bakışımızı biraz daha ileriye götürmek için, onlara
biraz daha yakından bakmak durumundayız.
Onlar
da yaratılmıştır
Zaman ve mekâna
bağımlı olmamak sadece Allah Tealâ’ya mahsustur. Zira zamanı da
mekânı da var eden O’dur. Yani zaman da mekân da tıpkı bizler gibi
birer yaratılmıştır; dolayısıyla onlar da diğer mahlukat gibi O’nun
hükmünden ve emrinden bağımsız değildir.
“De ki:
Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır.” (En’am, 12)
ayeti, bütün mekânların ve o mekânlarda bulunanların; “Gecede ve
gündüzde barınan ne varsa O’nundur” (En’am, 13) ayeti de zamanın ve
zaman tarafından kuşatılan bütün varlıkların Allah Tealâ’nın mülkü
ve mahluku olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla Allah Tealâ
mekândan olduğu gibi, zamandan da münezzehtir.
İnsanın zaman
ve mekândan bağımsız düşünemeyeceğini yukarıda söylemiştik. Bunun
anlamı, bizim tefekkür ufkumuzun zaman ve mekân içinde var olan
somut, mücessem ve müşahhas (elle tutulup gözle görülen, nesnel)
varlıklarla sınırlı olmasıdır. Oysa Allah Tealâ’nın yüce zatı,
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11) ayetinin de ifade
ettiği gibi hiçbir şeye benzetilemez. Bu sebeple Efendimiz s.a.v.
bizi, Allah Tealâ’nın zatı hakkında tefekkür etmekten sakındırmış ve
düşüncemizi, O’nun bahşettiği nimetlere yoğunlaştırmamızı tavsiye
buyurmuştur. (Bu konudaki rivayetlerin topluca zikri ve
değerlendirmesi için bkz. es-Sehâvî, el-Makâsıdu’l-Hasene, 159)
Zaman
var, “zaman” var
Bizler zamanı,
saat, güneşin ve ayın doğup batması, mevsimler gibi göstergelerle
müşahede ve takip ederiz. Ancak zamanı mutlak olarak bu
göstergelerden ibaret saymak, sabit ve değişmez olarak düşünmek
büyük bir yanılgıdır. Söz gelimi gecenin bir vaktinde ağır bir
hastalığın pençesinde kıvranan bir hasta için zaman çok ağır
ilerler; sabah bir türlü olmak bilmez. Keza hapiste olanlar için
“gün saymak” başlı başına bir işkence gibidir. Buna mukabil, çok
sevdiği bir ortamda bulunan kimse zamanın nasıl geçtiğini bilmez.
Bu örnekler,
zamanın, içinde bulunduğumuz ortama ve psikolojik durumumuza göre
bizim için değişkenlik gösterdiğini anlatması bakımından önemli
olmakla birlikte, daha önemli bir gerçek var: Zamanın değişkenliği.
Kur’an’da, “O
(azap), derece ve makamların sahibi Allah’tandır. Melekler ve Ruh
(Cebrail) oraya, miktarı (dünya yılıyla) elli bin yıl olan bir günde
yükselip çıkar.” (Me’âric, 3-4) buyurulmuştur. Bu ayet, zaman
mefhumunun bizim bildiğimizden ibaret olmadığını, melekler için ve
dünyanın dışında ayrı bir zaman mefhumunun söz konusu olduğunu açık
bir şekilde ifade etmektedir. Aynı istikametteki bir diğer ayette de
şöyle buyurulur: “O, gökten yere kadar olan bütün işleri düzenleyip
yönetir. Sonra da o işler, sizin sayageldiklerinize göre bin yıl
tutan bir günde O’nun nezdine yükselir.” (Secde, 5)
Bu ayetler
vesilesiyle, bizim “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” diye ifade
ettiğimiz zaman dilimlerinin Allah Tealâ için kesinlikle söz konusu
olmadığını bir kere daha ve yakından idrak ediyoruz. Kur’an’ın
hükümlerinin ancak nazil oldukları dönemde geçerli olduğunu,
günümüzde ise dünyanın hızla değiştiğini, dolayısıyla o döneme
mahsus hükümlerin yenilenmesi (Din’de reform yapılması) gerektiğini
söyleyenlerin Allah inancında ciddi bir arıza bulunduğunu söyleyip
durmamızın sebebi budur.
Allah Tealâ
için “dün”, “bugün”, “yarın” gibi kavramlar söz konusu edilemez. O,
mutlak ilmiyle bizim için “dün” olan zaman dilimini nasıl biliyorsa,
“bugün”ü de “yarın”ı da aynı şekilde biliyor. Öyleyse Din’in bazı
hükümlerinin eskidiğini ve bugün için geçerliliğini yitirdiğini
söylemek, Allah Tealâ’nın bizim yaşadığımız dönemi gereği gibi
bilmediğini, dolayısıyla bugünü tanzim etmeye elverişli hükümler
indirmediğini -hâşâ- söylemekten farksızdır.
Modern
bilim de onaylıyor
Zamanın
değişkenliğini modern bilim de itiraf etmektedir. Buna göre zamanın
değişkenliği hıza bağlı olarak ortaya çıkar. Bir örnek verecek
olursak: Aralarındaki yaş farkı dakikalarla sınırlı olan ikiz
kardeşten birisini, ışık hızına yakın bir hızla hareket eden bir
uzay aracıyla uzaya gönderme imkânımız olsaydı, döndüğünde dünyadaki
ikizini kendisinden daha fazla yaşlanmış olarak bulacaktı. Keza 27
yaşındaki bir babayı aynı şekilde uzaya gönderebilseydik, orada
dünyadaki zaman ölçüsüyle 30 yıl kalsaydı, geri döndüğünde 3
yaşındaki oğlu 33, kendisi ise 30 yaşında olacaktı. (Paul Strathern,
Einstein ve Görelilik Kuramı, 57). Rüyalarımızda da aynı şey olmuyor
mu? En fazla birkaç dakika süren bir rüyada birkaç gün süren bir
serüven yaşayanlarımız az mıdır?
Belli bir hızın
üzerine çıkıldığında zamanın daha yavaş ilerlediğini ifade eden bu
satırları okuduğumuzda, ister istemez Efendimiz s.a.v.’in Miraç
mucizesini hatırlıyoruz. Efendimiz s.a.v. zamanın ve mekânın ötesine
uzandığı bu yolculuğu tamamlayıp Mekke’ye döndüğünde, yatağını
bıraktığı gibi sıcak bulduğunu ifade etmiştir.
Gerek Miracı,
gerekse Kur’an’da anlatılan Ehl-i Kehf (mağara arkadaşları) olayını
ve benzeri mucizeleri bizler mümine yaraşır teslimiyetle “inandık ve
tasdik ettik” diyerek tam bir itminan içinde ve “mucize”
olduklarının bilinciyle kavrarız. Bunlara inanmak için akıl ve bilim
tarafından tasdik edilmelerini beklemeyiz. Zira biliriz ki, bazı
çevrelerin “akıl, bilim...” diyerek itiraz ettiği bu ve benzeri
hususların bir kısmını aslında akıl da bilim de inkâr etmez;
birçoğunda ise akıl da bilim de yaya kalmıştır.
Varlıklar arasındaki üstünlük hiyerarşisi
Zaman ve mekâna
müslümanca bakışı konuşurken, mutlaka ifade etmemiz gereken bir
başka boyut daha var: Varlığı var eden, varlıklar arasında belli
mertebeler bulunmasını da murad etmiş. Mesela insana bahşettiği
akıl, irade gibi özelliklerle onu hayvandan üstün kılmış. İnsanlar
arasında da belli bir üstünlük sıralaması var. Müminler diğer
insanlara göre Allah Tealâ nezdinde mutlak bir üstünlük sahibidir.
Zira iman etmiş olmak, insanlık adına sahip olabileceğimiz
değerlerin en üstünüdür.
Müminler
arasında da Peygamberler’in (hepsine salât ve selam olsun) müstesna
bir mevkii vardır. Onlar vahye, yani Yüce Yaratıcı’nın kelâmına ve
hitabına muhatap olmakla şereflerin en üstününe nail kılınmışlardır.
Hatta onlar arasında da derece farkı vardır (Bakara, 253). Müminler
arasındaki üstünlük mertebeleri muhtelif ölçütler çerçevesinde
aşağıya doğru devam edip gider. Yazıyı uzatmamak için bu
mertebelerin ayrıntısına girmeyeceğiz.
Bu durum,
varlığa hakim kılınmış bir ilâhî kanunun göstergesidir. Melekler ve
insanlar arasında bulunan bu üstünlük farkının, iyice düşünüldüğünde
diğer canlılar arasında da mevcut olduğu görülecektir. Söz gelimi
kurban olarak kestiğimiz ve böylece kendileri vasıtasıyla Allah
Tealâ’ya yakınlık elde ettiğimiz hayvanlarla, istisnasız her şeyi
haram kılınmış olan domuzu aynı kefede görebilir miyiz?
Mekânlar arasında üstünlük farkı
Buna benzer bir
farklılık mekânlar arasında da mevcuttur. Kur’an ve Sünnet,
yeryüzündeki bazı mekânların diğerlerine göre daha üstün olduğunu
bize haber vermektedir. Bunların başında Mescid-i Haram, Mescid-i
Nebi ve Mescid-i Aksa gelir ki bunlar yeryüzündeki en mübarek
mekânlardır. Kur’an’da bu hususta birçok ayet mevcuttur. Bunlardan
birinde Mescid-i Haram’ın bulunduğu Mekke hakkında şöyle buyurulur:
“Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken bizim Mekke’yi güvenli
ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mi? Hâlâ bâtıla inanıp
Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (Ankebût, 67)
Mescid-i Aksa
ve Kudüs’ün fazileti hakkında da Kur’an’da şu haberi görüyoruz:
“Kulu Muhammed’i kendisine bazı ayetlerimizi göstermek için
geceleyin Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i
Aksa’ya götüren Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.” (İsrâ,
1)
Kur’an’da
ifadesini bulan bu hakikati Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz daha bir
açıklığa kavuşturmuş ve şöyle buyurmuştur: “Şu benim mescidimde (Mescid-i
Nebi’de) kılınan bir namaz, başka yerlerde kılınan bin namazdan daha
üstündür. Ancak Mescid-i Haram’da kılınan namaz bunun dışındadır.
Zira Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz, burada (Mescid-i Nebi’de)
kılınan 100 namazdan daha efdaldir.” (Ahmed b. Hanbel, İbn Hibbân)
Yine şöyle
buyurmuştur: “Üç mescit dışında (sırf içinde namaz kılmak
maksadıyla) başka bir mescide yolculuk yapılmaz: Mescid-i Haram,
benim mescidim (Mescid-i Nebi) ve Mescid-i Aksa.” (Kütüb-i Sitte ve
diğerleri). Ulema bu rivayetlerden hareketle yeryüzündeki en
faziletli mekânların Mekke, Medine ve Kudüs olduğunu söylemiştir.
Bunların da kendi aralarında bir üstünlük sıralaması vardır ki
zikrettiğimiz sırayla Mekke, Medine ve Kudüs şeklindedir. (İbn Hacer,
Fethu’l-Bârî, 3/66-67)
Yeryüzündeki
mukaddes mekânların en önemlileri bunlar olmakla birlikte, başka
mukaddes mekânların da mevcut olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz. Tâ-Hâ
suresinde Hz. Musa a.s.’a hitaben şöyle buyurulur: “Musa ateşin
yanına gelince kendisine (tarafımızdan) şöyle seslenildi: Ey Musa!
Muhakkak ki ben senin Rabbinim. Hemen pabuçlarını çıkar. Çünkü sen
mukaddes vadide, Tuva’dasın.” (Tâ-Hâ, 11-12) Bu ayette Tuva
vadisinin mukaddes bir vadi olduğu açıkça zikredilmiş, böylece o
vadinin diğer yerlere göre belli bir ayrıcalığa sahip bulunduğu
belirtilmiştir.
Bizim,
“Şerefu’l-mekân bi’l-mekîn” (bir mekânın üstünlüğü, orada bulunanın
üstünlüğü sebebiyledir) düsturundan hareketle, başta Efendimiz
s.a.v.’in kabr-i saadetleri olmak üzere Sahabe, evliya, ulema ve
şüheda kabirlerine ayrı bir önem vermek, buralara türbeler yaparak
şereflendirdikleri mekânları anıtlaştırmak şeklindeki geleneğimizin
temeli de buraya dayanır.
Zamanlar arasında da üstünlük farkı vardır
Mekânlar
arasında üstünlük farkı olur da zamanlar arasında olmaz mı? İlâhî
kanun burada da işlemiş ve Kur’an’da mesela Kadir gecesinin bin
aydan hayırlı olduğu haber verilmiştir. (Kadr, 1-5). Kur’an bu gece
indirilmiştir ve yine bu gece Cebrail a.s. ile melekler her türlü
işi tedvir etmek için yeryüzüne inmektedir.
Gecelerin en
üstünü Kadir gecesi iken, günlerin en üstünü Cuma, ayların en üstünü
de Ramazan’dır. Bu hususlarda pek çok hadis-i şerif rivayet
edilmiştir. Teberrüken Ramazan’ın fazileti hakkındaki rivayetlerden
birini zikretmekle yetineceğiz: “Ramazan geldiği zaman Cennet’in
kapıları açılır, Cehennem’in kapıları kapatılır ve şeytanlar
zincirlenir.” (Buharî, Müslim)
Ramazan’la
birlikte “Üç aylar” olarak isimlendirdiğimiz Receb ve Şaban
aylarına, Kandil gecelerine, hatta sıradan günlerde seher
vakitlerine (gecenin son üçte birlik kısmından güneş doğana kadar
geçen süreye) ayrı bir ehemmiyet vermemiz, bu zaman dilimlerinin
önemi hakkında gelen Nebevî haberlere dayanmaktadır.
Yeri gelmişken
burada bir noktayı belirtmekte fayda görüyoruz: Şer’î günler
akşamdan başlar. Her ne kadar alışılageldiği şekliyle gün güneşin
doğuşuyla başlayıp gece saat 24’e kadar devam ediyorsa da,
hicrî/kamerî takvim esasına ve zaman tayinine göre gün akşamdan
başlar, ertesi gün akşam sona erer. Dolayısıyla geceler gündüzleri
değil, gündüzler geceleri takip eder.
Bunun doğurduğu
en önemli sonuç şudur: Ramazan hilalinin görüldüğü akşam Teravih
namazı başlar. Çünkü Ramazan girmiştir. İzleyen gündüzde de oruç
tutmaya başlarız. Şevval hilalinin görüldüğü akşam da Teravih namazı
bitmiştir. Çünkü artık Bayram başlamıştır.
Kandil
gecelerinin gündüzünde oruç tutulurken de yanlışlıklar yapıldığı
yaygın olarak görülmektedir. Mesela 7 Eylül 2006 Perşembe günü
akşamı Berat kandili idi. Bu kandilde oruç tutmak isteyenler 7 Eylül
Perşembe günü değil, akşam kandili idrak ettikten sonra 8 Eylül Cuma
günü oruç tutmalıydı.
İrfan sahibi
halkımız bu mühim noktanın farkında olduğu için Anadolu’da bazı
yörelerde hâlâ Perşembe günlerine “Cuma akşamı günü” denmektedir.
Hayatın
mertebeleri
Zaman ve mekân
hakkındaki bu değerlendirmelere son bir hususu daha ekleyerek yazıyı
bitirelim. Varlıklar aleminde zaman ve mekânı, bizim bu dünya
hayatında bildiğimiz/alıştığımız zaman ve mekândan ibaret saymanın
ne büyük bir yanılgı olduğunu, Kur’an’da ve Sünnet’te yer alan
birçok ikaz ve haber açık seçik bir şekilde dikkatimize sunmaktadır.
Mesela
Kur’an’da şehitler hakkında şöyle buyurulur: “Allah yolunda
katledilenlere ‘ölü’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak sizler
(bunu) hissedemiyorsunuz.” (Bakara, 154). Benzeri bir diğer ayette
de şöyle buyurulmaktadır: “Sakın Allah yolunda katledilenleri
ölmüşler sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Rabbleri katında
rızıklanmaktadırlar.” (Âl-i İmran, 169)
Bu ayetler
bize, bizim “ölüm” dediğimiz hadisenin herkes için aynı şekilde
cereyan etmediğini açık bir şekilde ihtar ediyor. Şehit cenazesi
görenler bilirler; uzun yıllar önce şehit olduğu halde mübarek nâşı
hiç bozulmadan durur onların. Hatta ellerindeki silahı sıkı sıkıya
tuttukları görülmüştür. Yıllar, hatta yüzyıllar önce vefat etmiş
bazı Allah dostlarının cenazesini görenler onların mübarek nâşının
da bozulmadığını bilir.
Bütün bunlar
bize, “hayat” dediğimiz hadisenin de mertebeleri olduğunu öğretmekte
ve zamanı tek boyutlu, sabit ve mutlak olarak algılamanın ne büyük
bir yanlış olduğunu açık seçik göstermektedir. Bizler bu dünyada
hayatın sadece bir boyutunu yaşıyoruz. Şehitler başka bir boyutunu,
evliyaullah da bir başka boyutunu yaşıyor.
Aynı şey mekân
için de söz konusudur. İlgili ayetlerin delaletini hiçbir şüpheye
yer bırakmayacak sarahate kavuşturan mütevatir hadisler bize Hz. İsa
a.s.’ın yahudiler tarafından çarmıha gerilmek istenirken göğe
kaldırıldığını açık bir şekilde haber vermektedir. Zamanı ve mekânı
daracık bir pencereden gören bazı araştırmacılar, “Eğer Hz. İsa a.s.
göğe kaldırıldıysa orada ne yapar? Bunca zamandır nasıl yaşar? Ne
yer, ne içer, nerede barınır?” gibi sorular sorarak güya bu hakikati
inkâra yeltenirler. Bilmezler ki Hz. İbrahim a.s.’ı yakmak üzere
hazırlanmış çılgın ateşi gül bahçesine çeviren, yani zamana, mekâna
ve mahlukata mutlak hakim olan Yüce Kudret, Hz. İsa a.s.’ı yemekten,
içmekten ve soğuk-sıcak gibi arızî durumlardan etkilenmekten
müstağni kılmaya ve binyıllarca yaşatmaya da elbette mutlak bir
kudretle kadirdir...
Kaynak:
SEMERKAND
DERGİSİ