SÜNNET Mİ,
GELENEK Mİ?
Ebubekir SİFİL
Müsteşrikler, Batı dillerinde yaptıkları İslâmiyat çalışmalarında
“Sünnet” ve “Hadis”i “ tradition ” (gelenek) kelimesi ile ifade
ettiler. Bu, onların, Sünnet ve Hadis'i (tıpkı kendi geçmişlerinde
olduğu gibi) Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz'den sonra gelenlerin
O'na atfettiği ve fakat aslında O'na ait olmayan bir yığın söz ve
uygulamalar olarak ya da toplumun zaman içinde oluşturduğu örf,
an'ane , adetlerle aynı özelliğe sahip, onlardan farklı ve üstün bir
yanı bulunmayan bir olgu olarak nitelendirmelerinin sonucuydu.
Müsteşrikler'in
*, çalışmalarını Sünnet sahasına kaydırdıkları dönemlerde yaygın
olarak kullanılmaya başladığı dikkat çeken bir kavram “gelenek”.
İslâm
dünyasında onların çalışmalarından etkilenen bir takım ilim adamı ve
araştırmacılar, bu kavramı, onu oluşturan ve anlam sınırlarını
belirleyen dinî ve kültürel arka planı dikkate almadan İslâm
dünyasına aktarınca, bize tamamen yabancı bir düşünme biçiminin
anahtar kavramlarından biri dilimize yerleşmiş oldu. Dolayısıyla
kendisi öz Türkçe olmasına ve dilimizde öteden beri
kullanılagelmesine rağmen, “gelenek” kelimesi anlam genişlemesine ve
dönüşüme uğrayarak islâmî ilimler alanında kaleme alınan hemen her
metinde rastlanan bir “kavram” haline geldi.
Bizim ilim ve
kültür hayatımızda “gelenek”, bu anlam genişlemesine uğramadan önce,
“örf”, “adet” ve “ an'ane ” kelimeleri ile hemen hemen aynı şeyi
anlatırdı. Halk arasında yaygın olarak görülen
uygulamalara/muamelelere tekabül etmesi hasebiyle Fıkıh ilminin de
ilgi sahasına giren bu kelimeler, (belli şartları taşımaları
kaydıyla) ancak temel delillerin arkasından gelen “ talî deliller”
kategorisinde dikkate alınan bir özelliğe sahiptir.
Bununla
birlikte bu kelimeler yakından incelendiğinde, bu yazının konusunu
teşkil eden “gelenek” ile uzaktan yakından ilgili olmadıkları fark
edilecektir. Şimdi yazının bütünlüğünü temin etmesi için bu
kavramları kısaca tanıyalım:
Örf - adet - an'ane - cari amel
Kaynaklar bu
kelimeleri, halk arasında yaygın kültürel, sosyolojik ve folklorik
uygulamaların karşılığı olarak kullanır. Atadan-dededen tevarüs
edilen ve sosyolojik anlamda toplumsal kimliği oluşturan unsurlardan
birisini teşkil eden bu türlü uygulamalar, dinî ilkelere uygun
olabileceği gibi, aykırı da olabilir. Dinî ilke veya naslarla **
herhangi bir çatışma arz etmeyenler “sahih örf” kavramıyla ifade
edilir. Bunlar dinî olarak itibara alınan uygulamalardır.
Mecelle'de*** yer alan, “Adet muhakkemdir ”, “ Örfen şart kılınan,
dinen şart kılınmış gibidir” tarzındaki kaidelerin atıfta bulunduğu,
bu tür uygulamalardır.
Bir de dinî
ilke ve naslara aykırı olan örf, adet ve uygulamalar vardır ki,
bunlara kesinlikle itibar edilmez. “ Fâsit örf” kavramı içinde
değerlendirilen bu tür uygulamalar, toplumsal kimliğin yabancı
kültür ve medeniyetlerden etkilendiği veya bazı kesimlerin eski
bâtıl dinlerinin etkisinden tam anlamıyla kurtulamadığı alanlarda
ortaya çıkar. Bunların dinî ilke ve hükümlerle çatışma halinde
olmaları bakımından “ bid'at -ı seyyie” (çirkin bid'at ) kavramı
içinde değerlendirilmesi de mümkündür. Sahih dinî kimliğin ve
sağlıklı toplumsal yapının muhafazası için, ulema öteden beri bu
türlü uygulamalara karşı toplumu uyarmış, bunları yaşatmaktan
sakındırmıştır.
“ An'ane ”
kelimesi örf ve adet ile hemen hemen aynı anlamdadır. Aslı Arapça
olan bu kelime, atadan dededen görülerek benimsenen ve yaşatılan
uygulamalar demektir.
“Cari amel” ise
daha ziyade Malikî mezhebinde benimsenmiş bir kavramdır. “Sahih örf”
kavramı ile hemen hemen aynı şeyi anlatır.
Bütün bu
kelimelerin ortak özelliği, toplumsal eğilim ve anlayışlar
değiştiğinde değişebilen uygulamalar olmasıdır. Her ne kadar toplum
tarafından benimsenen uygulamalar olması dolayısıyla, yerine
getirmeyenler toplumsal bir yadırgama veya tepki ile karşılansa da,
bu durum onların değişmemesi gereken dinî emirler olarak telakki
edilmesi sonucunu doğurmaz. Bir diğer ifadeyle bunlar, dinî anlamda
(tıpkı ibadetler gibi) asla değişmemesi gereken, değiştirildiğinde
günah veya riayet edildiğinde sevap kazandıran ilâhi emirler gibi
değildir. Toplumların tarihsel ve sosyolojik tecrübelerinin
doğurduğu, toplumsal kimliği ortaya koyan, toplum tarafından yaygın
olarak yaşatılan ve dinî ilke ve hükümlerle çatışma teşkil etmeyen
özellikleri sebebiyle, dinî açıdan dikkate alınması gereken hususlar
olarak görülmüşlerdir.
Bu tür
uygulamaların dinî deliller hiyerarşisi içindeki yeri, yukarıda da
söylediğimiz gibi temel delillerden sonra gelir. Temel delilleri
Kur'an -Sünnet ve onlardan sonra gelen İcma ve Kıyas şeklinde
sıralayacak olursak, örf, istihsan , maslahat... gibi başlıklar
altında ele alınan bu uygulamaların daha alt sıralarda yer aldığı
görülür. Mecelle'de “ Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr
olunamaz” (zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişeceği inkâr
edilemez) kaidesinin atıfta bulunduğu “hükümler”, Kur'an ve Sünnet
ile belirlenmiş olanlar değil, bu türlü (örf vesaireye dayanan)
uygulamalar üzerine bina edilmiş olan hükümlerdir. Bu meselenin
tafsilatı için Usul-i Fıkıh ve Kavaid kitaplarıyla Mecelle
şerhlerine bakılabilir.
Ulema örfü
Gerek Kur'an'ın
, gerekse Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in tebliği doğrultusunda
zaman içinde kurumlaşan ve birer disiplin haline gelen islâmî
ilimlerin her birinin kendine özgü kavramları vardır. Esasen bu
durum, dinî olsun olmasın, bütün ilim dalları için geçerlidir. Bir
iştigal alanının müstakil bir “ilim dalı” olarak
nitelendirilebilmesi için, o sahada kendine özgü kavram ve
terimlerin mevcudiyeti, “olmazsa olmaz” şartlardan birisidir.
İşte bu
zorunluluk, islâmî ilimlerde de “Ulema Örfü” veya “ Şer'î Örf”
kavramıyla ifade edilen olguyu ortaya çıkarmıştır. Ulema arasında
bilinen ve kullanılan kavram ve terimler, tıpkı “gelenek”
kelimesinde olduğu gibi birden fazla anlama sahip ise, bunlar
arasından ilmî ve teknik anlamın kastedildiğini anlatmak için “Bu
kelime ulema örfünde/ şer'î örfte şu anlama gelir”, yahut “bu
kelimenin sözlük anlamı şu, ıstılahî anlamı budur” denir. Böylece
biz o kelimenin dinî ilimlerde ifade ettiği teknik anlamın
kastedildiğini anlarız.
Hatta bu durum,
islâmî ilimlerin birinden diğerine değişebilen kavramsal muhteva
için de aynıyla geçerlidir. Bazı kavramların Fıkıh, Hadis, Kelam...
gibi ilim dallarında farklı anlamlarda kullanılması, bu
söylediğimizin ifadesidir. Sünnet, sıhhat, butlan, cevaz, zaaf,
illet... gibi pek çok kavram bunun örneğidir.
Ulema örfü
hakkındaki bu kısa izahattan da anlaşılacağı gibi,
toplumsal/sosyolojik anlamdaki örf ile “ulema örfü”nün herhangi bir
ilgisi yoktur. Bu iki kavram arasındaki tek ortak nokta, her
ikisinde de “örf” kelimesinin mevcut olmasıdır. Ancak yukarıdaki
izahat, bu ortaklığın sadece isimlendirmeyle sınırlı bulunduğunu,
her iki alanın muhteva ve anlam sınırlarının birbirinden tamamen
farklı olduğunu ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla, bu
zahirî ortaklıktan hareketle yazımızın konusunu teşkil eden
“gelenek” kelimesinin bir yönüyle ilmî ıstılahlar arasında
bulunduğunu ileri sürmek asla doğru değildir.
Batı kültürü ve dinî gelenek
İncil ve Hz.
İsa a.s.'ın öğretileri tarih içinde esaslı bir tahrife maruz kaldığı
için, Hıristiyan düşüncesi, vahiy ürünü olduğu kesin olan ve Hz. İsa
a.s.' dan intikal ettiğinde şüphe bulunmayan bağlayıcı bir metinden
ve uygulamadan yoksundur. Bugün elimizde bulunan dört İncil nüshası
arasındaki farklılık ve çelişkiler, hatta sayıları 4'e indirilene
kadar tarih içinde oluşmuş yüzlerce farklı İncil nüshasının
mevcudiyeti, hıristiyanların “Kutsal Kitap” anlayışının bizimkinden
hayli farklı olduğunun en önemli göstergelerinden birisidir. (İncil
nüshaları arasındaki bu farklılık ve çelişkiler için bkz. Doç. Dr.
Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları, Çelişkileri.) Aralarında
hayli önemli farklılıkların bulunduğunu bildiğimiz bu İncil
metinlerinin, Hz. İsa a.s.' ın terk-i dünya etmesinden uzun yıllar
sonra kaleme alındığını ve son tahlilde Hz. İsa a.s.' ın , İncil
yazarlarının kaleminden çıkmış biyografisinden ibaret olduğunu
Hıristiyan alemi de kabul etmektedir.
Durum yahudiler
için de pek farklı değildir. Meşhur yahudi modernistlerden Abraham
Geiger , bütün kutsal metinlerin insan ürünü olduğunu söylerken,
aslında hıristiyanlar için söz konusu olan bu gerçeğin en azından
modernist yahudiler için de geçerli olduğunu dile getiriyordu.
İsrailoğulları'nın tarih içinde geçirdikleri muhtelif dönemler,
başlarına gelen önemli olaylar ve bütün bir tarihsel maceranın
sonucunda ortaya çıkan inanış biçimleri ve uygulamalar, Tevrat'ın
kaybolmuş metninin Hz. Musa a. s'dan yüzyıllar sonra Azra ve
emrindeki 40 kişilik heyet tarafından yeniden kaleme alınması ve
daha da önemlisi bu metnin tefsirleri (Talmud ve Midraş), Yahudi
inanç ve kültürüne temel karakterini veren unsurların beşer ürünü
olduğunun en önemli kanıtlarıdır. Bilindiği gibi bugün yahudiler
arasında hangisinin gerçek Tevrat olduğuna bir türlü karar
verilemeyen iki ayrı Tevrat nüshası bulunmaktadır: Yahudi Tevratı ve
Samirî Tevratı . Bu iki Tevrat nüshası arasında 6 bin kadar
farklılık olduğu tesbit edilmiştir. (Bu konular için bkz. Baki Adam,
Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat.)
Hal böyle
olunca, bu kesimler için “din”, aslında Hz. Musa a.s. ve Hz. İsa
a.s.' dan sonra geçen uzun yüzyıllar içinde vücut bulmuş ve
kurumlaşmış geleneklerin toplamından başka bir şey değildir. Yahudi
ve hıristiyanların kutladığı bayramlardan, özel anlam taşıyan kimi
eşya, gün ve araç-gerece, hatta ibadet ve dualara kadar geleneğin
mahsulü olan pek çok unsur, zaman içinde dinî bir niteliğe
büründürülerek kutsallaştırılmıştır. Dolayısıyla hem yahudiler , hem
de hıristiyanlar için “gelenek” kelimesinin “din” ile eşdeğer bir
güç ve belirleyiciliğe sahip olduğunu söylemek gerçeğin ifadesidir.
Müsteşrikler ve gelenek
Yahudi ve
hıristiyan müsteşrikler İslâm hakkındaki çalışmalarını, kendi
dinlerinin arz ettiği bu duruma şartlanmış olarak yürütmüşlerdir. Bu
cümleden olarak karşılarında ilk olarak vahiy mahsulü Kur'an'ı ve
onun ilâhi kontrol altında şekillenen pratiği olan Sünnet'i
buldular. Dinî ve tarihsel tecrübeleri, bu iki kaynağın beşer ürünü
olarak kabul edilmesi dışında başka bir seçenek bulunabileceğini
düşünmekten onları alıkoydu. Bir diğer şekilde söylersek, yahudi ve
hıristiyan İslâm araştırmacılarının bilinç yapısı, algı ve tasavvur
tarzı, ilâhi kaynaklı, insan müdahalesine uğramamış bir Kitap ve
onun yine ilâhi kontrol altında şekillenen pratiği (Sünnet) diye bir
şeyi kabul etmeye müsait değildi. Bu noktaya onların İslâm'a karşı
besledikleri kemikleşmiş önyargıyı da eklersek, İslâm'ı kendi
muharref dinlerinin yapısıyla özdeşleştirerek anlamaya çalışmadaki
ısrarlarını daha iyi kavrarız.
Bu sebeple
müsteşrikler, Batı dillerinde yaptıkları İslâmiyat çalışmalarında
“Sünnet” ve “Hadis”i “ tradition ” (gelenek) kelimesi ile ifade
ettiler. Bu, onların, Sünnet ve Hadis'i (tıpkı kendi geçmişlerinde
olduğu gibi) Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz'den sonra gelenlerin
O'na atfettiği ve fakat aslında O'na ait olmayan bir yığın söz ve
uygulamalar olarak ya da toplumun zaman içinde oluşturduğu örf,
an'ane , adetlerle aynı özelliğe sahip, onlardan farklı ve üstün bir
yanı bulunmayan bir olgu olarak nitelendirmelerinin sonucuydu. Çünkü
(yukarıda da vurguladığımız gibi) kendi geçmişlerinde peygamberlerin
ağzından çıktığı gibi korunarak nesilden nesile intikal eden
hadisler bulunmadığı gibi, bir tek harfi dahi değişmeden gelmiş
vahiy mahsulü bir kitap da mevcut olmamıştı.
Bugün İncil'in
kadınlar/feministler, zenciler, fiziksel engelliler, Amerikalılar,
Avrupalılar... tarafından geliştirilen birbirinden farklı yorumları
söz konusu ise, bunun sebebi, İncil hakkında Hz. İsa a.s.' dan gelen
bağlayıcı ve ilâhi garanti altında bulunan bir tefsirinin elde
bulunmayışıdır. Hatta dediğimiz gibi İncil'in bizzat kendisi bile
tahrife maruz kalmış ve kaybolmuştur.
Endonezya'dan
Fas'a, Kafkaslar'dan Hindistan'a kadar milyonlarca kilometrekarelik
geniş bir coğrafya üzerinde yaşayan müslümanların , -önemsiz
detaylar dışında- ibadet şekillerinden giyim-kuşamlarına, günlük
hayatta yaşama biçimlerine ve davranışlarına kadar çarpıcı bir tavır
ve tarz ortaklığı sergilemesi, müsteşriklerin de dikkatinden
kaçmamıştır. Bu noktayı araştıran zeki müsteşrikler, müslümanlara bu
ortak hayat anlayışını sağlayan en önemli unsurun Sünnet olduğunu
fark etmekte gecikmemişler ve o andan itibaren çalışmalarını Sünnet
sahasına kaydırmışlardır.
Sünnet'in İslâm
dinini yaşamada ne derece önemli ve vazgeçilmez bir yere sahip
bulunduğunu (yani müsteşriklerin gördüğünü) göremeyecek kadar dine
ve tarihe miyop bakan modernistler , vakıflardan han, hamam ve
kervansaraylara, güzel sanatlardan mimari ve musikiye, eğitimden
hukuk ve ekonomiye, giyim-kuşamdan sosyal hayatın en ince
detaylarına, hatta savaş ve barış ahkâmına kadar İslâm toplumuna
biçim ve karakterini veren en önemli unsurun Sünnet olduğunu elbette
fark edemeyeceklerdir. “ Kur'an'dan başka delil tanımayız” tavrında
olanların, doğumdan (hatta doğum öncesinden) ölüme ve ölüm sonrasına
kadar bütün bir hayatı kucaklayan bu ve benzeri hususlardan
hangisini sadece Kur'an'a dayanarak oluşturabilecekleri sorusuna
cevap veremeyeceklerini çok iyi biliyoruz. Çünkü Sünnet olmaksızın
müslümanca bir hayatın ne inşası, ne de devamı mümkündür!
Gelenek kelimesinin mahkûm edici
imajinatif /sanal gücü
Modern dönem,
insanın Allah, din, peygamber, varlık... anlayışının tamamen altüst
olduğu bir dönemdir. Bu dönemde her şeyin merkezinde, her şeye hakim
olma arzusundaki insan vardır. Modern insan, aklının yetmediği ve
elinin uzanamadığı hiçbir şeyi gerçek kabul etmez. İşte bu anlayışla
modern insan, modern dönem öncesine ait ne varsa “geleneksel”
kelimesiyle ifade ederek devre dışı bıraktı.
Modernist
anlayış için, 1400 yıllık İslâm mirası sadece üzerinde inceleme,
araştırma ve deney yapmaya yarayan bir “kadavra” mesabesindedir. Bu
anlayışın takipçilerine göre, geleneğe ait hiçbir unsur bugünün
dünyasında yaşama şansına sahip değildir. Geleneksel alimler ,
geleneksel kitaplar ve geleneksel çizgi, zamanını doldurmuş, bugüne
söyleyecek sözü olmayan, tarihe ait fosillerdir!
“Peygamber'e
tabi olmak gerekir” derseniz, modernist kişi buna karşılık, “bu
geleneksel çizginin peygamber anlayışıdır” deyiverir ve ekler:
Peygamber tabi olmak için değil, sadece bir örnek olarak
değerlendirilmek için gönderilmiştir.
“ Kur'an'a
uymak gerekir” diyecek olursanız, buna da, “ Kur'an 7. yüzyıl
Arabistan'ı için inmiştir. Bu sebeple onun içindeki hükümler bugün
için geçerli değildir” der.
“Ulemanın
çizgisinden ayrılmayın” deseniz, “Bu, geleneğin
kutsallaştırılmasıdır. Onlar modern insana yol gösteremez”
karşılığını alırsınız. Bu anlayış la Allah , peygamber, din, Kur'an
, Sünnet, mucize, keramet, melek, şeytan, dünya ve ahiret ,
modernist anlayış tarafından yeniden tanımlandı ve Batılı insanın
kabullerine uygun hale dönüştürüldü.
Bütün bunlar
aslında “gelenek” kelimesinin ifade ettiği şeyin “eskimiş, pörsümüş,
işe yaramaz” olduğu, buna karşılık “modern” kelimesinin, “yeni,
canlı, sahici ve geçerli” olan şeyleri anlattığı şeklindeki
yanıltıcı ön kabulün sonucudur. Müsteşrikler ve onları izleyen
modernist müslümanlar , bir “alicengiz oyunu” ile zihnimize
yerleştirdikleri “geleneksel-modern” ayrımı sayesinde deveyi cüce,
cüceyi deve olarak takdim ediyor.
Bütün bu
yaşananlar, her şeyi Batılı insanın koyduğu değer ölçüleri içinde
algılama hastalığının doğal uzantılarıdır. Zira modernizm dediğimiz
olgu, bütünüyle Batılı insana mahsus bir anlayışı ifade ediyor.
Dolayısıyla bu anlayışa uymayan ne varsa, “geleneksel” yaftasıyla
yaftalanıp, hayatın dışına atılmak isteniyor. Sonuçta ortaya
Batı'nın itiraz etmediği bir din anlayışı çıkıyor. Bu din anlayışı,
kendi değerlerini Batılı anlayış doğrultusunda küçümseyen ve
dışlayan, Batı'ya itiraz etmeyen, direnmeyen, teslim olmuş ve
Batı'nın üstünlüğünü peşinen kabul etmiş bir insan tipi ortaya
çıkarmıştır.
Bu tuzağa
beyninden yakalananların düştüğü duruma düşmemek için, İslâm
hakkında konuşurken “modern-geleneksel” şeklindeki ayrıma asla
müsamaha etmemelidir. Konuşmalarımızda ve yazılarımızda “geleneksel
din anlayışı”, “klasik eserler/ alimler ” gibi ifadeler kullanmaktan
şiddetle kaçınmalıdır. Zira bu ifadelerin arkasında şöyle bir kabul
yatar: Biri geleneksel olan ve diğeri geleneksel olmayan (modern)
iki türlü tasavvur vardır.
Oysa bu kabul
temelden yanlıştır. İllâ bir tasnif yapacaksak, “hak - bâtıl ”,
“Sünnet'e uygun - Sünnet'e aykırı”, “ Ehl -i Sünnet - Ehl -i Bid'at
” gibi nitelemeler kullanmak daha uygundur.
*Müsteşrik:
Oryantalist, İslâm üzerine araştırma yapan gayrimüslim ilim adamı.
** Nas :
Ayet, hadis, icma gibi dinin tartışmasız temel hüküm kaynakları.
***Mecelle:
1869-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa'nın başkanlığında bir
heyet tarafından hazırlanan ve muamelâta ilişkin fıkhî hükümleri bir
sistem içinde bir araya getiren medeni kanun çalışması.
Kaynak:
SEMERKAND
DERGİSİ