SELEFİLİK NEYİN DEVAMI
Halit
İSTANBULLU
Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan
uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine
dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi
bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür.
Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri
yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya
çağırdılar.
Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye davet
etmiştir. En son Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı
düşünceleri İslam etrafında bir araya getirip mümin zihinleri
ideolojik ihtilattan kurtarmıştır.
İnsanlık tarihi Hz. Adem’den Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve
sellem) doğru tarandığında görülecektir ki esasta aynı şeyleri
söyleyen peygamberler ömürlerini zihinleri yanlışlardan arındırmaya
yani bâtılı geçersiz kılmaya adamışlardır.
İslam’ın ilk yılları yanlışların silinip, farklı düşüncelerin tevhit
edilmesinin örnekleriyle doludur. Değişik kabulleri, algıları,
istekleri olan kabileler mümin kimliği altında tek renge
bürünmüşlerdir.
İslam’ın evrensel bir din olması bazı ameli meselelerin gri tonda
kalmasına yol açmıştır. Bu durum farklı zaman ve mekanlarda yaşayan
insanların hayatlarına kolaylıklar getirdiği gibi “tevhid”in de
zorlama olmaksızın kabulünü temin etmiştir. “Te’vil” ve “tefsir”e
açık olan nasslar insanlık aleminin tek düze olmasına engel
olmuşlardır. Ameli noktada sahabeden yapılan farklı rivayetler de bu
noktada önem arz etmektedirler. Bir konuda sahabenin ihtilaf etmesi
sonraki kuşaklar için “rahmet” olarak kendini göstermiştir.
Ameli bir konuda sahabenin ihtilaf etmesinden haz duyan Ömer b.
Abdulaziz gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer onlardan
rivayet edilen tek bir görüş olsaydı bu durumda insanlar darda
kalırlardı.”[1]
İmanla hakikati yek vucût halinde özümseyen zihinlerin ameli
konularda ihtilaf etmeleri, sonraki dönem müçtehitlerine alternatif
çözümler üretme ya da farklı tercihlerde bulunma imkanı sağlamıştır.
Bu yüzdendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin
ihtilafını rahmet olarak değerlendirmiştir.
Burada altı çizilmesi gereken bir konu vardır ki, o da sahabe
ihtilafının ameli konularla sınırlı olmasıdır. Eğer sahabenin
ihtilafı konuyla alakalı mevcut bir nassa vakıf olamamaktan
kaynaklanıyorsa, nassın sabit olmasıyla düşüncelerini ayet ya da
hadis etrafında derhal tevhit etmişlerdir. Nitekim Allah Resulü’nün
(sallallahu aleyhi ve sellem) ahirete irtihali üzerine bir grup
sahabi O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmediğini, Allah
Teala’nın İsa (aleyhisselam) gibi O’nu da katına yükselttiğini
dillendirdiklerinde, Hz. Ebu Bekir “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen
öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.”[2] ayetini okuyup,
“kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki O ölmüştür. Kim de
Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa yine bilsin ki O diridir ve asla
ölmeyecektir.” hitabında bulununca ihtilaf ortadan kalkmış ve
istisnasız herkes Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem)
vefatını kabul etmiştir.[3] Yine “Sakîfe Ehli”, devlet başkanlığı
konusunu tartışırken ensardan bir grup, muhacirlere; “sizden bir,
bizden de bir emir” olsun teklifinde bulunmuştu. Fakat devlet
başkanın “Kureyş”ten olması gerektiğini bildiren hadis gündeme
getirildiğinde ensar, Allah ve Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve
sellem) itaat edip, gayri bütün görüşleri devre dışı bırakmıştı.[4]
Sahabe asrının sonlarına doğru ihtilaflar kelâmî alana da kaymış
kader ve sıfatlar ekseninde cereyan eden tartışmalar bir çok
meşrebin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nev zuhûr fırkalara
karşı usûl-u dinde ihtilaf etmeyen topluluğun adı ise “ehl-i sünnet
ve’l-cemaat” mezhebidir. “Fırka-i Naciye” olarak ta bilinen bu
oluşumun ihtilafı fıkhî alanla sınırlı kamıştır.[5]
İtikadî İhtilafların Arkaplanı
Farklı kültür ve dinlere mensup şahıs ve toplumların İslam’a
girmeleri, beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Bunlardan en
önemlisi farklı din müntesiplerinin ihtida etmelerine rağmen
zihinlerindeki eski dinlerine ait bakiyeleri silememeleridir. Bu
durum İslam’ın gerçeklerini önceki akidelerinin ışığı altında
değerlendirmelerine yol açmıştır.
İslam’a girme noktasında samimi olan fakat eski görüşlerinden
kurtulamayan bu grubun yanı sıra bir başka oluşum daha vardır ki
onlar, görünüşte Müslüman, gerçekte ise İslam düşmanıdırlar.
İçlerinde haramı helal, helali de haram gösteren 4 bin hadis
uyduracak kadar ileri giden zındıklar da vardır. Bu grup Müslümanlar
arasındaki itikadî ihtilafın oluşmasında son derece etkili olmuştur.
İranlılar, uluslararası arenada ciddiye almadıkları, kabile hayatı
yaşadıklarından dolayı da devlet gözüyle bakmadıkları Araplar
karşısında gün gelip saltanatlarını kaybedince, itibarlarını geri
alabilmek için onlar arasına fitne tohumları ekip, sonu gelmez
itikadî ayrılıklara zemin hazırlamışlardır.
Yunan ve Roma filozoflarına ait felsefi metinlerin tercüme edilmesi
de ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Nassları Kur’an ve
Sünnet’ten neşet eden düşünce sistemi ile (usul) yorumlayan
kelamcıların yerine, felsefi ekollerin düşünce sistemlerini esas
alan mütefekkirler zuhur etmiştir. Bu ekolün en güçlü temsilcileri
mutezilî kelamcılar arasından çıkmıştır.
Mutezile, ideolojik saplantılara teslim olunca Allah Teala’nın
sıfatlarını ispat ya da nefy gibi insan aklının sınırlarını zorlayan
sorunlara dalmıştır. Bu bapta incelenen her bir konu beraberinde
yeni ihtilaflar getirmiştir. İhtilafların gündemde kalması daha
büyük ihtilafların doğuşuna zemin hazırlamıştır.
Allah Teala’nın müminlerin imanlarını sınamak için indirdiği
“müteşabih” ayetler, zamanla ilim adamları arasında ihtilaf sebebi
olmuştur. Selef, müteşabih ayetlerin anlamını Allah Teala’ya havale
ederken, Haşviyye onlardan hareketle Cenab-ı Hakk’a cisimlere mahsus
özellikler isnat etmiştir.
Kelamcıların Zuhuru
Sahabe devrinden uzaklaştıkça hem ihtilafın derinliğinde, hem de
konularında artış görülmüştür. Sıfatlar ve müteşabihatı te’vil
etmeksizin anlamlarını Allah Teala’ya havale eden selef akidesi, bu
cereyanları cevaplama noktasında yetersiz kalmıştır.
Selef akidesinin içe kapanması, buna mukabil akla aşırı önem veren
Mu’tezile’nin etkin hale gelmesi muvazeneyi sarsacak bir konuma
geldiğinde, nassa bağlı kalma şartıyla aklı da kullanan fakat bunu
yaparken Ehl-i Sünnet’in belirlediği sınırların dışına taşmayan
kelamcılar ortaya çıkmıştır. Irak’ta kırk yaşına kadar mutezili
olarak yaşayan “ihve-i selase/üç kardeş” meselesinden dolayı da
hocası Ebu Ali el-Cübbai ile tartışıp Mutezile’den ayrılan Ebu’l-Hasan
el-Eş’ari (v. 324/936) ve Maveraunnehir bölgesinde yüksek ilgi ve
alaka gören Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333/944) çalışmaları
muvazenenin yeniden tesis edilmesinde hayati öneme sahiptir.
Ehl-i Sünnet kelamı olarak isimlendirilen bu yeni cereyan, Mutezile
başta olmak üzere bidat ehli fırkaların güçlerini etkisiz hale
getirmiş, selefîn temsil ettiği akideyi ise hem muhafaza etmiş hem
de neşretmiştir. Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin
benimsedikleri “tefviz” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı
tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı
olduklarını söylemektedir.[6]
Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhebine müntesib kelamcılarının telif
ettiği eser ve yetiştirdikleri talebeler zamanla sıfatların bir
kısmını reddeden ve Allah Teala’yı yaratılmışlara benzeten bidat
fırkalarının inkıraza müncer olmalarına yol açmıştır.
Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i
sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi”
başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların
tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak
isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir
hareketin doğmasına da yol açmıştır.
Selef
“Halef” kelimesinin zıddı olan “selef”, önceden yaşayan büyükler ve
akrabalar anlamına gelmektedir.[7] Buna göre her yaşayan insanın bir
selefî vardır. “Halef” olan, bir gün mutlaka “selef” olacaktır.
Fakat kelime, ıstılahta belli bir dönemle sınırlandırılmaktadır.
Hadisin delalet ettiği anlama göre “selef”ten Allah Resulün’den (sallallahu
aleyhi ve sellem) itibaren yaşayan üç kuşak anlaşılmaktadır. Nitekim
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları üstünlükleri
itibariyle kıymetlendirirken şöyle buyurmuştur: “İnsanların en
hayırlısı benim asrımdaki[8] ashabımdır. Sonra onlara yakın olan
tabiundur. Sonra da onlara tabi olan etba-u tabiindir. Bunların
ardından bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti
yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[9]
Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetin kaynağına
yakın olmalarından dolayı lehlerinde şahadette bulunduğu selefîn,
ilk tabakasında yer alan sahabe İslam akidesini direkt olarak
Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış, ikinci tabakada
yer alan tabiun Resulullah’ı gören sahabeden dinlemiş, son tabakada
yer alan etba-u tabiin ise tabiundan öğrenmiştir. Üçüncü kuşaktan
sonra bidat ve dalalet yaygınlık kazanmış, inanç ve fikirdeki
safiyet bozulmuştur. Enes b. Malik’in, Haccac-ı Zalim’in zulmünden
şikayet eden Kûfe halkına “Bundan sonra gelecek zaman muhakkak
bundan daha fena olacaktır. Ve bu kötülük siz ölüp Rabbinize
gidinceye kadar (asırlarca) devam edecektir.”[10] hadisini
hatırlatarak sabır tavsiye etmesi de bu hükmü desteklemektedir.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yarını, dününden daha
fena olacak insanlığa, selefîn, kendisine en yakın halkası olan
ashabın yolunu izlemeyi vasiyyet etmiştir: “Benim sünnetime ve raşid
halifelerin sünnetine sarılın.”[11], ”Benden sonra Ebû Bekir ve
Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet
ettiğini de kabul edin.’[12] “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine
uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.”[13]
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın bir gelecekte
ümmetinin 72 fırkaya ayrılan İsrailoğulları gibi, 73 fırkaya
ayrılacağını içlerinde ise sadece “ashabıyla birlikte kendisinin
üzerinde olduğu” ehli sünnet ve’l-cemaat yolunu benimseyeceklerin
kurtulacağını söylemektedir.[14]
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, selefîn ilk
halkası olan ashaba uymalarını istemesi zaman itibariyle önce
olduklarından değil, Kur’an’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit
olduklarından yani Kitab ve Sünnet’i diğer kuşaklardan daha iyi
bildiklerinden dolayıdır. Selefîn diğer iki halkasını teşkil eden
tabiun ve tebe-u tabiin de ilmin menbaı olan Allah Resulü’ne sonraki
kuşaklara nisbetle daha yakındır. Yaşadıkları dönemde Arap dili saf
haliyle korunduğundan selikaları daha güçlüdür. Bu durum din ve
istikamet noktasında imam olmalarına yol açmıştır.
İslam’ı doğru bir şekilde anlamak için gerekli olan selefe ittiba,
sınırsız olmayacağı gibi kelimeleri bir takım kalıplara hapsetmek
şeklinde de olmamalıdır. Selefe ittibanın çerçevesi; nassları tefsir
ve te’vil ederken başvurdukları prensiplerle, içtihat yaparken
dikkate aldıkları kriterleri benimsemek olarak anlaşılmalıdır.[15]
Zira selef, tek bir içtihat usulü benimsememiştir. Tabiun kuşağından
Said b. Müseyyeb “hadis merkezli” fıkhî bir yaklaşımı tercih
ederken, Kûfe’de İbrahim en-Nahai “içtihat merkezli” fıkhî bir
ameliye içerisinde olmuştur. Bu durumda kendilerinin selefî olduğunu
iddia eden grup içtihat ederken hangi fıkıh mektebinin usulünü takip
edecektir?!
Eğer selefe ittiba etmek onların söz, fiil ve adetlerini ilave,
eksiltme ve değiştirme yapmaksızın özümsemek şeklinde anlaşılacaksa
bu, selefîn kabulleriyle çelişen bir durumdur. Zira onlar kendi söz,
fil ve uygulamalarına sonsuza kadar baki kalacak kutsi unsurlar
olarak bakmamışlardır. Nitekim sahabenin Mekke’deki örf ve adetiyle
Medine’deki örfü arasında ciddi derecede farklılıklar vardır.
Mekke’de bir çoğu dikişli elbiseyi tanımazken, Medine’de dikişli
elbiseler giymişlerdir.[16]
Tabiun dönemi fakihleri de sahabe asrında söz konusu olmayan bir çok
meselede içtihat etmişlerdir. Yeni sorunları, yeni içtihatlarla
çözmüşlerdir. Bu durum müçtehit imamlar devrinde zirveye çıkmış,
içtihadın fazlalığından dolayı bu döneme fıkhın altın çağı
denmiştir.
Sonraki dönem alimleri avamın, ilk kuşakta yer alan selefe doğrudan
ittiba yerine onların rivayet ve içtihatlarını tedvin ve tahlil
ederek fıkha altın devrini yaşatan müçtehit imamları taklit etmeyi
daha uygun görmüşlerdir.[17] Çünkü müçtehit imamların içtihatları
mezhep disiplini çerçevesinde tertip, tahkik ve ta’lil edildiğinden
farklı görüşler arasında tercihte bulunmayı kolaylaştırmaktadır.
Aynı sistemin sahabe ya da tabiun içtihadı için geçerli olduğunu
söylemek mümkün değildir.
Selefiyye
İslam’ın ilk asırlarında selef denilince Allah Resulü’ne (sallallahu
aleyhi ve sellem) yakınlıklarına göre derecelendirilen üç kuşak
anlaşılırken, daha sonra kelime bu ilk anlamından alınıp belli bir
mezhebin adı olarak kullanılmıştır.
Bugün selefiyye dinilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında sadece
Kitap ve Sünnet’e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul
eden oluşum” anlaşılmaktadır.
Selefiyye, sahip olduğu nisbesiyle ümmet içerisinde farklı
olduklarını ihsas ederken, aidiyet iddiasında bulunduğu selef
alimlerinden hiç birisi onlar gibi kendilerini sonraki dönem
Müslümanlardan ayırt edici bir tavır içerisinde olmamıştır. Zira
onlar selef kelimesini halefin zıddı olarak kabul etmişlerdir.
Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve
ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren[18] bu yeni
oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle
çelişmektedir. Zira varlığını, bid'at olarak nitelediği söz ve
fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi
bid'attır.
Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri
ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların
oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir
konuma getirmektedir.
Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti
Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e
söven”[19] “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan
“ehl-i zeyğ”[20] kelimesini Maturidi ve Eşariler için de
kullanmaktadır.
Selefin Akidesi
Sıfatlar ve müteşabihatı zahiri anlamda anlayan selefiyyenin itikadi
görüşleri ile selef-i salihinin itikadı arasında ciddi farklılıklar
vardır. Nitekim selef, müteşabihat noktasında konuşmayı uygun
görmezken, selefiler Allah Teala’ya “el”, yüz” gibi insana ait
uzuvları isnat etmişlerdir.
İmam-ı Gazzali (v. 505/1111) nassların zahirine bakarak Allah
Teala’ya el, ayak gibi uzuv, nüzul, intikal ve arş üzerine oturmak
gibi hâdis varlıklara ait fiilleri isnat eden Haşviyye’nin “selef
itikadı üzerine oldukları” iddiasını çürütmek ve selef akidesinin
esaslarını ortaya koymak için kaleme aldığı “İlcamu’l-avam an İlmi’l-Kelam”
adlı eserinde 7 ilkeden bahsetmektedir:[21]
Takdis: Allah Teala’yı “cisimlere ait özelliklere sahip olmak” gibi
şanına yaraşmayan hususiyetlerden tenzih etmek.
Tasdik: İsim ve sıfatlardan, Allah Teala’nın şanına uygun anlamların
kastedildiğini, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Cenab-ı
Hakk’ı vasfederken de yanılmadığını kabul edip, öylece iman
etmek.[22]
Aczi itiraf: Nasslarda bildirilen müteşabihattan kastedilen ilahi
muradı bilmenin, kul olarak kendi idrak sınırını aştığını itiraf
etmek.
Susmak: Müteşabihatın anlamının ne olduğunu sorma ve bu konuda fikri
tartışmalara dalmanın bidat olduğunu kabul etmek.
İmsak: Müteşabihat hakkında yorum yapmak, onları başka bir dile
tercüme etmek, ilave ya da eksiltmede bulunmak, birleştirme ve
ayrışmaya tabi tutmak da caiz değildir. Müteşabihat ancak mevcut
sîgalarıyla telaffuz edilebilirler.
Keff: Müteşabihat ile kalben meşgul olmamak, haklarında fikir
yürütmemek.
Ehline havale etmek: Avam, yetersiz olduğundan dolayı anlamaktan
aciz kaldığı müteşabihatı, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve
sellem), peygamber, alim ve velilerin bildiğine kanaat getirir.[23]
İmam-ı Gazzali söz konusu eserinde müteşabihat bağlamında
değerlendirilen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini de
örneklerle izah eder. Müteşabihattan olan “el” kelimesinin iki
anlamının olduğunu et, kemik ve sinirden müteşekkil uzuv anlamına
geldiği gibi, “idare, güç, kuvvet” gibi anlamlarda da kullanıldığını
söyler. “Bölge emirin idaresi altındadır./el-beldetu fi yedi’l-emîr”
cümlesinde “yed/el” kelimesinin gerçek anlamında kullanılmadığına
dikkat çeken Gazzali, Kur’an ve Sünnet’teki her “el” kelimesinden de
“et, kan ve kemikten” oluşan bir uzvun kasdedilip sonra da bunun
Allah Teala’ya isnat edilmesinin muhal olduğunu söyler. Gazzali’ye
göre Allah Teala’nın uzuvlardan müteşekkil bir varlık olduğunu
tasavvur etmek puta tapıcılıkla eş değerdir. Zira uzuvlardan oluşan
cisim mahluktur. Mahluk olan bir varlığa ibadet etmek de
küfürdür.[24]
Sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı nassları zahir anlamlarında alan
ve Allah Teala’nın “el” ya da “yüz” gibi uzuvlarının olduğunu
söyleyen selefiyye ile haşviyye arasında ciddi benzerlikler vardır.
Selefiyyenin Allah Azze ve Celle’yi insanlara benzemekten tenzih
etmesine gelince onu Haşviyye’de yapmıştır.
Selefiyye’nin Kurucusu
Selefiler amel ve akidede düşüncelerinin Ahmed b. Hanbel ile İbn
Teymiyye’ye dayandığını söylemektedirler.[25]
Ahmed b. Hanbel’in müteşabihat noktasında “tefviz” sistemini
benimsemesi yani hiçbir yorum yapmadan manayı Allah Teala’ya havale
etmesi göstermektedir ki, medresenin kurucusu olarak adının geçmesi
meşruiyet kaygısı ile kurgulanmış bir söylemin ürünüdür.
Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı
dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki,
İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar
kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir
(v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak
unutulmaktan kurtulabilmiştir.
Bu isimlerden hiç birisi İbn Teymiyye’nin temsil ettiği selefiyyenin
geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde etkili olamamıştır.
Arabistan çöllerinde Muhammed b. Abdilvahhab (ö. 1787) ortaya
çıkınca selefiliğin rengiyle birlikte toplum nezdindeki itibarı da
değişmiştir.
Muhammed b. Abdilvahhab İbn Teymiyye’nin eserlerini okudu, inceledi
ve düşüncelerini teoriden pratiğe taşıdı.[26] Aslında O İbn
Teymiyye’nin görüşlerine bir şey ilave etmedi. Sadece görüşlerini
daha radikal bir forma dönüştürdü. Muhammed b. Abdulvahhab’ın
mutaassıb bir profil çizmesinde çöl ikliminde yetişmesi de etkili
oldu.
Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı yeni İbn Teymiyyecilik
hareketi kısa zamanda hısımı olan Muhammed b. Suud’un da delaletiyle
siyasi bir boyut kazanarak[27] Suud Devleti’nin kurulmasını temin
etti.
Muhammed b. Abdilvahhab’ın selefiliğe radikal bir kimlik
kazandırması hareketinin selefiyye yerine “Vahhabilik/Vehhabiyye”
diye şöhret bulmasına zemin hazırlamıştır.
Sıfat ve müteşabihatı zahiri anlamlarında anlayan “vehhabiyye”,
tevessül ve kabir ziyareti gibi konularda da genel kabule aykırı
yorum ve uygulama içerisinde olmuştur. Bunun bir yansıması olarak
içerisinde 10 bin sahabi kabrinin bulunduğu Cennetu’l-Baki
mezarlığını yerle bir etmişlerdir. Yine içerisinde kabir bulunan
mescitleri de yıkmışlardır. Bu hareketlerinden dolayı bazı yazarlar
tarafından “mabet yıkanlar” olarak nitelendirilmişlerdir.[28]
Bidatın sınırlarını genişleterek ibadetle bağlantısı olmayan şeyleri
de onun kapsamına almışlardır. Ravza’ya örtü koymayı bidat olarak
telakki ettiklerinden can sıkacak derecede eski püskü olan örtülerin
değiştirilmesine –uzun yıllar- engel olmuşlardır.
Vahhabiler ameli noktada da aşırılığa gitmişler; sigarayı haram
kabul ettikleri gibi, içenleri de müşrik gibi değerlendirmişlerdir.
Bu cihetle günah işleyenleri tekfir eden haricilere
benzemektedirler.[29] İlk yıllarda kahve türü içecekleri de haram
görmekte idiler. Ne var ki daha sonra bu görüşlerinde müsamahakar
olmuşlardır.
Günümüzdeki haliyle selefiyye, selef-i salihinin devamı olmaktan
ziyade Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi gibi görünmektedir. Her ne
kadar düşüncelerini benimsemeyenleri “ehl-i zeyğ” olarak
isimlendirseler de Ehl-i Sünnet tarafından -namazı Mekke-i
Mükerreme’de inşa edilen Kabe’ye doğru kılmayı gerekli gören her
müslüman gibi- “İslam milletinin”[30] bir parçası olarak kabul
edilmektedirler.
-------------------------------------------------------------
[1] Muhammed Ebu Zehre, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyy, Beyrut, t.y.,
s. 12.
[2] Kur’an, Zümer(39): 30.
[3] Abdulkahir b. Tahir el-Bağdadi, el-Fark-u beyne’l-Firak, Beyrut,
1994, s. 19.
[4] Ebu İshak Muhammed İbrahim b. Musa eş-Şatibi, el-İ’tisam,
Beyrut, 1997, II, 589; Ayrıca bkz. el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.
[5] el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.
[6] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
[7] Mecduddin Muhammed el-Fîrûzâbâdi, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut,
2003, 820.
[8] Hadisi şerifte geçen “karn” kelimesinin ne kadarlık bir zaman
dilimini kapsadığı noktasında ihtilaf vardır. Yaş itibariyle bir
birine yakın insanları kapsadığını söyleyenler olduğu gibi yirmiden
yüz yirmi yıla kadar olan bir zamanı içerdiğini söyleyenler de
olmuştur. Bkz. Bedrüddin el-Ayni, Umdetü’l-Kari, XIII, 203.
[9] Buhari, Şehadat/52, 9, H. no: 2652.
[10] Buhari, Fiten/96, 6, H. no: 6657.
[11] Tirmizî, İlim, H. no: 2685; Darimi, Mukaddime, H. no: 95.
[12] Tirmizi, Menakib, H. no: 3663; İbn Mace, Mukaddime, H. no: 97;
Ahmed, Müsned, V, 382.
[13] İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve
Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas,
Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.
[14] Hakim, İlim, I, 82.
[15] Bkz. Said Ramazan el-Buti, es-Selefîyye Merheletün Zemeniyyetün
Mubareketün La Mezhebun İslamiyyün, Dımeşk, 1996, s. 12.
[16] Bkz. el-Buti, a.g.e., s. 15-16.
[17] Müçtehit imamlar sahabenin rivayetlerini esas aldığından onları
taklit eden avam dolaylı yoldan sahabeye de ittiba etmiş olmaktadır.
[18] el-Buti, a.g.e., s. 13.
[19] Abdulmuni’m el-Hafna, Mevsuatu’l-Fıraki ve’l-Camaat, 2005, s.
127
[20] el-Hafna, a.g.e., s. 405.
[21] Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, (
Mecmûat-u Resaili’l-İmami’l-Gazzali içerisinde), Beyrut, 19994, s.
41
[22] el-Gazzali, a.g.e., s. 45.
[23] el-Gazzali, a.g.e., s. 42.
[24] el-Gazzali, a.g.e., s. 43.
[25] el-Hafna, a.g.e., s. 403.
[26] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
[27] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
[28] Ebû Zehre, a.g.e., s. 213.
[29] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.
[30] el-Bağdadi, a.g.e., s. 18.
Kaynak:
www.inkisaf.net