İBN
TEYMİYYE’NİN İTİKADİ GÖRÜŞLERİ
İhsan ŞENOCAK
İslam düşünce tarihinde leh ve aleyhinde en fazla konuşulan
isimlerin başında Takiyyuddin İbn Teymiyye (v. 728/1328)
gelmektedir. 661/1263 yılında Harran’da doğan İbn Teymiyye, Hanbeli
mezhebinin güçlü alimlerini içerisinde barındıran bir aileye
mensuptur. Dedesi Mecdüddin İbn Teymiyye pek çok alanda eser veren
bir alimdir. Babası Abdulhalim’de, Harran yöresinde etkin olan bir
Hanbeli fakihidir.
Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri ve Bağdat merkezli saldırılarını
Harran’a kadar genişletmeleri üzerine İbn Teymiyye ailesi 667/1269
yılında Dımaşk’a göç eder. Babası başta olmak üzere bir çok hocadan
ders okuyan İbn Teymiyye, 683’te Sükkeriyye Darulhadisine hoca
olarak atanır. Bir yıl sonra da Emeviyye Camii’nde tefsir dersleri
vermeye başlar.
Kısa zamanda şöhreti Dımaşk başta olmak üzere mücavir şehirlere de
yayılan İbn Teymiyye VIII/XIV. yüzyılın başlarından itibaren
kendisini ilmi ve fikri tartışmaların içerisinde bulur. Ehl-i
Sünnet’in itikadi mezheplerine özellikle de Eş’ariliğe sert
tenkitler yöneltir. Sıfatlar ve müteşabihat meselesinde selef-i
salihinin usulünü benimsediğini iddia ederek ayet ve hadisleri
zahiri anlamlarında anlar. Verdiği fetvalarla da bir çok konuda
mezhepler arası icmaya muhalefet eder.
Mevcut İslami disiplinlerin hemen tamamına itirazları olan İbn
Teymiyye en sert eleştirilerini tasavvufa yöneltir. İbn Arabi’yi ve
onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça tekfir eder.
Çeşitli devlet adamları ve kadıların katıldığı meclislerde çok defa
muhakeme edilen İbn Teymiyye Kahire’de dört kâdi’l-kudât’ın
katıldığı bir mahkemede Allah Teala’yı insan suretinde algılama
cürmünden dolayı Kahire kalesine hapsedilir. Ehl-i Sünnet akidesine
muhalif görüşlerinden ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı farklı
zamanlarda defaatle yargılanıp hapisle cezalandırılır.
İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin
es-Sübki, Kemaleddin İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu
Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından görüşleri tenkit edilen
İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle –zamanla-
ilk yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde
Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket,
İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlar.
İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve zamanla
siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın
kurulmasında da etkili olur.
Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla
Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir
bölümünde nüfuz elde eder.
Selefilere/vahhabilere göre içtihatlarıyla İslami ilimlerin
gelişmesine katkıda bulunan bir müçtehit olan İbn Teymiyye, İmam
Subki başta olmak üzere Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip bir çok
alime göre ise asırlar sonra teşbih ve tecsim akidesini canlandıran
bir Haşevi’dir.
İslam düşünce tarihinde derin izler bırakan, günümüz İslami
anlayışları üzerinde de belirgin etkinliği olan İbn Teymiyye’nin
itikadi görüşleri sürekli tartışılır olmuştur. İslami anlayış ve
yaşayışlarını onun belirlediği esas ve verdiği fetvalar üzerine bina
edenler, Ona dayanarak Maturidi ve Eşari mezhebine müntesib
Müslümanları “ehl-i zeyğ” olarak nitelemekten çekinmemişlerdir. Bu
durum, İbn Teymiyye’nin itikadi görüşlerini ve tevhit anlayışını
tahlil etmeyi gerekli kılmıştır.
İslam’da Tevhit Tasavvuru
Bölünmeyi kabul etmeyen varlıklara “tek” denir. Allah Teala da zât,
sıfat ve fiillerinde “tek”tir. İslam dini, O’nun bir olduğunu kabul
etme esası üzerine ibtina etmiştir. Mümini, kafir ya da müşrikten
ayran temel özellik O’nun birliğini kabul etmesi yani muvahhit
olmasıdır.
Müminler yalnız Allah Teala’ya ibadet ederek ubudiyette, eşi ve
benzeri olmadığını ikrar ederek de zatında O’nun tek olduğuna iman
ederler. Rabb’ı, Rabb, insanı da insan olarak algılarlar.
Cenab-ı Hakkı’ın eşi ve benzerinin olmaması, yaratılmışlar gibi
belli bir mekanda bulunmaması, yönlerle ifade edilmemesi gibi
hassasiyetler zâtındaki vahdaniyetin esasını teşkil eder.
Ehl-i Kıblenin Kırılma Noktası: Sıfatlar
İslam’ın temelini oluşturan ibadetleri kabul etme noktasında
birbirlerine yakın duran “ehl-i kıble”, Allah Teala’nın zatı ile
alakalı meselelerde aynı yakın duruşu gösterememiştir.
İslam’ın erken asırlarında başlayan müteşabihat ve Allah Teala’nın
sıfatları ile alakalı tartışmalar kısa zamanda mezhepleşerek
kurumsal bir statü kazanmış ve günümüze kadar devam etmiştir.
Zaman zaman “tekfir” ifadelerinin de duyulduğu tartışma sürecinde
genellikle taraflar birbirlerini dalalet ve bidat ehli olmakla itham
etmişlerdir.
İbn Teymiyye’nin Mezhebi
Ehl-i Sünnet akidesini benimseyen kelam alimlerinin üstün gayretleri
sonucu canlılığını yitiren kelami münakaşalar, İbn Teymiyye’nin
Allah Teala’nın zatıyla alakalı serdettiği görüşlerin etkisiyle
yeniden alevlenmiştir.
Kendisi gibi inanmayan/düşünmeyen fırka mensuplarını “ehl-i zeyğ”
olarak isimlendiren İbn Teymiyye, Allah Teala’nın zatı ile alakalı
meselelerde batini, sufi (İbn Arabi çevresi), mu’tezili, eşari
kelamcıları ve filozofları sert ifadelerle tenkit etmiştir.
İbn Teymiyye’ye göre, tevhit akidesini Kur’an ve Sünnet’te var
olduğu şekilde anlayanlar yalnız selef alimleridir. Bu yüzden imani
meselelerde de onların görüşleri benimsenmelidir. “Selefin, Cenab-ı
Hakk’a, Onun kendisini tavsif ettiği şekilde iman ettiğini” söyleyen
İbn Teymiyye, isim ve sıfatlar noktasında şu ayetlerin selefi
akidenin temelini oluşturduğunu ifade eder: “Allah kendisinden başka
ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.”[1], “De ki: ‘O, Allah’tır, bir
tektir. Allah Samet’tir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye
muhtaç değildir.). Ondan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır.
Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[2]” [3]
Ayet ve hadislerin Allah Teala’nın zât ve sıfatları ile alakalı
ayrıntılı bilgiler verdiklerini, ayrıca temsili/teşbihi de
reddettiklerini söyleyen İbn Teymiyye, savunduğu akidenin
Peygamberlerden tevarüs ettiğini belirtir.[4]
Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını reddeden mu’tezile ile, Ona cismiyet
isnat eden mücessime arasında orta yolu benimsediğini iddia eden İbn
Teymiyye, mezhebini “münezzihe/tenzih eden” olarak isimlendirir.
Seleften tevarüs ettiğini iddia ettiği “Münezzihe” meşrebinin
çerçevesini çizerken de şunları söyler: “Selefin itikatta mezhebi,
sıfatları reddetme ile Allah Teala’yı insanlara benzetme arasındaki
orta yoldur. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın zatını yaratılmışlara
benzetmedikleri gibi, sıfatlarını da onların sıfatlarına
benzetmemişlerdir.[5]
Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını inkar edenlerle, onları
yaratılmışların sıfatlarına benzeten mücessime ve müşebbihe meşrebi
müntesiplerini “Allah’ın ayetlerini tahrif etmekle” itham eden İbn
Teymiyye, eserlerinde Cenab-ı Hakk’a mekan isnat ederek inkar ettiği
tecsim akidesini savunmuştur.
İbn Teymiyye’nin Uç Görüşleri
Eserlerinde açık bir şekilde müşebbihenin etkisi hissedilen İbn
Teymiyye’ye göre Allah’ın kitabı, Resulü’nün sünneti, sahabe, tabiun
ve müçtehit imamların eserleri direkt ya da dolaylı olarak Cenab-ı
Hakk’ın her şeyin üstünde olduğunu anlatmaktadır. Şu ayetler O’nun (celle
celaluhu) mekansal olarak arş ve semanın üzerinde olduğunu
göstermektedirler: “Güzel sözler ancak O’na yükselir.”[6], “Ey İsa!
Şüphesiz seni kabz edecek ve kendime yükselteceğim.”[7], “Göktekinin
sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz?”[8], “Fakat Allah
Onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir.”[9], “Rahman, Arş’a istiva
etmiştir.”[10]
İbn Teymiyye, “Rabbimiz, gecenin üçte biri kaldığında (keyfiyeti
bize meçhul bir halde) her gece dünya semasına inerek buyurur ki
‘Bana kim dua eder ki, duasına icabet edeyim. Kim bir şey ister ki,
ona dilediğini vereyim. Kim de affını talep eder ki, onu mağfiret
edeyim.”[11] mealindeki hadisin de açık bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın
semada bulunduğunu ifade ettiğini söyler.[12]
Selefi salihinden hiç kimsenin Allah Teala’nın semada olduğuna
itiraz etmediğini, ne Kur’an-ı Kerim, ne Sünnet, ne sahabe, ne
tabiun ve ne de sonraki dönemlerde yaşayan müçtehit imamların bu
gerçeğe aykırı direkt ya da dolaylı tek bir ifadelerinin olmadığını
söyleyen İbn Teymiyye, onların Allah Teala’nın (mekansal olarak)
semada, arşta ve her yerde olduğunu kabul ettiklerini iddia
eder.[13]
Selefin Allah Teala’yı Kur’an ve Sünnet’in ifade ettiği şekilde
vasıflandırdığını, bu noktada bir değişiklik ya da inkar içerisinde
olmadıklarını, sıfatların keyfiyetini açıklama ya da onları
insanların sıfatlarına benzetme yoluna da sapmadıklarını söyleyen
İbn Teymiyye (te’vil yoluyla) sıfatların bir kısmını inkar edenlerin
Allah Teala’yı hakkıyla bilemediklerini dolayısıyla da şu ayetin
muhatabı olduklarını iddia eder[14]: “Allah’ın kadrini gereği gibi
bilemediler.”[15]
Allah Teala’nın yüzü, eli ve gözü olduğunu iddia eden İbn Teymiyye[16]
bu anlayışı, O’nun insana benzetilmesi (teşbih) şeklinde telakki
eden Ehl-i Sünnet kelamcılarını Cenab-ı Hakk’ın ezeli sıfatlarını
reddeden “muattıla” ile aynı görüşü benimsemekle itham eder.[17]
Allah Teala’yı yaratılmışlara benzetmekten tenzih edebilmek için
müteşabih ayetleri te’vil eden kelamcıları Yahudilerden daha
tehlikeli gören İbn Teymiyye[18] savunduğu fikirlerin sahabe, tabiun,
hadis hafızları ve Ahmed b. Hanbel’e ait olduğunu söyler.[19]
Müşebbihe ve mücessimeyi “ehl-i zeyğ” olmakla itham eden İbn
Teymiyye, Allah Teala’nın semada arş üzerinde oturduğunu söyleyerek
Ehl-i Sünnet kelamcılarından ayrılır ve tenkit ettiği mücessime ile
aynı akideyi paylaşır.
İbn Teymiyye’nin Allah Teala’ya isnat ettiği el ve yüz gibi
uzuvların keyfiyetlerinin insanlar tarafından bilinmediklerini
söylemesi, kendisini teşbihten kurtarmaz. Zira müşebbihe ekolüne
müntesip olanlar da Cenab-ı Hakk’a isnat ettikleri uzuvların
keyfiyetlerini bilmediklerini söylemektedirler.
Müteşabih ayetleri zahiri anlamlarında tefsir eden İbn Teymiyye’nin
benimsediği tefsir usulünün seleften tevarüs ettiğini söylemesi de
iddiadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Zira Malik b. Enes,
Mukatil b. Süleyman, Davud b. Ali el-Isfehani ve Ahmed b. Hanbel’in
de aralarında yer aldığı selef alimleri Allah Teala’nın
yaratılmışlardan hiçbir şeye benzemediğini söylemektedirler.
Aşağıdaki açıklama İbn Teymiyye’nin görüşlerine ittiba ettiğini
söylediği selef alimlerinin teşbih noktasında ne derece tavizsiz
olduklarını göstermektedir: “Bir kişi ‘Ey İblis! Ellerimle
(kudretimle) yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne
alıkoyuyordu?”[20] ayetini okurken elini hareket ettirse ve bu
hareketiyle Allah Teala’nın elinin olduğunu ima etse, o adamın elini
kesmek gerekir.”[21]
Selef, Allah Teala’nın kudretine işaret eden “el” kelimesinin
okunduğu sırada karinin parmaklarını oynatmasını dahi doğru kabul
etmezken, Cenab-ı Hak’a el, ayak gibi uzuvlar isnat eden İbn
Teymiyye’nin Onlarla aynı esasları kabul ettiğini söylemesi
güvenilirliğini yaralamaktadır.
Müfessirler ve İbn Teymiyye
Müteşabihat ve sıfatlarla alakalı görüşünün selefe ait olduğunda
ısrar eden İbn Teymiyye, okuduğu yüzden fazla tefsirin hiçbirisinde
sahabenin sıfatlarla ilgili ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının
dışında bir mana ile te’vil ettiklerini görmediğini söyler.[22]
İbn Teymiyye’nin bu beyanı selefe ait tefsirler içerisinde en
güvenilir olduğunu söylediği Taberi’nin nakilleri ile
çelişmektedir.[23] Nitekim Taberi, -İbn Teymiyye’nin sıfatlarla
alakalı ayetlerin en önemlisi olarak gördüğü- “ayetü’l-kürsi”deki
“O’nun -celle celalühü- kürsüsü (ilmi) bütün yerleri ve gökleri
kaplayıp kuşatmıştır.”[24] kısmını tefsir ederken İbn Abbas’a -radiyallahu
anhuma- isnat ettiği bir rivayette kürsü kelimesinin “ilim” olarak
te’vil edildiğini nakletmektedir.[25] Halbuki İbn Teymiyye “kürsü”
kelimesini –haşa- Allah Teala’nın üzerinde oturduğu bir mekan olarak
anlamaktadır.
“Tercümanü’l-Kur’an” diye şöhret bulan İbn Abbas’ın müteşabihattan
olan “kürsü” kelimesini, “ilim” olarak te’vil etmesi, İbn
Teymiyye’nin ilk dönem müfessirleri ile alakalı genellemesinin
gerçeğe aykırı olduğunu göstermektedir.
Firavun Örneği
Allah Tela’nın “yüce/el-Aliyy”[26] olmasını mekansal olarak semada
bulunmak şeklinde anlayan İbn Teymiyye, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen
Firavun’a ait şu sözü iddiasına delil olarak kullanır: “Firavun dedi
ki: ‘Ey Haman! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin
yollarına erişirim de Musa’nın ilahını görürüm(!) Çünkü ben, Onun
yalancı olduğuna inanıyorum.’ Böylece Firavun’a yaptığı iş kötü
gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.”[27]
İbn Teymiyye’nin ayetten Firavun’un Allah Teala’nın –haşa- göklerde
olduğunu Musa –aleyhisselam-dan öğrendiği sonucunu çıkarması
gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü ne ayet ne de hadislerde buna
işaret eden bir kanıt vardır. Muhal farz, Musa -aleyhisselam- böyle
bir şey söylemiş olsa dahi Onu yalancı olarak gören[28] Firavun’un,
Hz. Musa’nın sözüne itimat etmesi düşünülemez. Ayrıca Firavun Musa –aleyhisselam-ın
sözüne göre amel etseydi öncelikli olarak Allah Teala’ya iman etmiş
olurdu.
Nüzul Hadisi
Allah Teala’nın semada karar kıldığını savunan İbn Teymiyye’nin
delil olarak kullandığı “nüzul hadisi” hakkında Buhari Şarihi Ayni
şunları söylemektedir: “Bu hadis ile alakalı dört farklı kanaat
oluşmuştur. Bir grup, bu hadise dayanarak Allah Teala’ya yön isnat
etmiş, Mu’tezile bu bapta rivayet edilen hadisleri inkar etmiş,
başka bir grup tahrif sayılabilecek ölçüde te’villerde bulunmuş,
meşhur dört mezhep imamının da aralarında yer aldığı cumhur ise
hadisi kabul etmekle beraber şerh ederken Cenab-ı Hakk’ı kullara
benzemekten tenzih etmiştir.
Ehl-i Sünnet kelamcıları Allah Teala’yı, “yüksek bir yerden daha
alçak bir yere intikal etmek”[29] anlamına gelen “nüzul” kelimesinin
zahiri anlamıyla ilişkilendirmekten sakınmışlardır. Zira hareket,
durmak ve intikal gibi fiiller bir yerden ayrılıp başka bir yerde
bulunmak anlamına gelir.[30] İnsanlarda görülen ve bir yerde
olunduğu bir anda başka bir yerde olamamayı gerektiren bu durumların
Cenab-ı Hakk’a isnat edilmesi Kur’an ve Sünnet’e aykırıdır. Zira
ayetler Onun insanlara benzemesini açıkça nefyetmiştir: “Onun
benzeri hiçbir şey yoktur.”[31], “Allah Samed’dir.(Her şey Ona
muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.)”[32] Buna göre “nüzul”
kelimesine zahir anlamı verildiğinde hadis, Kur’an-ı Kerim’le
çelişecektir. Sahih bir hadis için böyle bir durum söz konusu
olmayacağına göre “nüzul” kelimesi mecaz anlam çerçevesinde
anlaşılmalıdır.
Şarih Ayni, “nüzul” kelimesinin zahir ve mecaz olarak 5 farklı
anlamının olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Arap dilinde hepsinin de
kullanıldığını ancak hadis bağlamında düşünüldüğünde en uygun
anlamın “Allah Teala’nın rahmetini kullarına yöneltmesi”[33]
şeklinde olacağını söylemektedir.[34]
Ayrıca hadisin zahir anlamda anlaşılması coğrafi gerçeklerle de
çelişmektedir. Çünkü bir bölgede zaman, gecenin son üçte birine
ulaştığında başka bir yerde gündüz vaktidir. Bütün yeryüzü için
düşünüldüğünde “gecenin son üçte birleri” 24 saati kaplamaktadır. Bu
durumda, “istiva” ve “semada bulunma” kelimelerini zahir
anlamlarında kabul eden İbn Teymiyye’nin, Allah Teala’ya hangi
zamanı tahsis ettiği problemi ortaya çıkmaktadır. Ayet ve hadislerde
bir tahsis söz konusu olmadığına göre, bunu yapacak kişi İbn
Teymiyye olacaktır. Sınırlı kudrete sahip olan insanın, Allah
Teala’yı belli bir zamanla sınırlaması, sınırsız gücün üzerinde
tasarruf iddia etmesi anlamına gelecektir. Bu ise, tevhit akidesi
açısından bakıldığında tehlikeli bir durumdur.
Mecaz ve Hakikat Telakkisi
İbn Teymiyye, müteşabihatı mecazi anlamlarıyla tefsir eden Ehl-i
Sünnet kelamcılarını sert bir üslupla tenkit etmesine rağmen, Kur’an-ı
Kerim ve hadislerde adı geçen cennet nimetlerinin tamamını “mecazi”
kabul eder.
“Sadece ben yaparsam olur.” anlayışının hakim olduğu bu yaklaşımı
daha yakın bir planda anlayabilmek için İbn Teymiyye’nin “mecaz” ile
alakalı ifadelerine göz gezdirmek gerekir: “İbn Abbas radiyallahu
anhuma ‘Cennette olan nimetlerin dünyada sadece adlarının olduğunu’
söylemektedir. Allah Teala cennette şarap, süt, su, ipek, altın,
gümüş ve diğer nimetlerin olacağını haber vermektedir. Bunların,
dünyadaki karşılıkları ile bir takım benzerlikleri olmakla beraber
büyük farklılıkları da vardır.” Nitekim cennette kendilerine nimet
verilenler “Bu tıpkı daha önce dünyada iken bize verilen rızık
gibidir” dediklerinde “Bu rızık onlara dünyadakine benzer olarak
verilmiştir.”[35] denilecektir. Cennet nimetleri dünyadakilere
benzeseler de onların aynıları değillerdir. Tıpkı belli açılardan
bazı unsurlar birbirlerini çağrıştırdıkları gibi bazı nimetlerin
isimleri de birbirlerine benzemektedirler.”[36]
Sonraki dönem alimleri tarafından kaleme alınan tefsirlere
bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarından bahseden ayetlerin
mecazi anlamları çerçevesinde anlaşıldıkları görülmektedir. Buna
göre “istiva” kelimesine kurulmak, galebe çalmak, güç sahibi olmak,
“vech”e zat, “el”e güç, kuvvet, “gelmeye” Allah Teala’nın emrinin
gelmesi, “semada/üstte olmaya” derece ve mekan itibariyle yüksekte
bulunmak gibi anlamlar verilmiştir.
Mecaz, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında o derece önemsenmiştir ki
ulema, “Eğer mecaz, Kur’an-ı Kerimden gitmiş olsaydı, Onun güzellik
ve i’cazının yarısı da kaybolurdu.” demiştir.[37]
Sıfatlar ve müteşabihatın, zahiri anlamları çerçevesinde
anlaşılmalarında ısrar eden İbn Teymiyye, aksi bir anlama usulüne
(mecazi) dair ne sahabe ne de tabiundan nakledilen bir rivayet
olmadığını, akılla bu işi yapmaya kalkışmanın ise onu, nasslar
üzerinde bir otorite olarak kabul etmek anlamına geleceğini
söyler.[38]
Müteşabihatı mecazi manada anlamayı aklın nasslar üzerinde hakimiyet
kurması olarak algılayan İbn Teymiyye, cennet nimetlerini
kıymetlendirme babında İbn Abbas’tan yaptığı rivayeti ise aklıyla
Ahiret Hayatı’nın belli bir konusuna tahsis etmekten geri durmaz.
Halbuki Allah Teala’nın sıfatları, cennet nimetleri gibi “semiyyat”
bahsine dahildirler, dolayısıyla her ikisi de aynı usul çerçevesinde
anlaşılmalıdırlar. Ayrıca sahabe, sıfatlar hususunda sessiz kalmış,
müteşabihata mecazi mana verilmeyeceğine dair de bir kanaat
belirtmemiştir. Onlar müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah Teala’ya
havale etmişlerdir. İbn Teymiyye gibi müteşabihatı zahir
anlamlarında alıp Cenab-ı Hakk’a cihet isnat etme yoluna
sapmamışlardır.
Tefvîz Ve Te’vil Sistemi
Selef, “Şari’nin kelamından neyi kastettiğinin kullara gizli olması”
anlamına gelen “müteşabihat”ı anlarken iman ve tasdikle yetinmeyi
yeterli görmüş, keyfiyeti beyan etmekten uzak durmuştur.[39] Nitekim
İmam Malik kendisine “Rahman, Arş’a istiva etmiştir.”[40] ayetindeki
“isteva” kelimesinin tefsirini soran kişiye, “İstiva malumdur.
Keyfiyeti ise bilinmemektedir. Bu konuda soru sormak bidattır.
Zannederim ki sen kötü niyetli bir adamsın.” dedikten sonra
çevresindekilere “Onu yanımdan çıkarın”[41] diye emretmiştir. İmam
Malik, mücessime meşrebinden olduğunu düşündüğü kişiye “istiva”
kelimesinin Arap dilinde hangi anlamlara geldiğinin bilindiğini,
fakat Allah Teala’nın ayetten neyi kastettiğinin meçhul olduğunu, bu
noktada sorular sormanın ise sapık akidelere bilgi toplama anlamına
geleceğini ihsas etmiştir.
İmam Malik örneğinde de görüldüğü gibi selef, müteşabih ayetlerin
manalarını Allah Teala’ya havale etmek anlamına gelen “tefvîz”
usulünü kullanmıştır.[42] Bunu yaparken ayetlere, insanın uzuv ve
hareketlerinin karşılığı olan zahir anlamları vermekten şiddetle
kaçınmışlardır. Onlar, yaşadıkları dönemin fikri ve itikadi yapısı
gereği müteşabih ayetlerle alakalı derin tefsirlere de
girmemişlerdir.
Farklı ideoloji ve meşreplerin ortaya attığı şüpheler karşısında
müslümanların müstakim kalabilmeleri için sonraki dönem alimleri
sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı rivayetleri Arap dili ve
edebiyatının müsaade ettiği anlam ve kurallar çerçevesinde “te’vil”
ederek murad-ı ilahiyi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Onların
yaşanan fikri tartışmalar ve İslam’a yöneltilen eleştiriler
karşısında böyle bir yolu benimsemeleri zorunluluk arz etmiştir.
İmamu’l-Haremeyn, meslekleri her ne kadar farklı görünse de selef ve
halef alimlerinin “tefvîz” ve “te’vil” sistemlerinin, Allah Teala’yı
tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı
olduklarını söylemektedir.[43]
“Tefvîz” ve “te’vil” mesleklerinin her ikisini de reddeden, buna
mukabil müteşabihatı zahiri anlamları çerçevesinde anlayan İbn
Teymiyye, sözde selefe hakikatte ise mücessimeye yakın durmaktadır.
Onun, cennet nimetlerini “mecazi”, müteşabihatı ise “zahiri”
manalarıyla tefsir etmesi kendi anlayış usulü açısından bakıldığında
çelişkilerle doludur. İddiasını desteklemek için kullandığı Kur’ani
deliller ise selef tarafından “tefvîz” halef tarafından “te’vil”
sistemiyle anlaşılmıştır.
Teşbihin Tanıkları
İbn Teymiyye’nin, tecsim akidesini zaman zaman konuşmalarına
taşıdığı, minber ve kürsülerde savunduğu bilinmektedir. Çağının
tanıklarından İbn Battuta, Ebu Hayyan ve İbn Cehbel’in şahadetleri
bu noktada önem arz etmektedir.
İbn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını
anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn
Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler
vermektedir:
Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu
anlaşılan Hanbeli fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn
Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir, insanlarda Ona karşı
ileri derecede saygı gösterirlerdi.
İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan dolayı fakihlerin tepkisini
çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar
tarafından sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu
müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve adını “el-Bahru’l-muhit”
koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu
serbest bıraktı.
İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına
sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır
bulunduğum camide, insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin
merdiveninden bir basamak aşağıya inerek “muhakkak ki Allah Teala
benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde bir
cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı.
Cemaatte ayağa kalkıp sarığı başından düşünceye kadar ona dayak
attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği kalede ölünceye
kadar tutuklu kaldı.[44]
İbn Teymiyye’yi ta’dil eden biyografi yazarlarının reddettiği bu
ifadeyi, farklı vurgularla müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît” ve
“en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirlerinde nakletmektedir. Ebu Hayyan bir
çok yerde Onun tecsimi çağrıştıran ifadelerini tenkit etmektedir. Ne
var ki elimizdeki matbu nüshalarda bu tenkitlerin bir çoğundan tek
bir harf bulmak mümkün değildir. Çünkü baskı sürecinde her iki
eserden de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşleri
çıkartılmıştır. İbn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat
ettiğini söyleyen Zahid Kevseri[45] bu noktada şunları
söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri
kaplayıp kuşatmıştır.’[46] ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn
Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el yazısıyla kaleme aldığı-
eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde
oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz.
Peygamber oturmaktadır.” Elyazması nüshalarda var olan bu ifadeler
kitabın musahhihi tarafından matbu nüshalara alınmamıştır. Musahhih,
Kevseri’ye, din düşmanlarının hadiseden nemalanmamaları için böyle
bir tercihte bulunduğunu söylemiştir. [47]
Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı
tefsirinde de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit
etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî
İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü tefsirden
çıkartmışlardır.[48]
İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl”
adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın belli bir dönem kendisinden övgüyle
bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini okuduktan
sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır.[49]
Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle
alakalı görüşlerini reddeden bir risale kaleme almıştır.[50] İbn
Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık ve inadının
derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan
açıklamalarını bekliyoruz.”[51] demesine rağmen İbn Teymiyye Onun bu
meydan okumasına cevap ver(e)memiştir.
Teşbihin Anlamı
Bir varlık için “oturdu-kalktı, indi-çıktı, geldi-gitti” gibi
fiilleri kullanmak onu bir cisim olarak kabul etmek anlamına
gelmektedir. Çünkü bu fiiller bir halden başka bir hale intikali
gerektirmektedirler. Bu durum, varlıkların zât ve fiillerinin hâdis
oldukları anlamında da gelir. Zira intikalden önce yoktu, sonra
oldu. “Hâdis” olan varlıklar için söz konusu olan bu durumu
“yaratılmışlara benzemeyen” Cenab-ı Hakk için geçerli kabul etmek
açıkça Onu yarattıklarına benzetmek (teşbih) anlamına gelmektedir.
“Vacibu’l-vucud” olan Cenab-ı Hakk, hâdis olan varlıklar için
geçerli olan bu sıfatlardan münezzehtir. Çünkü varlık itibariyle
farklılık arz eden şeylerin sıfatları da farklılık arz etmektedir.
Nitekim “alim” ve “cahil” sıfatları insanlar için geçerli iken
farklı bir varlık olan “taş” için geçerli değildir. Taş için “alim”
ya da “cahil” denmez. Çünkü taşın kabiliyeti bu sıfatları kabul
etmez. Aynı şekilde eve “işiten” ya da “sağır”, yeryüzüne “konuşan”
ya da “dilsiz”, semaya da “evli” ya da “dul” denmez.
İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi, Allah Teala “arş” ya da “sema”
da gerçekten duruyorsa bu durumda, “bu ikisini yaratmadan önce
nerede ikamet ediyordu?!” problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem
ise beraberinde hâdis varlıkların özelliği olan “intikal” sorununu
getirecektir.
Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın sema ile münasebetinden bahseden ayetler,
Onun mekansal olarak her şeyin üzerinde olduğu anlamında anlaşılırsa
bu durumda verilen manalar, “Halbuki O Allah göklerde ve
yerdedir.”[52] ayeti ile çelişecektir. Çünkü yer, göklerin
altındadır. Bu durumda mekansal üstünlük ortadan kalkacaktır. O’nun
her iki yerde de bulunması kabul edilirse, “üst”e “üst” “alt”a da
“alt” denmesinin bir anlamı kalmayacaktır. Çünkü üst, alta, altta
üste nisbetle bu isimleri almıştır.
Sonuç
İslam düşünce tarihinde hakkında en çok söz söylenen isimlerden
birisi olan Harranlı İbn Teymiyye, Eşariler başta olmak üzere Ehl-i
Sünnet hassasiyetine sahip kelamcılara sert eleştireler de bulunmuş,
ulemanın hazır bulunduğu muhakemelerde sorgulanıp teşbih akidesinden
ve icmaya aykırı fetvalarından dolayı defaatle cezalandırılmıştır.
Müteşabihatı tefsir ederken ayetlere zahiri anlamlarını veren,
semada yerleşme, bir yere oturma, hareket etme gibi insanlara ait
fiilleri Allah Teala’ya isnat eden İbn Teymiyye, Sünnet ve Cemaat
Akidesini benimseyen alimler tarafından tenkit edilmiş, görüşleri
hakkında çok sayıda reddiye kaleme alınmıştır.
Geçmişte Takıyyudin es-Subki, İbn Cehbel, İbn Hacer el-Heytemi, İmam
Şa’rani, yakın dönemde Zahid Kevseri, Yusuf en-Nebhani, günümüzde
ise Muhammed Ebu Zehre ve Said Ramazan el-Buti gibi muhakkik alimler
tarafından tenkit edilen İbn Teymiyye, uzun bir aradan sonra
Muhammed b. Abdulvahhab’ın faliyetleri ile tekrar ön plana çıkmış,
günümüzde ise selefiyye adı altında İslam coğrafyasında etkin bir
konuma gelmiştir.
Muhakkak ki her şeyin en doğrusunu bilen Allah Teala’dır.
------------------------------------------------------------
[1] Kur’an, Bakara(2): 255.
[2] Kur’an, İhlas(112): 1-4.
[3] Ebu’l-Abbas Takiyyuddin b. Abdilhalim İbn Teymiyye, er-Risaletü’t-Tedmüriyye,
Kahire, 1954, s. 7.
[4] İbn Teymiyye, et-Tedmüriyye, s. 7.
[5] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, Kahire, 1952, s.
249.
[6] Kur’an, Fatır(35): 10.
[7] Kur’an, Al-i İmaran(3): 55.
[8] Kur’an, Mülk(67): 16.
[9] Kur’an, Nisa(4): 158.
[10] Kur’an, Taha(20): 5.
[11] Buhari, Teheccüd 14, 1145, Müslim, 1769, Ebu Davud, 4733;
Tirmizi, 446.
[12] İbn Teymiyye, Mecmu’u’l-Fetava, Beyrut, ty., V, 416.
[13] İbn Teymiyye, el-Akidetu’l-Hameviyyetü’l-Kübra, 419.
[14] İbn Teymiyye, et-Tefsiru’l-Kebir, Beyrut, ty., I, 270.
[15] Kur’an, Zümer(39): 67.
[16] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, Beyrut, 2002, VI, 656.
[17] Saib Abdulhamid, İbn Teymiyye Hayatuhu ve Akaiduhu, Beyrut, ty.,
s. 120.
[18] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 647.
[19] İbn Teymiyye, el-Fetava’l-Kübra, VI, 655.
[20] Kur’an, Sad, (38): 75.
[21] Muhammed b. Abdilkerim eş-Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal,
Beyrut, 1992, I, 92.
[22] Abdulhamid, a.g.e., s. 121.
[23] İbn Teymiyye’ye Kur’an ve Sünnet’e uygun tefsirlerin hangileri
olduğu sorulduğunda “sağlam rivayet zinciriyle selefin sözlerini
nakleden, içerisinde bidat olmayan Mukatil b. Bekir ve Kelbi gibi
itham edilen şahısların rivayetlerine de yer vermeyen, en sahih
tefsir İbn Cerir et-Taberi’nin ‘Camiu’l-Beyan fi Te’vili’l-Kur’an’
adlı esiridir.” Demektedir. Bkz. İbn Teymiyye, Mukaddime fi Usuli’t-Tefsir,
Beyrut, 1997, s. 110.
[24] Kur’an, Bakara(2): 255.
[25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan fi
Te’vili’l-Kur’an, Beyrut, 2005, III, 11.
[26] Kur’an, Bakara(2): 255.
[27] Kur’an, Mü’min(40): 36-37.
[28] Kur’an, Mü’min(40): 37.
[29] Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1998, s.
822.
[30] Bedruddin Ahmed el-Ayni, Umdetü’l-Kari, Beyrut, Beyrut, 2001,
VII, 291.
[31] Kur’an, Şura(42): 11.
[32] Kur’an, İhlas(112): 2.
[33] Ayni, a.g.e., VII, 291.
[34] Nüzul kelimesinin anlamları: “Gökten tertemiz bir su indirdik.”
(Kur’an, Furkan(25): 48) ayetinde intikal, “Onu Cebrail
indirmiştir.” (Kur’an, Şuara(26): 193) ayetinde bildirmek, “Allah’ın
indirdiğinin benzerini ben de indireceğim.” (Kur’an, En’am(6): 93)
ayetinde söz söylemek, “falanca üstün ahlakla dünyasına yöneldi.”
ifadesinde bir şeye yönelmek/yöneltmek, “falanca oğulları başımıza
geçinceye kadar hayır ve adalet üzere idik.” cümlesinde idare etmek
anlamında kullanılmaktadır. Dilciler tarafında bilinen bu anlamlar
içerisinde Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına en uygun olanı
“rahmetini kullarına yöneltmesidir.” Bkz. Ayni, a.g.e., VII, 291.
[35] Kur’an, Bakara(2): 25.
[36] İbn Teymiyye, el-İklil fi’l-Müteşabih ve’t-Te’vil, Kahire,
1367, s. 12.
[37] Halit Abdurrahman el-Ak, Usulu’t-tefsir ve Kavaiduhu, Beyrut,
2003, s. 287.
[38] Muhammed Ebu Zehre, İbn-u Teymiyye, Kahire, 2000, s. 218.
[39] İmam Malik’in sözü için bkz. Ebubekir Ahmed b. Huseyn el-Beyhaki,
Kitabu’l-Esma-i ve’s-Sıfat, (ta’lik. ve tahk. Muhammed Zahid Kevseri),
Kahire, t.y., s. 298.
[40] Kur’an, Taha(20): 5.
[41] Muhammed Abdulazim ez-Zürkani, Menahilu’l-İrfan, Beyrut, 2001,
II, 231.
[42] Bu yüzden onlara “mufevvida” denir.
[43] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.
[44] Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta, Tuhfetu’n-Nuzzar
fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.
[45] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 2), s. 286.
[46] Kur’an, Bakara(2): 255.
[47] Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i
Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’l-kelam min a’mali’l-imam Muhammed Zahid
el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004.
[48] Bkz. Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.
[49] Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s. 477-478.
[50] Bkz. Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra,
t.y., IX, 35-91.
[51] Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91.
[52] Kur’an, En’am(60): 3.
Kaynak:
www.inkisaf.net