İÇTİHAT FARKLILIKLARI
VE MEZHEPLER
Kürşat Salih YAMAN
“Alimlerimiz
aynı konuda neden farklı hükümler vermiş?” “Mezhep nedir, mezheplere
ihtiyaç var mı?” “Dinimiz bir ama mezheplerimiz neden farklı?” gibi
sorularla sık sık karşılaşıyoruz. Bu soruların doğal karşılanması
gerekir. Fakat soruyla kalıp cevabını aramamak, zihni ve kalbi
karıştırır, vesveseye yol açar. Bu nedenle inanan her insanın
içtihat farklılıkları ve mezhep konusunda sağlıklı bilgiye ve bakış
açısına sahip olması gerekir.
“Peygamber size her ne getirdi ise onu alın, size neyi yasakladı ise
ondan sakının!” (Haşr, 7) emrini en iyi anlayan ve en güzel şekilde
yerine getiren şüphesiz Ashab-ı Kiram idi. Herkes derdini Rasul-i
Ekrem s.a.v.’e açar, çaresini O’nda bulur, ilacını O’ndan alırdı.
Hz.
Ömer r.a., bir Ramazan gününde hanımını öptü. Oruçlu olduğunu
hatırlayınca orucunun bozulduğunu zannetti, içi yandı. Büyük bir
üzüntü içerisinde Efendimiz s.a.v.’e koştu. Büyük bir hata yaptığını
söyledi.
İki
Cihan Sultanı s.a.v.’in sözleri, yaz sıcağında bir bardak soğuk su
gibi Hz. Ömer’in içini serinletti, ferahlık verdi:
-
Ömer, suyla ağzını çalkalasan orucun bozulur mu?
Hz.
Ömer:
-
Bozulmaz, diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v., “Bu da
öyledir.” anlamında:
- O
halde o işten vazgeç (sakinleş), buyurdu. (Ebu Davud, Sıyam, 33)
Son karar Allah’a ve Rasulü’ne ait
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in cevabı, herkesi bağlayan bir delil,
dinin bir hükmü idi. Hükmü verilen konuda yeniden bir şeyler sormaya
gerek kalmazdı. Dinî hükümler ya Allah ve Rasulü tarafından doğrudan
konulurdu ya da yukarıdaki hadiste olduğu gibi bir olay, bir soru
üzerine ortaya çıkardı.
Mecbur kalmadıkça hiçbir sahabi ictihad etmeye, hüküm vermeye
kalkışmazdı. Mecbur kalınan durumlar olmuş, fakat son kararı yine
Efendimiz s.a.v. vermiştir. Aşağıdaki olay bu duruma bir örnektir:
Hz.
Ammar ve Hz. Ömer, her ikisinden Allah razı olsun, birlikte
yolculuğa çıkmışlardı. Sabah uyandıklarında Hz. Ammar’ın banyo
yapması gerekti. Bulundukları yerde su olmadığı için ne yapacağına
hemen karar veremedi. “Kadınlara dokunmuş ve su bulamamış iseniz
temiz toprakla teyemmüm edin.” (Maide, 6) ayeti daha önce nazil
olmuştu. Fakat bu ayeti nasıl uygulayacaklarını bilmiyorlardı.
Hz.
Ammar, uykuda gusül gerekmesi halini (ihtilam) kişinin hanımı ile
birlikte olmaya benzetmiş ve teyemmüm yapmaya karar vermişti. Nasıl
yapacağını bilmediği teyemmümü de gusül abdestiyle kıyaslayarak
toprağı bütün vücuduna sürmüştü. Bu şekilde teyemmüm etti ve
namazlarını kıldı.
Daha
sonra Medine’ye dönüp Efendimiz s.a.v.’in yanına vardığında başından
geçenleri anlattı ve doğru yapıp yapmadığını sordu. Rasul-i Ekrem
s.a.v., ihtilam olmayı hanımı ile birlikte olmaya kıyas edip
teyemmüm yapmış olmasını isabetli buldu. Fakat teyemmümün gusül
abdestiyle kıyasını isabetsiz buldu. Teyemmüm için ellerini temiz
toprağa vurduktan sonra çene altına kadar yüzünü ve dirseklere kadar
kollarını meshetmesinin yeterli olacağını anlattı. (Buharî,
Teyemmüm, 8)
Saadet Asrı’nda farklı içtihatların, farklı görüş ve kanaatlerin
yürürlüğe girmesi düşünülemezdi. Çünkü bu farklı görüşler Allah
Rasulü’ne geliyor ve hangisinin doğru olduğu açıklanıyordu. Böylece
doğru olduğu bildirilen içtihat, herkesi bağlayan tek hüküm
oluyordu.
Rasulullah s.a.v.’den sonra
Rasul-i
Ekrem s.a.v.’in ahirete irtihalinden sonra durum değişti. Meydana
gelen yeni olayların hükmünü artık Efendimiz s.a.v.’e arz etmek
mümkün değildi.
Diğer
taraftan devlet işleri çeşitlenmeye, savaş ve ticaret gibi
sebeplerle İslâm daha geniş alanlara yayılmaya başlamıştı. Daha önce
tecrübe edilmemiş yeni durumlar ortaya çıkmıştı. Sahabenin fıkıhta
ileri gelenleri bu yeni durumlar için İslâm adına hükümler vermekle
karşı karşıya kalmışlardı.
Buna
göre, önlerine gelen meselenin hükmü Kur’an’da veya Sünnet’te açıkça
bulunuyorsa, o cevabı veriyorlardı. Eğer bu iki kaynakta
bulunmuyorsa veya farklı yorumlara imkan verecek bir tarzda
bulunuyorsa içtihat yapıyorlardı. Çünkü böyle içtihat etmeyi onlara
Rasul-i Ekrem s.a.v. öğretmişti. Hz. Mu’az’ı Yemen’e gönderirken
Rasullullah s.a.v.’in söyledikleri buna örnektir:
Mu’az
b. Cebel r.a., Allah ve Rasulü’nü çok seven, Rasulullah s.a.v.’in
yanından ayrılmayan, her şeyiyle O’na uyarak yaşayan, derin anlayış
sahibi bir sahabiydi. Rasul-i Ekrem s.a.v. onu Tebük savaşından
sonra, hakimlik, mürşidlik, Kur’an öğreticiliği ve zekât
tahsildarlığı görevleriyle Yemen’e göndermişti. Rasulullah s.a.v.,
“Size adamlarımın en hayırlısını gönderiyorum.” yazısı ile
Yemenlilere takdim ettiği Hz. Mu’az’ı uğurlarken ona şöyle sordu:
-
Sana bir mesele geldiğinde ne ile hükmedeceksin?
Hz.
Mu’az:
-
Allah’ın Kitabı ile, dedi. Sonra konuşma şöyle devam etti:
- Ya
Allah’ın Kitabı’nda bulamazsan?
-
Rasulü’nün sünneti ile.
-
Rasul’ün sünnetinde de bulamazsan?
- O
zaman reyimle (kanaatimle) içtihat eder, elimden gelen gayreti
sarfederim.
Bu
cevap üzerine Rasul-i Ekrem s.a.v. buyurdu:
-
Rasulü’nün elçisini, O’nun hoşnut olacağı anlayışa erdiren Allah’a
hamdolsun! (Ebu Davud, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3.)
Allah’ın muradına uygunluk
Sahabe fakihleri işte bu usule uyarak, meydana gelen yeni olayların
hükümlerini içtihatları ile tespit ediyorlardı. İçtihad ediyorlar,
yani Kur’an ve Sünnet’te hükmü açıkça bildirilmeyen bir konunun
hükmünü, yine Kur’an ve Sünnet’in ölçülerinden bulmaya
çalışıyorlardı.
İslâm
zamanla çok geniş bir alana yayıldığı için çeşitli yerlerde aynı
veya benzeri olaylar meydana geliyordu. Bir memlekette yaşayan
müçtehit, önüne gelen mesele hakkında Allah’ın hükmünün ne
olabileceğini araştırıyor, diğer bir yerde başka bir müçtehit de
aynı konu ile karşılaşıyor ve onun hükmü üzerinde çalışıyordu.
Vardıkları sonucu da tevazu ile açıklıyorlardı.
Mesela meşhur sahabi Abdullah b. Mesud r.a. kendisine sorulan bir
meselenin cevabını bir ay araştırdıktan sonra açıklamış ve şöyle
demişti:
“Bu
konuda kendi içtihadıma göre hükmediyorum. Eğer doğru ise bu
Allah’tandır. Şayet yanlış ise bu benden ve şeytandandır; Allah ve
Rasulü ondan uzaktır.”
Bazen
bu farklı müçtehitlerin görüşleri aynı olurken, bazen de farklı
görüşler ortaya çıkmıştır. Bu farklı görüşlerin ortaya çıkması gayet
tabii bir durumdur. Çünkü birden fazla müçtehit, hepsi kendi
ellerinde bulunan bilgi kaynaklarını kullanarak hükmü bildirilmemiş
olan bir konuyu aydınlatmaya çalışmışlardır.
Bir
müçtehidin elindeki deliller diğer müçtehitte olmayabiliyordu, hüküm
kaynakları birden fazla yoruma açık bulunabiliyordu veya birinin
kullandığı usul diğerinden farklı olabiliyordu. Bunlar ve benzeri
birçok sebepten dolayı müçtehit alimler farklı görüşlere sahip
olmuşlardır. Fakat bu farklılıklar ümmet için bir rahmet
vesilesidir. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir.” (Beyhakî, Medhal)
hadisi bunun delilidir.
Mezheplerin ortaya çıkışı
Sahabe müçtehitleri sonraki neslin (Tabiîn’in) müçtehitlerini, onlar
da bir sonraki neslin müçtehitlerini yetiştirmişlerdir. Her müçtehit
alimin etrafında yetişen ilim adamları, daha çok onun etkisi altında
kalmış ve onun içtihadlarını esas almıştır.
Hicri
ikinci asrın ortalarına doğru hayatta olan müçtehit imamlar, içtihat
usullerini yavaş yavaş şekillendirmeye başlamışlar ve talebeleri
onların içtihatlarını ve hüküm çıkarma yöntemlerini yazıya dökmüş,
böylece mezhepler sistemleşmiştir.
Mezhep, geniş anlamıyla “gidilen yol” anlamına gelir. Kur’an ve
Sünnet’i anlamada ve hayata uygulamada belli bir yöntem ve o yönteme
göre elde edilmiş hükümler bütünü demektir. Ebu Hanife’nin mezhebi,
Malikî mezhebi, Şafiî mezhebi, Hanbelî mezhebi dendiğinde hep bu
mana kastedilir.
Mezhep konusu esasen sıradan müslümanı çok ilgilendiren bir husus
değildir. Onlara gereken şey kendi bildiklerine göre değil, ulemanın
onlara bildirdiklerine göre İslâm’ı anlamak ve yaşamaktır. Bu
sebeple “Avamın mezhebi olmaz.” denilmiştir. Zira onlar için mezhep,
alimin bildirdiği hükümdür.
Kur’an ve Sünnet’te hükmü açıkça bildirilmiş olan meselelerde
mezhepler arasında hüküm farklılığı söz konusu olmaz. Açıkça ortaya
konulmamış olan meseleler hakkında ise farklı görüşler bulunabilir.
İslâm
tarihinde pek çok müçtehit yetişmiştir. Bunların bir kısmına nispet
edilen mezhepler vardır. Hasanu’l-Basrî mezhebi, Evzaî mezhebi,
Sevrî mezhebi, Taberî mezhebi, İbn Ebi Leyla mezhebi gibi... Fakat
bu saydıklarımız, günümüze kadar yaşayamayan, müntesibi kalmayan
mezheplerdir.
Ehl-i
Sünnet arasında takip edilen meşhur dört mezhep kalmıştır: Hanefî,
Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhebi. Bütün bu mezhep imamları ve bu
mezheplerde yetişmiş olan müçtehitler birbirlerinden faydalanmışlar
ve birbirlerine karşı saygı ve sevgide kusur etmemişlerdir. Bu güzel
ilişki, -bazı istisnalar bir tarafa konulursa- onların yolunu takip
eden müslümanlar tarafından da günümüze kadar devam ettirilmiştir.
Bir mezhebe bağlılık
Bir
müslüman, ilmi seviyesi bakımından ya müçtehittir veya değildir.
Müçtehit olan müslümanın kendi içtihadına göre, yani araştırması
sonucunda vardığı hükme göre amel etmesi farzdır. Müçtehit olmayan
bir kimsenin de bir müçtehidin içtihadına uyması farzdır.
Şöyle
bir soru sorulmaktadır: Bir müslüman bir mezhebe bağlı olmaksızın
kolayına gelen içtihatlar ile amel etse caiz olur mu? “Telfik” ismi
verilen bu durumu alimlerimiz doğru bulmamıştır. Çünkü hüküm tercih
etmek de içtihadın bir derecesidir, müçtehit olmayı gerektirir.
Ayrıca bu anlayış bir taraftan insanın manevi hayatında
tutarsızlıklara sebep olur, diğer taraftan da dini hafife alma
sonucunu doğurur.
Bir
mezhebe bağlılık dinî yaşantıda asla darlık değildir. Aksine,
anlayış ve uygulama bakımından mümini savrulmaktan koruyan, amel
bütünlüğü ve kalp huzuru sağlayan güzel bir bağlılıktır. Zaten
zaruret veya ihtiyaç hallerinde, ehliyetli ve takva sahibi bir
alimin yol göstermesi ile diğer mezheplerin içtihatlarından
faydalanmak da her zaman mümkündür.
Kısaca, müslüman, bir mezhebe bağlılıkla dinî hayatında
tutarsızlıklardan kurtulur, nefsinin ve şeytanın tuzaklarına karşı
korunur, hem de Allah’ın dinine karşı ciddiyetinde ve samimiyetinde
oluşabilecek zedelenme şüphesini ortadan kaldırmış olur.
İçtihat Nedir?
Genel
anlamı, hukukî bir kaynaktan belli usullerle hüküm çıkarmaktır.
İslâm hukukunda içtihat, Kur’an ve Sünnet’te hükmü açıkça
bildirilmeyen bir konuda, yine Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine uygun
olan hükmü bulmaya denir. İçtihadı sadece ehil alimler yapar ki,
bunlara müçtehit denir. Gerekli vasıfları taşımadan hüküm
çıkartanlar ise, doğru sonuca ulaşsalar bile günah işlemiş
sayılırlar. O sebeple “İslâm’a göre şu şöyledir, bu böyledir..” diye
konuşmaktan kaçınmak gerekir.
İtikadî Mezhepler ve Ehl-i Sünnet
İslâm
dünyasında dinin hayata uygulanması ile ilgili konularda, yazıda
bahsettiğimiz şekilde bazı mezhepler meydana geldiği gibi, inanç
sahasında da zamanın akışı içerisinde farklı mezhepler ortaya
çıkmıştır.
Sahabe-i Kiram r.a., Rasul-i Ekrem s.a.v.’in etrafında saf, temiz ve
katışıksız bir inanç eğitimi almışlardı. Efendimiz s.a.v. lazım olan
her şeyi onlara veriyordu. Onlar da gereksiz olan şeyleri
Efendimiz’e sormuyorlardı. Çünkü Rasulullah s.a.v. şöyle buyurmuştu:
“Allah, bazı şeyleri farz kılmıştır; onları elden kaçırmayın. Bazı
sınırlar koymuştur; onları çiğnemeyin. Bazı şeyleri haram kılmıştır;
onları işlemeyin. Unuttuğu için değil de size acıdığı için bazı
konularda sükût etmiştir; onları da araştırmayın, üzerine düşmeyin.”
(Dârekutnî)
İşte
Sahabe-i Kiram, bu ölçüye uyarak Rasulullah s.a.v.’in öğrettiği
tertemiz itikadı taşıyorlardı. Kendilerine yetişen Tabiîn ve
onlardan sonraki dönemde yaşamış olan Tebei Tabiîn döneminin genel
karakteri aynı idi.
Onlara, Hz. Peygamber Efendimiz’in anlayış ve uygulamalarına sımsıkı
bağlı oldukları için ve müslümanların asıl çoğunluğunu oluşturan ana
gövdeden kopup ayrılmadıkları için “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”
denildi. “Dini en doğru anlayan ve yaşayan öncülerimiz” anlamında da
“Selef-i Salihin” ismi verildi.
İslâm
fetihleri genişledikçe siyasi bazı çekişmelerin yanı sıra,
müslümanlar farklı kültürler ve inançlarla da karşılaşıyorlardı. Bu
siyasi çekişmelerin ve karşılaşmaların ürettiği sorunlar, müslüman
alimler arasında inanç bakımından da farklı anlayışların ortaya
çıkmasına sebep oldu. Ehl-i Sünnet inancını yaşayan ve savunan
çoğunluk müslümanlar karşısında, ana yoldan uzaklaşan, bidatlere
sapan Mutezile, Cebriyye, Hariciyye gibi mezhepler oluştu.
Selef-i Salihin yolundan giden Ehl-i Sünnet alimleri ise, zamanla
ortaya çıkan ve müslümanlar arasında karışık fikirler yayan bu
bid’at anlayışlara ilmî faaliyetlerle karşı koymuşlardır. Bu
faaliyetler İmam Eş’arî ve İmam Maturidî ile şekillenmeye başlamış,
onların talabelerinin çalışmaları ile sistemleşmiştir. Böylece
Rasulullah s.a.v.’den günümüze Sünnet’te öğretilen inancı, Ehl-i
Sünnet temsil etmiştir.
Selef-i Salihin ile başlayan ve İmam Eş’arî ve İmam Maturidî ile
devam eden Ehl-i Sünnet anlayışı, Hz. Peygamber s.a.v.’in öğrettiği
inanç sisteminden taviz vermeden ve herhangi bir ekleme yapmadan
günümüze kadar ulaşmıştır.
Biz
de, Rasulullah s.a.v. ve Sahabe-i Kiram’ı takip eden Ehl-i Sünnet
alimlerinin ayak izlerini takip ederek Yüce Mevlâ’ya ulaşmayı niyaz
ederiz.
Kaynak:
SEMERKAND
DERGİSİ