MODERN İSLAM DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE
EBUBEKİR SİFİL
Altınoluk: İslâm
içerisinde Modernist çizgi deyince neyi anlamak lâzım, isterseniz
buradan başlayalım.
E.S: İslam dünyasında
tarihin muhtelif dönemlerinde fikrî ve toplumsal anlamda bir takım
inkıta dönemleri var. (Felsefe ve tercüme hareketleri ve) Moğol
istilası vb. gibi. Bu inkıta dönemlerinin her birinden sonra İslam
Ümmeti sahip olduğu dinamikler sayesinde yeniden toparlandı; yeniden
selefî anlamda İslamî öze dönüşü hedefleyerek, bunu kısmen tarihî
süreç içerisinde gerçekleştirdi. Fakat İslam dünyası tüm bu fetret
dönemlerinin sonunda ve belki de son ve en önemli ayağı olarak
modern zamanların getirdiği bir retorikle karşılaştı. Bu, aynı
zamana İslam dünyasının fikrî, siyasî, ekonomik, askerî anlamda ve
hayatın her alanında Batı karşısında zayıfladığı bir döneme tekabül
ediyordu. Fakat, çok enteresandır; İslam dünyasının tarihte
gerçekleştirdiği "Selef'e dönüş, "öze dönüş, "Sadr-ı İslam'a dönüş"
hareketi modern zamanlarda bir türlü kendini gösteremedi. Bunda
Batı'da geliştirdiler, modern zamanların teknikleri, ilmî
faaliyetleri, bilinç süreçleri çok etkin bir rol oynadı. Çünkü artık
Müslümanlar, "Neden Sadr-ı İslam'a dönmeliyiz?" sorusunu da sormaya
başladılar. O zaman (tarihte) bu soru sorulmuyordu. "İdeal İslam
orasıdır, oraya dönmeliyiz" deniyordu. Ama bugün, daha doğrusu
bizim, Modernite'yle başlayan serüvenimiz, bu anlayışı da
sorgulayarak başladı. "Neden Sadr-ı İslam?" "Neden Asr-ı Saadet?"
İslam dünyasının
yaşadığı ekonomik ve sosyal zaafiyetler, belki siyasî karmaşalar,
dünyanın yaşadığı konjonktür, İslam dünyasını, İslam'ı sorgulamak
gibi bir konuma getirdi. Bunda klasik oryantalist hareketin rolü çok
büyük. Aynı zamanda Müslümanlar'ın kendi dinamiklerinden haberdar
olamamalarının ve bu dinamikleri sağlıklı bir şekilde işletebilen
otoritelerden yoksun bulunmalarının getirdiği çok büyük bir
dezavantaj da var.
Yani tarihte bir
Mu'tezile hareketi var idiyse, bunun karşısında el-Hasanü'l-Basrî
var idi, veyahut İmam el-Eş'arî, İmam el-Mâturîdî var idi.
Dengelemek kolay oluyordu o zaman. Yahut bir Felsefe hareketi vardı,
ama bu Felsefe hareketinin karşısında bir el-Gazzâlî vardı.
Bugün topyekün bir fikrî
tasallut ve taarruz karşısındaki İslam dünyası kendini
gerçekleştirebilecek bu tür otoritelerden mahrum bulunuyor.
Dolayısıyla İslam dünyası, klasik Oryantalizm'in dayattığı soruları
sorgulayamadı. Yani "Niye bu soruları sormalıyız?" sorusunu
soramadı. Böyle olunca da o soruları bir "fenomen" olarak kabul
etti. Bu sorular üzerine bilincini ve zihnî faaliyetini inşa etmeye
başladı. İşte İslam dünyasına Modernizm'in girişi kısaca böyledir
diyebiliriz.
Altınoluk: Yani
Modernizm, Oryantalizm'in İslam'ın önüne koyduğu sorular üzerindeki
zihnî mesai ile başlıyor.
E.S: Bu sorular
sorgulanmadı. Bu soruların tarihsel, felsefî, sosyal arka planı
sorgulanmadı. Çünkü bunu yapacak birikimden, tecrübeden ve
derinlikten mahrumdu İslam dünyası. Zaten dikkat edilirse İslam
dünyasında ilk uç veren Modernist hareketler, Ümmet'in Batı
karşısında derlenip toparlanması gibi son derece yüzeysel
argümanlara dayanıyordu.
Altınoluk: Modernist
hareketin ilk çıkışında bir bakıma kendini savunma içgüdüsü var.
Yani "İslam Ümmeti nasıl toparlanır" sorusu var.
E.S: Fakat bu, çok
donanımlı bir arka plana sahip olmayan bir tavır. "Batı bizi
teknolojide geçtiyse, biz de bunu yapabiliriz; Batı bugün bize fizik
olarak hegemonya kurmuşsa, bu hegemonyayı biz Müslümanlar olarak
dengeleyebiliriz" şeklinde. Bu, fiziksel planda böyle. Bunun
felsefî, tarihsel, sosyal arka planı sorgulanmadı, araştırılmadı;
belki dikkat bile edilmedi. Dolayısıyla bu çabalar Oryantalizm'in
bilimsel verileriyle desteklenen Batı hegemonyası karşısında en
küçük bir direnme dahi gösteremedi. Ve İslam dünyası bugün müşahede
ettiğimiz noktaya geldi.
Altınoluk: Oryantalizm o
dönemde İslam dünyasının önüne ne tür sorular koydu?
E.S: Hristiyanlık
sistemleştirilmiş bir teoloji ve bunun uzantısı olarak sistemli bir
yapı arz eden normatif kurallar bütünü olmaktan uzaklaştırıldığı
için her türlü felsefî harekete, her türlü dış müdahaleye açık bir
yapı arz ediyordu. Bu süreç özellikle Hristiyanlık bağlamında
Protestan hareketin uç vermesiyle birlikte müthiş bir hız kazandı.
Daha önce Kilise'nin bir tekeli söz konusuydu. Kilise belli bir
çerçeve içerisinde tutarak Hristiyanlık üzerindeki egemenliğini,
belirleyiciliğini sürdürüyordu. Fakat Protestanlık'la birlikte
Hristiyanlık üzerine söz söyleme yetkisi Kilise'nin elinden alındı;
kitlelere yayıldı. Bunda İncil'in orijinal dilden tercüme
edilmesinin çok büyük bir etkisi var şüphesiz.
Hristiyanlık, var olmak
amacını gerçekleştirmek uğruna kendisini her türlü müdahaleye açık
tuttu. Hristiyanlığın Roma hukuku ile gerçekleştirdiği izdivaç, evet
onu bir büyük medeniyetin dini yaptı; ama o, artık kendisi olmayan
bir dindi.
Batı'da, özellikle
Aydınlanma'dan sonra bilimsel bilginin arz ettiği önem ve ağırlık,
dolaysız bir şekilde Hristiyanlığı da cazibe alanı içinde, etki
alanı içinde tuttu. Ve Hristiyanlık, bilimsel bilginin verileri
ışığında sorgulanmaya başladı. Protestanlık buna uygun bir ortam
hazırladı. Rasyonel akıl Hristiyanlığı insan aklının verilerini ve
pozitif verileri mihenk alarak sorgulamaya başladı. Hristiyanlığın,
felsefî arka planı da olan bu sorulara ve sorgulamalara verebileceği
hiç bir cevap yoktu. Onaylamak dışında pek bir tavrı da söz konusu
olmadı. Böyle olunca da Batı'nın İslam dünyası üzerinde kültürel,
sosyal, ekonomik... hegemonya kurma arzusu, hiç bitmeyen bu arzu
Oryantalist çalışmaları da yedeğine alarak Hristiyan dünyasında
yaşanan ve kısaca arz etmeye çalıştığım bu tecrübeyi İslam dünyasına
ihraç etmeye kalkıştı. Aynı zamanda bu, İslam dünyasının askerî,
kültürel, ekonomik ve zihnî anlamda zayıf olduğu bir döneme tekabül
ediyordu.
Altınoluk:
Oryantalizm'in sömürgeci çizgi içerisindeki faaliyetini biraz
vurgulayabilir miyiz? Yani kolonyalist, sömürgeci hareket
oryantalist hareketlere nasıl baktı?
E.S: Oryantalist
hareketleri besleyen arka plan şüphesiz bu koloniyalist mantık idi.
İslam dünyası fizik anlamda yeterince sömürülemiyor ve kontrol
altında tutulamıyorsa, o zaman bilinç düzeyine inilmeli ve bu
seviyede yeni bir hareket başlatılmalıydı. Aslında Oryantalistler'in
yaptıkları da bu "yeni bilinc"i oluşturmaktan ibarettir. Buradan,
Oryantalistler'in yaptığı İslamoloji çalışmalarını küçümsemek gibi
bir sonuç çıkarılmamalı. Müslümanlar'ın, özellikle modern dönem
Müslümanları'nın belki havsalalarına sığmayacak çalışmalar yaptılar.
Altınoluk: Bu hakikaten
İslamî ilimlere katkı amacını mı taşıyordu? Burada bir sorgulama
yapmak gerekmiyor mi?
E.S: Tabii ki hayır. Bu
çalışmalar belli bir ideolojiyi gerçekleştirmek için yapıldı. Belli
bir amaca hizmet etmek için yapıldı. İslam dünyasının fizik anlamda
ulaşılamayan yerlerine bilinç anlamında ulaşmak için, yani bu
faaliyetler Müslüman'ın bilincini çözümlemek için yapıldı.
Modern İslam anlayışının
kendi geleneğine –bu tasnif üzerinde de belki ileride durmak lazım–
gönderdiği sorgulamalardan iki tanesi dikkatimizi çekiyor. Birincisi
teolojik tartışmalar bağlamında İmam el-Eş'arî'nin pozisyonu,
kincisi fıkhî tartışmalar ve hadis tartışmaları bağlamında İmam eş-Şâfi'î'nin
pozisyonu. Rasyonalist akım, Allah'ın iradesinin insanın iradesi ile
arz ettiği durum konusunda yeteri açıklamayı getiremiyor. Mesela
modernist Müslüman, İmam el-Eş'arî'nin determinizminden ve İmam eş-Şâfi'î'nin
hadisçiliğinden sürekli şikâyet eder durur. Modern Müslüman için
bunu açıklamak gerçekten zordur.
Bunu niçin söyledim?
Batı'daki Modernist çalışmaların bize sunduğu veriler bu türlü özel
konularda gerçekten problem arz ediyor. Eğer Allah'ın iradesi söz
konusuysa, o zaman insan aklının belirleyiciliğinden, fonksiyonundan
ve gücünden eni konu şüphe etmemiz gerekecek. Oysa Modernizm başlı
başına rasyonalist bir arka plana dayanıyor. O zaman bu arka plana
ve bu arka planın sunduğu verilere zıtlık teşkil eden argümanlar ve
kişiler kötüdür, zararlıdır gibi bir şey ortaya çıkıyor. İşte
Modernizm'in İslam dünyasına ihraç ettiği ya da İslam dünyasının
Modernist jargondan ithal ettiği sorular İslam dünyasının kendi
geçmişine ve tarihine yönelik, ama oryantalist orijinli sorular.
Bunu açmamız gerekecek, çünkü bu önemli.
Bir kere en temelde
vahiy üzerinde eni konu bir belirsizlik var. Daha doğrusu bu
belirsizlik üzerine inşa edilmiş sorular var. Vahiy süreci nasıl
gelişiyor, nasıl oluşuyor; bunu bir fenomen olarak kabul etmek doğru
mudur? Akıl bu vahiy olgusunu nasıl açıklayabilir? Hz. Peygamber
(s.a.v)'in, ya da genelde peygamberlerin vahiy sürecine bir katkısı
var mıdır, bir dahli var mıdır, varsa ne boyuttadır? Yoksa
peygamber-vahiy ilişkisini nasıl anlamlandırabiliriz? Bu çok temel
sorular üzerine diğer soruları bina ettiler. Kur'an'ın, bugün de
yoğun olarak tartışıldığını gözlediğimiz tarihsellik problemi
bağlamında arz ettiği durum nedir? Özellikle normatif hükümler söz
konusu olduğunda Kur'an'ın tarihselliği, Kur'an'daki normatif
hükümlerin tarihselliği ne ölçüde doğrudur, ne ölçüde kabul
edilmelidir? Ardından Sünnet ve Hadis üzerindeki sorular... Temelde
Hadis ve Sünnet, Batılı araştırmacının gözünde "tradition"dan ibaret
olduğu için Batılı buna, her türlü bağlayıcılıktan ve yazılı hale
getirilmiş kurallar bütün olmaktan uzak bir "gelenek" olarak bakar.
Altınoluk: Oryantalizm
Kur'an'a nasıl bakıyor? Resulullah (s.a)'a nasıl bakıyor?
Oryantalizm'in bu alanlarda getirdiği sorular nedir? Bunların
bizdeki modernist çizgiye taşınan boyutları nelerdir?
E.S: Oryantalist hareket
dediğimiz şey, temel argümanları itibariyle yeknesak bir yapı gibi
görünüyor; ama böyle olmadığı için temel argümanlar üzerinde
konuşmak daha tutarlı olacak.
Buna göre Kur'an, büyük
ölçüde Hz. Peygamber (s.a.v)'in tecrübî sezgilerinin bir sonucudur.
Dolayısıyla Kur'an'ın normatif özelliği, ahlakî prensipler vaz eden
nassları tamamen Hz. Peygamber (s.a.v)'in sezgisel duyuşlarından
kaynaklanan birer veridir. Tabii ki Peygamber (s.a.v) çok zeki
birisidir. Gözlemler yapan, belli bir birikimi olan, ilk dönemlerde
ticaret yapması hasebiyle farklı kültürlerle temaslarda bulunan,
böyle bir imkâna sahip olmuş birisidir. Dolayısıyla, çok genel
hatlarıyla O'nun Kur'an diye insanlara ilettiği şey, bu derin
tecrübelerin ve derin sezgilerin sonucudur. Sünnet bunların pratiğe
yansımış halidir; bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından pratize
edilmiş halidir. Yani "ben size şunları şunları söylüyorum; ama bu
teorinin pratiği de şudur" şeklinde... Amelî Sünnet olarak Sünnet'in
arz ettiği durum budur.
Oryantalist çalışmada
Hadis çok enteresan bir durum arz ediyor. Müslümanlar'ın, üzerine
sistem oturttukları, inşa ettikleri bir "ruh" var. Bu ruh, Kur'an ve
Sünnet, yani Amelî Sünnet. Kur'an ve Sünnet insanlara bir bakış
açısı kazandırıyor; bir meleke kazandırıyor. Ve insanlar bu melekeyi
işleterek karşılaştıkları nev-zuhur olaylarda tavır ortaya
koyuyorlar; sonra bu tavır hadisleştiriliyor. Zamanla bir Talmud
tecrübesi yahut Mişna tecrübesi gibi gelecek nesilleri bağlayıcı bir
karakter kazanıyor. Yahut istikrar kazandırıcı bir unsur olsun diye
bunları hadisleştiriyor; bu, kültür tarafından otomatik olarak
hadisleştiriliyor. Yazılı hale dönüştükten sonra da belli bir
kutsallık kazanıyor. Tabii buna dokunmak mümkün olmuyor. Olsa olsa
bunu "yorumlamak" söz konusu oluyor; o da ehil bir zümreyle sınırlı
kalmak şartıyla.
Oryantalistler'in bu
bakışına yardımcı olabilecek gibi görünen; ilk anda hadisler ya da
uygulamalar arasındaki farklılıklar, teolojik yaklaşımlar arasındaki
ayrışmalar, Kelam ekollerinin mücadeleleri, hatta aynı ekole mensup
insanların birbirleriyle mücadeleleri, ihtilafları gibi konulardır.
Daha doğrusu bu konular öyle değerlendirilmeye müsait gibi
algılanır. Tabii bu, aynı zamanda müslüman Modernistler'in çok
iştiyakla, iştahla kullandıkları bir argümandır. Eğer Batı'daki
modern oryantalist hareket hakkında bu söylediklerimiz bir taban
oluşturabilecekse, bunun üzerine müslüman Modernistler'in
söylediklerini tahlil edebiliriz.
İslam dünyasındaki
modernleşme faaliyetleri, ne gariptir ki önce zihnî olarak
başlamadı; önce pratik olarak başladı. Osmanlı'daki askerî
teşkilatın düzenlenmesi, belki idari yapıda bazı düzenlemeler...
Belki burada şunu da tespit etmemiz gerekiyor: Batı'nın fiilî
hegemonyası altında bulunan bölgelerdeki modernist faaliyetlerle,
Batı'nın fiilî tasallutu altında bulunmayan bölgelerdeki faaliyetler
birbirinden farklı. Yani bir Hindistan'ın Seyyid Ahmed Han'ı ile
Türkiye'nin Ziya Gökalp'i, Namık Kemal'i, Mısır'ın Muhammed Abduh'u,
Reşid Rıza'sı İslam Modernizmi adına birbiriyle kimi noktalarda
bağdaşmaz tavırlar gösterebiliyorlar. Bu, muhatap oldukları Batılı
tasallutun doğrudan ya da dolaylı olmasıyla olduğu kadar, yaşanan
modernleşme tecrübelerinin yerel bazlarda arz ettiği değişikliklerle
de ilişkilidir. Dolayısıyla müslüman Modernistler'in İslam dünyasına
getirdiği yaklaşımlar da birbirlerinden farklılıklar arz ediyor.
Az önce bir kaç isim
saydık; bunlara Mısır'da Ali Abdürrâzık'ı, eklemek mümkün, Muhammed
Hüseyin Heykel'i eklemek mümkün, Kazan'lı Musa Carullah Bigiyef'i
eklemek mümkün, Hindistan ve Pakistan'dan (pek çok isim yanında)
Muhammed İkbal ve Fazlur Rahman'ı ve de Türkiye'deki son dönem
hareketleri eklemek mümkün.
Modernizm'in belki de en
trajik tarafı, çok önemli, çok büyük, çok temelli iddialara sahip
olmasına karşın bunları ve çözüme ilişkin teklifleri bütüncül bir
yapıya kavuşturamamış olmasıdır. Bu, her bölgenin Modernizm'ine göre
böyledir, hatta tek tek her bir moderniste göre böyledir. Bu, bana
göre çok doğru bir ifadedir. Dünyada yeknesak bir Modernist İslam
hareketi yok; her bölgenin, hatta her şahsın kendine özgü bir
Modernist İslam anlayışı var.
Altınoluk:
Oryantalizm'in İslam dünyasının önüne koyduğu sorular İslamî
alandaki Modernist çizgiye hangi çerçevede yansıdı? Yani bunlar
İslamî modernist çizgide nasıl şekillendi, nasıl formüle edildi?
Diyelim ki Oryantalist çizginin vahiy ve Kur'an değerlendirmeleri
var; o nasıl formüle edildi?
E.S: Kur'an vahyi
bağlamında Modernizm'in en gözde temsilcisi Fazlur Rahman söz konusu
olduğunda çok enteresan bir durum çıkıyor karşımıza. Fazlur Rahman'a
göre vahyin ilahî kaynaklı olduğu kesin.
Altınoluk: Bu noktada
Oryantalistler'den ayrılıyor...
E.S: Evet ayrılıyor.
Fakat vahyin Hz. Peygamber (s.a.v)'de zuhur ediş biçimi çok
eksantrik bir durum arz ediyor.
Fazlur Rahman diyor ki:
Eğer Kur'anî ifadesiyle vahiy Hz. Peygamber (s.a.v)'in "kalbine"
gönderilmişse, bu bize, vahyin Hz. Peygamber (s.a.v)'in kalbine
gelinceye kadar linguistik bir boyutu olmadığını gösterir. Belki
vahiy kelimelerle işitiliyordu, ama bunlar mental [zihnî]
kelimelerdir. Tamamen Hz. Peygamber (s.a.v)'in sezgisel
tecrübesiyle, ruhî dünyasıyla ilgili bir süreç ve vahiy Hz.
Peygamber (s.a.v)'in dilinde kelimelere dökülüyor.
Altınoluk: Fazlur
Rahman'a göre kelime kalıbına Hz. Peygamber (s.a.v)'in dilinde
dökülüyor...
E.S: Evet, Fazlur
Rahman'ın bu konudaki görüşleri arasında bir çelişki de her ne kadar
söz konusu edilebilirse de, çok net olmamakla birlikte tebellür eden
görüşüne göre vahiy bizim Kelam ulemasının Kelam-ı Nefsî dediği
bağlamda Allah Teala'ya aittir; ama işin lafzî boyutu, Kelam-ı Lafzî
seviyesi Hz. Peygamber (s.a.v)'de vücut bulmaktadır. Bu beni epey
düşündürdü.
Altınoluk: Fazlur Rahman
Oryantalist çizgiyle sentez yapıyor yani...
E.S: Evet (bir anlamda)
sentez yapıyor. Şimdi bu Kelam-ı Nefsî - Kelam-ı Lafzî tartışması
aslında ilk bakışta miadını doldurmuş, modası geçmiş bir tartışma.
Fazlur Rahman gibi pratikle [aktüel olanla] ilgilenmekten başka bir
şey için vakti olmaması gereken birisi niye bu tartışma ile
ilgilendi diye doğrusu epey düşündüm. Vardığım sonuç şu oldu: Fazlur
Rahman'ın bu yaklaşımını çağdaş anlama yöntemleri ile, hermenötik
teknikleri ile irtibatlandırdığımızda ortaya şu çıkıyor: Fazlur
Rahman'a göre "anlama" faaliyeti –belki teknik bir detaya iniyoruz
ama bu, konuyu netleştirmek bakımından önemli– metnin sahibini
tanımak kadar, metnin oluştuğu sosyal ve tarihî çevreyi tanımakla da
doğrudan ilgilidir.
Bunu Kur'an'a
uyarlarsanız Allah Teala'nın vahyi gönderdiği zamandaki sosyal ve
kültürel arka plan çok önemli. Fazlur Rahman "murad-ı ilahî"den çok
fazla bahsetmez. Özellikle normatif hükümler bağlamında böyle bir
tabir kullanmaz. Yani "Allah bu ayetle şunu murad etmiştir" veya
"Allah'ın muradını gerçekleştirmek için şunlar şunlar olmalıdır"
gibi bir mantık yok. İşte bu, çağdaş hermenötik veyahut yorumsama
yöntemleri ve teorileri karşısındaki tavrını yansıtıyor onun. Eğer
bir metni ideal bir biçimde anlamak istiyorsak, metin sahibini ve
metin sahibinin içinde bulunduğu sosyo-kültürel şartları ve metnin
oluştuğu sosyo-kültürel şartları –"çevresel şartlar" diyor buna–
bilmemiz gerekiyor.
Altınoluk: Diyorsunuz
ki, Fazlur Rahman'da "murad-i ilahî" kavramı yoktur. Metin sahibi
Allah Teala olduğuna göre O'nun muradını anlamak gerekmiyor mu?
E.S: İşte bu problemi
vahiy kavramına getirdiği açıklamalarla çözüyor Fazlur Rahman. Vahiy
potansiyel olarak Hz. Peygamber (s.a.v)'in içinde, ruhunda, kalbinde
mevcuttur. İhtiyaç hasıl olduğunda, hadise meydana geldiğinde bu Hz.
Peygamber (s.a.v)'in bilincinde yahut ruhunda kelimelere dönüşüyor
ve kelimeler halinde dışarıya aksediyor diyor.
Altınoluk: Peki o zaman
Peygamberimiz'in içinde kalan vahiy de vardır...
E.S: Potansiyel olarak
evet.
Altınoluk: Potansiyel
olarak... Yani yeni deyimle "güncelleşmeyen" vahiy de var...
E.S: Aslında ben ikinci
çalışmamda bu soruyu sık sormaya çalıştım. Bu, çok önemli bir
noktadır; açılması gerekir. Eğer Hz. Peygamber (s.a.v) vahyin her
hangi bir yerinde, vahiy sürecinin her hangi bir noktasında bir
belirleyiciliğe sahipse bu nedir ve boyutları ne kadardır? Hz.
Peygamber (s.a.v) vahyi mental anlamda, linguistik anlamda
belirliyorsa bu bir "yetki" midir, "sorumluluk" mudur? Eğer "yetki"
ise onda artırma, eksiltme olması da gerekir. Çünkü doğrudan vahyi O
belirlemektedir. Eğer bu bir "sorumluluk" ise, bunu Hz. Peygamber
(s.a.v)'in murad-ı ilahî'ye uygun belirlediğinden nasıl emin
olacağız? [İlahî kontrol bu sürecin neresinde ve ne şekilde
devrededir?] Bunun gibi temel sorular Fazlur Rahman'da karşılıksız
kalıyor. Bu konuyu özellikle böyle muğlak bırakıyor.
Altınoluk: Niye muğlak
bırakıyor?
E.S: Kanaatime göre
çözümleyemediği için.
Altınoluk: Acaba bunun
için mi, yoksa Fazlur Rahman'ın bu tarz bir vahiy yorumundan varmak
istediği bir sonuç var da onun için mi? Diyelim ki normatif
kuralları tarihteki şartlara indirgiyor. O zaman Fazlur Rahman
zamanına Kur'an'dan sarf-ı nazar edilerek çok geniş bir
değerlendirme alanı kalıyor. Fazlur Rahman bunu düşünmemiş olabilir
mi?
E.S: Kanaatime göre ya
Fazlur Rahman bu konudaki fikirlerini netleştiremeden dünyadan
ayrıldı, ya da bunu Fazlur Rahman uzmanlarına bıraktı. Onun çeşitli
vesilelerle ifadeye koyduğu görüşleri Fazlur Rahman uzmanları belki
bir senteze ulaştırabilirlerse bunu netleştirebileceklerdi. Aslında
çok enteresandır; Fazlur Rahman Ehl-i Sünnet'in bu konudaki görüşüne
de her fırsatta çatar. Mesela bir yerde der ki: Ehl-i Sünnet vahyin
Hz. Peygamber boyutunu küçümsemiştir. Bu, üzerinde çok durulmasını
hak eden bir ifade. Eğer Ehl-i Sünnet vahyin Hz. Peygamber (s.a.v)
ile ilgili boyutunu "küçümsemiş"se bunun sebebi ve sonucu nedir;
aksi halde ne olurdu? Bu sorular açık değil.
Altınoluk: Konu biraz
mücerret kalıyor. Yani Fazlur Rahman diyor ki: Vahyin insana
ulaşmasında Hz. Peygamber (s.a.v)'in –seçici belki değil mi?–
somutlaştırıcı, belirleyici bir rolü var. O günün şartlarına uygun
düşecek vahyi kalbinden Rasulullah çıkarıyor. Bir bakıma böyle. Ehl-i
Sünnet Rasulullah'ın bu rolünü görmezden geliyor diyor Fazlur
Rahman.
E.S: Tabii burada Fazlur
Rahman'ın savunacaklar için bir hareket alanı mevcut. O da şu:
Fazlur Rahman hiç bir zaman vahiy Hz. Peygamber (s.a.v)'in
belirleyiciliğinde ifadeye dökülüyor demiyor. Şunu diyor: Vahiy
Allah kelamıdır; ama aynı zamanda normal olarak Hz. Peygamber
(s.a.v)'in de kelamıdır. Bu kadar karmaşık, bu kadar belirsiz ve bu
kadar muğlak bırakıyor.
Altınoluk: Peki Ehl-i
Sünnet'e yönelik suçlama yerinde bir suçlama mı?
E.S: Bana göre değil. Bu
tartışma o zaman vahiy konusunun sınırlarını aşar ve bütünüyle "din"
olgusunu tartışma gündemine getirir. O zaman oturup dini yeniden
tanımlamamız gerekir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet'in bu konudaki tavrı
Hz. Peygamber (s.a.v)'in vahiy karşısındaki konumunu "küçümsemek"
değil, tamamen "nötralize" etmektir. Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine
vahiy geldiği anda nötrdür. Bu o kadar böyledir ki, ayette, "Vahiy
geldiği zaman onu hemen kapıvermek [ezberlemek] için acele edip
dilini oynatma. Çünkü onu senin (kalbinde) toplamak ve (dilinde)
okutmak bize aittir" buyuruluyor.[1] çok enteresan. Bu, Ehl-i
Sünnet'in hem Kur'an vahyi, hem de Sünnet'in kaynağı konusundaki
görüşlerini temellendiren belli başlı ayetlerden birisidir.[2]
Altınoluk:
Rasulullah'tan ayrı bir Kur'an gerçeği, vahiy gerçeği var.
E.S: Ve bu, Resulullah'a
kelimeler halinde geliyor. Resulullah bunu almak için dudaklarını
kıpırdatıyor.
Altınoluk: Yani Kelam-ı
Nefsî de Kelam-ı Lafzî de ilahîdir...
E.S: Bu o kadar net
ki!.. Buna benzer başka ayetlerden de aynı hüküm çıkıyor.
Altınoluk: Peki Fazlur
Rahman'ın bundan vardığı sonuç ne? Rasulullah'ın vahyi
belirlemesinden nereye gelmek istiyor? Ve kendi bulunduğu zamanda
bunu gündeme getirmesinin sebepleri ne olabilir?
E.S: Bu sonucu kendisi
çok net bir biçimde ifade etmiyor. Ama az önce de dediğim gibi
çağdaş anlama ve yorumsama teknikleri ile bunu ilişkilendirdiğimiz
zaman ortaya şu sonuç çıkıyor: Kur'an tamamen indiği dönemin sosyo-kültürel
sorunlarına çözüm getirmiştir. Hatta Kur'an vahyini belirleyen bir
müşrik Mekke arka planı vardır. Kur'an vahyini bunlardan
soyutlayarak anlamanız mümkün değildir; bunları bilmeniz gerekir.
Kur'an, geldiği dönem için hem ahlakî hem de normatif hükümler
içeren bir kitaptır. Ama bizim için ne ahlakî ne de normatif hüküm
içerir; prensip de içermez.
Altınoluk: O zaman
bağlayıcılığı da ortadan kalkıyor...
E.S: Tabii.
Altınoluk: Esasında
Batı'ya karşı bir eziklik duyan İslam dünyası böylece Kur'an'ın,
yollarını tıkadığı fikrinden kurtulacak, önlerine bir özgürlük alanı
çıkacak; orada istedikleri gibi, kendi aklî ölçülerinde bir alan
meydana getirecekler.
E.S: Kur'an'ın
bağlayıcılığını ilahî vasfıyla bütünleştirerek başka türlü aşmanız
mümkün değil çünkü.
Altınoluk: Bu, Kur'an'ın
var oluşunu çok anlamsız hale getiriyor. Diyelim ki Kur'an'ın Asr-ı
Saadet için var oluşu anlamlı; çünkü o tarihsel zeminde bir anlam
ifade ediyor. Peki Fazlur Rahman için ne anlam ifade ediyor Kur'an?
E.S: Fazlur Rahman için
Kur'an'ın ifade ettiği anlam şu: Bunu çok net söylüyor, hatta bu
konuda bazı Modernistler'e de sitem ediyor. Diyor ki: "Bazı
Modernistler, Kur'an'dan doğrudan ahlakî prensipler
çıkarabileceğimizi zannettiler. Aslında Kur'an ahlakî hükümler
bağlamında bize prensipler dahi sunmaz. Çok genel ve soyut bazı
yönlendirmelerde bulunur. Biz, ondan hareketle önce ahlakî ilkeleri
çıkarmalıyız." Bu, Fazlur Rahman'ın düşünce dünyasının da bir özeti
aslında. Kur'an'a, ondan genel ahlakî prensipler çıkarmak için
başvurmalıyız. Bu konuda Kur'an bize rehberlik eder. Bu ilkeleri
çıkardıktan sonra Kur'an'ın kapağını kapatırız. Bu ilkeler üzerine
bir Teoloji kurarız. Ve yine bu ilkeler ve Teoloji üzerine de Hukuk
inşa ederiz. Formül bu.
Altınoluk: Hangi dönemde
yaşanıyorsa, o dönemin insanının inisiyatifine bırakıyor...
E.S: Ahlakî ilkeler
evrenseldir, tarihler ve coğrafyalar üstüdür diyor. Bu, Fazlur
Rahman'a bir hareket alanı açıyor gibi gözükse de, belki burada o
büyük bir handikapa düşüyor. Bir şey daha diyor: Bu ahlakî ilkelere
ulaşmak için iman şart değildir. Yani ahlakî ilkelere, iman olmadan
da, objektif bir zihnî faaliyetle ulaşabilirsiniz.
O zaman bir insanı
Müslüman ve bir toplumu İslamî kılan nedir? Yahut Müslüman'ın
bilincindeki Allah, yetkileri elinden alınmış, sadece Tabiat
olaylarına hükmeden bir muktedir midir, soruları çıkıyor ortaya.
Bütün bunları düşünürken benim aklıma şu hadis-i şerif geliyor:
"Sizden öncekilerin yollarına, ["sünnet"lerine] tabi
olacaksınız..."[3] Dikkat edilirse Yahudiler'in Talmud,
Hristiyanlar'ın İncil tecrübesi, sonunda Müslümanlar bağlamında
Kur'an'a uygulanır oldu.
Altınoluk: Yani insanın
Allah ile olan vahiy ilişkisini koparmış oluyorlar.
E.S: Elbette.
Altınoluk: Ve Kur'an,
isterseniz, dilerseniz bir başvuru kitabı öyle mi?
E.S: Fazlur Rahman'a
göre Kur'an bir "başvuru kitabı" değil; sadece ahlakî ilkeleri bulup
çıkarmak için kendisine başvuracağımız bir rehberdir. Onun dışında
Kur'an'ın insan hayatı bakımından hiç bir belirleyiciliği yoktur.
Altınoluk: Peki
Rasulullah'a nasıl bakıyor?
E.S: Hz. Peygamber
(s.a.v) her şeyden önce tarihsel bir şahsiyettir. Fakat burada şunu
söylememiz lazım: Bu söylediklerimiz Fazlur Rahman'a özel
düşüncelerdir. Başka Modernistler başka türlü düşünebiliyor. Ama
zannediyorum ülkemizde bugün tartışılmakta olan konularda
belirleyicilik şansı ağırlıklı olarak Fazlur Rahman-Efganî-Abduh
çizgisinde yoğunlaşıyor.
Hz. Peygamber (s.a.v),
Fazlur Rahman'a göre belli bir sosyo-kültürel ortamın nesnesidir.
Dolayısıyla Kur'an vahyini pratiğe aktarırken ortaya koyduğu Amelî
Sünnet –ki Fazlur Rahman buna "Nebevî Sünnet" der–, Müslümanlar için
bir modeldir. Fakat hemen arkasından şöyle ekler: Hz. Peygamber
(s.a.v)'e ait olan bu davranışlar ve bunların sözel ifade biçimleri
olan Hadisler nicelik olarak çok fazla değildir. İlk dönem
Müslümanları Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakemliğine, belirleyiciliğine
çok fazla, sıkça başvurmamışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v) de her
şeye öyle çok fazla karışmamıştır.
Devam ediyor: Hz.
Peygamber (s.a.v)'in hem hadisi, hem sünneti nicelik olarak azdır;
nitelik olarak da Müslümanlar için başvurulması gereken o zamana
özgü bir numunedir. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v)'in irtihalinden
sonra Ümmet, Kur'an'dan ve Nebevî Sünnet'ten aldığı ruhla
karşılaştığı olayları çözmeye başladı. Her yörenin –bu ruhun farklı
tezahürleri, farklı yansımaları dolayısıyla– farklı sünnetleri oldu.
Medine'nin, Kûfe'nin bir sünneti oldu; Basra'nın, Şam'ın birer
sünneti oldu. İşte bunlar "Yaşayan Sünnet"tir. Bu Yaşayan Sünnetler
içerisinde ilk dönem Fıkıhçıları'nın içtihadları vardır, örf vardır
ve bu içtihadlar Yaşayan Sünnet ruhuyla yoğrulup neticede İcma'ı
meydana getiriyor. Fakat bu, durağan bir süreç değil. İcma olduğu
zaman orada bitmiyor; yeni süreçler yeni ihtilafları, yeni
içtihadları ve yeni icmaları oluşturuyor.
"Bu süreç, Hadis
hareketi ile varlığını ve hayatiyetini yitirmiştir. Hadis, istikrarı
sağlamak amacıyla üretilmiş, formüle edilmiş; dolayısıyla yeni
içtihada alan kalmamıştır. Her şey artık Hadis kriterine göre
belirlenmek zorunda kalmıştır. Bu, eş-Şâfi'î ile başlayan ve İslam
dünyasının geneline hakim olan, ezici bir üstünlük sağlamış bir
harekettir. Artık İçtihad'dan ve İcma'dan söz etmek mümkün değildir;
ortada Hadis vardır ve herkes görüşünü ona dayandırmak zorundadır."
O halde Hadis nedir?
İşte "Hadis, ilk dönem Hukukçularının içtihadlarının, arkasına senet
zincirleri eklenmek suretiyle Hz. Peygamber (s.a.v)'e atfedilmiş bir
şeklidir."
Fazlur Rahman burada
özellikle "Mevzu [Uydurma] Hadis" tabirini kullanmıyor. Buna "ifade
etme" ya da "formüle etme" diyor. "Hz. Peygamber (s.a.v)'e ait olan
hadisler [Nebevî Hadis ] çok azdır" diyor. Bu ne ifade eder, çok net
değil, ama "azdır" diyor.
Altınoluk: Rakam veriyor
mu?
E.S: Hayır.
Altınoluk: Ama rakam
verenler var. 17 tane diyorlar. 19 diyenler var.
E.S: Farklı
modernistlere göre Hadis'in ağırlığı farklı önemler arz edebiliyor.
Söz gelimi kimilerine göre "el-Muvatta" yeterli ve belirleyicidir;
öbürlerine itibar etmek gerekmez; kimilerine göre ise dediğiniz gibi
rakamlar söz konusudur.
Eğer Müslüman Hukukçu,
Müçtehid, Fakih Kur'an'dan ve Nebevî Sünnet'ten aldığı ruhla bir
içtihadda bulunuyorsa, bu içtihadı, arkasına bir senet zinciri
ekleyip Hz. Peygamber (s.a.v)'e atfetmek ahlakî bir problem arz
etmez. Belki bu bir gerekliliktir. Dolayısıyla alışılagelmiş
şekliyle bu, bir "hadis uydurma" faaliyeti olarak gözüküyor ve bizim
için karanlık ve lekeli bir faaliyet. Ama Fazlur Rahman'a göre bu
böyle değil.
Peki Fazlur Rahman'ın
düşünce dünyasında, Hadis konusunda söyledikleri arasında "uydurma
hadis" nerede duruyor? Bir yerde durmuyor. Çünkü uydurma hadis diye
bir şey yok. Uydurma hadis tarihte hangi mantıkla ortaya çıktı,
Hadis uleması bu işe nasıl baktı yahut Hukukçular, Müçtehid İmamlar
bu işe nasıl baktı gibi konuları Fazlur Rahman'da aramak beyhude.
Çünkü cevabı yok.
Altınoluk: Bu görüşe
göre hepsi uydurma gibi gözüküyor.
E.S: "Uydurma" demiyor,
"formüle edilmiş" diyor.
Altınoluk: Kur'an-ı
Kerim'de bizzat vahyin Hz. Peygamber (s.a.v)'e verdiği yetkiler var.
Bu yetkilere Fazlur Rahman nasıl bakıyor?
E.S: Evet, sorulması
gereken temel soru budur. Fazlur Rahman için "din" ya da İslam
insanlara temelde ahlakî bir yol göstericilik maksadıyla gönderilir.
Bunu gerçekleştirmek için vahye ilk muhatap olan toplum için
normatif hükümleri uygulamak kaçınılmazdır. Vahyin gerçekleştirmek
istediği şey ancak böyle mümkündür. Ama bu, aynı kalıpların her
hangi bir zaman diliminde her hangi bir topluma aynen
uygulanabileceğini göstermez. Böyle düşünmek saçmalıktır. Yani
sizin, 1400 sene önceki bir kalıbı alıp her hangi bir topluma
uygulamaya kalkmanıza Sosyoloji de müsaade etmez, insan fıtratı da
müsaade etmez. Esasen Kur'an da insanlardan böyle bir şey istemior
deniyor.
Altınoluk: Peki Fazlur
Rahman "insan fıtratı" diye bir şey kabul etmiyor mu?
E.S: Ahlakî ilkeler
evrensel olduğu için bu ilkelerin kabulü aynı zamanda insan
fıtratını tanıma anlamına geliyor. Dünyanın her hangi bir yerinde
her hangi bir insan içkinin haram olduğunu, hırsızlığın yasak
olduğunu, adaletsizliğin,.hakkaniyetsizliğin kötü olduğunu, yardım
severliğin iyi olduğunu kabul ediyorsa, bu, aslında İslam'ın
gerçekleştirmek istediği şeyden çok farklı değildir.
Ama burada karşımıza bir
problem çıkıyor: Neden o zaman Kur'an'a bir takım ahlakî ilkeler
çıkarmak için başvuracağız? Eğer ahlakî ilkeler evrenselse, neden
kendimizi Kur'an'la sınırlayalım ki? Bu sorunun cevabı yok.
Ahlakî ilkeler üzerine
inşa ettiğimiz Teoloji ve Hukuk neticesinde öyle bir pratik ortaya
çıkıyor ki, –biraz daha somuta indirgemek gerekirse– halk, belli bir
İslamî bilinç seviyesine ulaşmış insanlardan oluşuyor.
Bu, Fazlur Rahman'ın
"el-Medînetu'l-Fâzıla"sıdır. Ulema bu seviyenin tutturulmasında
önemli bir rol oynar. Halk kendi temsilcilerini seçer; bir meclis
oluşturur. Çok enteresan argümanlar var burada, onun için
söylüyorum. Bir kanunun doğru veya yanlış olduğunun tek kriteri
"halkın iradesi"dir. Halkın iradesi bir kanunu kabul ettiği zaman bu
kanunun doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılmaz; o, tümüyle
İslamî'dir. Halk iradesine dayanması yeterlidir. Hatta halkın
temsilcilerini göndererek oluşturduğu meclis öyle bir yetkiye
sahiptir ki, "ne Allah bu meclise hangi kanunu çıkaracağını söyler,
ne de Ulema ona her hangi bir şeyi dikte edebilir." Bu, aynen kendi
tabiriyle böyle. Burada tek belirleyici halkın iradesidir. Hatta
diyor ki: Eğer bir halk, kendi iradesiyle İslamî olmayan[4] bir
sisteme geçmek istiyorsa, kimsenin bunu engellemeye kudreti de
yoktur, yetkisi de yoktur.
Altınoluk: Fazlur
Rahman'ın düşünce dünyasında "bağlayıcı ilkeler" nedir?
E.S: Ahlakî ilkelerdir.
Altınoluk: Ahlakî
ilkelerin kaynağı nedir? Mesela aklın bağlayıcılığı nedir? Akıl
bağlayıcı mıdır? Vahiy bağlayıcı değil, Peygamber bağlayıcı değil;
akıl bağlayıcı mıdır?
E.S: Fazlur Rahman'ın
Teolojik sisteminde önerdiği şu: Yaşayan Sünnet'i oluşturan mantık,
yani Nebevî Sünnet ve Kur'an vahyinin oluşturduğu ruha geri
dönülmelidir. "Yaşayan Sünnet'in, Örf'ün, İçtihad'ın kendini Hadis
barajına döktüğü o noktaya yeniden dönmeliyiz" diyor. Yani kendi
Yaşayan Sünnet'imizi oluşturmalıyız. Bunu da Nebevî Sünnet'ten ve
Kur'an vahyinden çıkardığımız ahlakî ilkelerden hareketle
yapmalıyız. Buradaki temel faaliyeti aklın gerçekleştireceğinde
kuşku yoktur.
Peki Kur'an vahyinden
hareketle ahlakî ilkeleri nasıl tespit edeceğiz? Buna Fazlur
Rahman'ın çok meşhur "iki yönlü bir hareket" teklifi var. Birinci
hareket vahyin nazil olduğu döneme gitmek ve o dönemin sosyo-politik,
sosyo-kültürel şartlarını tahlil etmek; yani arka plana inmek.
Burada sebeb-i nüzul rivayetlerinden istifade edebiliriz diyor.
(Oysa diğer konulardaki rivayetlerin "formüle" edilmiş olduğunu
kabul edersek, sebeb-i nüzul'e ilişkin rivayetlerin bunun dışında
tutulmasını makul ve gerekli gösterecek bir dayanak bulmak mümkün
olmayacaktır.) Vahyi oluşturan mantığı anladıktan sonra ikinci
hareket olarak tekrar günümüze dönüp, somut olayı inceleyip, o olaya
bu mantıktan hareketle nasıl bir çözüm getirebiliriz, bunu
araştırmalıyız, diyor. Böyle iki yönlü bir hareket teklif ediyor.
Altınoluk: Burada yine
Kur'an'ı temel alan bir yaklaşım mı var?
E.S: Hayır, tam olarak
öyle değil. Kur'an vahyinin somut olaya getirdiği çözümün mantığını
ve ruhunu temel alan bir yaklaşımdan söz etmek daha doğru. Zira
kendisi bir yerde şöyle der: Değişim ilkesi kabul edilirse bu
faaliyet hiç bir şeyle sınırlandırılamaz; hatta Kur'an'ın kanun
koyan ayetleri bile bu değişimin kapsamındadır."
Altınoluk: Peki Türkiye
pratiğine baktığımızda Modernist çizgide daha Kur'an ağırlıklı,
Kur'an'ı her şeyin önüne koyan, ama o çerçevede diğer kaynakları
sorgulayan bir yaklaşım var. Fazlur Rahman çizgisinden bu dönüşümün
nedeni nedir? Kur'an'ı tekaddüm etmeye yönelik bu çaba neden?
E.S: Şimdi ben bu
ikisini birbirinden çok farklı, çok bağımsız, çok ayrı çabalar
olarak göremiyorum. Başta da söylemiştik, Modernist hareket,
temsilcilerine göre değişiklikler arz eden bir mahiyet gösteriyor.
Belirgin, dört başı mamur, çerçevesi çizilmiş sistemli bir Modernizm
hareketi yoktur; "Modernist hareketler" vardır.
İkinci olarak, Kur'an'ı
önceleyen bu mantığı da sorguladığımız zaman aslında Fazlur
Rahman'dan çok farklı bir manzara çıkmıyor karşımıza. Kur'an'ı
öncelediğini ve "sadece Kur'an bağlayıcıdır" teziyle hareket
ettiğini gördüğümüz insanların, "Peki Kur'an'ı nasıl anlamalıyız?"
sorusuna verdikleri pratik cevaplara bakıyoruz.
İşte ekstrem örnek,
hırsızın elinin kesilmesi meselesi. Burada çok rahat şunu
söyleyebiliyor insan: Hırsızın elinin kesilmesi gerekmez. Onu toplum
önünde kınamak yahut faş etmek için eline bir çizik atarsınız; o
çizik o insanın sosyo-kültürel konumunu etkiler, dolayısıyla kat-ı
yed'den murad hasıl olmuş olur." Kur'an ve sadece Kur'an sloganının
kapağını kaldırdığımız zaman bunun altından çok somut makul şeyler
çıkmıyor. Daha doğrusu bizim anladığımız şeyler çıkmıyor. Eğer öyle
olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaati vurgulayan onlarca ayeti
nereye koyacaktınız? Nitekim bunun da cevabı şöyle veriliyor: Hz.
Peygamber (s.a.v)'e itaati vurgulayan ayetler onun sağlığıyla
[hayatta olduğu dönem ile] sınırlıdır. Çünkü sonra araya çok farklı
beşerî unsurlar girdi, kötü kasıtlar girdi ve Hz. Peygamber
(s.a.v)'in ortaya koyduğu model, güvenilemez kaynaklar vasıtasıyla
bize intikal etti. Buna güvenemeyiz. İşte Sünnet böyle; ama
Kur'an'ın arz ettiği durum da (ayetlerden çıkarılan neticelerin
birbirine uymaması bakımından) bundan çok farklı değil.
Altınoluk: Fazlur Rahman
niye böyle bir şeye yöneldi? Niye böyle Kur'an'ın etki alanını
sınırladı? Niye Hz. Peygamber (s.a.v)'in etki alanını sınırladı?
Niye böyle bir şeye ihtiyaç duydu?
E.S: Bu, aslında
Modernizm'i anlatırken en başta vurgulanması gereken bir noktadır.
Modernizm yeni bir bilinç oluşturma peşindedir. Alışılagelmiş
kabullerden, düşünce kalıplarından tamamen azade, yeni bir bilinç
oluşturma peşindedir. Bunu oluştururken aslında nötr bir noktadan
hareket etmiyor. İstişrak faaliyetinin kendisine sağladığı arka
plandan faydalanarak yapıyor bunu. Bu nokta, Modernist hareketin
ortaya çıkışını hazırlayan en temel hususlardan birisi olması
bakımından son derece önemlidir. Yani Müslümanlar'ı "bu kötü
durumdan kurtarmak" için İslam'ı yeniden "okumak."
Yani siz 20. yüzyıl
insanına el kesme hadisesini anlatamazsınız. Bu, o dönem
bedevilerini "yola getirmek" için öngörülmüş bir ceza türüdür. Hatta
kendi ifadesiyle "o toplum bu kanunlarla ancak o kadar ileri
götürülebilirdi, fazla değil." Dolayısıyla Allah o toplumu o kadar
ileri götürmek için o kanunları o topluma vaz etmek durumundaydı.
Şimdi modern insanın
ufku genişlemiş, eski düşünce kalıplarını yıkmış, "bilim" gibi
kendisine çok korkunç imkânlar sağlayan bir fenomene sahip olmuş, bu
bilimin verilerine sahip olmuş. Doğanın yapısına ait, keşfedemediği,
söz edemediği hemen hemen hiç bir alan kalmamışken kendimizi neden
1400 sene öncesinin kalıplarıyla sınırlı tutalım? Bu, modern insanın
şanına yakışmaz.
Altınoluk: Batı'nın
meydan okumasına karşı bir savunma psikolojisi var. "Biz el kesmeyi
anlatamayız insanlığa; ahlakî değil bu; öyleyse bunu unutalım. Bunu
unutacak bir sistem geliştirelim. Vahye böyle bir bakış
geliştirelim. O zaman daha iyi savunuruz" gibi bir psikoloji bu...
E.S: Tabii. Bir de işin
ilginç bir boyutu daha var. Bu, ağırlıklı olarak Modernist
düşüncenin temsilcilerinin çoğunda var. Kur'an ve Sünnet nassları
bizim için (birincisi bağlamında) bağlayıcı ve (ikincisi bağlamında)
güvenilir olmadıkları için elimizde kala kala Kur'an'ın çok temel
ahlakî ilkeler i ihtiva eden nassları kalıyor.
İşte buradan İbrahimî
dinlerin diyaloğu yahut Tevhidî dinlerin birlikteliği gibi
hareketler zuhur ediyor. Bu konuda Modernist Müslümanlar'ın
yaklaşımları oldukça ilginçtir. Belki de hiç üzerinde durulmayan bir
taraflarıdır bu. Yani "Cennet'i kimse tekelinde tutamaz. Yahudiler
nasıl "Biz Allah'ın sevgili kullarıyız" diye yanlış söylüyor
idiyseler, Müslümanlar da bugün aynı şeyi yapıyorlar; "Allah'ın
sevgili kulları sadece biziz" diyorlar, "Cennet sadece Müslümanlar'a
aittir" diyorlar. Ancak yanılıyorlar. Meşhur el-Bakara, 62, el-Mâide,
69. ayetleri bu tür "tekelci" bir zihniyeti kırıyor. O halde her
din, her kültür, her medeniyet, kendi istikametiyle doğruya ulaşma
çabasındadır ve bu çabaların hepsi aslında aynı noktaya çıkar; aynı
derecede önemsenmelidir, aynı derecede kutsal ve doğru
hareketlerdir."
Bu bizi oldukça farklı
bir noktaya götürüyor. Sadece Modernistler'in İslam dünyasına
yönelik çabalarıyla sınırlı değil mesele. İslam dünyasının gayri
İslamî dünya ile irtibatını, ilişkilerini, medeniyetler arası
iletişimi Modernist müslüman çok farklı bir bağlamda kurmaya
çalışıyor. Ortada İslam diye bağlayıcı olması gereken bir şey yok.
Altınoluk: Kur'an'ı
yonta yonta küçülttüğünüzde Hz. Peygamber (s.a.v)'i neredeyse devre
dışı bıraktığınızda bir dünya dininde birleşmek kolaylaşıyor. Peki
kendi dünyamızı savunalım derken bütün setleri sıfırladıklarına dair
bir kanaat, bir şüphe olmamış mı Modernist çevrelerde?
E.S: Böyle bir endişe
yok ki. Doğru olan bu çünkü. Bugün bize Modernizm'in yol açtığı
sistem siyasî anlamda laikliği işaret ediyor. Bu, bu anlamda
tartışmalıdır, maluldür. Ama bu, Modernist için böyle değil. Doğru
olan budur. Dünya sistemi bağlamında da böyledir, yerel bağlamda da
böyledir.
Altınoluk: Sekülarist
bir yaklaşımın fikrî zeminini hazırlayan bir gelişme bu. Şimdi İslam
ülkelerinde Batı'nın bir dayatması var. İslam'ın ikinci plana
itildiği bir sistem yapılanması bu... Türkiye gibi örneklerde çok
somut biçimde görüyoruz bunu. Laikliğin egemen olduğu, dinin sadece
kul ile Allah arasına indirgendiği bir yapı. Burada hakim sistem
dinin normatif yapısı bir kenara bırakılsın; din o alanlardaki
iddiasını bıraksın diyor. İslam dünyasında böyle bir yapının egemen
olması isteniyor. Bir bakıma bunun fikrî zemini mi hazırlanmış
oluyor böylece?
E.S: Elbette. Dikkat
edilirse İslam dünyasına yönelik Hristiyanlaştırma çabaları
[Misyonerlik faaliyetleri] –özellikle son yüzyılda– eski önemini
kaybetmiş gözüküyor. Yani insanları, toplumları Hristiyanlaştırma
propagandası ile yüz yüze bırakıp tepki toplamaya artık lüzum yok
ki... Çünkü Müslüman eğer "dinlerin diyaloğu" noktasına gelmişse,
ona ille de Hristiyan etiketi vurmanız gerekmez artık. Çünkü maksat
hasıl olmuştur. Bu bağlamda Kur'an'ın ve Sünnet'in bağlayıcı,
normatif hükümleri tarihsel olduğuna göre, Kur'an'ın bizden istediği
sadece ahlakî nitelikleri haiz insan olmamız olduğuna göre, hangi
yasayı ne şekilde yapacağımız, nasıl uygulayacağımız, diğer toplum
ve dinlerle ilişkilerimizin hangi zeminlerde gelişeceği sadece bizi
ilgilendirir. Tarihin her hangi bir döneminde bu hususların her
hangi bir şekilde zuhur etmiş olması, tamamen tarihin o dönemiyle
ilgilidir. Buna parça konular [cüz'iyyat] da dahil edilir.
Diyelim ki bir seküler
yapı oluşturdunuz. Bu yapı içerisinde Kur'an'ın "haramlar"ı ve "helaller"i
nereye oturacak? Bunlar da tarihsel. İşte çok spesifik ve spekülatif
faiz tartışması. Fazlur rahman diyor ki: "Eğer dünya toplumları ile
yarış eden gelişmiş, ilerlemiş bir toplum olmak istiyorsanız ve bu
toplumun oluşturulması için (ekonomik açıdan) olmazsa olmaz bir şart
ise faiz, o zaman siz bunun gayr-i İslamî olduğunu söyleyemezsiniz."
Çünkü mantık şu: "Kur'an bizden, faizi yasaklamamızdan önce "ileri
bir toplum" olmamızı istiyor." Mantık bu olunca haramlar da helaller
de birden buharlaşıyor.
Altınoluk: Aslında "Kur'an
bizden şunu istiyor" gibi sözlerin de pek bir tabanı yok buna göre.
Bu noktada laiklik konusunu, hakim sistemle İslam'ın ilişkisini
biraz daha açabilir miyiz?
E.S: Genelde Modernist
müslüman, özelde Fazlur Rahman İslam Ümmeti'nin Batı karşısındaki
yenilgisinden hareket ettikleri için, bu yenilginin nasıl
dengeleneceğine dair verdikleri cevaplar da üç aşağı beş yukarı
benzerlik arz ediyor. Bir kere teknolojik modernizme hiç bir itiraz
yok. Sosyal ve siyasal modernizme de hiç bir itiraz yok. Aslında
Modernistler'in kendi aralarındaki ihtilaflar ağırlıklı olarak fikrî
nedenlerden kaynaklanıyor.
Fazlur Rahman özelinde
ise durum şu: Ümmet'i bağlayan tek şey "ahlakî ilkeler" olduğu için
bu ahlak vurgusu son derece önemli. Bu belki Modernistler'in temel
kimlik tespitinde bize yardımcı olabilecek temel unsurlardan birisi.
Ahlakîlik, dinin basitleştirilmesi ve rasyonalite...
Zaten Modernistler'de
Ulema'ya bakış da net bir şekilde ortadadır. İslam, Ulema'nın
"tekelinden" alınmalı –özellikle Fazlur Rahman'da–, halka
yayılmalıdır. Dolayısıyla halkın iradesi neyse, İslamî olan da odur.
Bu aslında yüzdeyüz demokratik bir yapıdır. Ama bu, Batı'dan ithal
bir demokrasi değil, bir "yeniden keşif"tir. İslamî dinamiklerle
demokrasinin yeniden keşfi anlamına gelir.
Dolayısıyla eğer şu anda
içinde bulunduğumuz fizik şartlarda Ümmet'in menfaati veya İslam
ulusunun menfaati gelişmeye, ilerlemeye bağlıysa –ki bu,
Modernistler'in vazgeçilmez hareket noktalarındandır– ve bunların
ucu da laikliğe çıkıyorsa mesele yoktur. Esasen Kur'an'dan
çıkarılacağı söylenen ve bizim için bugün biricik kurtarıcı unsur
olan "ahlakî ilkeler bütünü", pratik uygulamalar bağlamında Kur'an
ve Sünnet'in öngördüğü belli normatif hükümlerle pekala çelişik
sonuçlar getirebilir. Zira aslolan bu parça hükümlerin uygulanması
değil –nitekim laiklik ile İslam arasındaki ilişki bu noktada
çıkmaza girmektedir– bu genel-evrensel ahlakî ilkelerden hareketle
oluşturulacak hukuk sisteminin uygulanmasıdır. Ve yine esasen bu
parça hükümler tarihsel olduğu için laiklik tartışması da pratik
olarak önemini yitirmektedir. Çünkü artık elimizde elkol kesme,
kısas gibi "tarihsel çözümler" değil, bu çözümlerle varılmak istenen
gayeyi yakalamış bulunan "ilkeler" bulunmaktadır. Bu ilkelerle söz
konusu tarihsel çözümler arasında da karşılıklı bir "zorunluluk"
yoktur.
Geriye, Kur'an'dan
çıkarılacak ahlakî-evrensel ilkelerin laiklijle bağdaşıp
bağdaşmayacağı problemi kalmaktadır. "Sosyal adalet", "yardımlaşma",
"eşitlik" gibi ahlakî-evrensel ilkelere her hangi bir sistem itiraz
etmeyeceğine göre, ortada İslam-laiklik çatışması gibi bir problem
de kalmayacaktır...
Altınoluk: Batı İslam
ülkelerinde laikleşmeyi özendiriyor. Laik yönetimleri seviyor Batı.
Laikler din alanını sınırlandırmayı seviyor. Daha doğrusu kendi
iktidarlarının bu sınırlamaya bağlı olduğunu biliyorlar. Laikliğin
öngördüğü husus şu: "Tanrı belirlemesin normatif kuralları; insan
belirlesin." Dolayısıyla Tanrısal kaynaklar, diyelim ki vahiy, insan
için kural koyma yetkisine sahip bir kurum olmamalı. Laik yönetimler
bunu seviyor. Modernistler de böyle bir din çerçevesi
oluşturuyorlar. Böylece Batı Modernistler'i seviyor. Böyle bir
denklem çıkıyor ortaya. İşin başına dönersek; Modernist çizgi
aslında Batı'nın İslam alemine yönelik meydan okumasına cevap
kaygısı ile ortaya çıkmıştı. Ortaya böyle bir trajik sonuç mu
çıkıyor? Meydan okumaya cevap olsun diye çıktınız ama, sonunda köle
oldunuz, dini de kendinizle beraber köle yaptınız gibi bir sonuç mu
çıkıyor?
E.S: Bunu belki genel
olarak tüm Modernist hareketlere şamil kılmak doğru değil; ama
Modernist hareket dendiği zaman akla gelen temsilciler bağlamında bu
pekala anlamlı bir netice. Çünkü eğer siz şu ya da bu şekilde Kur'an
ve Sünnet nasslarının tarihsel olduğunu söylüyorsanız, bunun sizi
götüreceği nihai nokta laikliktir, sekülarizmdir. Doğru olan, toplum
iradesidir; kendinizi Kur'an ya da Sünnet'in her hangi bir nassıyla
sınırlandırmanız gerekmiyor.
Altınoluk: Bir bilim
adamı olarak pek çok tahlil yapılabilir, ama kendinizi sade bir
müslüman olarak telakki edip Modernist çizgiye baktığınızda ne
hissediyorsunuz?
E.S: Bunu, Türkiye'de
yetkili bir ağız olarak gördüğüm birisinin ifadesi ile söyleyeyim: "Modernizm
bir "sapma"dır." Fikrî anlamda bir sapmadır; hatta zaman zaman imana
taalluk eden handikapları vardır. Dolayısıyla sokaktaki insanın bu
akıma paçayı kaptırmaması lazımdır. Bizim için önemli olan, Ehl-i
Sünnet ve'l-Cemaat akidesinde oluşturulmuş sisteme olabildiğinde
sıkıca yapışmaktır. Karşılaştığımız problemleri bu sistemin bize
verdiği ruhla çözmeye yönelmeliyiz. Sistemimizi, kültürümüzü,
marifetimizi oluşturan ruhu yeniden keşfetmemiz lazım. Burada
özellikle İslamî alanda çalışan ilim adamlarına çok büyük görev
düşüyor. Bu ruhu yeniden keşfedip ortaya koymamız gerekiyor.
Altınoluk: Şöyle
düşünülebilir mi? Mesela Fazlur Rahman'ın getirdiği çerçeve, Fazlur
Rahman'ın dinle ilişkisini çok yaralamıyor olabilir. Ama o kamuya
yansıdığında, din ile ilgili temel koordinatları oluşmamış insana
yansıdığında dini ortadan kaldırıyor; vahyi ortadan kaldırıyor.
E.S: Tabii ki bizim gibi
düşünce/inanç dünyası paramparça olmuş bir toplum için bu türlü
kalıp yargıları ortaya koymak çok zordur.
"İslam düşüncesi" diye
bir fenomen var ortada. "İslam düşüncesi" hadisesi, bizim
şuurumuzun, bilincimizin gerçekten yabancısı olduğu bir şey.
"Düşünce" faaliyeti aklî bir faaliyettir. Bizim literal dünyamıza
bakıyorsunuz, düşünce faaliyetini anlatan bir kaç kavram var; "taakkul"
var, "tefekkür" var, "teemmül" var, "tedebbür" var. Fakat bunlardan
hiç birisi "düşünce" kelimesinin yüklendiği anlamı ifade etmiyor.
Çünkü bizim geçmişimizde böyle bir faaliyet yok. "Düşünce adamı",
"düşünür" kelimelerinin karşılığı yok. Bir "mütefekkir" var;
"tefekkür"den türemiş. O da modern zamanlara ait. Bizde "düşünce"
kalp ile ilgili bir hadisedir.
Altınoluk: İmana bağlı
bir hadisedir. Son söylediğiniz "düşünce", sorgulayıcı boyutu olan
düşünce...
E.S: Bağımsız, aklî bir
faaliyet. Bugün hemen her İslamî metinde bir "İslam düşüncesi"
vurgusu var. Bunu modern bir duruş olarak tespit etmek zorundayız.
Dolayısıyla İslam düşüncesi dediğimiz şeyin ürettiği her bilgiye
ihtiyatla yaklaşmak zorundayız. Sokaktaki insan için böyle bir durum
söz konusu.
Altınoluk: Son günlerde
yapılan tartışmalarda her şey Kuran'a dayandırılıyor; oraya
dayandırılınca da iş bitiyormuş gibi görüntü oluşuyor. Ama temel
dayanaklar yine ortada yok.
E.S: Kur'an'ı anlama ve
yorumlama hususunda "Önce Kur'an" çağrısı yapanların, öncelikle
bütüncül bir sistem ortaya koymaları gerekiyor. Kur'an'ı nasıl
anlayacağız, ilkelerimiz nedir, hareket tarzımız ne olmalıdır? Böyle
bir sistem yok. Böyle bir sistemin olmayışı aslında belki –en
azından bazıları için– bilinçli bir durumu işaret ediyor. Çünkü
böyle bir sistem olduğunda ilmî olarak kendisini onunla
sınırlandırmak zorunda. Bunu yaptığı zaman da Kur'an'ı kendi içinde
ve sadece Kur'an ile sınırlı kalarak anlamanın güçlükleriyle
karşılaşacak. (Fazlur Rahman'ın sebeb-i nüzul bildiren rivayetlere
yeşil ışık yaktığını hatırlayalım.) Zorunlu olarak bir başka merciye,
–mesela Sünnet'e– başvurmaya kalkışacak. O zaman da kendi söylemiyle
çelişecek. Dolayısıyla bence bu, özellikle Türkiye'deki kimi isimler
tarafından bilinçli olarak yapılıyor. Yıllardır bu çağrıyı yapan
insanlar var. Ortaya koydukları belki somut çalışmalar var. "Kur'an'dan
yola çıkarsanız bunlar olur" deniyor. Ama Kur'an'dan yola çıkmak
nedir, Kur'an'a başvurmak nedir, bunun yolu yöntemi nedir, bu konuda
bir faaliyet yok.
Altınoluk: Kur'an'a kim
başvuracak? Kur'an'a başvuran kimsenin sübjektivitesi nasıl ortadan
kaldırılacak? Her başvuran farklı sistemler ortaya koyarsa, ortaya
bir din karmaşası çıkmayacak mı? Bu tür sorular da cevapsız kalıyor.
E.S: Evet. Bunların
zaman zaman cevaplandırmak zorunda kaldıkları bazı sorular oluyor. "Kur'an
başucu kitabıdır dediysek de, bunu da belli bir birikime, tecrübeye
sahip olanlar yapabilir, işte Arapça'yı bileceksiniz, Arap dilinin
özelliklerini bileceksiniz..." şeklinde kendi rezervlerini de zaman
zaman ifade etmek zorunda kalıyorlar. Bence bu bilinçli bir
harekettir. Böyle bir metodoloji, yetersizliklerini gösteriyor.
Çünkü sıfırdan bir metodoloji oluşturmak kolay bir şey değil. Şu
hadisin şu şu nedenlerle zayıf olduğunu söylemeye benzemez bu. Başlı
başına bir anlama ve yorumlama sistemi. Bir ömrün değil, bir kaç
neslin geçmesi lazım böyle bir faaliyetin oluşması için.
Altınoluk: Verdiğiniz
bilgiler için teşekkür ederiz.
E.S: Ben teşekkür
ederim.
--------------------------------------------------------------------------
[1] 75/el-Kıyâme, 16 vd.
[2] Bu ayetin ifadesi
hakkında bizim, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı seri
çalışmamızın II. cildindeki 1/I numaralı yazıya bakılabilir.
[3] el-Buhârî, "Enbiyâ",
5; "İ'tisâm", 14; Müslim, "İlim", 6; İbn Mâce, "Fiten", 17; Ahmed b.
Hanbel, II, 327, 450, 511, 527, III, 84, 89, 94.
[4] Fazlur Rahman'ın, "İslamî
olan"dan neyi kasdettiği, yukarıdaki ifadelerden anlaşılmış
olmalıdır.
Kaynak:
ALTINOLUK
DERGİSİ