EBUBEKİR SİFİL İLE
SÖYLEŞİ
www.cevaplar.org -
Ağustos-2006
Ebubekir Sifil Bey,
İslami Camia’da nazarını “Ehl-i Sünnet” ölçülerinden ayırmadan dik
durabilen bir yazarımız. Hak bahis olunca ve deliller ortaya konunca
fikrinden dönme faziletini gösteren insanlardan..
Bize sıkça gelen
sorulardan bir derleme hazırlayarak röportaj teklifimizi iletince
kırmadılar, kendilerine teşekkür borçluyuz..Sorulara dokunmadık,
Sorular ziyaretçilerimizin ifadesi ile soruldu, bu da bizim için bir
ilk oldu.
Ebubekir beyin bazı
fikirlerinden rahatsız olanlara da tavsiyemiz, hakikatleri
şahıslarla tanımaya kalkmayınız ve adaletli düşünmeyi öğreniniz.
Bâkisi hayal ve hüsran..
Soru: Miraç’ta Allah
Resulünün(SAV) Hz.Musa ile konuşması ve namazları elli vakitten beş
vakte indirmesi hadisesinin aslı var mıdır?
Hz. Peygamber (s.a.v)'in
Miraç'ta birçok peygamberle (hepsine selam olsun) ve bu arada Hz.
Musa (a.s) ile konuşması ve onun önerisi doğrultusunda namazların 50
vakitten 5 vakte kadar indirilmesi için Rabbü'l-alemin'e (c.c)
niyazda bulunması rivayeti sahihtir. Başta el-Buhârî ve Müslim olmak
üzere pek çok hadis imamı Miraç rivayeti meyanında bu hadiseyi de
aktarmıştır.
Soru: Bilindiği üzere,
kandil gecelerinde fazla ibadet yapmaktayız. Bu gecelerde fazladan
ibadet yapmamızı gerektiren bir işaret, hadis veya ayet var mıdır?
Eğer böyle bir işaret yoksa bu günleri özelleştirmek bidat olur mu?
Üç ayların ve kandil
gecelerinin faziletleri hakkında birçok hadis varit olmuştur.
Dolayısıyla bu ayları ve geceleri ihya etmek, daha doğrusu bu zaman
dilimlerinde "ihya olmak" mü'minler için son derece önemlidir.
Bu aylarda ve gecelerde
Efendimiz (s.a.v) tarafından belirlenmiş, bu zaman dilimlerine
mahsus ibadetler yoktur. Bazı kitaplarda bu konuda nakledilmiş olan
rivayetlerin hadis imamları tarafından sahih bulunmadığına dikkat
edilmelidir. Ancak bu durum, bu zaman dilimlerinde herhangi bir
şekilde ibadet yapmanın bid'at olduğu anlamına gelmez. Namaz kılmak,
Kur'an okumak, iyilikte, ihsanda, tasaddukta bulunmak bu zaman
dilimlerinde yapılabilecek ibadetler cümlesindendir. Burada dikkat
edilecek husus şudur: Bütün bu ibadetleri yaparken bunların Hz.
Peygamber (s.a.v)'den sahih yollarla nakledilmiş, sabit olmuş
hususlar olduğu düşünülmemelidir. Allame el-Leknevî'nin de İkâmetu'l-Hücce
alâ enne'l-İksâr fi'Ta'abbüd Leyse bi Bid'a isimli eserinde tahkik
ettiği gibi, "çok ibadet yapmak" bid'at değildir. Tam aksine belli
zaman dilimlerini fırsat bilerek ibadeti çoğaltmak, merğub ve mendub
bir davranıştır.
Soru: Dinimize göre
Tevrat ve İncil’in tahrif edildiği kesin midir? “Zikri biz
indiriyoruz, Onu koruyacak olan da biziz” ayeti bu kitapları da
kapsamıyor mu? Onların tahrifine nasıl izin verilmiş? Tirmizi de "bu
kitaplarda ilim vardır, fakat Yahudiler ve Hıristiyanlar onlardan
faydalanamıyor" ifadesi nasıl anlaşılmalı?Tahrif iddiası Allah’ın
kendi indirdiği kitaplarda bir ayırım’a gittiği anlamına gelmez mi?
Bu soruya verilecek
cevabı maddeler halinde şöyle tadad edebiliriz:
A. Dinimizde Tevrat ve
İncil'in tahrif edildiği konusunda bir ifade bulunmadığını düşünmek
doğru değildir. Kur'an ve Sünnet'te Tevrat ve İncil'in tahrif
edildiğine dair pek çok nass bulunması (mesela bkz. 2/el-Bakara, 75,
79, 211; 3/Âl-i İmrân, 78; 4/en-Nisâ, 46; 5/el-Mâide, 13, 41…) bir
yana, bu iki kitabın tahrif edilmediği düşüncesinin doğru kabul
edilmesi, Kur'an'ın ya "gereksizliği"ni ya "bağlayıcılığının
sınırlılığını" intaç eder. Yani eğer Tevrat ve İncil orijinal
halleriyle mevcut iken Kur'an gönderilmişse, bunun makul izahı ancak
Kur'an'ın sadece Araplar'a gönderildiği, Yahudi ve Hristiyanlar'ın
Kur'an'a ve Efendimiz (s.a.v)'e iman etme yükümlülüğünün bulunmadığı
düşüncesiyle yapılabilir. Oysa Kur'an kendisinin ve Hz. Peygamber
(s.a.v)'in "bütün insanlığa" gönderildiğini açık bir şekilde beyan
etmekte (34/es-Sebe', 28; 2/el-Bakara, 185…) ve pek çok ayetinde Ehl-i
Kitab'ı Kur'an'a ve Efendimiz (s.a.v)'e iman etmeye çağırmaktadır.
Belki bunlardan önce,
"Tevrat tahrif edilmediyse, İncil niçin gönderildi?" sorusuna cevap
vermek gerekir. Hz. İsa (a.s) da bir İsrailoğulları peygamberi
olduğu halde onları İncil'e iman etmeye niçin çağırmış olabilir?..
Öte yandan İncil'in,
Tevrat'taki bazı hükümleri nesh ettiği bizzat Kur'an tarafından
bildirildiğine göre (3/Âl-i İmrân, 50), Tevrat'ın o mensuh
hükümleriyle amel etmek İncil inzal buyurulduktan sonra mümkün
olmamak gerekir.
Aynı durum Kur'an için
de söz konusudur. Yani Kur'an, daha önceki kitaplarla getirilmiş
bazı yasakları nesh etmiştir (mesela bkz. 7/el-A'râf, 1157).
Dolayısıyla Kur'an inzal buyurulduktan sonra artık o kitaplardaki
hükümlerle amel edilmesi söz konusu olamaz.
Hz. İsa (a.s)'ın,
kendisinden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir peygamberi, yani
Efendimiz (s.a.v)'i müjdelediği Kur'an'da zikredildiği halde mevcut
İnciller'de bu noktaya rastlamıyor oluşumuz, İnciller'in kendi
aralarındaki farklılık ve çelişkileri, keza mevcut Tevrat
metinlerinin Hz. Musa (a.s)'a nazil olan metnin (birinci sürgün
sırasında, yani M.Ö. 7-5. yüzyıllar arası) kayboluşundan yüzyıllar
sonra oluşturulduğu gerçeği, Yahudi Tevratı ile Samirî Tevratı
arasındaki 6 bin fark… gibi hususlar Tevrat ve İncil üzerinde inkâr
edilemeyecek bir tahrif faaliyetinin gerçekleştirildiğinin en açık
tarihsel belgeleridir. Bütün bu hususlar ilmî çalışmalarla, müstakil
araştırmalarla belgelenmiştir. Şaban Kuzgun'un Dört İncil
Farklılıkları Çelişkileri isimli çalışması ile Baki Adam'ın Yahudi
Kaynaklarına Göre Tevrat adlı kitabı sadece birer örnektir… Esasen
bu kitaplara insan eli ve sözü karıştığını fark edebilmek için
yüzeysel bir bakış ile okunmaları dahi yeterli olacaktır.
Tevrat ve İncil
üzerindeki tahrif faaliyetinin, metinde eksiltme-artırma,
kelimelerin ve cümlelerin yerlerini değiştirme, yorum yoluyla
maksadın çarpıtılması… gibi yöntemlerle yapıldığı vakıası ayrı bir
başlık altında müstakil olarak ele alınması gereken bir husustur ki,
burada buna sadece işaret etmekle yetinmek durumundayız…
B. et-Tirmizî'nin
Sünen'inde yer aldığı söylenen "Bu kitaplarda ilim vardır; fakat
Yahudiler ve Hristiyanlar onlardan faydalanmıyor" rivayetine
gelince, bildiğim kadarıyla mezkûr kaynakta bu anlama gelebilecek
bir rivayet vardır ve muhtevası kısaca şöyledir:
Bir keresinde Efendimiz
(s.a.v) ilmin insanlardan alınacağını haber vermiş, yanında bulunan
bir sahabî, Kur'an aramızda iken bunun nasıl olacağını sorduğunda,
"Tevrat ve İncil Yahudi ve Hristiyanlar'ın yanında olduğu halde
onlara ne fayda sağlıyor?" buyurmuştur (et-Tirmizî, "İlim", 5). Bu
rivayet birbirine yakın lafızlarla İbn Mâce ("Fiten", 26), Ahmed b.
Hanbel (IV, 160, 218; VI, 26), ed-Dârimî ("Mukaddime", 29), el-Hâkim
(I, 180; III, 281) ve daha başkaları tarafından da aktarılmıştır.
Efendimiz (s.a.v)'in
buradaki kastı –Allahu a'lem– şudur: Tevrat ve İncil'in tamamı
tahrif edilmiş değildir. "Tevrat" ve "İncil" adıyla bugün elde
bulunan kitaplarda vahiy mahsulü yerler de vardır. (Biz de zaten bu
iki kitabın tamamının tahrif edildiğini söylemiyoruz.) Böyleyken
Yahudiler ve Hristiyanlar mezkûr kitapların tahrif edilmemiş bu
kısımlarından bile istifade etmiyor.
C. "Muhakkak ki Zikr'i
biz indirdik ve onun koruyucuları da elbette biziz" (15/el-Hicr, 9)
ayetinde geçen "Zikr"in Tevrat ve İncil'i kapsamadığının en önemli
delillerinden birisi "vakıa"dır. "Tevrat" ve "İncil" adıyla bugün
elimizde bulunan kitapların kimler tarafından hangi şartlarda kaleme
alındığı tarihsel olarak sabit olduğu gibi, muhtevaları da
ortadadır.
Allah'ın
peygamberlerinden birine içki içerek kızlarıyla zina ettiği (!!)
iftirasını atan, Hz., Yakub (a.s)'ı Allah Teala ile güreştirip galip
getiren ve Hz. Musa (a.s)'a indirildiği halde O'nun ölümünden
sonrasını da anlatan bir kitabın tahriften korunduğunu söyleyebilmek
için ya taassupla kaskatı kesilmiş bir önyargının ya da cehaletin
esiri olmak gerekir!
Aynı durum İnciller için
de fazlasıyla geçerlidir. "İncil" dendiği zaman niçin bugün
Kilise'nin "kanonik" olarak kabul ettiği 4 İncil'i anlıyoruz? 325
İznik Konsili'ne gelene kadar ortada yüzlerce İncil metni vardı.
Bunların küçük de olsa bir kısmı bugün neşredilmiş durumdadır. Niçin
diğer İnciller değil de 4 İncil?
Kaldı ki bu 4 İncil
arasında da "korunan" bir kitapta bulunmaması gereken çelişki ve
ihtilaflar vardır. En azından "sinoptik" denen 3 İncil ile Yuhanna
İncili arasındaki farklılığı bizzat Hristiyanlar bile itiraf edip
dururken bizler bunu ne adına görmezden geleceğiz? İncillerde Hz.
İsa (a.s)'dan "Rabb" olarak bahsedilmesi, "korunmuş" kitap
telakkisiyle ne kadar bağdaştırılabilir?
Dolayısıyla yukarıda da
söylediğim gibi, bu kitapların tahrif edilmediğini söyleyebilmek
için kapağını kaldırıp içine bakmamış olmak gerekir. Kur'an'ın ise
bu türlü tahriflerden mutlak surette korunmuş olarak, 1400 küsür
yıldır bir tek harfinde bile değişiklik olmadan bugüne kadar
geldiği, yine "vakıa"nın şahitlik ettiği bir diğer gerçektir. Aksini
iddia eden varsa buyursun.
Dolayısıyla mezkûr
ayetin Kur'an'ın korunmuşluğunu anlattığını söylemek kesinlikle
gerçeğin ifadesidir.
D. Bu durum, Allah
Teala'nın kendi kitapları arasında bir ayrım yaptığını niye anlatsın
ki? Eğer murad-ı ilahi, daha önceki kitapların tahriften korunması
doğrultusunda tecelli etmiş olsaydı, bu elbette gerçekleşirdi. Ancak
ilahî irade, Kur'an'ın en son Kitap ve İslam'ın en son Din olmasını
istemiştir ve vakıa da bu doğrultuda cereyan etmiştir. Bu durumu
"ayrım" kelimesiyle ifade etmek ne kadar isabetlidir?
Kaldı ki "Eğer ayette
geçen "Zikr" kelimesini diğer kitaplara da teşmil etmek doğruysa,
bunu niçin Hz. Adem (a.s)'a indirilen "suhuf"tan başlatmayalım?
Sorusu son derece anlamlıdır. Eğer Hz. Adem'e ve diğer peygamberlere
(hepsine selam olsun) indirilen "sayfalar"ın bugün elde mevcut
olmadığı realitesini inkâr edecek kadar akıl fukarası değilsek,
yukarıdaki mantığa göre şunu itiraf etmek zorundayız demektir: Allah
Teala, bu "suhuf"un korunmasını murad etmemekle, onlarla diğer
kitaplar arasında ayrım yapmıştır!!
Bu, "Hz. Muhammed
(s.a.v)'in "son peygamber" olmasını dilediği için Allah Teala
O'nunla diğer peygamberleri arasında ayrım yapmıştır" demeye benzer.
Bu ne kadar saçma ise, öteki de o kadar anlamsızdır.
Allah Teala'nın bizden,
peygamberleri ve melekleri arasında ayrım yapmamamızı istemesi ile
bu durumun ne ilgisi bulunduğunu doğrusu anlayamadım. Önceki
kitapların, yollarını şaşırarak Hak'tan sapmış insanlar tarafından
tahrif edilmiş olması, özellikle itikadî sahada içerdikleri
mesajların orijinal halinin birbirini teyit etmesine niye engel
teşkil etsin ki? Allah Teala indirdiği bütün kitaplarda
peygamberleri vasıtasıyla insanlığa aynı inanç ilkelerini
iletmiştir. Zaman içinde bunların dejenere edilmiş, çarpıtılmış ve
unutulmuş olması mesajların özüyle alakalı değildir. Mesele bundan
ibarettir!
Soru; Kur’an’da Hz.
İbrahim ile Nemrut arasında geçen bir hadiseden bahsediliyor. Tarih
kitapları ise Nemrut’un Hz. İbrahim’den 400 sene evvel yaşadığını
söylüyorlar. Bu mesele nasıl izah edilebilir?
Kur'an'da ilahlık
taslayarak Hz. İbrahim (a.s) ile çekişen ve O'nu ateşe atmak
suretiyle ortadan kaldırmak isteyen kimsenin "Nemrut" olduğuna dair
en küçük bir tasrihat yoktur. Dolayısıyla acemice ve aceleyle
kurgulanmış bu sorunun muhatabı Kur'an değildir.
Bu kişinin Nemrut
olduğu, Tabiun kuşağından gelen rivayetlerde yer alan bir husustur.
Bildiğim kadarıyla bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen bir şey
olmadığı gibi, Sahabe'den gelen bir şey de yoktur.
Öte yandan söz konusu
kişinin Nemrut olmadığı ve Nemrut'un Hz. İbrahim (a.s)'dan 400 yıl
sonra yaşadığı iddiası, en fazla bir "tez" kıymeti taşıyabilir. Zira
o döneme ilişkin yazılı tarihin bu tarz bir "nokta tesbiti" yapması
çok da inandırıcı değildir. Sözgelimi gerek Yahudi, gerekse Roma
kaynakları, Dinler Tarihi'nin önemli kırılma noktalarından ve
Kur'an'da adı en sık zikredilen peygamberlerden (hem de "ulu'l-azm"
peygamberlerden) birisi olan Hz. İsa (a.s)'ın hayat hikâyesi, hatta
yaşayıp yaşamadığı konusunda dahi suskundur. Bu sebeple kimi
araştırmacılar "İsa" adlı tarihsel bir şahsiyetin hiçbir zaman var
olmadığını, bunun Pavlus Hristiyanlığı'nın bir kurgulamasından
ibaret bulunduğunu söylerler.
Şu hususa dikkat
edilmelidir: Hz. İsa ile Hz. Musa arasında 800 ila 1200 yıllık bir
zaman dilimi bulunduğu sanılmaktadır. Hz. Musa ile Hz. İbrahim
(hepsine selam olsun) arasında ise en az 6 kuşak vardır. Hz.
İbrahim'den en az 1000 yıl (ki bu rakam değişik itibarlara göre
1500'e de çıkabilir) sonra yaşadığı kesin olan Hz. İsa hakkında bu
derece güvenilmez bir durumda bulunan yazılı tarih kaynaklarının,
ondan daha eski zaman dilimleri hakkında verdiği malumat elbette
daha fazla kuşku ve ihtiyat ile karşılanmak durumundadır.
Soru; Efendimizin(ASM)
anne babasının azapta olduğuna dair rivayetler nasıl anlaşılmalıdır?
Bu, ulemanın üzerinde
hayli ihtilaf ettiği bir meseledir. Abdülhayy el-Leknevî'nin 7 adet
olduğunu söylediği ("Zaferu'l-Emânî", 424), ancak benim 6'sından
haberdar olduğum risalelerinde es-Süyûtî, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
ebeveyninin cennetlik olduğunu izah sadedinde gerçekten büyük bir
çaba sarf etmiştir. Bu görüşte o yalnız değildir. es-Süyûtî'nin "er-Resâilu't-Tis'"i
içinde basılmış bulunan mezkûr 6 risalenin (bunlardan sadece birisi
"el-Hâvî" içinde (II, 353 vd.) yer almıştır) incelenmesiyle de
anlaşılacağı gibi, kendisinden önce ve sonra yaşamış pek çok alim
aynı kanaattedir. Çağdaşı el-Kastallânî de bu meselede es-Süyûtî'nin
çizgisindedir. (Bkz. "el-Mevâhibu'l-Ledünniyye", I, 171-83.)
Ebeveyn-i Resul
(s.a.v)'in kurtuluşa erenler zümresinden olduğunu söyleyenler
çeşitli noktalardan hareket etmişlerdir. Kimi, Hz. Peygamber
(s.a.v)'in duası üzerine ebeveyninin geçici bir süre için diriltilip
kendisine iman ettikten sonra tekrar öldüğünü anlatan rivayetlere
–ki bunların uydurma olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, zayıf
olduğunu söyleyen Hadis alimleri de vardır–, kimi de fetret ehlinden
olmaları hasebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)'in davetinden haberdar
olamadıkları, dolayısıyla ahirette sorumlu tutulmayacakları
görüşünden hareketle bu neticeye varmıştır.
Ebeveyn-i Resul
(s.a.v)'in, davetten haberdar olamadıkları için tafsilî iman üzere
olmasalar bile "muvahhit" olduklarını gösteren rivayetlerin
mevcudiyeti de burada anılmalıdır. (Konuyla ilgili rivayetler
yukarıda işaret ettiğim eserlerde zikredildiği için burada onların
ayrıntısına girmeyeceğim.)
"el-Fıkhu'l-Ekber"inin
bazı nüshalarında İmam Ebû Hanîfe'nin bu konuda "Onlar küfür üzere
ölmüştür" (mâtâ ale'l-küfr) dediği kayıtlıdır. Ali el-Karî şerhinde
de (310) bu şekilde yer almıştır. Ancak el-Kevserî merhum, bu eserin
çoğunluğu teşkil eden yazma nüshalarında bu ifadenin "Onlar küfür
üzere ölmemiştir" (mâ mâtâ ale'l-küfr) veya "Onlar fıtrat üzere
ölmüştür" (mâtâ ale'l-fıtra) tarzında olduğunu belirtmekte ve şöyle
demektedir: "Allah'a hamd olsun, ben bu "mâ mâtâ ale'l-küfr"
ifadesini "el-Fıkhu'l-Ekber"in Dâru'l-Kütübi'l-Mısriyye'deki iki
eski yazma nüshasında bizzat gördüm..."
Muhtemeldir ki "el-Fıkhu'l-Ekber"i
istinsah eden bazı müstensihler, "mâ mâtâ..." ifadesinde peş peşe
gelen "mâ" harflerinden birini fazla zannederek iskat etmiş, böylece
anlam tam tersi istikamette bozulmuştur. Yahut "mâtâ ale'l-fıtra"
cümlesindeki "fıtra" kelimesi, kûfî hatta kullanılan harf
karakterlerinin yapısı sebebiyle "küfr" kelimesini andırdığı için "küfr"
kelimesine çevrilmiş olabilir...
Hz. Peygamber (s.a.v)'in
anne-babasının cehennemlik olduğunu ifade eden rivayetler içinde en
sağlamı, Müslim tarafından rivayet edilmiştir. Orada da sadece
"babasının" ateşte olduğu zikredilmektedir.
Bu rivayete –ve benzer
doğrultudaki diğerlerine– çeşitli açılardan cevaplar verilmiştir.
Burada ayrıntısına giremeyeceğim bu cevaplar için de yukarıda adını
verdiğim eserlere bakılmalıdır.
Ali el-Karî bu meselede
müstakil bir risale kaleme alarak ebeveyn-i Resul (s.a.v)'in
cehennemlik olduğunu savunmuş, kendisine yine bir başka Hanefî alim
tarafından reddiye yazılmıştır. Yukarıda da işaret ettiğim gibi bu
mesele ulema arasında hayli tartışmalara sebep olmuştur.
Son söz olarak Abdülhayy
el-Leknevî merhumun, "Bu meselede en sağlam yol, tevakkuf etmek ve
Hz. Peygamber (s.a.v)'in ruhunu incitecek tavırlardan kesinlikle
sakınmaktır" şeklindeki tavsiyesini hatırlatmak yerinde olacaktır.
es-Sehâvî de el-Ecvibetu'l-Mardıyye'sinde bu mesele hakkındaki bir
soruya verdiği 15 sayfalık detaylı cevabın sonunda (III, 969 vd.)
aynı noktaya parmak basar.
Zira Hz. Peygamber
(s.a.v)'in ebeveyninin ateşte olduğunu ifade eden rivayetler
neticede birer "haber-i vahid"dir ve ancak "zan" ifade ederler.
Dolayısıyla zannî bir delilden hareket ederek Hz. Peygamber
(s.a.v)'i incitecek tutum ve sözlerden uzak durmak gerekir.
Soru: İmam-ı Gazali’nin
ifadesine göre hesap gününde 1000 kişiden 999’u cehenneme gider
diyor. Bu Allahu Teala’nın rahmetiyle çelişen bir ifade değil midir?
İmam el-Gazzâlî'nin
böyle bir ifadesinin mevcut olup olmadığını, mevcutsa nerede
geçtiğini bilmiyorum. Bu sebeple bu hususta bir yorum yapmanın doğru
olmayacağını düşünüyorum.
Soru: Burçların insan
üzerinde etkisi var mıdır?
Burçların insan üzerinde
herhangi bir etkisinin bulunduğuna inanmanın doğru olmadığı
kanaatindeyim. Bu hususta ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler
Semerkand Dergisi'nin Mart 2006 sayısında kaleme aldığım yazıya
bakabilirler. (bkz.http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=dergi&no=90)
Soru: Bir insanın ölen
kişiye “meded” diye yalvarması şirk değil midir?
Ölüden medet isteme
meselesi genellikle "tevessül", istiğase" gibi başlıklar altında ele
alınır. Üzerinde hayli söz söylenmiş olan bu meselede detaya
girmeden şu kadarını söyleyebiliriz:
Ölüp gitmiş bir
kimsenin, kendi irade ve kudretiyle dirilere cevap vereceğini ve
dirilerin isteğini, kendisinde bulunan tasarruf gücüyle mutlak
olarak yerine getireceğini düşünmek son derece yanlıştır. Ölünün,
bizatihi kendisiyle kaim, kendisinden kaynaklanan bir kudrete sahip
olduğunu ve bu kudretle dilediği işi yapabileceğini düşünmek İslam
inancıyla bağdaşmaz. Bu cümleden olarak, sık sık örnek verildiği
gibi, "Ya Şeyh Abdülkadir Geylânî! Benim şu hacetimi gider" diye
nida etmek, eğer böyle bir düşüncenin ürünü ise, son derece
tehlikelidir.
Ancak ölüye böyle bir
kudreti Allah Teala'nın bahşetmesi durumu hakkında ne demeliyiz?
Doğrusu, ölülerin de dirilerin de tasarrufta bulunmasını sağlayan
Allah Teala'dır. Ölüler kendiliklerinden herhangi bir tasarrufta
bulunamaz da diriler bulunabilir mi? Şüphesiz hayır! Şu halde
hastalandığında doktora gidip "beni iyileştir" diyen bir kimse, eğer
kendisini iyileştirme kudretinin doktorda veya "ilaç içtim, beni
iyileştirdi" diyen kimse, kendisini iyileştirme kudretinin doktorda
veya ilaçta "kendiliğinden" bulunduğunu düşünüyorsa şirk tehlikesi
onun için de söz konusudur.
Bununla birlikte günlük
konuşmalarımızda "doktora gittim; beni iyileştirdi" yahut "ilaç
içtim; hastalığımı geçirdi" tarzı ifadeleri "mecaz" anlamda
kullanmakta bir beis görmediğimiz de bir gerçektir. Öyleyse şifanın
gerçek kaynağı ve "iyileştirme" fiilinin gerçek faili olan Allah
Teala'yı unutmadan bu türlü ifadeleri mecaz olarak kullanmakta bir
sakınca olmamak gerekir.
Bu demektir ki, Şeyh
Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin bizzat kendisinde, kendisiyle
kaim olarak bulunan ve kendisinden kaynaklanan bir kudret bulunduğu
düşüncesine kaymadan, onun Allah Teala indindeki mevki ve makamı
hatırına Allah Teala'dan bir şey istemekte bir sakınca olmamalıdır.
Zira salih ve muttaki insanların Allah Teala indindeki mevkii,
ruhunun bedeninden ayrılmasıyla sona ermez; o kimse ölmekle salih,
muttaki, veli sıfatlarını kaybetmez. Dolayısıyla onun bu makam ve
mevkii hatırına Allah Teala'dan dua ve niyazda bulunmakta bir
sakınca yoktur.
Soru: Şehidler
öldüklerini bilirler mi?
Şehitler öldüklerini
elbette bilirler. Zira bu dünyadan ayrılmakla, başka bir aleme
intikal etmekle ölüm hadisesi fiilen gerçekleşir ve onlar da bunu
yaşamışlardır. Bahsi geçen hadiste anlatılan ise –bildiğim
kadarıyla– şudur: Allah Teala şehitlere bir arzularının olup
olmadığını sorar; onlar da tekrar dünyaya gönderilmek ve savaşıp
tekrar şehit olmak, şehitliği tekrar tatmak istediklerini söylerler.
Buradan, şehitlerin bu dünyaya tekrar gönderilip burada savaştıkları
sonucunu çıkarmak doğru değildir.
Soru: Sahabiler arasında
üstünlük sıralaması hangi ölçüye dayanmaktadır?
Sahabîler arasındaki
üstünlük sıralaması, bizzat Efendimiz (s.a.v)'den sahih senedlerle
nakledilmiş hadislere dayanır. Hadis kitaplarının "Fedâil"
bölümlerinde bu rivayetlere muttali olmak mümkündür. Bu rivayetlerin
kimisinde sarih ve doğrudan ifadeler, kimisinde ise dolaylı ifadeler
kullanılmıştır. Bahsi geçen üstünlük sıralaması, bu rivayetlerden
istinbat edilmiştir.
Soru:
Peygamberimiz(s.a.v.) Hz.Aişe ile evlendiğinde Hz.Aişe söylenildiği
gibi 9 yaşında mıydı?
Doğrudur. Bu hususta
daha önce sorulmuş bir soruya verdiğim cevap aşağıdadır:
A. (…) Herşeyden önce
farklı bir kültür hakkında konuştuğumuzu bilmek durumundayız.
Kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişkenlik gösteren son
derece şaşırtıcı hususlar vardır. Aileye ve insana bakış da bu
değişkenler arasındadır. Asr-ı saadette, şimdi bize "sabi" gibi
gelen nice genç insan savaşlarda Efendimiz (s.a.v)'in müsaadesi ile
savaşmış, gazi veya şehid olmuştur! Hatta Milli Mücadele'de de bunun
örneklerini görürüz. Geçenlerde televizyonlara da yansıdı. Bir
okuldaki talebelerin tamamı Milli Mücadele'ye iştirak ettiği için
okul öğrencisiz kalmış. Şimdi o okula "Gazi" ünvanı verilmesi için
çalışıyorlar!!
Dolayısıyla 1400 sene
öncesinin Arap toplumu hakkında konuşurken bugün "modernleşmiş"
(yani değer erozyonuna uğrayarak Batılı gibi düşünmeye/algılamaya
başlamış) bir toplumun bireyleri olduğumuzu akıldan çıkarmamalı.
Dünya bizim yaşadığımız coğrafya ve tarihten ibaret değil.
B. Bilindiği gibi sıcak
ülkelerde kız çocuklarının büluğa erme ve gelişme yaşı soğuk
memleketlere göre daha erkendir. Bugün bile Afrika ülkelerinde kız
çocukları bize göre "erken/küçük" sayılabilecek yaşlarda gelişimini
tamamlamakta ve evlenmektedir. Bu, yaşı ifade eden rakamdan ziyade
gelişme durumuyla ilgili bir olaydır. Muhatabınız et-Tehânevî (Tanvî)'nin
"Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn"una bakacak kadar Arapça bilen birisiyse
gerçekten, orada İmam Muhammed'in, "Dokuz yaşındaki kız iri yapılı
ise müştehat sayılır" dediğini de görmüş olması gerekir ki, bu
ayrıntı son derece önemlidir. Demek ki önemli olan yaş değil,
bedensel gelişim durumudur. Fıkıh kitaplarında müştehat ile ilgili
olarak zikredilen rakamlar tamamen yöresel özellikler dikkate
alınarak verilmiştir.
Öte yandan eğer Hz.
Peygamber (s.a.v) döneminde ve o toplumda böyle bir evlilik
"anormal" olsaydı, Efendimiz (s.a.v)'in düşmanlarının bu durumu
mutlaka "malzeme" olarak kullanmış olmaları gerekirdi. Ancak böyle
bir şey göremiyoruz. Şayet araştırılırsa, o dönemde ve benzeri iklim
özelliklerine sahip coğrafyalarda Efendimiz (s.a.v) ile Hz. Aişe (r.anha)
validemizin evliliğine benzer birçok evlilik vakasıyla
karşılaşılacağını söylemek yanlış olmaz.
Söz gelimi kaynaklar, (Hayber
Yahudilerinden iken, Hayber'in fethi akabinde Müslüman olup
Efendimiz (s.a.v) ile evlenerek "mü'minlerin annesi" ünvanını alan)
Hz. Safiyye (r.anha)'nin, Efendimiz (s.a.v) ile evlendiğinde 17
yaşında olduğunu kaydeder. İlginç olan şudur ki, o, Efendimiz
(s.a.v) ile evlenmeden (yani İslam'a girmeden) önce ikinci
evliliğini yapmıştı. Demek ki o dönemde ve o coğrafyada kız
çocuklarının bugün bize hayli "erken" gibi gelen çağlarda
evlenmesinde garipsenecek bir durum yoktu.
Vallahu a'lem