NÜZUL-İ İSA (A.S) ÜZERİNE
Dâru’l-Hikme - Şubat 2006
Talha Hakan Alp:
Hocam memleketimizde son günlerde
Hazret-i İsa’nın nüzulü konusu, Ehl-i sünnet itikat esaslarından
önemli birini teşkil eden Hazret-i İsa’nın nüzulü konusu maalesef
tartışma konusu yapıldı. Çok yakın bir tarihte de bir televizyon
kanalında bu konuyla alakalı olarak seviyesiz ciddi bir tartışma
sergilenmiş oldu. Bunun üzerine Ehl-i sünnet’in bu derece önem
verdiği bir konu ile ilgili olarak konunun gerçek ve sahih olan
tarafını insanlara aktarmak amacıyla, mesuliyetimizi ifa hususunda
az da olsa bir katkı olsun diye bu konuda sizinle bir söyleşi
yapmayı planladık.
Öncelikle hocam Hazret-i İsa’nın nüzulü
diye bilinen Ehl-i sünnet inanç esaslarından biri olarak tarih boyu
kabul edilmiş, ispatlanmış ve belgelenmiş bir konu etrafında
konuşuyoruz. Genelde insanlarda bu tartışmalar neticesinde oluşan
bir şey var… şöyle bir yanlış kanaat var, şöyle bir tereddüt var.
Sanki Ehl-i sünnet alimleri Hazret-i İsa’nın nüzulü konusunu böyle
çok zayıf bir takım emareler, deliller üzerine bina etmiş gibi; bu
konuda eskiden beri kabul edilmiş bir fikir varmış da, işte
geleneksel kabule aykırı davranmamak adına insanlar bunu kabul
ediyormuş gibi, böyle bir tevehhüm var. O yüzden ben öncelikle
Kuran-ı Kerim’den ve hadis metinlerinden ve bugüne kadar Ehl-i
sünnet itikadına dair yazılan eserlerden Hazret-i İsa’nın nüzulü ile
ilgili olan kısımları önce bir gözden geçirmeyi düşünüyorum. Bu
meyanda Hazret-i İsa’nın nüzulü veya Hazret-i İsa’nın dünyadaki
ömrünün sonlarına yakın yaşanan olaylarla ilgili Kuran-ı Kerim’de
geçen bazı ayetler var. Bu ayetlerle ben söze başlamak istiyorum.
Mesela meşhur, genelde bu konu
konuşulurken, tartışılırken hemen ilk sırada gündeme getirilen
ayetler Nisâ suresi 157, 158, 159. ayetler. Bu ayet-i kerimeler
şöyle başlıyor.
وقولهم إنا قتلنا المسيح عيسى ابن مريم
رسول الله وما قتلوه وما صلبوه ولكن شبه لهم وإن الذين اختلفوا فيه لفي
شك منه مالهم به من علم إلا إتباع الظن وما قتلوه يقينا * بل رفعه الله
إليه وكان عزيزا حكيما*
Mealen hocam, ayet-i kerimede şöyle
buyuruluyor. Ben bunu muteber bir mealden nakledeyim. “Bir de inkar
etmeleri ve babasız çocuk doğurması üzerine Meryem’e karşı büyük bir
iftirada bulunmaları ve doğrusu biz Allah’ın elçisi Meryem oğlu İsa
Mesih’i öldürdük demeleri sebebiyle onlara, yani Yahudilere lanet
ettik. Halbuki onu ne öldürdüler ne de onu astılar; fakat
öldürdükleri kişi kendilerine ona yani İsa’ya benzer gösterildi.
Şüphe yok ki onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı gerçekten
bir şüphe içindedirler. Zanna tabi olmaktan başka onların bu hususta
hiçbir bilgileri yoktur. Onu o öldürdükleri şahsın İsa olduğunu
iyice bilerek öldürmemişlerdir. Bilakis Allah onu kendi katına
yükseltti. Doğrusu Allah Azizdir, yani kudreti daima galip gelendir.
Hakîmdir, her işi hikmetli olandır.”
159. ayet:
وإنْ من أهلِ الكتابِ إلاَّ لَيُؤمِنَنَّ
به قبل مَوتِهِ ويومَ القيامةِ يكون عليهم شهيداً
“Ehl-i Kitaptan hiçbir kimse yoktur ki
ölümünden önce mutlaka ona iman edecek olmasın. Kıyamet gününde ise
onların (kendisine iman etmeyenlerin) aleyhine şahitlik edecektir.”
Mealen ayetler bunlar hocam. Burada
Yahudilere lanet ediliyor. Lanetin bu ayetten önce birkaç sebebi
anlatılıyor. Bu okuduğum ayetlerde de Hazret-i İsa ile ilgili olan
boyutuna değiniliyor. Ve burada Yahudilerin Hazret-i “İsa’yı
öldürdük” demelerine adeta bir red tarzında açık bir ibare, yani
onların İsa’yı öldürdüğünü yalanlayan açık ifadeler var. İsterseniz
önce bu ayet-i kerimelerden başlayalım.
Ebubekir Sifil Hoca:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Yahudilerin
bir iddiası var: Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) –Yahûdîlere göre– Hz. Musa
(aleyhi’s-selâm)ın şeriatını bozmayı amaçlayan bir anarşist. Dönemin
Yahudîleri Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ı böyle tasvir ediyor. Ve
bildiğimiz gibi Yahudîler ve dönemin Roma valisi Yahudilerden bir
grup fedaiyle birlikte havarilerden olup da bilahare ihânet eden ve
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ı ihbar eden Yahuda Iskariot’un delaletiyle
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)’ın bulunduğu eve gidiyorlar. Bundan
sonrasını Kur’ân ve Hristiyan kaynakları iki farklı şekilde veriyor.
Hristiyan kaynakları, resmî
Hristiyanlık kaynakları diyor ki: “İsa’yı aldılar, tuttular,
götürdüler, muhakeme ettiler, yargıladılar, bu süreç içerisinde ona
çok hakaretler ettiler. Biliyorsunuz “The Passion of the Christ
(Tutku)” filmi yapıldı bu konuyu işleyen. Ve sonunda adi bir
suçluyla, bir hırsızla birlikte çarmıha gerdiler. Çarmıhta bir süre
kalıp can verdikten sonra indirdiler. Önceden hazırlanmış olan
mezara gömdüler. Üç gün sonra Hz. İsa oradan dirildi. Bu diriliş
esnasından itibaren Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)ın kimliği hakkındaki
Hristiyan telakkîsi farklı bir sürece giriyor. Bundan sonra tarihsel
olarak, bir beşer olarak yaşamış İsa devri kapanıyor; Mesih devri
başlıyor. Bu, yeniden bedenlenen, “babanın kelimesi”, “babanın
bedenlenmiş kelimesi”: Mesih. Bundan sonra bildiğimiz Pavlus
Kristolojisi denen ya da Mesih Kristolojisi denen itikat sisteminin,
teolojinin argümanları sahneye çıkıyor.
Kuran ne diyor bu işe? Kur’ân-ı Kerim
az önce okunan âyet-i kerîmede
“وما قتلوه وما صلبوه ولكن شبه لهم”
buyuruyor. Yani “Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ı
öldürmediler. Çarmıha da asmadılar. Fakat astıkları kişi ona
benzetildi. Başka birini ona benzettiler.” Bu noktada Barnaba incili
diyor ki Yahuda Iskariot Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)ın bulunduğu eve
doğru Romalı askerlere delâlet etti ve içeri girdiler. Hz. İsa’nın
bulunduğu odaya önce kendisi girdi. Hz. İsa o esnada pencereden
çekilip alındı. Yahuda Iskariot Hz. İsa’ya benzetildi. Romalı
askerler onun peşinden içeri girdiler batkılar ki İsa orada.
Aldılar, vura vura, döve döve, hakaret ede ede götürmeye başladılar.
Bu bağırıyor: “Yapmayın ben İsa değilim. Ben Yahuda Iskariot’um,
beni tanımıyor musunuz?” Çok canlı tasvir eder bu hadiseyi Barnaba
incili. Fakat Iskariot’un bu feryadını kimse kaale almıyor. Dalga
geçerek, döverek alıp götürüyorlar mahkemeye. Yani asılan Yahuda
Iskariot’tur diyor Barnaba incili.
Burada, Kur’ân âyetiyle yaklaşık olarak
bir paralellik vardır. Her neyse biz hz. İsa (aleyhi’s-selâm)ın
Yahudiler tarafından öldürülmediğini, asılmadığını biliyoruz. Ve
buna iman ediyoruz. Peki Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)’a ne oldu?
“بل رفعه الله إليه”
buyuruluyor âyet-i kerîmede. 158.
âyette. Yani “onu yakînen, kesinlikle öldürmediler. Aksine, Allah
onu kendisine yükseltti.”
Şimdi ortada bir Yahudi iddiası var.
Yahudiler diyor ki “biz İsa’yı çarmıha gerdik”. Hristiyanlar da bunu
kabul ediyor. Resmi Hristiyanlığın çok büyük bir kısmı bunu kabul
ediyor. Allah Teâlâ da bu iddia karşısında “بل” diye bir ifade
kullanıyor; “tam aksine” diyor. Buradan ne anlaşılmak lâzım gelir.
“Siz onu öldürdük diyorsunuz ama, tam aksine siz onu öldürmediniz.”
Bundan sonrasında “رفعه الله إليه (Allah onu kendi katına, kendine
yükseltti)”, ne anlamamız lâzım buradan? Şöyle anlayabilir miyiz?
“Siz onu öldürmediniz ama Allah onu öldürdü ve katına yükseltti.”
Böyle anlayabilir miyiz? Böyle anlamamızı mümkün kılacak bir ifade
var mıdır âyette? Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın öldürülmesinden söz
edilmiyor. Sadece “kaldırıldı, ref‘ edildi” deniliyor. O halde
âyet-i kerimeye Hz. İsâ’nın öldürüldüğü anlamını yükleyemeyiz.
Buradaki “kaldırma” üzerinde durmamız
lazım. Nedir bu? Yahudilerin iddialarına bir cevap olmak üzere bu
ifade zikredildiğine göre bunu biz Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)ın Allah
Teâlâ nezdine diri olarak kaldırıldığı tarzında anlamak zorundayız.
Neden? Eğer “evet onu siz öldürmediniz, ama Allah Teâlâ çarmıh
hadisesinde, öncesinde veya sonrasında onu tabii bir ölümle öldürdü
ve katına yükseltti” tarzında anlayacaksak, burada gözden
kaçırdığımız bir şey var demektir. O da şudur: Zaten her öleni Allah
Teâlâ öldürür. Yani uçurumdan yuvarlananı da O öldürür, kalp krizi
geçireni de O öldürür. Kaza geçireni de O öldürür. Dolayısıyla
Yahudilerin öldürdüğünü de aslında Allah Teâlâ öldürmüştür. Gerçek
anlamda ruhu kabzeden O’dur. Biz ikinci derecedeki faillere fiili
mecâzen atfediyoruz. “O öldürdü”, “bu öldürdü” diyoruz ama esas
müsebbibe baktığımız zaman Allah Teâlâ’dır.
Dolayısıyla burada “hayır siz
öldürmediniz ben öldürdüm” denmesinin bir anlamı yok. Bunu böyle
anlayamayız. Hiçbir şekilde bunu böyle anlayamayız. Allah Teâlâ
herhangi bir mahluk ile –hâşâ– böyle bir diyaloğa girmez. “Sen
öldürmedin ben öldürdüm” demez. Amennâ tabii ki herkesi Allah
öldürür. Ve Yahudilerin bu iddiasına da böyle bir cevap olmaz.
Yahudiler buna zaten inanıyordur: “Yani ister Allah öldürsün, ister
başkaları öldürsün. Öldürdük mü; mesele yok!” O halde oradaki
öldürme iddiasına burada bir cevap var. “Hayır onu öldürmediniz. Onu
Allah kendi katına yükseltti.” Âyet-i kerimeden anlaşılması gereken
budur.
Burada Allah Teâlâ’nın onu kendi katına
yükseltmesinden ne anlayacağız? Bunun anlaşılması için konuyla
ilgili diğer âyet-i kerîmeleri de ele almamız lâzım.
Talha Hakan Alp:
Bu meyanda Hz. İsâ’nın dünyada iken
öldüğünü ya da öldürüldüğünü savunanlar Âl-i İmrân sûresi 55: âyet-i
kerimesinde geçen şu ifadeyi delil olarak ileri sürüyorlar. Diyorlar
ki:
(إذ قال الله يا عيسى إني متوفيك ورافعك
إليّ ومطهرك من الذين كفروا، وجاعل الذين اتبعوك فوق الذين كفروا إلى
يوم القيامة، ثم إليّ مرجعكم فأحكم بينكم فيما كنتم فيه تختلفون) آل
عمران/ 55.
buradaki “إني متوفيك” cümlesini Hz.
İsâ’nın öldüğünü ya da öldürüldüğünü savunanlar delil olarak
kullanıyorlar. “إني متوفيك” doğrudan “biz seni öldüreceğiz” anlamına
mı geliyor ki böyle bir iddiaya mesnet olarak kullanılıyor?
Ebubekir Sifil Hoca:
Daha önce de bu konuda yazdık,
konuştuk, söyledik. Özeti şu: “Vefât” kelimesini, “teveffî”
kelimesini “mevt” anlamında ilk defa Kur’ân kullanmıştır. İşte İbn
Sîde’nin el-Muhassas isimli sözlüğü açıkça ortaya koyuyor ki
câhiliye Arapları “mevt” karşılığı pek çok kelime kullanmışlar.
Bunların arasında vefât, teveffî yok. Teveffî kelimesini “ölüm”
yerine, “mevt” yerine mecâzen ilk defa Kur’ân kullandığına göre ve
bu kelimenin hakiki anlamında mevt, imâte olmadığına göre Kur’ân bu
kelimeyi nerde aslî anlamda nerde mecâzî anlamda kullanmıştır, buna
çok iyi bakmamız lâzım. Kur’ân’da her yerde aynı anlamda
kullanılmıyor çünkü bu kelime. Yani “الله يتوفى الأنفس حين موتها”
âyet-i kerimesinde hem “mevt” hem “teveffî” birlikte kullanılıyor.
Demek ki bu iki kelime arasında motamot bir benzerlik, aynîlik,
müştereklik yok. Biri hakîkî anlam: mevt; diğeri mecâzî anlamda.
“Teveffî”nin, “vefât”ın hakiki anlamı, “almak, kabzetmek”tir. Yani
eceli gelen ruhu Allah Teâlâ teveffî ettirir, alır ve ruh ölür:
mevt. Yani teveffî sonucu ölme var. Alma, kabzetme sonucu ölme var.
Eceli gelmemişse onun ruhu tekrar iade edilir. Eğer vefat
kelimesinde, gerçek anlamda, bizim Türkçede kullandığımız gibi
“ölüm” olsaydı bu âyet-i kerîmede eceli gelmemiş insanlara ruhun
yeniden iadesi söz konusu olmazdı.
Muhammed Aydemir:
Hocam burada
“والتي لم تمت في منامها فيمسك التي قضى
عليها الموت ويرسل الأخرى”
âyet-i kerîmesi de var.
Ebubekir Sifil Hoca:
Evet çok irtibatlı konumuzla.
Talha Hakan Alp:
Yani önce Allah onları teveffî ediyor
Ebubekir Sifil Hoca:
Her ikisini teveffî ediyor: Uyuyanları
ve eceli dolanları.
Talha Hakan Alp:
Yani eceli dolanları mevt, imâte
ediyor, öldürüyor, ruhunu alıyor bir daha göndermiyor. Eceli
gelmeyenleri “ويرسل الأخرى” salıyor. Öyleyse demek ki teveffi
kelimesinde, bu âyet-i kerimede sadece kabzetmek, almak mânâsı var.
Ebubekir Sifil Hoca:
Burada mutlak ölüm yok. Dilimizde
vefat, ölüm anlamında kullanılıyor ama, burada mutlak ölüm anlamında
kullanılmıyor. “Vefat” var ama “ölüm” yok.
Talha Hakan Alp:
Zaten “حين موتها” diye hemen peşinden
ölüm kelimesi geliyor. Peki hocam o halde “إني متوفيك” cümlesini
illâ ölüm anlamında anlamanın herhangi bir gerekçesi yok
Ebubekir Sifil Hoca:
Evet bunun için ayrı bir delil
gerekiyor. Burada mecaz mı kullanıldı? Hakikat mi kullanıldı? Bunu
anlamak için –zaten onun için bu mukaddimeyi yaptık– ayrı bir delil
gerekiyor.
Talha Hakan Alp:
Bu meyanda delil olarak şöyle bir şey
sunuluyor. Elimde “İslamda İnanç Esasları” adında bir kitap var. Doç
Dr. İlyas Çelebi yazmış. Aynen ifadeyi bulup aktarayım size. Diyor
ki: “Ayrıca hala yaşayan bir İsa düşüncesi sünnetullaha da
aykırıdır. Çünkü Allah’ın koyduğu hayat kanunlarına göre beşerin
yemeden içmeden bu kadar uzun süre yaşaması imkânsızdır”. Yani
birisi –doçent bu şahıs, İlyas çelebi– delil olarak bunu ileri
sürebilir mi? Hz. İsa mutlaka ölmüştür. “إني متوفيك”ye biz “öldürdü”
anlamını vermeliyiz. Çünkü o günden bu güne Hz. İsâ’nın yemeden
içmeden yaşaması mümkün değildir. O halde ölmüştür.” demek mümkün
müdür?
Ebubekir Sifil Hoca:
Şimdi bu “hayat kanunu” dediğiniz şey
nedir? Nasıl bir şeydir? Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın babasız dünyaya
gelmesi hayat kanununa uygun mudur aykırı mıdır?
Talha Hakan Alp:
Yemek ve içmeye kıyas edilecekse
aykırıdır.
Ebubekir Sifil Hoca:
Aykırıdır ama biz Kuran’da zikredildiği
için buna inanıyoruz. Hayat kanunu “postülatını” burada çiğniyoruz.
Bu şu demektir. Biz naklî bir bilgiyle bu hayat kanununu parçalayan,
bu hayat kanununa istisna teşkil eden hususlar gördüğümüzde, naklî
sarih-sahih bir bilgi gördüğümüzde hayat kanunu bir tarafa
bırakıyoruz. Çünkü o kanunu koyan da Allah Teâlâ’dır, lüzum
olduğunda, gerek gördüğünde, irade buyurduğunda onu kaldıran da
O’dur. Kanun O’nundur, kaldıranı da O’dur. Böyle bakmamız lâzım.
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) meselesinde
sık sık gündeme getirilen “göğe çekilmesi, kıyamete yakın yere
indirilmesi, nüzûlü… bunlar akla aykırı rivâyetlerdir” falan tarzı
sözleri duyuyoruz. Buradaki akıl hangi akıldır?
Bu akla işlevselliğini veren,
çalışmasını temin eden sistem, yasa hangi yasadır? Bu Hristiyan aklı
mı, bu Müslüman aklı mı, bu modern akıl mı, bu felsefî akıl mı, bu
Yunan aklı mı?.. Hangi akıl? Biz diyoruz ki bu “mümkin”dir. Niye
mümkindir? Çünkü Allah Teâlâ Kur’ân’da “babasız doğmuş bir İsa”
haberini bize verdiğine göre bu, Allah Teâlâ için, zaten O’nun
iradesi bakımından, kudreti bakımından asla tartışma konusu
yapılamaz, ama naklî bir haberde bize bu şekilde geldiyse
mükinâttandır. O halde yaratılış kanununu, tabiat kanununu
parçalayan, ona istisna teşkil eden böyle bir olay varsa bunu bize
aynı düzeyde bilgi veren naklî unsurlar için bu şekilde bir muttarid
kaide olarak kabul etmemiz lâzım. Nedir o? Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)ın
diri olarak göğe çekilmesi mümkin midir değil midir? İslâmî akıl
bize diyor ki eğer bu bize sahîh, sarih ve yakîni bir bilgi ifade
eden bir haber kaynağı tarafından iletilmişse, haber verilmişse biz
buna inanırız. Böyle bir şey mümkün müdür, olabilir mi? diye
sormayız. Babasız doğuyorsa mümkündür, kabul ederiz ama Allah Teâlâ
nezdinde ne yer, ne içer; üşür mü, yatar mı, uyur mu, kalkar mı…
“bunlar akla aykırı olduğu için kabul etmeyiz” demeyiz. Çünkü
babasız doğum için de pek çok soru sorulabilir bu şekilde.
Muhammed Aydemir:
Hocam bu arada belki geleceksiniz ama
Şeltut’un ref konusunda “bu bir “ref-i mekânî” değildir, “ref-i
menzile”dir. Allah Teâlâ Hz. İsâ’nın derecesini yükseltmiştir. Yoksa
onu cismanî olarak kaldırmamıştır” tarzı yaklaşımları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Ebubekir Sifil Hoca:
Her şeyden önce bu bir yorum. Bunu
böyle belirlemek gerekiyor. Kuran-ı Kerim’de “Biz onun şerefini,
şanını, mevkiini, makamını yükselttik” demiyor. Ref kelimesi
kullanılıyor, bu kelimenin hakiki anlamdan mecazi anlama sarf
edildiğini gösteren ayrı bir delil gerekir ki biz bunu kabul
edebilelim. Ayrıca Hz. İsâ zaten şanı yüce bir peygamberdir. Bütün
peygamberlerin şanı yücedir. Onları bir şekilde öldürüp, yani normal
bir şekilde, herhangi bir insanın ölmesi gibi öldürüp, arakasından
da onun derecesinin yükseltildiğini söylemek anlamsızdır. Zaten
Kuran-ı Kerim’de hakkında böyle bir ifade kullanılmayan her
peygamber için de böyledir. Her peygamberin şanı yücedir. İster
birileri tarafında katledilmiş, şehid edilmiş olsun, ister eceli
gelmiş normal bir ölümle ölmüş olsun, bütün peygamberler kadri yüce
insanlardır. Onlar için ayrıca bu kelimenin kullanılmamış olması bu
mantık için bir problemdir.
İkinci olarak, ref kelimesinin buradaki
anlamının hakiki mi, mecazi mı olduğunu anlamak için “Kur’an’da bu
kelime her yerde mecâzdır” diye bir genelleme yapmamız lazım. Oysa
her yerde mecaz değildir. Bunun örnekleri Kuran-ı Kerimde çok, Hz.
Yusuf’un Mısır’ın ikinci adamı olduktan sonra babası ve kardeşleri
yanına geldiğinde onları tahtın bulunduğu yere yükselttiğini “ورفع
أبويه على عرشه” âyetinde de aynı kelime kullanılıyor. Onların
mekanını, şanını, şöhretini mi yüceltti? Hayır. İbare o kadar açık
ki: “Onları tahtın bulunduğu yere çıkarttı/yükseltti” anlamındadır.
Dolayısıyla bu zayıf ve geçersiz bir tevildir.
Talha Hakan Alp:
Bir de bunun sizin de ifade ettiğiniz
üzere,
“وما قتلوه وما صلبوه”
“Onlar onu ne öldürdüler, ne de
astılar; bilakis Allah onu kendine yükseltti.” Bu siyak-sibak
içerisinde “şanını yüceltti” anlamı da biraz uzak kalmış oluyor.
Dolayısıyla o zaman
“إذ قال الله يا عيسى إني متوفيك و رافعك
إلي ومطهرك وحاعل الذين التبعوك فوق الذين كفروا”
âyet-i kerimesindeki teveffî kelimesi
normalde kabz mânâsına geliyor şeklinde ale’l-itlak bir mânâ
vermemiz gerekiyor. Aksine ölüm mânâsını vermek için başka bir
delile ihtiyaç var ki, herhalde muârızların az evvel aktarmış
olduğum delilleri delil olacak evsafta olmayıp bir şüphedir. İnsan
bu şüpheyle hareket edecek olsa mucizelere de inanmak mümkün olmaz.
Hatta Hz. İsâ’nın babasız varlığına bile inanmak söz konusu olmaz.
Ebubekir Sifil Hoca:
Ayrıca, Allah Teâlâ’nın bunu gelecekte
vuku bulacak bir ifade kipinde ifade buyurması, “Ben seni vefat
ettireceğim ve nezdime yükselteceğim (إني متوفيك و رافعك إلي)” “bunu
yapacağım” buyurması böyle bir bağlamda, bir de bu –ilerde eğer ille
bu “müteveffîke”yi, “vefât”ı “ölüm” anlamında alacaksak– ilerde vuku
bulacağını gösteren delillerden birisi olur. Bir takım ulemâ bunu,
“Burada bir takdim-tehir var. Önce Allah Teâlâ Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)’ı
– biraz önce zikrettiğimiz âyette geçtiği gibi– onu kendi katına
yükseltecek sonra yeryüzüne indirecek ve arkasından vefat ettirecek.
Bu âyette bu minvalde bir takdim-tehir olmuş” diyorlar. Bunu kabul
ederiz ya da etmeyiz, bu çok önemli değil, çünkü netice itibariyle
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın vefatını “mevt” olarak alırsak bu
kelimeden hareketle, arkasından “رافعك إلي” ifadesini
anlamlandırmamız mümkün olmaz. Buradan hareketle diyoruz ki,
takdim-tehir ister kabul edilsin, ister edilmesin, Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)’ın
bedenen ve ruhen kabzedilmesi, göğe alınması anlamına gelir. Burada
takdim-tehir bulunduğunu söylersek ne demiş olacağız? Allah Teâlâ Hz.
İsâ (aleyhi’s-selâm)ı önce göğe yükseltti ve vefat kelimesi de
burada mecâzî anlamda ölümü ifade eder. Dolayısıyla indiği zaman onu
öldürecek, ruhunu kabzedecek anlamı çıkar. Takdim-tehir yoktur
dersek “ben seni yeryüzünden alacağım ve katıma yükselteceğim”
anlamı çıkar. Takdim-tehir olduğunu söylesek de söylemesek de bizim
bakış açımızdan burada bir problem gözükmüyor.
Talha Hakan Alp:
Bir de konuyla ilgili kaynaklarda Hz.
İsâ’nın nüzûlünü anlatan Ehl-i Sünnet kaynaklarında, “وإنه لعلم
للساعة فلا تمترن بها والتبعون” âyet-i kerimesine değiniliyor. Bu
âyet-i kerimede “إنه”deki “هو” zamirinin Hz. İsa’ya raci olduğu
söyleniyor. Bazıları bu zamirin Kur’ân’a racî olduğunu söylüyorsa
da, bir çok müfessir, “geride Kur’ân-ı Kerim lafzı geçmediği için
zamiri Kur’ân kelimesine göndermenin bir anlamı yoktur” şeklinde bir
açıklamada bulunuyorlar. Bu âyet-i kerimenin öncesine, sibâkına
baktığımız zaman burada da
“ولما ضرب ابن مريم مثلا إذا قومك منه
يصدون”
diye başlayan, üç-dört âyet öncesinden
başlayan bir şey var, Hz. İsâ’dan bahis var. İşte Mekkeli
müşriklerle Hz. Peygamber Efendimiz’in Hz. İsâ merkezli tartışmasına
değiniliyor âyet-i kerimede ve ondan sonra hemen ardından, birkaç
âyet sonra henüz daha o bahis tamamlanmadan ” وإنه لعلم للساعة (o,
kıyâmet için bir alâmettir, bir işârettir, bir bilgidir.)”
buyruluyor. ” فلا تمترن بها والتبعون(kıyametten şüpheye düşmeyin ve
bana tâbi olun)” buyruluyor. Hocam siz bu âyeti nasıl
açıklıyorsunuz?
Ebubekir Sifil Hoca:
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a bu zamiri
göndermek zorundayız. Bağlam bunu icab ettiriyor. Zannediyorum
müfessirlerin ekseriyeti de bu konuda aynı şeyi söylüyor. Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a
bu zamiri gönderdiğimizde Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın kıyamet için
bir bilgi olması ne demektir? Bunun üstünde durmamız lazım.
Efendimiz ile Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) arasında 600 yıllık bir süre
var. Hz İsâ (aleyhi’s-selâm) Efendimiz’e kıyasla kıyâmetten daha
ötede, daha uzakta. Efendimiz kıyâmete daha yakın. Böyle olduğu
halde Hz. İsâ neden “Kıyâmetin bilgisi” olarak zikredilmiş olabilir?
Bu noktanın cevabı olarak müfessirler diyorlar ki: “İşte bu, Hz. İsâ
(aleyhi’s-selâm) ın kıyâmet öncesi yeryüzüne ineceğine işaret eder.
Bir diğer kıraatte de ” لَعَلَمٌ
للساعة” şeklinde geliyor. Sahih bir rivâyettir bu. Bu taktirde anlam
daha açık oluyor. Hz. İsâ kıyâmete alâmet, işâret oluyor. Daha açık
ve daha doğrudan bir anlam oluyor bu durumda. Bazı müfessirler bunu
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın babasız doğmasının bir kıyamet alameti
olduğu şeklinde anlıyor ama, Allâhu a‘lem bunu Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın
doğumu esnasında, Âl-i İmrân sûresinde Hz. Meryem etrafında gelişen
tartışmalar bağlamında zikredilmesi gerekir gibi geliyor insana.
Tabii ki Allah Teâlâ dilediği âyeti dilediği yerde zikreder.
Efendimiz bunları tevkifî olarak tesbit etmiş. Ama burda bu yorum,
bağlama uymuyor. Bunu söylememiz lâzım. Yani Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın
kıyamet için “bilgi” olması ne demek? Babasız doğması demek? Nasıl
bir bilgi olabilir bu? Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) “babasız doğdum diye
ben bir kıyamet alametiyim” demiştir şeklinde bir bilgi var mı
elimizde? Veya o zaman doğduğu dönemde o tarihsel çevreyi düşünelim
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) babasız doğdu diye “kıyamet yaklaşıyor”
diyenler oldu mu? Hz. İsa’yı kıyâmete alâmet sayanlar oldu mu?
Tarihsel olarak böyle bir zemin de yok yani. Dolayısıyla Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın
kıyamet için bir bilgi veya alâmet teşkil etmesi, onun nüzûlüyle söz
konusu olacaktır. Böyle kabul ettiğimizde, böyle baktığımızda âyet-i
kerîmenin anlamı daha bir yerli yerine oturuyor.
Talha Hakan Alp:
Teknik olarak da zâten kıraatler
birbirlerini tefsir etmezler mi hocam? Dolayısıyla ” لَعَلَمٌ
للساعة” kıraati “لَعِلْمٌ” kıraatinin de kıyâmet alâmeti anlamına
gelebileceğini gösteriyor.
Hocam konuşmamızın başından itibaren
birinci sırada Nisâ sûresinde geçen, Hz. İsâ’nın yeryüzünde
Yahûdîler tarafından öldürüldüğü, asıldığı iddiasına cevap
mahiyetindeki âyetleri gördük. 157. 158 ve 159. âyet-i kerîmeler. Bu
âyetlerden açıkça şu anlaşılıyor: “Hz. İsâ’yı Yahudiler ne
öldürdüler, ne de onu astılar; bilakis Allah onu katına yükseltti”
Yalnız burada âyetin devamında bir şey daha geçiyor. Az evvel okumuş
olduğum Zuhruf sûresinden okuduğum, Hz. İsâ’nın kıyametin bilgisi
veya alâmeti olduğuna dâir bu âyet-i kerîmenin dışında, yine tekrar
Nisâ 159. âyet-i kerîmesine gelirsek bu âyette de şöyle geçiyor:
“وإن من أهل الكتال إلا ليؤمنن به قبل
موته ويوم القيامة يكون عليهم شهيدا”
bu âyet-i kerime de yine Ehl-i Sünnet
kaynaklarında, tefsirlerde, çoğunluk Hz. İsâ’nın tekrar, kıyâmetten
önce yeryüzüne ineceğine dair bir işaret, bir delil olarak
kullanıyor. Bu konuda ekleyeceğiniz bir şey var mı?
Ebubekir Sifil Hoca:
Bu konuda tefsirlerde iki farklı görüş
var. Birisi diyor ki:
” وإن من أهل الكتال إلا ليؤمنن به قبل
موته”
” قبل موته”deki “هو” zamiri Ehl-i
Kitâba gider; ” ليؤمنن به”deki “هو” zamiri ise Hz. İsâ’ya gider.
Dolayısıyla anlam şöyle olur: “Ehl-i Kitaptan hiçbir fert yoktur ki,
ölüm kendisine geldiği zaman İsâ’ya imân etmiş olmasın.” Hatta
rivâyet tefsirlerinde Ubeyy b. Ka‘b (radıyallâhu anh)tan da ” إلا
ليؤمنن به قبل موتهم” tarzında çoğul bir ifade kullanılıyor. Ancak
belirtmemiz lazım ki bu kıraatin senedi zayıftır. Dolayısıyla bunu
biz âyetin mütevâtir kıraat şeklini tefsir eden bir mütevâtir kıraat
veya meşhur bir kıraat ya da sahih bir kıraat olarak kabul edemeyiz.
Zira senedi zayıftır, bunu bilelim.
Şimdi, “Ehl-i Kitaptan her bir fert
ölüm kendisine geldiği zaman İsâ’ya iman edecek” böyle olsa, böyle
kabul etsek, bu ne anlama gelir? Hristiyanlar zaten Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)’a
iman ettiklerini söylüyorlar. Yahudiler de onu öldürdüklerini
söylüyorlar. Burada belki o zaman Ehl-i Kitap ifadesini tahsis edip,
“ona inanmayan Ehl-i Kitap” şeklinde anlamamız gerekecek.
İki: Ehl-i kitaba mensup her bir fert
Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)a iman edilmesi gerektiği gibi iman edecek.
Şimdi bunlardan ilk ihtimal üzerinde
biraz sonra duralım. İkinci ihtimale bakalım:
“Ehl-i Kitaptan her bir fert kendisine
ölüm gelmeden önce İsâ’ya iman edilmesi gerektiği gibi iman edecek.”
Bu neyi gösteriyor? Yani Ehl-i Kitaptan her bir fert Hz. İsâ’ya
bihakkın, gereği gibi iman edip ölse ne olur? İman etmiş, mümin
olarak mı ölmüş olur? Hayır. Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)a
iman etmeden, —ki peygamber olarak geldi. Ve bu âyet-i kerîmenin
ifadesi de umûmîdir; âyet-i kerîme Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın
zamanından tutun ilâ yevmi’l-kıyâme bütün ehl-i kitabı kapsıyor. Bu
arada peygamber olarak Efendimiz (aleyhi’s-selâtu ve’s-selâm) geldi.
Ehl-i Kitap Hz. İsâ’ya iman etti, ama Efendimiz’e iman etmedi.—
Bunun bir anlamı yok.
İkinci olarak, Hz. İsâ’ya diyelim ki
gereği gibi iman etmek Efendimiz’e imanı da getirir, çünkü Hz. İsâ,
Efendimiz’in geleceğini söylüyor. Kur’ân’ın bu husustaki beyânı
malum. O zaman burada Hz. İsâ’ya imanın zikredilmesinin manası
nedir? Ne getirir bu? Hz. İsâ’ya Ehl-i Kitaptan her biri ölmeden
önce iman etti; yani Hz. İsâ’nın müjdelediği peygambere iman etmiş
oldu. Böyle bir ifade çıkıyor buradan sonuç olarak. Ama o zaman Ehl-i
Kitaptan her bir ferdin doğrudan Efendimiz’e iman etmesi Hz. İsâ’ya
ve diğer bütün peygamberlere imanı da tazammun edeceğinden daha
garantili, daha kestirme, daha Kur’ânî bir ifade olmaz mı? Olur. O
halde bunu biz, “Ehl-i Kitaptan her bir fert Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a
bihakkın iman edecek” tarzında anlayamayız. Bu zorlama bir yorum
olur yani.
Peki Ehl-i Kitapdan her bir fert
demeyelim de buna; birinci ihtimalden hareketle Yahudilere tahsis
ederek bunu söyleyelim: “Yahudilerden her biri ölmeden önce Hz.
İsâ’ya iman edecek… Ölüm kendisine gelmeden önce Hz. İsâ’ya iman
edecek ve sonra ölecek.” Peki bir Yahudiye Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a
bu şekilde iman etmek ne kazandırır?
Yani şimdi yine aynı yere geliyoruz.
Burada ister Hristiyanların imanını devre dışı tutalım, istisna
edelim, tahsis harici tutalım; ister hepsini birden anlayalım, Ehl-i
Kitapdan her bir ferde ölüm gelmeden önce onların Hz. İsâ’ya iman
etmesinin bir anlamı, bir hükmü, bir neticesi, bir müteallakı yok.
Çünkü ortada Efendimiz var. Böyle bir vakıa var. Son Peygamber var.
Ehl-i Kitap için de, diğer insanlar için de ona iman etmek bir
zorunluluktur.
Şimdi Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a ehl-i
kitabın iman etmesi burada eğer söz konusu olacak ise diğer
insanların durumu ne olacak? Yani Efendimiz (aleyhi’s-sâlâtu ve’s-selâm)
gelmeden önce Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) döneminde, bu altı yüz yıllık
dönem içerisinde diğer insanlar neye inanacak? Bu süre zarfında
yaşayan Brahmanistler, Budistler, Konfiçyanistler, ateistler…
Bunların iman durumuna âyet-i kerime değinmiyor. Sadece Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)la
sınırlı bir anlatım var âyet-i kerimede. Dolayısıyla burada Hz. İsâ
(aleyhi’s-selâm) etrafında, onun merkez teşkil ettiği bir anlam, bir
bağlam düşünmemiz lâzım. İşte bu bağlam âyet-i kerîmeyi öbür türlü
anladığınız zaman tahakkuk ediyor. Nedir o? Hz. (aleyhi’s-selâm)
ölmeden önce, ehl-i kitaba mensup her bir fert, Hz. İsâ’nın
ölümünden önce kendisine iman edecek.
Şimdi bakalım. Bu âyet-i kerime Hz. İsâ
(aleyhi’s-selâm) hakkında mevt kelimesinin kullanıldığı ikinci
âyettir. Fakat Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın çarmıh hadisesi etrafında,
o tarihsel durumun öncesinde veya sonrasında öldüğüne delâlet
etmiyor bu âyet. Doğrudan, açık “mevt” kelimesi var burada, ama Hz.
İsâ’nın ölüm zamanıyla ilgili, o çarmıh hadisesine bir atıf yok.
Mutlak bir ifade var. Buradan biz şunu anlıyoruz: “Müteveffî, vefat,
teveffî” kelimeleri hakkında yaptığımız izahatı da hesaba katarak
düşünürsek, Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın ne zaman ki gerçek anlamda
ölüm/mevt zamanı gelecek, işte o ölümü/mevti tatmadan önce, o
hadiseyi yaşamadan önce mevcut ehl-i kitabın hepsi ona iman edecek.
Anlamı bu şekilde kabul edersek sağlamasını nasıl yapabiliriz?
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) kıyâmete yakın
yeryüzüne nüzûl edecek, onu kabul edenlerle zaten mesele yok
anlaşacak, onu kabul edenler ona ittiba edecek, etmeyenlerle
savaşacak ve bu savaş neticesinde hayatta kalan ehl-i kitabın her
bir ferdi Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a iman edecek. İşte bu, Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a,
bu zaman diliminde getirilen iman ve inkiyâd Efendimiz’e imân ve
inkiyâdı da doğrudan tazammun eder. Hem zamansal olarak, hem mefhum
olarak. Çünkü Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) kıyamete yakın geldiğinde
Efendimiz’in getirdiği şeriatla amel edecek. Ona tâbi bir insan
olacak. Dolayısıyla Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) etrafındaki
tartışmalar, ondan sonra ehl-i kitabın Müslümanlarla olan
münakaşaları, ihtilafları onların Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın o
konumuna iman etmeleriyle son bulacak. Her iki peygambere de imanı
tazammun eden bir şey bu. Dolayısıyla biz bu âyet-i kerimeyi Hz. İsâ
(aleyhi’s-selâm)ın kıyamete yakın yeryüzüne tekrar geleceğini ve
kendisine iman etmeyenlerle savaşmasından, deccalla mücadelesinden
sonra hayatta kalan Ehl-i Kitapdan her bir ferdin ona iman edeceği
şeklinde anlıyoruz.
Talha Hakan Alp:
Öbür türlü anlamak da mümkün değil
zaten, çünkü vakıa ters düşer. Zira Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) onların
dediği gibi çarmıha gerilerek öldürülmüş olsaydı o anda bütün Ehl-i
Kitap ona iman etmiş değildi. Nitekim öldürenler de Ehl-i Kitap
olmuş olurdu.
Muhammed Aydemir:
Hocam sizin bu anlattıklarınızdan ben
şöyle bir şey anladım: Onun geleceğinden şüphe edenler dahi onun
gerçekten insan olduğuna inanacaklar. Ehl-i Kitaptan ya da diğer
insanlardan olsun. Diyelim ki geldi ancak kimileri şüphe edecek ama
ennihâye onun Hz. İsâ olduğunu kabul edecekler.
Ebubekir Sifil Hoca:
Buradaki incelik şu. Hz. İsa (aleyhi’s-selâm)ın
mevtinin, ölümünün öncesine atıf yapılıyor âyet-i kerîmede. Yani “o
nüzul ettiğinde, dünyaya geri döndüğünde” demiyor; “o ölmeden önce”
diyor. Yani demek ki onun nüzûlüyle ölmeden öncesi arasında bir
şeyler yaşanacak. Nedir o? Demin söylemeye çalıştığımız şey. Ehl-i
Kitaptan her bir fert ya ona iman edecek, o nüzulden sonra; ya da
karşı çıkacak. Karşı çıkanlarla savaşacak, bunların bir kısmı da
(ölümden kurtulanlar) –Allâhu a‘lem– mağlubiyetten sonra Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a
iman edecekler ki ” قبل موته”deki espri burada zaten.
Talha Hakan Alp:
Hocam sonuç olarak ayetlerle ilgili
tahlillerden ve açıklamalardan sonra şu ortaya çıkıyor: şu halde
Nisâ Sûresi 157,158 ve 159. âyetlerde açıkça Hz. İsâ’nın
öldürülmediği, asılmadığı, Allah katına yükseltildiği bildiriliyor.
Yine bu âyetlerin sonunda, 159. âyette zâhir açıklamaya/tefsire göre
Hz. İsâ’nın kıyametin eşiğinde bir kıyamet alameti olarak yeryüzüne
tekrar indirileceği, ve ehl-i kitabın bütünüyle kendisine sahih
anlamıyla iman edeceği belirtilmiş oluyor. Bunu teyîden yine Zuhruf
sûresinin 61. âyet-i kerîmesinde de Hz. İsâ’nın yine zahir tefsire
göre, kuvvetli tefsire göre Hz. İsâ’nın kıyâmetin bir bilgisi veya
alâmeti olduğu bildirilmiş oluyor. Ayrıca şunu görmüş olduk: Âl-i
İmrân sûresi 55. âyet-i kerîmesinde geçen ” “إني متوفيك cümlesini,
Hz. İsâ’nın dünyadayken vefat ettirildiği, canının alındığı anlamına
yoranların bu tefsir ve tevillerinin de çok açık olmadığı burada
geçen “teveffî” kelimesinin “kabzetmek, almak, katına almak”
anlamlarına gelebileceği mümkündür, hatta diğer âyetler de bunu
desteklemektedir. Âl-i İmrân 55. âyet-i kerîmesi de diğer âyetlerden
çıkarmış olduğumuz bu sonuçla çelişmemektedir. Konunun âyetlerle
ilgili boyutu kısaca, özetle bunlardan ibaret.
Hocam şimdi uygun görürseniz konuya
teknik olarak, Ehl-i Sünnet ulemâsının herhangi bir itikadî esası,
hatta herhangi bir fıkhî esası bile, haram-helâl meselesini bile
isbat ederken, ortaya koyarken takip ettikleri bir metot söz konusu.
Önce konuyu Kur’ân-ı Kerim âyetiyle ortaya koyuyorlar. Âyet-i
kerimenin o konuya temâsı ama açıktır, ama kapalıdır, ama işârî bir
ifade vardır, ama sarih bir ifade vardır. Daha sonra konu hadislerle
desteklenir, teyit edilir. Daha sonra sahabenin, tâbiînin, müctehid
imamların konuyla ilgili icmaına, ittifakına yer verilir. Biz de bu
metodu takip etmek sûretiyle âyetlerden çıkan bu sonucu bir de Hz.
Peygamber Efendimizden nakledilen hadisler bağlamında ele almak
istiyoruz.
Ebubekir Sifil Hoca:
Ben burada bir saplama yapayım. Bu
yaptığımız izahat aslında, insafla düşünenler için Kur’ân’da Hz. İsâ
(aleyhi’s-selâm)ın ref edildiğine ya da kıyamete yakın nüzul
edeceğine hiçbir şekilde delâlet, imâ tarzında dahi bir anlatım
olmadığını söyleyenlerin çok da isabetli olmadıklarını gösteriyor.
Ale’t-tenezzül şöyle diyelim:
“Kur’ân’da bu üstünde durduğumuz âyet-i
kerîmelerde Hz. Îsâ (aleyhi’s-selâm)ın yeryüzüne nüzûlü ve sağ
olarak ref‘i çok açık değil, çok net değil. Bir ihtimal olarak
beliriyor.” Yani ale’t-tenezzül böyle söylüyoruz. Diyelim ki
böyledir yani. Peki bu durumda ne yapmamız lazım? Bu meseleyi
netleştirmenin yolu nedir? Bir ihtimal var ortada: Öyle anlamak da
mümkün, böyle anlamak da mümkün. Bir mümin ne yapmalıdır bu durumda?
Kur’ân’ın birincil, en yetkili, en kudretli müfessiri, mübeyyini
sünnete başvurmak lâzım. Yani bunun için ayrıca yeni bir metodoloji
keşfine falan lüzum yok. Bu en basit bir usûl-i fıkıh kitabında da
bu şekilde ele alınır. Bir müminin normal işleyen bilinç durumunda
da bu şekildedir. Yani Kur’an bu âyette ne diyor? Şu konuda
Kur’an’ın hükmü, ilâhî irâde, murâd-ı ilâhî nedir? diye bir insan
tereddütte kaldığında hemen müracaat edeceği kaynak Sünnet’tir.
Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)dır. O zaman dönüp bakalım.
Diyelim ki biz burada tereddütte kaldık meselâ. Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)
vefât etti mi? Öldü mü ölmedi mi? Tereddütte kaldık. Acaba Efendimiz
(aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) ne demiş? Dönüp buraya bakmak lâzım.
Buyurun bakalım şimdi.
Talha Hakan Alp:
Buyurun bakalım hocam. Bu konuyla
ilgili, insan dışardan baktığı zaman konu hep âyetler merkezinde
tartışılıyor. Hiç hadislere getirilmiyor. Getirilse bile bir şüphe
îrâs ediliyor. Konuya yabancı birisi şöyle bir düşünceye
kapılabilir: Bu konuyla ilgili acaba hadis var mı yok mu? Ben de bir
yabancı gözüyle size soruyorum: Konuyla ilgili Hz. İsâ’nın yeryüzüne
ineceğine dâir hadis var mı yok mu hocam?
Ebubekir Sifil Hoca:
Şimdi ben şu kadarını söyleyeyim: Bu
şekilde tereddütte kalan bir insan, Kur’ân’ın konuyla ilgili
ifadeleri, âyetleri tam olarak ne anlatıyor bu konuda karar
veremeyen bir insan Sünnet’e baktığında şundan emin olur. Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın
çarmıh öncesi ya da sonrası “öldüğünü” anlatan bir tek rivâyet
yoktur!
Şimdi düşünün, bir tarihsel durum var:
Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) dönemi… Bu dönemde
Hristiyanlarla münasebetler var, ilişkiler var. Ardından Sahâbe
dönemi… Fütûhât… Hristiyan kültürüyle, Hristiyan din adamlarıyla,
keşişleriyle, rahipleriyle bilfiil münâsebetler var. Bu
münasebetlerden doğan münazaralar, münakaşalar, tartışmalar var.
Şimdi bütün bunlar olup biterken Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın öldüğüne
dair bir tek hadis rivâyeti, bir tek sahâbî sözü varit mi?
Çünkü hristiyanlar ısrarla diyorlar ki:
–bu bizzat elimizdeki İncil’de de geçen bir ifadedir–: “İsâ
dönecek.” Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)den, “Hayır siz
yalan söylüyorsunuz İsâ dönmeyecek” şeklinde nakledilmiş bir ifade
yok. Sahâbe’den de yok. Bu bize bir şey anlatmalı. Yani tarihsel
durum odur ki, realite onu icab ettirir ki, böyle bir münazara, Ehl-i
Kitap’la, Hristiyanlar’la temaslar sırasında, –fikir alışverişi
deyin, münâkaşa deyin, münâzara deyin, ne derseniz deyin– cereyan
ettiği esnada İslam’ın bu konudaki hükmü, Kur’ân’ın bu konudaki
iktizâsı veya Sünnet’in bu husustaki beyânı mutlak sûrette aksetmiş
olmalı, bize bir veri olarak gelmiş olmalı.
Biz bu bağlamda Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın
öldüğünü ifade eden hiç bir şey görmüyoruz. Tama aksini ise
görüyoruz. Bu bize bir şey anlatıyor. Sahabeden otuz civarında insan
Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)a ref‘ ederek, ona
dayandırarak İsa (aleyhi’s-selâm)ın kıyamete yakın yeryüzüne
ineceğini çeşitli bağlamlarda nakletmişler. Kimi uzun, kimi kısa.
Kimi olayın şurasını anlatmış, kimi burasını… Ama bütün hepsinin
müşterek noktası odur ki İsâ (aleyhi’s-selâm) kıyâmete yakın
yeryüzüne inecek. Bunun dışındaki detaylarda, ayrıntılarda,
anlatılarda yer yer çelişkiler olması bile –aslında çelişki de yok,
ama olsa bile– bu ortak müşterek noktanın sıhhatine ve kuvvetine
zarar vermez. Otuz küsür sahâbî ve yetmiş küsür merfû‘ hadis, otuz
küsür de sahâbî sözü olarak nakledilmiş rivâyet. Yüz küsür rivayet
bugün elimizde sağlam olarak mevcut ki, Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)
yeryüzüne kıyâmete yakın inecek, –şöyle yapacak, böyle yapacak, şu
olacak, bu olacak.. işin bu detay kısmıyla şu anda, şu aşamada
ilgili değiliz–. Otuz küsür sahâbî râvî… bu Sahâbe’den bize doğru
gelirken her tabakada artarak, kabararak gelen bir silsile.. Yani
Sahâbe tabakasında otuz ise bu rakam, onlardan nakleden Tâbiûn
sayısında biraz daha artacak, râvî sayısı artacak. Onlardan nakleden
Tebe-i tâbiîn sayısı daha artacak, derken bize kadar şüphenin
gölgesinin bile düşmediği bir tevâtür olarak gelecek.
Tevatürü biz, aklen ve âdeten yalan
söylemesi, yalan üzerine birleşmesi düşünülemeyecek sayıdaki
kalabalıkların birbirine nakli sûretiyle bize kadar gelmiş rivayet
şeklinde tanımlıyoruz. Hemen bir parantez açayım. Biz burada lafzî
bir tevâtürden bahsetmiyoruz nüzûl-i İsâ bağlamında. Bu, demin arz
ettiğim müşterek nokta dolayısıyla manevî tevâtürdür.
Akıl bize şunu söyler mi: Otuz tane
sahâbî bir araya gelip yalan uydurabilir? Akıl bunu söyler mi bize?
Belki bir sahâbî, iki sahâbî, üç sahâbî olsa bunların yanılma
ihtimâlinden söz edebiliriz. Hata yapma ihtimalinden söz edebiliriz;
ama otuz tane olunca ve bu otuzu da farklı bağlamlarda “nüzûl-i İsâ”
diye bir olaydan bahsedince, en azından bu müşterek noktada bir
yanılmadan, bir yalandan, bir unutmadan, bir hatadan söz
edilemeyeceğini söylememiz lâzım.
Adeten de Sahabe’den otuz kişinin,
hatta 20, 10 veya daha az sayıda kişinin yalan, ya da hata üzerinde
söz birliği ettiği görülmüş müdür? Bunun bir örneği var mıdır?
Hem akıl, hem de adet merkezli bu izah
tarzını alın, Tabiun halkasına uygulayın. Bu halkada sayı daha da
arttığı için, daha büyük bir “hayır” cevabıyla karşılaşırsınız.
Derken Tebe-i tabiîn ve diğer halkalar… Tevatürün hasıl ettiği
itmi’nan ve yakin büyüyor, yalan/hata üzerinde birleşme, söz birliği
etme ihtimali ise sıfırın da altına düşüp, adeta eksilerde
seyrediyler… Üstelik bunun yanında aksini gösteren bir tek rivâyet
yok. İhtimalli, tearuz şeklinde bile aykırı bir rivâyet yok.
Öte yandan, malumdur ki, hâkim kültür,
egemen kültür, belirleyen kültür, baskın kültür her yerde kendi
değerlerini dayatır. Bu her yerde böyledir. Günümüzde de böyledir.
Tarihte de böyledir. Kendisini, kendi değerlerini dayatır. Dayatır
derken mağlubiyet psikolojisi içinde olanlar, mağlup olanlar, mağlup
milletler, kültürler, kavimler daima diğerlerine aşağıdan bakarlar.
Empoze eden gâliplerdir. Etkileme konumunda olan, şansında olan,
avantajında olan daima galiplerdir. Şimdi İslâm’ın ilk asırlarına
bakıyoruz. Tedvin dönemi ve daha sonrasına; ama bizim için önemli
olan tedvin dönemidir. İslam’ın ilk asırlarından tedvin dönemine
kadar yukarıdan bakan kültür kim? Müslümanlar. Fetheden, cizyeye
bağlayan kim? Müslümanlar. Belirleyen kim? Müslümanlar. Böyle bir
durumda İslam kültürüne bu kadar sayıda rivâyetin Ehl-i Kitap
tarafından sokuşturuluverdiğini düşünmek aklî midir? Değildir. Yani
bu ne aklen mümkün, ne âdeten mümkün. Âdeten mümkün değil, zira
mağlup kültürün galip kültüre bir şey dayatması, bir şey empoze
etmesi, bir şey zerketmesi âdeten görülmüş bir şey değil.
Bunu neden söyledim. “Bu rivâyetler
İsrâiliyâttır.” tarzında bir iddia var. Özellikle günümüzde
tartışılan nüzûl-i İsâ bağlamında çok sık gündeme gelen bir iddia.
Allah aşkına bir iddiayı söylediğinizde altında kalmamak için,
inandırıcı olmak için bunun gerekçelerini, bunun ikna edici
gerekçelerini de söyleyin. Yani ben size desem ki bu rivayetleri kim
hangi gerekçelerle kabul etti İslam kültürüne? Hiristiyanlar’la
aramızdaki ilişkilere, uygulamaya bakın. Onlardan cizye almak,
onları ikinci sınıf görmek… Diğer Ehl-i Kitap için de bu böyle. Yani
cizye alıyorsunuz ve uygulamalar onu gösteriyor ki cizye aldığınız
zaman siz gidip almayacaksınız. Oturacaksınız o getirip verecek. Bu
tarz uygulamalar dahi var. Şurût-i Omeriyye diye literatüre geçmiş
uygulamalara bakıyorsunuz. Kiliselerin görünen yerlerine haç
asamazsınız. Yeni kilise binası yapamazsınız. Sokaklarda haç
taşıyamazsınız. Bayramlarınızı sokaklara taşıyamazsınız. Bunun gibi
böyle lokalize eden, belirli bir yerde tutan bir anlayış, bir
uygulama söz konusu. Böyle bir uygulama esnasında Ehl-i Kitap
uyduracak, Müslüman kabul edecek, bunu hadis kitabına yazacak,
bilahare akaid kitabına geçecek. Bu, imkânsızdan da imkânsız bir
şey.
Muhammed Aydemir:
Hocam bu arada Hz. Ömer’in bundan çok
daha basit durumlar karşısında bile takındığı o sert tutumu
hatırlıyorum. Sözgelimi o muharref kitapları okuyanları
cezalandırması meselesi. Bu rivâyetler İslam kültürüne
sokuşturulmuştur diyenler bir anlamda sahâbeye de hakaret etmiş
olmuyorlar mı?
Ebubekir Sifil Hoca:
Bu noktaya gelecektik zaten. Bu
rivâyetlerin uydurularak İslam kültürüne sokuşturulduğunu
söyleyenler farkında olmadan şunu söylüyorlar: Tedvin dönemine kadar
yaşamış, İslâm toplumu içinde yaşamış gayr-i Müslimler, zahiren
Müslüman olmuş gibi görünüyor bunlar, Ka‘b el-Ahbâr’dır… Vehb b.
Münebbih’tir… Abdullah b. Selâm (radıyallâhu anh)tır. Ehl-i kitâp
iken bilahare İslâm’a dönmüş, Ehl-i Kitap kültürüne vâkıf, bilgin
insanlar, âlim şahsiyetler. “Bunlar İslâm kültürüne bu türlü
rivâyetleri sokuşturdular.” Peki ale’t-tenezzül bunu da kabul
ettiğimizi düşünelim. Diyelim ki bütün bu imkânsızlar, olmazlar
arasında bir şekilde oldu ve nüzûl-i îsâ rivâyetleri geldi bizim
rivâyet kitaplarımıza girdi, oradan da akâid kitaplarımıza girdi.
Peki bu rivâyet kitabı, bu rivâyetler ne diyor bize? “İsâ kıyamete
yakın inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve vad-ı cizye yapacak”
diyor. “Hristiyanlarla diyalog kuracak, Yahûdîleri benimsetecek,
İslâm ümmetiyle onları bir potada eritecek” demiyor. “حَكَََماً
مُقْسِطاً” inecek, Ehl-i Kitap’la aramızdaki problemleri âdil bir
hakem olarak çözecek|; ya vad-ı cizye yapacak, ya savaşacak.
Buradaki vaz-ı cizyeyi ulemâ iki türlü
anlamış: Bir: cizyeyi kaldırıp kenara koyacak, cizye uygulamasını
kaldıracak. Böyle dediğimiz zaman olayı şöyle anlamamız lâzım: Ehl-i
Kitap’la, kendisine iman etmeyenlerle savaşacak; öyle bir aşama
olacak ki hayatta kalanlar ya ona inanacak ya da savaşıp ölecek,
cizye uygulanacak kimse kalmayacak. Öyle bir Ehl-i Kitap olmayacak.
Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)a iman etmemiş, tâbi olmamış ve kurtuluşu
cizye vermeye bağlı olan bir kitle kalmayacak. Yani “vaz-ı cizye”yi
“raf‘-i cizye” olarak anlarsak –ki bu anlama da geliyor. Kâdî ‘İyâd
buna işâret ediyor– hadise böyle anlaşılır.
Peki bu ifadeyi, “cizyeyi koymak”
olarak anlarsak? O zaman diyeceğiz ki, Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) ile
Ehl-i Kitap, Yahûdîler veya ona iman etmeyen Hristiyanlar savaşacak
ve Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) onlara cizye diye bir vergi koyacak.
Şimdi az önceki âyet-i kerîmeler
üzerinde dururken söylediklerimiz buradaki birinci ihtimâli tekit
ediyor. Buradaki “vaz-ı cizye”den kasıt, İslâm ulemâsının bir
çoğunun hilâfına “ref‘-i cizye”dir. Çünkü
“وإن من أهل الكتال إلا ليؤمنن به قبل
موته”
yi nasıl anladık biz? Şöyle: Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)
kıyamete yakın gelecek, savaştığıyla savaşacak, öldürdüğünü
öldürecek, kalan Ehl-i Kitap iman edecek.” Böyle anladık.
Dolayısıyla “cizye vergisine muhatap Ehl-i Kitap” diye bir kategori
kalmayacak. Şu halde “vaz-ı cizye”yi “ref‘-i cizye” olarak anlamamız
lazım bu âyet-i kerime doğrultusunda.
Şimdi Ehl-i Kitab’ın bizim kültürümüze,
kitaplarımıza sözümona sokuşturduğuna bakın!. Bu Ehl-i Kitap –çok
özür dilerim ama– aptal mı? Nüzûl-i İsâ diye bir itikat sokacak bize
ve diyecek ki: “İsâ gelecek, sizin safınızda yer alacak, bize karşı
savaşacak, biz hepimiz sizin istediğiniz gibi iman edeceğiz.” Yani
bir insan bir şey söylerken, bir iddiada bulunurken, bir tez ileri
sürerken bunun gerekçelerini, melhuz/muhtemel sorularını tasavvur
edip ona göre de bir cevap hazırlaması lâzım. Nereden bakarsanız
bakın bu rivâyetlerin uydurulduğunu, sokuşturulduğunu falan söyleyen
insanların ya aptallığı ya da hinliği çıkıyor ortaya. Konuyla ilgili
kafa yormamış, sıradan insan, sokaktaki insan için bu rivâyetlerin
uydurulmuş olma ihtimali hep gündemdedir ya! Her meseleyle, her
vesileyle ilgili olarak gündeme getirilir ya! Bu da o bağlamda
oluşturulan bilinç bulanıklığından istifadeyle “acaba maya tutar mı”
kabîlinden bir çaba.
Talha Hakan Alp:
Hocam sözlerinizin başında dikkat
çektiğiniz bir husus vardı. Çok ilginçti aynı zamanda çok önemli bir
argümandı. Yani böyle bir inancın bize Ehl-i Kitaptan geçmiş
olabileceği iddiası o tespitiniz sayesinde çürümüş oluyor. Gerçekten
de öyle… Bende de çağrışımlar oldu. Eğer bu, Ehl-i Kitaptan bize
intikâl etmiş olsaydı ehl-i kitâbın İslâm itikadına sığmayan,
tevhide aykırı bir çok inancı vardı. İsâ Mesih’in Allah gibi kabul
edilmesi veya Allah’ın oğlu kabul edilmesi, Yahudilerin Uzeyr’i
Allah’ın oğlu kabul etmesi gibi ehl-i kitabın bâtıl inançları,
yanlış inançları Kur’ân-ı Kerim’de şiddetle reddediliyor. Hz.
Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) şiddetle
reddediyor. Sadece itikadî konularda değil; amelî konularda da Hz.
Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm) mümkün mertebe ehl-i
kitâb’a muhâlefet tarzını benimsiyor. Hal böyleyken, eğer ehl-i
kitab da buna inanmış olsaydı –ki öyle inanıyorlar– Hz. İsâ’nın
kıyamete yakın döneceği itikadı yanlış olsaydı Hz. Peygamber
Efendimiz ve âyetler bunu reddederdi. Bunun reddedilmemiş olması da
–sizin de ifade ettiğiniz üzere– gösteriyor ki Hz. İsâ’nın nüzûlü
meselesi sabittir, hak olan bir inanç ilkesidir.
Hocam demek ki hadisenin hadislerle
alâkadar tarafı da böyle. Yani “haber-i vahiddir, mütevâtir değildir
veya bunlar Ehl-i Kitap tarafından İslam kültürüne sızdırılmıştır,
isrâiliyattır” vb. sözler aslında bedeli ödenmemiş, altı
doldurulmamış birer yaygara. Zaten önümde de Enver Şah Keşmîrî’nin
“et-Tasrîh bimâ Tevâtera fî Nuzûli’l-Mesîh” isimli eseri var. Burada
sizin da bahsettiğiniz gibi Hz. İsâ’nın nüzûlü ile ilgili hadîslerin
mütevâtir olduğunu bizzat ispatlıyor. Onlarca rivâyet veriyor.
Ebubekir Sifil Hoca:
Burada bir iki noktanın üzerinde
duralım isterseniz. Birincisi, bu rivâyetlerin tevâtürü meselesi.
İkincisi de bu rivâyetler arasında mevcut olduğu söylenen
çelişkiler.
Tevâtür meselesinde özellikle Usûl-i
fıkıh ulemâsının tarifini esas alarak –ki bilâhare usûl-i hadis
ulemâsı da bu tarife gelmiş– “Yalan üzerine ittifakı söz konusu
olmayan râvilerin, kitlelerin birbirlerine aktarmaları sûretiyle
bize kadar gelmiş rivâyetler”e mütevâtir diyoruz. Peki, bu yalan
üzere ittifak etmesi mümkün olmayan, sözbirliği etmesi mümkün
olmayan insanların sayısı kaçtır? 5 midir? 10 mudur? 50 midir? 100
müdür? 500 müdür? Kitaplarda bu konularda bazı rakamların
zikredildiğini görüyoruz. Ama el-Leknevî merhumun tahkik ettiği gibi
–galiba, Allahu a‘lem doğrusu o ki– bizde bilgi hâsıl eden, ilim
hâsıl eden itmi’nân hâsıl eden her rivayet mütevâtirdir. Tevâtürde
esas olan nedir? Kişide ilim hâsıl etmesidir. Biz bu kadar sayıda
bir kalabalığı bir şart olarak neden gündeme getiriyoruz? Bizde
herhangi bir şüpheye, tereddüde, kuşkuya mahal bırakmayacak kesin
bilgi hâsıl etsin diye.
O halde sonuçtan sebebe gidersek, bizde
kesin bilgi hâsıl etmiş/eden her rivâyet mütevâtirdir. Bu, kitlesel
rivâyet yoluyla da gelmiş olabilir, 10 kişi yoluyla da gelmiş
olabilir. Ya da daha az sayıda insan kanalıyla da gelmiş olabilir.
Bizde bilgi hâsıl ediyorsa o rivâyet mütevâtirdir.
Rivâyetler arasındaki çelişki
meselesine gelince, işte Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) şuraya mı inecek
buraya mı inecek? İndiğinde şu mu olacak bu mu olacak? Şu olayın
üstüne mi gelecek?… tarzında olayların detaylarına ilişkin,
rivâyetlerde yer alan hususlar arasında bir çelişki bence yok. Niye
yok? Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm)ın ineceği yeri belirten rivâyetler
arasında Mescid-i Aksa deniyor, Şam deniyor, Ürdün deniyor. Bunlar
bir bölge isminin muhtelif parçalarını ifade ediyor. Oranın en genel
adı esasen Şam bölgesidir. O bölge içerisinde bazen Şam’ın doğu
kısmı diye ifade ediliyor. Bazen Ürdün diye ifade ediliyor. Bazen
Mescid-i Aksâ diye ifade ediliyor. Bunları hakîkaten böyle coğrafî
olarak gözümüzün önüne getirdiğimizde aslında aynı mıntıkanın
kastedildiğini görürüz.
Bu günkü coğrafi bölümlemeyi, taksimatı
göz önünde bulundurursak yanılırız. O dönemki taksimatı dikkate
almamız lazım. Şam bölgesi o dönem için İslâm fütûhâtının yapıldığı
döneme bakın, orada “ecnâdü’ş-şâm” diye bir ifade var. Şam
bölgesinin ordugâh şehirlerini ifade eder. Mescid-i Aksâ da
buradadır ve bölgeye dâhildir. Bunların her biri –bir yazımda da
belirtmiştim– hacc görevi için Mekke’ye giden insan der ki “ben
Hicaz’a gidiyorum.” Söylediği doğrudur. Hicaz’a gidiyordur. Hicaz’da
Mekke’ye gidiyordur. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Bu da
bunun gibi bir şeydir.
Diğer meseleler, diğer detaylar
arasında çelişki olsa bile bizim bütün bu rivayetleri tevâtür
vasfıyla tavsif etmemizin önünde engel teşkil etmez. Zira biz o
detaylarla ilgilenmiyoruz. Hangi noktada? Tevâtür noktasında. O
detaylarda râvîler yanılmış olabilir. Raviler birbirinden eksik ya
da fazla nakletmiş olabilir. Biz burada o rivâyetlerin her birinde
anlatıldığı gibi gelecek, şöyle yapacak, böyle yapacak demiyoruz;
tartışma konusu, Hz. İsâ gelecek mi gelmeyecek mi? Önemli olan
budur. Diğer detaylarda çelişki olsa bile bunun tevâtüre bir zararı
yoktur.
Talha Hakan Alp:
Şimdi hocam hadislerde meselenin izahı
böyle. Nitekim bakıyoruz konuyla ilgili âyetler, daha sonra Hz.
Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)ın konuyla ilgili
beyanları, mütevâtir derecesine varmış beyanları sahâbe döneminde,
tâbiîn, tebe-i tâbiîn dönemlerinde ve günümüze kadar, bu modern
İslam düşüncesinin ortalığı velveleye verdiği, zihinlerde şüphe
uyandırmış olduğu son iki yüz yıllık veya yüz elli yıllık döneme
kadar bu konuda hemen hemen bir icmâ var, bir ittifak var. Hemen her
ehl-i sünnet itikâdını anlatan eserde, İmâm-ı Azam’ın kitabı el-Fıkhu’l-Ekber’den
tutun da, yine İmâm-ı Azam’ın, Hanefî mezhebinin itikâdî esaslarını
anlatan el-Akîdetü’t-Tahâviyye’den devam edin, daha sonra hicrî
yedinci, sekizinci asırlarda kaleme alınmış gerek Mâtürîdî gerek Eş‘arî
Kelam kitaplarına bakın, itikad esaslarından olan kıyamet
alâmetlerinden bahseden bölümlerde hemen her birinde Hz. İsâ’nın
nüzûlü de geçiyor.
Meselâ el-Fıkhu’l-Ekber’den ben
özellikle işaretledim, ifade aynen şu:
“و خبر المعراج حق فمن رده فهو ضال مبتدع
وخروج الدجال و يأجوج و مأجوج وطلوع الشمس من مغربها ونزول عيسى عليه
السلام من السماء حق”
İşte kıyâmet alametleri sadedinde Hz.
İsâ’nın gökten inmesine temas ediyor İmam-ı Azam Ebu Hanife el-Fıkhu’l-Ekber
adlı kitabında.
Yine İmâm-ı Azamın, talebeleri İmâm Ebû
Yusuf ve İmam Muhammed Şeybânî’nin görüşlerini, itikâdi görüşlerini
nakleden İmâm Tahâvî’nin el-Akîdetü’t-Tahâviyye’sinde ifade aynen
şöyle:
“ونؤمن بأشراط الساعة من خروج الدجال
ونزول عيسى بن مريم عليه السلام من السماء .”
“Biz kıyamet alâmetlerine inanırız.
Bunlar nelerdir? Deccal’ın çıkması, Hz. İsa’nın gökten inmesi”.
Hatta günümüzde yazılmış bir Kelâm
kitabı olarak Şerafeddin Gölcük ve Süleyman Toprak’ın birlikte
yazdığı bu kitapta da yine bir inanç esası olarak kıyâmet alâmetleri
sayılıyor. Burada beşinci maddede Hz. İsa’nın inişi anlatılıyor ve
dipnotta da kaynaklarına temas ediliyor. Yani başlangıçtan modern
dönemlere kadar, Hz. İsa’nın nüzûlü konusu bir itikat esası olarak
İmâm-ı Azam’dan tutun da daha sonraki devirlere kadar benimsenmiş
kabul edilmiş, konunun ayet ve hadislerle anlattığımız vechesi göz
önünde bulundurularak.
Hocam, Hz. İsâ’nın nüzûlüne itiraz ilk
defa kim tarafından, ne zaman ortaya atılıyor ve bu itirazın
temelindeki psikoloji nedir? Şüphe ve tereddüt nedir acaba? Nereden
kaynaklanıyor?
Ebubekir Sifil Hoca:
Meseleye bir katkı olsun diye ben hemen
ekleyeyim: Malum, bu sadece Ehl-i Sünnet’in itikad ilkesi değil;
Mutezile’den el-Cübbâî dışında diğer bütün Mutezile âlimlerinin,
Cehmiyye’nin, Şia’nın ortak itikad ilkesi olarak kaynaklar bunu
zikrediyor, naklediyor bize. el-Cübbâî’nin bu meselede muhalif
kalmasının sebebi olarak da el-Kevserî merhum diyor ki, “Bu
rivâyetlerin tevatürü ona ulaşmamıştır. Ulaşsaydı o da mutlaka
diğerleriyle aynı kanaati paylaşacaktı.” Dolayısıyla bu sadece Ehl-i
Sünnet’e mahsus bir akâit ilkesi değil; diğer mezheplerinin
tamamının –bid‘îsiyle sünnîsiyle– tamamının itikat ilkesi olarak
tebellür ediyor.
Çağımızda bu meselenin muhtelefun fîh
olarak takdim edilmesine gelince, Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslâm
Ansiklopedisinde böyle ele alınmış, başka kitaplarda böyle
söylenmiş. Sanki bunu okuyan birisi, İslâm ulemâsı arasında ta
başından beri muhtelefun fîh bir meseleymiş gibi bir kanaat
oluşturmaktadır.
Talha Hak