MODERN ÇAĞIN FETVACILARI
EBUBEKİR SİFİL
Şimdi artık fetva verilirken delilin
kuvvetine bakılmıyor. Kimse söylediklerinin Kur’an’a, Sünnet’e,
İcma’a ve Kıyas’a, dolayısıyla Allah Tealâ’nın rızasına uygun olup
olmadığını dikkate almıyor, araştırmıyor. Dikkate alınan tek bir
husus var: Çağdaş değer yargılarıyla çelişmemek…
Fetva vermek, fetva soran kişiye,
sorduğu meselenin dinî hükmünü bildirmek demektir. Hüküm doğrudan
doğruya dine mal edildiği için fetva verme işi son derece hassas ve
risklidir.
Bu itibarla fetva ile hükme bağlanan,
daha doğrusu hükmü karşı tarafa bildirilen mesele sağlam delillere
dayalı olmalıdır. Zira fetva veren kişi, “Bu konuda Allah Tealâ’nın
razı olduğu hüküm budur.” demiş olmaktadır.
Fetva verme işinin hassasiyeti, sadece
ilgili kaynakların ittifakla naklettiği bu keyfiyetten
kaynaklanmamaktadır. Yüce Rabbimiz’in şu ayetlerde beyan buyurduğu
hükümleri “fetva vermek” olarak Yüce Zatı’na izafe ve isnad etmiş
olması, fetva işinin ehemmiyetini ortaya koyan bir diğer önemli
noktadır.
“Kadınlar hakkında senden fetva
istiyorlar. De ki: Onlar hakkında fetvayı Allah veriyor…” (Nisa,
127)
“Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah
kelâle (babası ve çocuğu olmayan) hakkında şöyle fetva veriyor…”
(Nisa, 176)
İslâm’ın ilk mübelliğ ve mübeyyini
(tebliğ edicisi ve açıklayıcısı) sıfatıyla Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz de peygamberlik görevinin ayrılmaz bir parçası olmak üzere
fetva verme işini hem bizzat üstlenmiş, hem de Sahabe’nin ileri
gelenlerini bu konuda eğitmiştir. Sahabe arasından 6 kişinin, daha
Efendimiz s.a.v. hayattayken fetva verdiğini biliyoruz. (Muhammed
Zâhid el-Kevserî, Makâlât, s.161-162 )
Bu kritik ve hassas görev Sahabe
döneminden sonra da kesintisiz olarak sürmüş, dinî ilimlerin
hoca-talebe ilişkisi içinde öğrenilip aktarılması suretiyle fetva
vermeye ehil kimseler Rabbimiz’in inayet ve keremiyle hiçbir zaman
eksik olmamıştır.
Fetva ve sorumluluk
Fetva vermek, din ve Allah adına
konuşmak olduğu için Selef-i Salihin’den pek çok kimsenin, yanlış
bir fetva vererek hem kendilerini hem de fetva soran kimseyi vebal
altında bırakmamaya azami dikkat gösterdiğini ve sırf bu sebeple
fetva vermekten sakındığını görmek şaşırtıcı değildir.
Aşağıda vereceğimiz örnekler, konu
hakkında zikredilebilecek çok sayıda benzerleri içinden seçilmiştir.
Sahabe ve Tabiûn’un tavrı
Sahabe’nin ilim ve dirayet bakımından
önde gelenlerinden olduğu herkesçe kabul edilen Hz. Ebu Bekr , Hz.
Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sabit (cümlesinden Allah razı olsun),
herhangi bir meselede hüküm vermeden önce Sahabe ile istişare
ederlerdi. (Bkz. Kadı Iyâd , Tertîbu’l - Medârik , 1/145; Muhammed
Ahmed er- Râşidî, el-Misbâh fî Resmi’l - Müftî ve Menâhici’l - İftâ,
1/112)
Keza Sahabe’den Abdullah b. Ömer r.a.
kendisinden fetva istendiği zaman nadiren fetva verir, çoğunlukla
“Bu konuda bir şey bilmiyorum.” derdi. (Dârimî )
Tabiûn’dan Ebu’l - Minhâl, ticaretle
ilgili bir mesele sormak üzere Sahabe’den Berâ b. Âzib r.a.’a
gelmişti. Berâ r.a. ona, “ Zeyd b. Erkam’a sor; o benden daha iyi
bilir.” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu’l - Minhâl , Zeyd b.
Erkam’a gitti. Ancak ondan da “ Berâ b. Âzib’e git. O benden daha
bilgilidir.” karşılığını aldı…” (Müslim, Nesâî , Ahmed b. Hanbel )
Abdurrahman b. Ebî Leyla şöyle
demiştir: “Şu mescitte Ensar’dan 120 kişiyle mülaki oldum. Onlardan
her biri, bir hadis rivayet etmek veya fetva vermek durumunda
kaldığında, başka bir kardeşinin kendi yerlerinde olmasını arzu
ederlerdi.” (Makâlât, 172)
Yine Tabiûn’dan Said b. el-Müseyyeb,
hemen hiç fetva vermez, kendisine fetva sorulduğu zaman da soran
kişiyi kastederek, “Allahım! Beni (bu durumdan) ve onu benden
kurtar.” derdi. (Beyhakî, el-Medhal, no: 824)
Daha sonraki imamların tutumu
İmam Ebu Hanîfe’nin çağdaşı, büyük
Hadis alimi Şu’be b. Haccâc, “Herhangi bir mesele hakkında size bir
şey sorulduğunda ne yapardınız?” diye sorulduğunda şöyle demiştir:
“Bizim zamanımızda bir kimseye bir soru sorulduğunda, arkadaşına,
‘Sen fetva ver.’ diyerek soru soran kişiyi ona yönlendirirdi. O
öbürüne, o da diğerine… Böylece soru soran kişi yine döner dolaşır,
soruyu ilk sorduğu kişiye gelirdi.” ( Makâlât , 172)
İmam Mâlik’in hocası Rebia’ya ,
hocasının tavsiyesi şöyledir: “Ey Rebia ! İnsanlara fetva vermekten
uzak dur! Eğer birisi sana fetva sormak üzere gelirse, onu içine
düştüğü durumdan kurtaracak fetvayı bulmak için değil, sana sorduğu
meseleden kurtulmak için gayret göster.” (el- Hatîbu’l - Bağdâdî,
el-Fakîh ve’l - Müteffakkih, 2/169)
Hocasının bu tavsiyesinden ömrü boyunca
ayrılmayan Rebia’ya, ölüm döşeğinde iken talebeleri şöyle sordular:
“Bizler senden çok şey öğrendik. Sen aramızdan ayrılıp gittikten
sonra bize fetva sormaya gelenler olacak. Hükmü sorulan mesele
hakkında senden ve daha öncekilerden herhangi bir şey işitip
öğrenmemişsek ve bizim vereceğimiz hükmün, o kişinin kendisi için
vereceği hükümden daha hayırlı olacağını da biliyorsak, kendi
hükmümüzü söyleyelim mi?” Rebia bu soruya üç kere üst üste “Hayır!”
dedikten sonra şöyle devam etti: “Cahil olarak ölmeniz, herhangi bir
meselede ilminiz olmadan konuşmanızdan daha hayırlıdır.” ( İbn Hacer,
Tehzîbu’t - Tehzîb , 3/224)
İmam Malik’in tavrı da farklı değildir.
Biyografisini zikreden kaynaklarda onun fetva vermekten ne kadar
sakındığını ve kendisine sorulan pek çok soruyu, yanlış cevap
vermenin mes’uliyetini düşünerek cevapsız bıraktığını gösteren pek
çok olay anlatılmıştır. Bir tanesini zikredelim:
Mağrib (Bugünkü Fas) tarafında bir
yörede yaşayanlar, başlarına gelen bir olayın hükmünü öğrenmesi için
aralarından birisini görevlendirerek Medine’ye, İmam Malik’e
gönderdiler. Adamcağız o günün şartlarında çileli bir yolculuk
yaparak o kadar yolu katetti ve Medine’ye gelerek meseleyi İmam
Malik’e arz etti. İmam’ın cevabı şu oldu:
- Şimdiye kadar memleketimizde böyle
bir olay yaşanmadı; hocalarımızdan da bu mesele hakkında konuşan
olmadı. Sen şimdi git, daha sonra gel.
Ertesi gün oldu. Adam cevabı alıp
gideceği düşüncesiyle yol hazırlığını tamamlamış, yükünü hayvanına
yüklemişti. İmam Malik’e geldi ve sorusunun cevabını beklediğini
söyledi. Ancak İmam:
- Sorduğun şeyin cevabını bilmiyorum,
diye karşılık verdi. Adam şaşırmıştı. Dedi ki:
- Ey Ebu Abdullah!* Geldiğim yerde,
yeryüzünde senden daha alim kimse olmadığını söylüyorlar.
İmam Malik gayet kendinden emin ve
sakin bir tavırla:
- Gittiğin zaman onlara benim bu işin
altından kalkamadığımı söyle, dedi. (Tertîbu’l - Medârik, 1/
145-146)
Burada akla şöyle bir soru gelebilir:
Eğer Selef-i Salihin’in fetva vermekten bu derece sakındığı doğru
ise, onlardan nakledilen bu devasa ilmî birikim nasıl oluşmuştur?
Üstelik, mesela Hanefî mezhebinde vuku bulmamış meseleler ortaya
atılır ve nazarî/takdirî olarak tartışılırdı. Bu durum yukarıdaki
nakillerle çelişmez mi?
Bu sorunun cevabını İmam Ebu Hanîfe’den
nakledelim. Şöyle diyor büyük İmam:
“Eğer ilmin kaybolmasına yardım eden
kişi durumuna düşmekten ve bunun için Allah’ın bana azap edeceğinden
korkmasaydım, asla fetva vermezdim. Soru soranların işi kolaylaşıyor
(fetva alıp işlerini çözüme kavuşturmuş oluyorlar), sıkıntı ise bize
kalıyor.” (el- Fakîh ve’l - Mütefakkih , 2/168)
Modern çağ ve fetva
Daha fazla örnek zikretmek mümkün ise
de, zikrettiklerimizin şu noktayı aydınlığa kavuşturduğunu
söyleyebiliriz: Selef-i Salihin’den , adı “ re’y ehli”ne** çıkmış
olanlar dahi fetva verirken daima Allah korkusuyla hareket etmişler,
delilsiz-dayanaksız hüküm vermekten son derece sakınmışlardır.
Onların her konuda olduğu gibi fetva verme konusunda da birinci
derecede gözettikleri husus Allah rızası ve ahiret endişesi idi.
Selef’in fetva vermenin ağır
sorumluluğuna bu hassasiyetle yaptığı vurguya mukabil, günümüzde
hasbelkader konuşma/yazma mevkiinde bulunanların, muhatap oldukları
herhangi bir soruya “bilmiyorum” diye mukabele ettiklerini görmek
hemen hemen imkansızdır!
Bu tavır farklılığının temel sebebi,
günümüz dünyasına hakim olan seküler anlayışın, din ve ilim
telakkimizi de etkisi altına almış olmasıdır. Selef, ilmi Allah
rızası için öğrenirken, modernleşmiş müslüman ilim tahsilinde
birinci önceliği “toplumun problemlerini çözme” hedefine tahsis
ediyor. Temel kırılma da işte tam bu noktada yaşanıyor.
Elbette olup biten sadece bu değil.
Seküler tavrın en temel özelliği olan “dünya hayatını
mutlaklaştırma” anlayışı içinde, modernleşmiş müslüman fetvacı, “her
şey gibi din de insan içindir” düsturuyla hareket ediyor ve dinin
modern çağın değer yargılarıyla uyumsuzluk gösteren hükümlerini bir
bir askıya alıyor.
Sapanlar ve saptıranlar
Efendimiz s.a.v.’in nübüvvet nuruyla
görerek ümmetini yüzyıllar öncesinden uyardığı büyük tehlike ne
yazık ki günümüzde fiilen yaşanmaya başlamış bulunuyor. Ne
buyurmuştu Efendimiz:
“Yüce Allah, ilmi, insanlardan söküp
almak suretiyle kabzetmez. Ancak alimleri almak suretiyle ilmi
kabzeder. Alim kalmayınca da insanlar cahilleri rehber kabul eder ve
(meseleler) onlara sorulur. Onlar da bilgisizce fetva verir; hem
kendileri sapar, hem de halkı saptırırlar.” (Buharî, Müslim, Tirmizî,
İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel…)
Hadis metninde açıklanmayan, ancak
satır aralarından anlaşılan bir husus var: Halk tarafından rehber
kabul edilen cahillerin, kendilerini rehber kabul eden halktan
farklı bir özelliği olmalıdır. Yoksa belli kimselerin rehber kabul
edilmesinin bir anlamı olmazdı. Burada anılan kimseler acaba hangi
özellikleriyle “cahil” sayılmış ve hangi özellikleriyle halk
tarafından rehber kabul edilmiş olabilir?
Bu sorunun cevabı -Allahu a’lem- şudur:
Bunlar, din ve dinî ilimler konusunda yeterli birikim ve vukufiyeti
olmayan kimselerdir. Bununla birlikte halk tarafından rehber kabul
edilmeye yetecek bir özellikleri vardır. İşte o özellik, dini çağın
değerlerine uydurmadaki yetenek ve başarıları olmalıdır. Günümüz
fetvacılarına ve verdikleri “ibretâmiz ” fetvalara bakıldığında bu
husus bariz bir şekilde fark ediliyor.
Şimdi artık fetva verilirken delilin
kuvvetine bakılmıyor. Kimse söylediklerinin Kur’an’a , Sünnet’e,
İcma’a ve Kıyas’a, dolayısıyla Allah Tealâ’nın rızasına uygun olup
olmadığını dikkate almıyor, araştırmıyor. Dikkate alınan tek bir
husus var: Çağdaş değer yargılarıyla çelişmemek…
Kadın imam, tavuktan kurban ve saire…
Kadının imamlığı meselesindeki dinî
hükmün, modern/ seküler dünyanın temel ilkelerinden biri olan
“kadın-erkek eşitliği” ile bağdaşmadığı gerekçesiyle “topa
tutulması”, zikredilebilecek örneklerden biridir.
Dikkat edilecek olursa, bazı modern
fetvacılar tarafından bu meselede verilen fetvanın tek bir dayanağı
vardır: Kadın-erkek eşitliği! Bunun dışında zikredilenler “dolgu
malzemesi” olmaktan öte özelliği bulunmayan şeylerdir.
Bir diğer modern fetvada da aynı durumu
görüyoruz: Tavuktan kurban! Kurban ibadetini “kan akıtmak”tan ibaret
gören ve bir ibadetin edası ve sıhhati için hangi şartlar gerektiği
konusu ile ilgilenmeyen anlayış için elbette tavuktan kurban olur.
Ancak bu “kurban” makbul olur mu? Doğrusu modern fetvacı için bu
nokta çok da önemli değildir. Zira o, bu çıkışıyla dinin
modernizasyonu yolunda bir adım daha atmış, bir ibadeti daha
“tartışılabilir” kategorisine sokmayı başarmıştır.
Bir başkası kadının özel hallerinde
namaz kılıp oruç tutabileceğini ya da namazda Kur’an yerine Türkçe
meal okunabileceğini, hatta bunların birer “hak” olduğunu söyleyerek
reytinglere tavan yaptırmıştır. Öyle ya, kimin haddine düşmüş modern
insanı bir ibadeti yapma hak ve özgürlüğünden men etmek ?!..
Kaybedilen hakikat
Bütün bunlar dinin Allah’ın emri ve
Peygamber’in irşadı doğrultusunda yaşanması gerektiği gerçeğini göz
ardı etmeden elbette yapılamaz. Her şeyin merkezinde bulunması
gereken “din”i oradan çıkarıp yerine “modern değer yargılarını”
koyarsanız, her şey insan için olur. Dolayısıyla insan dine göre
değil, din insana göre değerlendirilir, şekillendirilir ve modern
değer yargılarına aykırılık gösteren dinî hükümler bir bir iptal
edilir.
Bunun bizi götüreceği yer neresidir?
Bu sorunun cevabını bulmada Hz. Ali
r.a.’ın şu ölümsüz tesbiti bize yol gösterici olacaktır:
“İnsanların, dünya işlerini yoluna
koymak amacıyla dinlerinden terk ettikleri her husus için, Allah
onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını
getirir.” (Makâlât, 115)
Huzuruna girdiğinde kendisine “Ne
ahvaldesiniz?” diye soran Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansûr’a
hitaben:
“Dünyayı yamamak için parçalarız dini
biz,
Sonra ne din kalır elde, ne yama
diktiğimiz.”
diyen İbrahim b. Edhem k.s ., bugünleri
görseydi ne derdi acaba?!
(*) İmam Malik’in künyesidir.
(**) Fıkıh ve Usul-i Fıkıh
kaynaklarında çokça geçen “ re’y” kelimesi, ayet ve hadisleri
hakkıyla anlamak, muhteva ve delaletlerini kavramak maksadıyla
üzerinde fikir yürütmek, kıyas yapmak gibi anlamlara gelir. Hanefî
mezhebi imamları bu meziyet ile temeyyüz ettiği için “ehl-i re’y”
tabiri genellikle onlar hakkında kullanılır.
Kaynak:
SEMERKAND
DERGİSİ