MEZHEPSİZLİK NİÇİN “DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜ”DÜR?
EBUBEKİR SİFİL
BEYAN - Temmuz 1999
Bismillâhirrahmânirrahîm
Bilindiği gibi
“Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür” sözü, yirminci yüzyılın
yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam
vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye aittir
ve merhumun “Makâlât” adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin
başlığıdır.[1] Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten
sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.
Bu yazıda, bu sözün ne
anlama geldiği ve İslam Dünyası’nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye
ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
Öncelikle bu şaklıkta
geçen iki kavramın, “mezhepsizlik” ve “dinsizlik” kavramlarının
nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.
Buradaki “mezhepsizlik”,
hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle “telfik”i,
yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak
karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı
bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla,
aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek
bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme
girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son
tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme
noktasında buluşmaktadır.
Başlıktaki cümlede yer
alan “dinsizlik” ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler
arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup
insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi İslam
Dünyası’nda başgösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile
başlatılan– “yenilikçi” hareketin en önemli taleplerinden birisi ve
belki de birincisi, Müçtehit İmamlar’ın içtihatlarının artık
eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm
getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır.
İslam Hukuku’nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması
için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan
Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı
bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması
şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere
büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.
Her ne kadar
yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli
görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları
arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise
de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece
yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az
önce “yenilikçi hareket” şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist
yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat
sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz
olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.
Nitekim Cemaleddin
Efgânî’den başlayarak Fazlur Rahman’a ve oradan da günümüz
Türkiye’sindeki bazı isimlere uzanan “İbrahimî dinlerin diyaloğu”
söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da
Ehl-i Kitab’ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist
çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını
muhafaza etmektedir.[2]
Her ne kadar meselenin
bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu
yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten
aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu
nokta kendiliğinden tebellür edecektir…
Evet, reformist/modernist
çevrelerin talepleri “yeni içtihatlar yapılmalıdır” söylemiyle,
aslında “eski” içtihatların Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki
değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu
4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak
nasıldır?
Bu sorunun cevabını, söz
konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:[3]
1- Kıyas: Kıyas,
nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir
faaliyettir.[4] Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların
tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.[5]
Oysa nassların tümünün
bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu
yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli
ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap
verilmelidir.
Reformist/modernist
çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir
delil olan “maslahat” unsurundan ve özellikle Endülüs’lü Malikî
fakihi eş-Şâtıbî’nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de
destek aramayı ihmal etmediler.
Çerçevesi şu ana kadar
net olarak çizilememiş olan “Kur’an’ın ruhu” söylemi ve maslahat
prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok
daha fazla aşacak şekilde[6]– devreye sokulması sonucu Kıyas
prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.
2- İcma: Sahabe’nin
ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma
prensibi, fer’î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün
müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir.
Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimizbu
prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya
çalışılmıştır. İcma’ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma
bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında
ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın,
başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan akylının
dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği
gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi’î’nin
konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek
suretiyle[7]
Oysa İcma, fer’î bir
hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü
zannî olmaktan çıkarıp kat’î kılması ve İslam Hukuku alanında derin
vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar’ın konsensüsü olması bakımından
İlahî İrade’nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra
etmektedir.
Üstelik reformist/modernist
çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz
noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen “ümmet”
kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i
İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan
tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz.
Peygamber (s.a.v)’in ümmetinin bütün insanlık olduğunu
söylediler.[8]
Bizzat Allah Teala’nın
Kitabı’nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nde en keskin
hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist
çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine,
özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri “insanlık dini”, “tüm
insanların kardeşliği” sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek
yeniden ifade edilmiş oluyordu.
3- Sünnet: Mezhep
İmamları’nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet’e dayanıyor
olması ve Sünnet’in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış
açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde
akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi,
Sünnet’i ve hadisleri de “sorgulamaya” itmiştir. Tabiatiyle modern
akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok
hadis, bu bakış açısı tarafından “uydurma” olarak kabul edildi.
Bu yaklaşımı desteklemek
için, sadece Kur’an’ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için
böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla
işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak
“bilimsel” davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından
sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist
çevreler tarafından “uydurma” olarak damgalandı. Böylece Sünnet’in
büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.
Burada, alimlerin
(buradaki “alimler”den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh
alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri
“ahad hadis” (veya “haber-i vâhid”) olarak değerlendirmeleri ve bu
tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist
çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak
kullanıldı.
Burada üzerinde
durulması gereken bir diğer nokta da, “Kur’an’a aykırı hadis
olamayacağı” söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis
–isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun–
Kur’an’a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi
söz konusu olamaz.
Oysa Kur’an’a aykırı
görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında,
meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz.
Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nin büyük bir kısmının iptal
edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
Meselenin bir diğer yönü
de, Sünnet’in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur’an’a doğrudan
gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza
çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz
ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.
4- Kur’an: Kur’an
ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması
noktasında Sünnet’in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta
kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada
artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. “Fikir
hürriyeti”, “Allah’ın Kitabı’na aracısız olarak baş vurmak”,
“Kur’an’ın, kendisini “açık/anlaşılır” bir kitap olarak
nitelendirmesi”… gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık
her isteyen, Kur’an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma
“özgürlüğüne” kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi
çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve
Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir
ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi
hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.
Oysa Kur’an’ın doğru
anlaşılması ve tefsiri[9] için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir
metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur’an’dan
hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.
Nitekim günümüzde bunun
büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen,
Kur’an’dan istediği hükmü çıkarmakta ve “ben böyle anlıyorum”
diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.
Tevrat ve İncil’in
aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara
inanan Yahudi ve Hristiyanlar’ın da “hak din” ve “tevhid dini” üzere
olduğu hükmünden tutunuz, Kur’an’da yer almayan bir hükmün Hz.
Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı
tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur’an
merkeze alınarak vaz edildi. Kur’an ve Sünnet tarafından konmuş olan
en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz
bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç
kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da
olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!
İşte bu yazının başından
beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama
aşama bu noktaya geldi. Din’de Mezheb’in niçin önemli olduğu, tam bu
noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep,
dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm
vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir;
mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her
türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep
tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe
atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah’ın dini hakkında söylediği
her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak
damgalanmayı hak etmiştir.
Kendisini mezhep
imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma
selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş
olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi
sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu
hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden
kestirilemeyen bir “kör gidiş”i ifade etmektedir.
Mezhep tanımadığını
söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur’an ve Sünnet’i anlama ve
onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir
usûl/metot var mıdır?
Bu soruya
verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot
tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası
yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan
böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten
kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.
Her ne kadar hiçbir
mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda
çerçevesini çizdiğimiz “dinsizlik” vakıasına götürmese de, bu
başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz
mümkün değildir.
İşte bugün aşama aşama
gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O’nun Resulü tarafından
çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist
tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun,
bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli
bir söz olduğunu en anlışılır biçimde ortaya koymaktadır.
Selam, hidayete tabi
olanlara…
——————————————————————————–
DİPNOTLAR
[1] “Makâlât”, el-Kevserî
merhumun, Mısır’daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan
ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin,
vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir
kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i
Fıkıh’tan Hadis ve Usul-i Hadis’e, Kur’an ilimlerinden Akaid ve
Tarih’e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir
vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı “Makâlât”,
günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir.
Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâallah
yakında neşre hazır hale getirilecektir.
el-Kevserî merhumun
hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek
isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce’de düzenlenen Muhammed
Zâhid el-Kevserî Sempozyumu’nda sunulan tebliğlerin bir araya
getirildiği “Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-”
adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); “Makâlât”ın muhtevası
konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan
“Makâlâtu’l-Kevserî’nin Değerlendirilmesi” adlı tebliğimize
bakabilirler.
[2] Bkz. Mustafa Fevzî,
“Da’vetu Cemâliddîn el-Efğânî”, 241 vd.; Fazlur Rahman, “Allah’ın
Elçisi ve Mesajı”, 123; “İslam”, 36; “Ana Konularıyla Kur’an”, 317.
Fazlur Rahman, “İslam
Geleneğinde Sağlık ve Tıp”ta da (8) şöyle der: “Sufîler, geniş bir
insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın
bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı
zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur.
Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî
inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu
tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından
bakıldığında bizzat Kur’an’ın öğretisinden o kadar da uzak değildir.
Çünküa Kur’an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz
bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler’in, Hristiyanlar’ın ve
Müslümanlar’ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular.
Bununla birlikte, Kur’an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin
ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan
öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer
tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade
eder.” Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da
bakılabilir.
Bu düşünce ve iddiaların
eleştirisi için bizim “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adlı
çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.
[3] Burada bu yaklaşımın
sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap
verilmesi bu yazının amacının dışındadır.
[4] İlletlerin tesbiti,
Usul-i Fıkıh kitaplarında “mesâliku’l-ille” diye isimlendirilen
metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım
özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar.
Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.
[5] “Yenihlikçi”
yaklaşım tarafından “parçacı” olmakla suçlanan bu metot, aslında
hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın
dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot
sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı
özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün
yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dahil olmak üzere
İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu,
ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna
en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.
[6] Zira Malikî
mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen “maslahat”, hiç bir
zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam aleminde ilk defa
Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır
ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî
tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş
tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa,
insanların faydası, Yüce Allah’ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan
iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce Allah’ın, insanların
maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı
açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği
hükümlere aynen uymakta saklıdır.
Öte yandan burada,
insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı
sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur.
Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği
maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan “değişim” anlayışı
doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir.
Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme
garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?
[7] Biz, İmam eş-Şâfi’î’nin
İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları,
“Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adlı çalışmamızın I. (19
numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele
almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.
[8] Bkz. Yaşar Nuri
ÖZTÜRK, “Kur’an’daki İslam”, 224; Hasan Hanefî, “İslâmiyât” dergisi,
1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.
Yaşar Nuri öztürk, Ümmet
hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr’un “Lisânu’l-Arab”ına (”Ümmet”
maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet’in İslamî
literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut
değildir.
[9] Burada “yorum”
kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. “Modern İslam
Düşüncesinin Tenkidi”, II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
Kaynak: BEYAN
DERGİSİ