MODERN İSLAM DÜŞÜNCESİNİN TENKİDİ
ÜZERİNE
EBUBEKİR SİFİL
ANADOLU GENÇLİK
DERGİSİ-
Temmuz 2004
İlahiyatçı yazar Ebubekir Sifil’le “Modern İslam Düşüncesinin
Tenkidi” üzerine konuştuk
İslam Batılı Terakkiye Manidir
Hocam, modern İslam düşüncesini
oluşturan etkenlerin niteliğinden başlayalım isterseniz. Nedir bu
etkenler ve nitelikleri nelerdir?
Modern İslam düşüncesini anlamak için
önce Modernizm’i anlamak lazım. Kısaca söylersek, Aydınlanma dönemi
denen süreçle ifade edilen, Rasyonalizm (mutlak akılcılığın) ön
plana geldiği, (din, gelenek gibi) diğer unsurların arka plana
itildiği bir anlayış. Kutsal’a ilişkin hiçbir değer ve sınır
tanımayan bir düşünce.
Bu düşünce ile Batı dünyası 19.
yüzyıldan itibaren kendi yolunda müthiş bir ilerleme kaydetmiştir.
Bu ilerleme karşısında İslam dünyasında yaşanan şaşkınlık sonucu bir
iç muhasebeye gidilmiştir. Bu muhasebe bir soruyu gündeme
getirmiştir: Batı dünyası ilerliyor, İslam dünyası ise geride kaldı.
Acaba bunun nedeni ne olabilir? Bizde mi bir yanlışlık var, yoksa
dini algılayış tarzımızda mı? Bununla beraber can alıcı ve yıkıcı
bir soru sorulmuştur: İslam terakkiye mani midir? Bu soru sorulduğu
andan itibaren modern İslam düşüncesi doğmuştur. Yapılan en büyük
yanlışlık da budur zaten. Biz soruyu yanlış sorduk. Ben bu soruyu
sormakla büyük bir hata yapıldığı kanaatindeyim.
Modenizm ahlaksız bir anlayıştır
Neden hatadır? Nitekim bu soruyu soran
insanlar (Tanzimat aydını) dinini, vatanını, ahlakını kurtarmak için
yola çıkmıştır.
Bir kere Modernizm denilen ve ilerleme
olarak görülen anlayış ahlaksızdır. Temelinde, yeryüzünün kuzeyini
ve batısını, güneyini ve doğusunu her alanda sömürmesi vardır. Bu
sömürü olgusunu gözden uzak tutarak modern Batı medeniyetini doğru
anlamak mümkün değildir. “Biz de ilerlemeliyiz” demek, “Biz de
sömürelim, yeryüzünün, ekolojik dengenin tahribatına, tabiattaki
birçok canlı türünün yok olmasına, ozon tabakasındaki deliğin
büyümesine, denizlerin, karaların, insanların kirlenmesine biz de
katkıda bulunalım” demektir. Ben hep bir benzetmeyle örnek veririm.
İki komşu düşünün. Biri ahlaksız ve namussuz. Bu sayede mal ve mülk
sahibi oluyor. Rahat bir hayat yaşıyor. Şimdi diğer komşu kendisine
şu soruyu soruyor: Neden onun hayat standartları bende yok? Bu
soruyu sorduğu andan itibaren Modernizm’in kıskacına düşmüş
demektir. Çünkü o andan itibaren değerler sistemi, hedefi ve kaygısı
değişmiştir. Öncelenmesi gereken “ahlaklılık ve namusluluk” mudur,
yoksa zenginlik ve konfor mu? İslam dünyası ikinciyi öncelediği için
yanlış başladı. Oysa bizim kimliğimiz, onu dışlama üzerine
kuruludur.
Modern İslam düşüncesi bir dayatmadır.
Ama uzak tutmakla ondan kurtulamıyorsun
ki! Hem kötülüğü yok edip iyiliği yaşatmakla memursun. İçine girsen
batıyorsun, dışında kalsan dünya hayatın zindan oluyor ve kötülüğün
gücü artıyor. Bu çelişkiden kurtulamıyorsun.
Doğru, kaçmak çare değil. Ben de
“kaçalım” demiyorum zaten. Eğer bu dünya iyiye, doğruya, güzele
doğru değişecekse, değişmeliyse, bu, ancak Müslümanlar’ın “kendileri
kalarak” hayatı dönüştürme azmini kuşanmalarıyla mümkün. Bunu
söylerken “ideolojik” ve “aktivist” bir duruştan söz etmiyorum.
Benliklerin, gönüllerin, değer yargılarının ve algı sistemlerinin
ıslah ve ihyasından bahsediyorum. “Neden ben de onun gibi
olamıyorum?” sorusu bunun için yanlış
bir soru ve aslında bu soru Modernizm’in bir dayatması. Yani
Modernizm’in dayatmasıyla mı oluştu modern İslam düşüncesi?
Evet, bu bir dayatmadır. Ya benim gibi
olursun ya da yok olursun.
Peki bizim kabahatimiz yok mu?
Dedim ya, bizim suçumuz kusuru
dinimizde veya dini algılayışımızda aramak oldu. Bir kere terakki
olarak görülen şeyin gerçekten terakki olduğunu kim söylemiş? O
Batı’nın (ahlak ve değerden yoksun) ilerleyişidir. (Dikkat edin,
“ilerleme” kelimesinin ne büyük bir imajinatif gücü var! Siz hiç, “
gelin şu ‘ilerleme’ denen şeyi bir tartışalım.
İyisiyle, kötüsüyle, artısıyla,
eksisiyle masaya yatıralım” diyebilen birine rastladınız mı?) Ben
diyorum ki, bu anlamda bir terakkiye İslam manidir. Hangi terakkiye?
Batılı anlamdaki terakkiye. Hormonsuz ve katkı maddesiz yiyeceğin
bulunmadığı, ahlak ve maneviyatın köşe bucak sürüldüğü, çıkar ve
sömürü üzerine kurulu terakkiye. Hiç düşündünüz mü ABD niçin bir
“şirketler devleti”dir? Her şeyi (ahlakî ilkeleri bile) ekonominin
belirlediği bir ortamda, evet ilerlersiniz, ama hala “insan” olarak
kalıp kalmadığınız bence şüphelidir. Bugün düşünün ki, İslam
dünyasının elinde en son teknoloji olsun. Biz atom bombası veya
nükleer silah yapamayız. Neden? Çünkü İslam’ın savaş hukukuna ve
ahlakına aykırıdır. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, din adamlarına,
sizinle savaşmayanlara dokunamazsınız. Peki bunları yapmadan nasıl
kullanacaksın atom bombasını?
Kendi düşen ağlamaz
O halde biz her halükarda yenilmeye
mahkumuz.
Modern düşünce ve hayat tarzını
mutlaklaştırdığımız sürece evet. Zira bu durumda başkalarının
ürettiği değer yargısı, hedef, ilke, kaygı ve korkular ekseninde
yaşamayı alternatifsiz olarak kabul etmiş oluyoruz. Mesele gelip
sonunda kaba güce dayanıyor ve burada tıkanıyoruz. “Başkaları gelip
silahıyla bizi dize getirmesin diye, biz de aynı güce ulaşmalıyız”
diyoruz. Oysa bu gücün dün Anadolu’da, Vietnam’da ve Afganistan’da
işe yarayıp yaramadığını görmüş olmamız gerekiyordu. Ama öylesine
yoğun bir propaganda rüzgarının etkisindeyiz ki, neden korkmamız ve
neye saygı duymamız gerektiği konusunda bile kendimiz karar
veremiyoruz.
Kendi düşen ağlamaz diyelim mi?
Diyebiliriz, çünkü modern düşünerek
kurtulacağımıza biz karar verdik.
Mesela bir buçuk asır önce Afganî’nin
Renan’a yazdığa mektupta (maalesef!) İslam’ın akla gereken değeri
vermediğini, hatta Müslüman kadınlara seslenerek, “Üzgünüm ama
dinimiz size erkeğe verdiği kadar değer vermiyor” dediğini
biliyoruz. Şimdi aynı şeyi AB karşısında yapıyor ve adeta merhamet
dileniyoruz. 150 yılda hiçbir şey değişmedi mi?
Ben onu iki yüzyıl olarak söylüyorum.
İki asırdır modern dünyaya ayak uyduralım dediniz. Peki ne oldu?
Bugün İslam dünyası, iki asır öncesine oranla çok daha kötü durumda.
AKP’nin penceresi Batı’ya bakıyor
Peki ne yapmalı?
İslam dünyasında ciddî bir iç
muhasebeye ihtiyaç var.
Ama bu iki asırdır zaten yapılıyor.
Dedim ya, sorular yanlış soruldu diye.
Demek ki yanlış bir muhasebe yapılıyor.
Örneğin AKP bir iç muhasebenin ürünü
değil midir?
Evet öyledir.
Peki nedir yanlış olan?
Yanlış olan şu: Muhasebenin neticesinde
açılan pencerenin yönü Batı’ya bakıyor. Bu bizim zaten iki asırdır
yaptığımız bir şey. Farklı bir sonuç alınabilir mi? Sanmıyorum.
Çünkü başkalarının icad ettiği bir oyunu, onların koyduğu kurallarla
ve onların sahasında oynuyoruz.
Din anlayışımız sakat
Doğru olan nedir peki?
Efendimiz’in tespitini hatırlayalım:
“Yiyicilerin, yiyecek kabının başına birbirlerini çağırdığı gibi
düşmanlarınız sizin başınıza üşüştüğünde haliniz nice olacak?”
buyurmuş. Yanında bulunanlar, “Bu niçin böyle olacak; o zaman sayıca
azınlıkta mı olacağız?” diye soruyor. Cevap şu: “Hayır. Bilakis o
zaman sayınız çok olacak. Ama kalbinizde “vehen” bulunacak.
“Vehen”in ne olduğunu sorduklarında ise söyle buyuruyor:
“Dünyaya bağlılık ve ölümden nefret.”
Modernizm’in dayattığı hayat anlayışı ne üzerine kuruludur? Dünya
hayatını kalıcı kılmak,konforize etmek. Ölüm bizim gündemimize
sadece ya bir kaza veya hastalık, yaşlılık… durumlarında giriyor. O
da bir an için. Sonra yine gırtlağımıza kadar gömüldüğümüz hayata
geri dönüyor ve bıraktığımız yerden devam ediyoruz.
Şu halde doğru olan, yönümüzü tekrar
ahirete çevirerek yaşamayı öğrenmek.
Din anlayışımızda da ciddî bir problem
var…
Evet, hem de çok. Bir kere ait
olduğumuz dini, kültürü ve medeniyeti kavrama, içselleştirme
konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bize intikal eden ilmî bırakın
“ihya”yı, “ihata” etmenin bile fersah fersah uzağındayız. Tarihi
çarpık okuyoruz, dolayısıyla bugüne miyop bakıyoruz. Bakın ben Hz.
Ömer’in sünnet anlayışı üzerine doktora hazırlıyorum. Görüyorum ki,
bu noktada ciddi çarpıtmalar söz konusu.
Büyük bir yanlış: Dini modern
yöntemlerle okumak
Bunu anlamak gerçekten zor. Türkiye’de
özellikle halk ile ilahiyatçılar arasında müthiş bir uçurum var.
Sürekli “siz dini yanlış biliyorsunuz. Sizinki bidat ve hurafeden
ibaret.” ithamıyla karşı karşıyayız. Allah için, bu ilahiyatçıların
ne farkı var bizden?
Çünkü kasdettiğiniz ilahiyatçılar dini
modern yöntemlerle okuyorlar.
Yani “Din sosyal bir olgudur” diyen
anlayış mı?
Evet. Modern bilimde din sosyal
bilimlerin bir alt disiplini mesabesindedir. Kategorize edilmiştir
yani. Bu yüzden arada fark oluşuyor.
Peki bunca iç ve dış saldırıya rağmen
ehl-i sünnet itikadıyla örülü geleneksel din anlayışımız nasıl
ayakta duruyor?
Bu inancın diriliğinden, bir de akıldan
önce kalbe, ruha hitap etmesinden kaynaklanıyor. Modern İslam
düşüncesinde akıl birinci sıradadır. Oysa ehl-i sünnet itikadında
akıl nakle öncelenmez.
Önce nakil sonra akıl vardır…
Evet. Zira aklın işleyiş biçimini nakil
belirleyecektir. Tersi durumda öncelikle “hangi akıl?” sorusuyla
karşılaşırsınız. Aklı mutlaklaştırdığınızda inkârcı felsefeye dahi
meşruiyet tanımış olursunuz. Bizim modernleşme maceramızın
başlarında ortaya konan tesbitlerden biri de (bir anlamda geri
kalmışlığımızın sebebi olarak) ictihad kapısının kapalı olmasıydı.
Sebep böyle tespit edildi ve modern aklın öncülüğünde ictihad kapısı
açıldı. Tabii bu akıl hiç sorgulanmadı. Oysa sorgulanmalıydı. Hangi
akıl? Hadi aklın birinci sırayı almasını geçtik, hangi akıl birinci
sıraya geçecek? İslamî akıl mı, pozitif akıl mı? Hiç düşünmeden
rasyonel (pozitif) aklı birinci sıraya koyduk ve dinimize,
tarihimize Batılı akılla yaklaştık. Geldiğimiz noktaya bir bakalım.
Bugün başta ABD olmak üzere birçok Batılı ülkede “acaba bu teknoloji
insanlığa ne sundu? Bunu bir ilerleme olarak görebilir miyiz?
Teknolojisiz bir hayat mümkün müdür?” soruları soruluyor ve
cevapları aranıyor. ABD’de bir insan bunu yapabiliyor, sorguluyor
ortaya çıkan medeniyeti. Ama biz bunu dahi yapamıyoruz. Asıl bunu
bizim yapmamız gerekiyor. Kendi medeniyetini anlayacak, Batı
medeniyetini anlayacak, eksiklerini, fazlalarını çıkaracak ve yeni
bir sentez ortaya koyacak.
Gazali çapında bir adam çıkmaz bizden
Yani Gazali çapında bir adam
çıkarmalıyız.
Çıkmaz. Bu şartlarda mümkün değil.
Neden?
O dönemlere bir bakın. Ulema kesiminde
İmam Ebu Hanife, İmam Gazali yetişmesine imkân veren bir kemiyet ve
keyfiyet yoğunluğu vardı. Kalite yüksekti. Benzerleri çoktu. Gazali,
İmam Şafiî, Ebu Hanife, Fahruddin Razi… gibi insanlar benzerlerinden
bir adım öne çıkan kişilerdir.
Yani zemin müsaitti. Bizde olmayan şey
bu mu?
Evet.
Bizden de Yaşar Nuri çıkıyor. Gelelim
Yaşar Nuri ile ilgili yazılarınıza. Neden bu isim üzerinde bu kadar
çok duruyorsunuz?
Benim şahsen Yaşar Nuri Öztürk ile alıp
veremediğim yok. Modern İslam düşüncesi üzerine çalışma yaparken ilk
bölümleri Yaşar Nuri Öztürk üzerine ayırmıştım.Yoğun talep gelince
kitaplaştırmaya karar verdik ve böyle bir intiba oluştu. Bu da bir
talihsizlik olsa gerek. Bu beş ciltlik bir çalışma olacak. Mesela
ikinci ciltte Fazlurrahman var.
Modern zamanda İslam’ı yaşamak zor.
Bir anlayış olarak bakalım Yaşar
Nuri’ye? Neden bu ısrar?
Şimdi Yaşar Nuri ve o anlayışta
insanlar henüz yokken Türkiye’de modern hayat yaşayan kesimin dine
yaklaşımı şöyleydi: “Biz de Müslümanız. Ama ibadet edemiyoruz.
Günahkarız.” Bir saygı duyuyorlardı dindar kesime. Ama Yaşar Nuri
Öztürk ve o çerçevede düşünen insanların çabaları sonucu bu
insanlarda halka karşı şöyle bir düşünce oluştu: “Sizin dininiz
yanlış. Siz bidat ve hurafe içinde yüzüyorsunuz. Asıl İslam bizim
yaşadığımız dindir.” Bir zamanlar dinden uzak olduklarını düşünen
insanlar, şimdi Yaşar Nuri’nin sayesinde asıl
dindarlar olduklarını söylemeye
başladılar. Dinle alakası olmayan insanların gündemine İslam’ın
herhangi bir şekilde girmesi sevindirici olabilir ama bu bizim için
hayırlı mıdır, şerli midir, ben o konuda pek de iyimser değilim.
Peki gelelim işin zor tarafına. Modern
dünyada Müslüman olmak. Bir problem midir bu?
Evet, hem de bizim için çok ciddî bir
problemdir.
Neden problemdir?
Çünkü modern zamanda İslam’ı yaşamak
zor.
Neden zor?
İslam ilim ve kültür mirasımızı
değerlendirecek ve reel dünyayı iyi okuyabilecek kadrolardan yoksun
olduğumuz için, “kendimiz olarak” yaşamanın zorluğundan dolayı zor.
Dışımızdaki hayatın dayatmalarına karşı direnç mekanizmaları
geliştirmemiz zor olduğu için zor.
Peki bu zorluk nasıl aşılacak? Nedir
herkesin sorduğu bu soruya cevabınız?
Bunun iki yolu var: 1- Sahih iman. 2-
Salih amel. “Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere şöyle
vaat etti: Yemin olsun ki, onlardan öncekileri sahip ve hakim
kıldığı gibi kendilerini de yeryüzüne mutlaka sahip ve hakim kılacak
ve behemehal onlara, kendileri için razı olduğu dinlerini kuvvetle
icra kudreti verecek ve onları muhakkak korkularının arkasından
güvenliğe kavuşturacak.” (Nur, 55)