DİNDE REFORMCULAR, YENİLİKÇİLER,
FAZLURRAHMANCILAR, DİYALOGCULAR
Mehmet Şevket EYGİ
Çağımızın büyük tarih felsefecisi
Arnold Jr. Toynbee’nin, “Eflâtun’un ideal Cumhuriyetine, uygulamada
(realitede) en fazla yaklaşabilmiş sistem Osmanlı Devletidir.”
(Tarih üzerine bir etüd, Ispartalılar bölümü) hükmünü verdiği
Osmanlı devleti için 19′uncu asırda yaşamış büyük İslam âlimi ve
tarihçi Mekke Şâfiî Reisüluleması Ahmed Zeyni Dahlan da “Hulefâ-i
Râşidîn devrinden sonra, Kitab ve Sünnet’e en uygun İslam devleti
Osmanlı devletidir.”(Fütühatü’l-İslamiyye, Osman-lı Devleti faslı)
demektedir.
Böylesine medih ve senalara nâil olan Devlet-i Osmaniye’nin İslamî
siyaseti nasıldı?
Osmanlı, İslam konusunda üç esasa bağlıydı:
Birinci esas: İtikadda Ehl-i Sünnet ve
Cemaat inancı üzerinde olmak, bu inancı korumak.
İkinci esas: Fıkıhta, Ehl-i Sünnet’in en geniş ve yaygın kolu olan
Hanefî mezhebini tatbik etmek. (Diğer üç mezhebi de saygıyla
karşılamak.)
Üçüncü esas: Şeriat’a mutabık (uygun) olmak şartıyla tasavvufa,
tarikatlara teşvik etmek, onlara hürmet ve itibar etmek.
Osmanlı devletinin yıkılışından sonra
Türki-ye’de İslam’a karşı sesler yükselmiş, Ehl-i Sünnet itikad ve
fıkhına aykırı birtakım reform, yenilik hareketleri başlamıştır.
1960′ların sonlarına kadar, eski mücaz (icazetli) ulemanın bir kısmı
sağ olduğu için reformcular, bid’atçiler, tahripçiler fazla başarılı
olamamışlar; onların dünya hayatına veda etmesinden sonra meydanı
boş bulup gemi azıya almışlardır.
Bugün ülkemizde, büyük bir kısmı
ilahiyatçı olan bir takım reformcular, yenilikçiler (Vaktiyle çarlık
Rusya’sındaki “Cedidçiler” gibi…) bid’atçiler, sağlam bir din
eğitiminden ve kültüründen mahrum kalmış halk yığınlarının,
gençliğin kafalarını karıştırıp durmaktadır.
Hemen şu hususu da tebârüz ettirelim
ki, bütün ilahiyatçıları reformculukla, yenilikçilikle,
bid’atçilikle suçlamak aklımızın köşesinden geçmez. Ehl-i Sünnet
inancı ve fıkıh dairesi içinde kalan, hadlerini bilen (haddini
bilmek ne büyük fazilettir) ilahiyatçıları tenzih ediyoruz ve
kıymetli hizmet ve mesaileri dolayısıyla kendilerine teşekkür,
minnet ve hürmetlerimizi sunuyoruz. Bizim tenkit ettiklerimiz
reformcu ve yenilikçilerdir.
Reformcu ve Yenilikçi
İlahiyatçıların Özellikleri
“Onların, İslamî usullere uygun icazetnameleri yoktur.
“Onlar, bir nev’i “yerli müsteşrik”tir, yani Müslüman
Oryantalisttir.
“Onlar, ilhamlarını, ondört asır
boyunca gelip geçmiş icazetli, râsih, büyük, âmil din alimlerinden
almamakta; birtakım bid’atçilerin gulüvve (aşırılığa) sapmış
Müslüman şahsiyetlerin, İslam’ı tenkit eden doğu-bilimcilerin
yollarından gitmektedir.
Şu hususu da belirtmek gerekir ki,
reformcu ve yenilikçi ilahiyatçıların hepsi, bir tarağın dişleri
gibi birbirine benzer değildir. Aralarında gruplaşmalar vardır.
Kimisinin bid’at ve yanlışları İslam dininin sınırlarını zorlamakta
ve kendilerini zarurat-ı diniyeyi inkâr ve red vartasına
düşürmektedir. Bir kısmı ise nisbeten ılımlıdır. Bozuk
ilahiyatçıların reform ve yenilik programları da aynı değildir.
Birinin ak dediğine diğeri kara diyebilmekte; birinin doğru
bulduğuna ötekisi yanlış damgasını vurmaktadır.
Ülkemizde ki dinde reform, yenilik ve
bid’at cereyanı bilhassa son otuz, kırk yıl içinde alevlenmiştir.
Bellibaşlı reform ve yenilik fikirleri nelerdir? Bunları,
anlaşılması kolay olsun diye maddeler şeklinde sıralayalım:
Kur’an Müslümanlığı
1.
En aşırılarından biri, kendi kafasına, re’yi-ne, hevasına göre
“Kur’an Müslümanlığı” diye bir din çıkarmıştır. Bu kişi, İslam’ın
temel hüküm kaynaklarından üçünü inkâr etmekte, sadece
Kur’anı esas aldığını söylemektedir. Peki Kur’anın yorumlanmasında
hangi metodu takip etmektedir? Daha önceki muteber ve ehliyetli
müfessirlerin yorum ve tefsirlerine itibar etmemekte, kutsal
Kitab’ımızı kendi kafasına göre yorumlamaktadır. Ehl-i Sünnet
Müslümanlarının bağlı oldukları gerçek İslam’ı “İlmihal
Müslümanlığı” diyerek hafife almakta, reddetmekte, onunla alay
etmektedir. Bu reformcu ilahiyatçı, merkezi Amerika’da bulunan “Dr.
Moon Dini”nin “Kutsal Metinler Heyeti” üyesidir. New York’taki Dr.
Moon üniversitesinde de hocalık yapmıştır.
2.
Yine bu zat, Resûl-i Kibriya aleyhissalatü vesselam e-fendimiz için
“Peygamber bir postacı idi. Dini tebliğ etmiş, işi bitmiştir…”
demekte; Müslümanların Peygamberi din ve dünya işlerine rehber, kâid,
kumandan, reis olarak tanıma-larına karşı çıkmaktadır. Peki,
Müslümanlar Peygamberi bırakıp da kimin peşinden gidecekler? Tabiî
ki, bizim mâlum ve mâhut reformcu ilahiyatçının peşinden …
Dini Oyuncak Etmenin
Usûlü: Telfik-i Mezahib
3. Başka bir ilahiyatçı, Müslümanların kurtuluşunu
“Tel-fik-i Mezâhib” yapmaya bağlamaktadır. Yani, dört fıkıh
mezhebinin hükümleri karışık şekilde uygulanacak ve bu yolla
Müslümanlar kurtulacak. Telfikçi Reşid Rıza’nın bozuk kitabı
Türkçeye tercüme edilmiş ve bir ara Diyanet’e hâkim olan reformcular
tarafından bol miktarda yayınlanarak dağıtılmıştır. Son devrin
Osmanlı ulemasından Seydişehirli Mahmud Esad efendi “Tarih-i İlm-i
Hukuk” adlı eserinde “İslam Şeriatı” faslında, telfik-i mezâhib için
“Dini oyuncak etmektir.” hükmünü veriyor.
Üç Ayaklı Şer Sacayağı: Cemaleddin
Afganî, Muhammed Abduh, Reşid Rıza
4.
Reformcular Cemaleddin Afganî’yi de büyük bir İslam önderi ve
rehberi olarak gösterirler ve Ehl-i Tevhid’in kurtuluş ve selametini
bu zatın eteğine yapışmakta görürler. Kimdir bu Afganî? Bir kere
Afgan değildir, İran’ın Ese-dâbad şehrine mensuptur. Bu zat Sünnî de
değildir, Şiîdir. İki konuda, tagiyye yaparak Müslümanları
aldatmıştır. İranlı olduğu halde kendisini Afganlı göstermiş, Şiî
olduğu halde Sünnî postuna bürünmüştür. Resûlullah efendimiz “Bizi
aldatan bizden değildir” buyuruyor.
Bu zatın bir başka özelliği de,
Farmason oluşudur. İstanbul’da yayınlanan “Mimar Sinan” adlı Mason
dergisinde Afganî hakkında uzun bir övgü makalesi yayınlanmış
bulunuyor. (Mimar Sinan dergisi, sayı: 127, Mart 2003)
Afganî bir din âlimi, bir rehber, bir
mürşid değil aktivist bir İslamcıdır. Yalancı, karışık, bulaşık bir
kişidir. Bir ara, Blunt adlı bir İngiliz ajanı ile birlikte Halife
Sultan Abdülhamid’i tahtından indirmeye teşebbüs etmiştir. Bugün
İslam aleminde görülen, Kitabullah’ın ve Resûl Sünnetinin ruhuna
muhalif nice olumsuz iş ve davranışta Afganî’nin tuzu biberi vardır.
Afganî’ci reformcular, onun talebesi ve halefi Muhammed Abduh’u da
göklere çıkarttılar. Abduh da mason ve reformcudur. Onun talebesi
Menarcı Reşid Rıza da bozuk fikirli ve yanlış görüşlü bir kimsedir.
Afganî, Abduh ve Reşid Rıza üç bacaklı
bir şer sacayağıdır. Bin dört yüz yıl boyunca İslam dünyasından nice
Ehl-i Sünnet müctehidleri, büyük fakihler, velîler, kâmil mürşidler,
âmil ve râsih âlimler, imamlar, rehberler çıkmıştır. Müslümanların
bu nurlu kafileyi bırakıp da Afganî ve tilmizleri gibi birkaç
sarıklı masonun peşine düşmesini isteyenlerde akıl mı yoktur, yoksa
hüsnüniyet mi?
Kur’anı Akla Göre Yorumlama
Hastalığı
5. Reformcular ve yenilikçiler Kur’an-ı Kerimi
yorumlama, ondan dinî hüküm çıkartma konusunda da Müslümanların
kafalarını karıştırmış, dinî kesimde anarşiye yol açmışlardır.
Yanlış fikir ve metodlarının özü şudur: “Her Müslüman kutsal
kitaptan kendi kafasına ve anlayışına göre hüküm çıkartabilir, onu
yorumlayabilir.” Ne kadar hatâlı ve sakıncalı bir zihniyet ve metod!
Evet Kur’an-ı Azimüşşan elbette bütün Müslümanların kitabıdır,
hidayet kaynağıdır. Ancak, ondan hüküm çıkartmak, onu tefsir etmek
her müslümanın yapabileceği bir şey değildir. Tefsir ve hüküm
çıkartma işi ve vazifesi ehliyetli, liyakatli, icazetli
müctehidlerin , müfessirlerin işidir.
“Men fessere’l-Kur’ane bi re’yihi fekad
kefer” buyurulmuş
tur, yâni Kur’anı kendi kafasına göre yorumlayan kâfir olur
denmektedir. Birtakım ilahiyatçılar hazırladıkları Kur’an
tefsirlerinde Ehl-i Sünnet sınırlarını aşmışlar ve son derece yanlış
ve sakıncalı yorumlar yapmışlardır. Bir örnek verelim: Cennet’in
kapılarını açmışlar ve Hz. Muhammed’in risaletini, Kur’an-ı, İslam’ı
inkâr edenleri de oraya sokuyorlar. Kur’an, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu
ilân edenleri kesin şekilde reddediyor, bizim reformcu ilahiyatçı
ise İsa aleyhisselama “ibnullah” diyenleri Cennet’e dolduruyor.
Allah akıl fikir versin… Bazı
reformcular o kadar ileri gidiyorlar ki, “Ebû Hanife de bizim gibi
bir insandı, o ictihad yapabiliyor da biz niçin yapamayacakmışız ?…”
gibi gülünç muhakemeler yürütüyorlar. Din çok hassas bir konudur.
Kaynaklardan din hükmü çıkartmak, Kur’anı yorumlamak büyük ihtisas
ister. Doktor, mühendis, tâcir, bakkal, çiftçi, terzi, ev kadını,
üniversite öğrencisi, işçi kutsal kitabımızdan kendi kafalarına,
irfanlarına, heva ve re’ylerine göre hüküm çıkartmaya kalkarsa İslam
toplumunda anarşi baş gösterir, her kafadan bir ses çıkar, dört hak
mezhep yerine binlerce bâtıl mezhep meydana gelir ve Ümmet-i
Muhammed çöker.
Müslümanlar elbette Kur’an-ı Azimü’ş-şanı
okuyacaklar; tefsir, tercüme ve meallerini inceleyecekler, bu
kıraatten yararlanacaklardır. Kur’andaki kıssalardan, öğütlerden,
uyarılardan ders, ibret, hisse alacaklardır. Ancak kesinlikle kendi
heva ve re’yleriyle kutsal kitaptan hüküm çıkartmaya
yeltenmeyeceklerdir. Şu husus da bir an bile hatırdan
çıkartılmamalıdır: Zamanımızda bir takım ehliyetsiz, liyakatsiz
kişiler para kazanmak için Kur’an meâlleri, tercümeleri, tefsirleri
hazırlayıp yayınlamışlardır. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının bunları
kesinlikle satın almaması, okumaması gerekir.
Yarım doktor insanı candan, yarım din
âlimi dinden imandan edermiş. Usûl-i tefsir kitaplarında kimlerin
tefsir yapabileceği yazılıdır. Müfessir (Tefsir âlimi) olabilmek
için on dört Arabi ve dini ilmi iyi bilmek gerekir. Bunları öğrenen
ve ilmiyle âmil olan kullarına Allahü Teala hazretleri onbeşinci bir
ilmi nasip eder ki, o ilim kesbî (okuyup öğrenerek elde edilen) biri
ilim değildir, vehbî’dir, yâni Allah vergisidir. Bu onbeş ilmin
yanında müfessirin, yaşadığı çağdaki dünyevî kültüre de sahip olması
gerekir. Felsefe, sosyoloji, antropoloji ve saire…
Mezhepsizlik Dinsizliğe
Köprüdür
6.
Reformcular ve yenilikçiler genellikle fıkıh mezheplerine karşıdır.
Suriyeli büyük İslam alimi Profesör Doktor Said Ramazan el-Bûtî
hazretleri “İslam Şeriatını Tehdit Eden en Büyük Bid’at
Mezhepsizliktir” adıyla bir kitap yazmıştır. Son devrin büyük
âlimlerinden Düzceli Muhammed Zâhid el-Kevserî ise, “Makalat” isimli
kitabındaki bir maka-leye “Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür”
unvanını koymuş bulunuyor. Fıkıh mezheplerinin yıkılması Ehl-i
Sünnet Müslümanlığının yıkılması demektir.
Mezhepsiz reformcular ve yenilikçiler
câhil ve saf Müslümanların kafalarını karıştırmak için şöyle
diyorlar: “Asr-ı Saadette mezhep var mıydı? Yoktu… O halde mezhepler
bid’attir…” Hiçbir Müslümanın bu gibi safsatalara kanmaması gerekir.
Asr-ı Saadet’te Mushaf da yoktu, sonradan bir araya getirilip
yazıldığı için bugün elimizde bulunan Kur’an nüshalarına da mı
bid’at diyeceğiz. Hâşâ ! Mezhepler, ilk asırlarda, Kur’andaki ve
onun tefsirini yapan Sünnet’teki hükümlerin metodik bir şekilde bir
araya getirilmesidir. Mezhebe, fıkh’a kesinlikle bid’at mid’at
denilemez.
İyi niyetli, akıllı, ferasetli,
Müslümanların bu gibi tuzaklara düşmemeleri gerekir. Mezhepsiz
reformcular ve yenilikçiler câhil ve saf Müslümanların kafalarını
karıştırmak için şöyle diyorlar: “Asr-ı Saadette mezhep var mıydı?
Yoktu… O halde mezhepler bid’attir…” Hiçbir Müslümanın bu gibi
safsatalara kanmaması gerekir. Asr-ı Saadet’te Mushaf da yoktu,
sonradan bir araya getirilip yazıldığı için bugün elimizde bulunan
Kur’an nüshalarına da mı bid’at diyeceğiz. Hâşâ! Mezhepler, ilk
asırlarda, Kur’andaki ve onun tefsirini yapan Sünnet’teki hükümlerin
metodik bir şekilde bir araya getirilmesidir. Mezhebe, fıkh’a
kesinlikle bid’at mid’at denilemez.
İndirilen Yerine Uydurulan
İslam
7.
Hepsi için söylenemese bile bir kısım reformcular ve yenilikçiler
yeni bir İslam türetmek için çalışmaktadırlar. Peki böyle bir
İslam’ı kimler istemektedir? Müslümanlar mı, gayr-i müslimler mi?
Elbette Müslümanlar değil, gayr-i müslimler istemektedir. Nasıl bir
İslam istiyorlar? Fıkıhtan ve Şeriat hükümlerinden arındırılmış,
ilahî bir din olmaktan çıkartılıp beşerî bir hümanizma ve ideoloji
haline getirilmiş “Light” bir İslam. Bir başka tâbirle indirilmiş
İslam’ı kaldırıp, onun yerine uydurulmuş bir İslam koymak
istiyorlar, Allah böylelerine fırsat vermesin, şerlerinden ümmet-i
Muhammed’i korusun. Reformcu, yenilikçi, Fazlurrahmancı kimseler iyi
bilmelidir ki, bizim dinimiz Rasulullah’ın vefatından kısa bir
müddet önce tamamlanmış mükemmel bir dindir. Onda hiçbir değişiklik,
reform, ilave, çıkartma, yapılamaz.
Fazlurrahmancıların, “Tarihsel Görüş”
doktri-ninin en yanlış tarafı, Allah’ın kesin olarak koymuş olduğu
hükümleri beğenmemeleri ve “Bu hükümler eski zamanlar içindi, bugün
için geçerli değildir.” demeleridir. Böyle bir düşünce büyük bir
hezeyandan ibarettir. Allah yanılmaz, hatâ etmez. Dinimizin,
Şeriatımızın en küçük bir hükmünü bile kimsenin kaldırmaya yetkisi
yoktur.
İslam bir bütündür, bütünüyle muhafaza
edilmelidir. Birtakım oryantalist bozuntularının dinimizi kuşa
çevirmesine asla izin vermemeliyiz. Bazı reformcuların üstad, imam,
rehber kabul ettikleri Fazlurrahman kimdir? O aslen Pakistanlıdır.
Bozuk ve çarpık fikir ve görüşleri yüzünden binden fazla din âlimi
tarafından şiddetle protesto edilmiş, Pakistan’dan kaçmak zorunda
kalmış, bir ara Ankara’ya uğramış, oradaki bir takım ilahiyatçıları
zehirlemiş, sonra ABD’ye gitmiş, Chicago üniversitesinde profesörlük
yapmış ve orada Dar-ı Ceza’ya intikal etmiştir.
Fazlurrahman’ın ve peşinden gidenlerin
görüşlerine itibar edilirse, günün birinde “Beş vakit namaz eski
çağlardaydı. Bugünün şartları içinde buna lüzum yoktur…” bile
diyenler çıkabilir. Halbuki namaz ve İslam Şeriatının diğer muhkem
hükümleri ta Kıyamet’e kadar yürürlüktedir ve Müslümanlar bu ibadeti
dünya sona erinceye kadar eda edeceklerdir. İslam’ın kesin; Kitab,
Sünnet ve İcma-i ümmet ile sâbit olan (müttefekun aleyh) temel
hükümlerinde asla değişiklik, reform, tâdilat yapılamaz.
İslam dini, her türlü tahriften
korunmuştur. Reformcular, kendileri İslam’a uyamadıkları için,
İslam’ı kendilerine uydurmak istiyorlar ki, bu büyük bir
sapıklıktır. İslam’ın reforma ihtiyacı yoktur; Müslümanların
değişime ihtiyacı vardır. Her türlü bâtıl, bid’at, cahilî görüşleri,
fikirleri, alışkanlıkları, zihniyeti bırakıp; hem bir din, hem bir
medeniyet, hem bir dünya nizamı olan Din-i Mübin-i İslam’a uymak
için cehd ü gayret sarf etmelidirler.
Dinlerarası Diyalog
8.
Son yılarda, İslam dünyasına, dışarıdan ithal edilmiş tehlikeli bir
bid’at de “Dinlerarası Diyalog, Hoşgörü ve Evrensel Kardeşlik”
ideolojisidir. Bu ideolojiye inananlar (gerçekten inanıyorlar mı?)
“Üç büyük din arasında temelde, esaslarda önemli bir farklılık
olmadığını” savunuyorlar. Bu son derece yanlış ve çarpık bir
iddiadır. Hıristiyanlar Hazreti İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu
inancına bağlıdır. Bir Hıristiyan bu inancı reddetse, onlara göre
kâfir olur, dinden çıkar.
Müslümanlıkta ise Hz. İsa aleyhisselam
sadece bir peygamber, kuldur, insandır. Hıristiyanlar Kur’anın ilahî
kitap olduğuna inanmazlar, -hâşâ- uydurmadır derler. Yine onlar
İslam’ın Allah tarafından gönderilmiş hak din olduğunu da kabul
etmezler. Diyalogculara göre bunlar önemli farklılıklar, ihtilaflar
değilmiş. Sübhanalllah !.. Bazı demagoglar diyorlar ki:
Hepimiz de Allah’a inanıyoruz… Onlara
deriz ki: Vaktiyle, Kâbe’ye üç yüz küsür put yerleştirmiş olup
bunlara tapınan Mekke müşrikleri de Allah’a inanıyorlardı.
Hindistan’da on binlerce puta tapan müşrikler de, bu putların
üzerinde bir Allah bulunduğuna inanıyorlar. İslam Tevhid (Allah’ı
birleme) dinidir. Allah’a hiç bir şekilde eş, ortak, şerik, oğul,
kız ittihaz edilmesini kabul etmez. Binaenaleyh Müslümanların Tevhid
inancı ile Hıristiyanların Teslis inancı hiçbir vakit birbiriyle
uyuşmaz. Tevhid ile Teslis arasında fark olmadığını iddia etmek,
insanı küfre kadar götürecek bir sapmadır.
Dinler arası diyalog ve hoşgörü İslam
aleminden çıkmamıştır. Bunu papalık ve başka Hıristiyanlık
merkezleri müslüman âlemini içten fethetmek için çıkartmışlardır.
Biz müslümanlar tarih boyunca Musevîlere ve Nasranilere tolerans
göstermiş onların Dâr’ül İslâm’da kimliklerini koruyarak, dinlerine
bağlı kalarak yaşamalarına imkan ve fırsat tanımışızdır. Dinler
arası diyalog ideolojisi, Müslümanların, “İslam’ın Allah katında tek
hak din olduğu” inancına gölge düşürmeye yöneliktir ki, bu tarafıyla
küfürdür. Çünkü Kur’anda “Allah katında tek hak dinin İslam olduğuna
dair kesin âyet bulunmaktadır.” Rasulullah efendimiz geldikten ve
İslam gönderildikten sonra daha önceki şeriatler hükümsüz
kılınmıştır. İnanç itibari ile İslam dini Hz. Muhammed ile
başlamamıştır.
İlk insan ve ilk peygamber Âdem Sâfiyul-lah
aleyhisselam ile başlamıştır. Diyalogcuların “İbrahimî dinler”
propagandası da çürüktür. Hz. İbrahim aleyhisselam Ehli Tevhidin,
muvahhidlerin, tek tanrı inancına bağlı olanların atasıdır. Bir
peygambere tanrının oğludur diyenlerin değil.
Reformculuğun Menşei
9.
Yakın tarihimizde çıkan dinde reform ve yenilik cereyanının iç
yüzünü ve mahiyetini anlamak için, metnini aynen takdim ettiğim kısa
yazıya dikkat buyurulmasını istirham ederim.
Yazar Hikmet Çetinkaya diyor ki:
“Türkiye de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse
İslâmı değiştirmek, ona gücü yetmezse Müslümanların din anlayışını
değiştirmek. Kemalizmin en önemli özelliklerinden biri dinde reformu
amaçlaması idi. Bunda muvaffak olunamadı. Çünkü İslam’ın kitaba
bağlı karakterleri böyle bir reformasyona ve deformasyona izin
vermiyordu. Bu, Müslümanlara da kabul ettirilemedi. Ağır baskı
dönemleri yaşandı Türkiye’de ama dinde reform kabul görmedi.”
(www.angelfire.com/ms/siyaset/indeks.html.)
Dinde reform ve değişiklik cereyanı
Müslümanlar tarafından çıkartılmamıştır. Bugün bazı ilahiyatçıların
reformcu, yenilikçi, değişiklik taraftarı olmaları kimseyi
yanıltmasın. Bu gibi ilahiyatçılar kesinlikle İslam’ı ve
Müslümanları temsil etmezler. Onlara bir misyon verilmiştir.
Vazifelerini yapmaktadırlar. Tarih boyunca, hiçbir gerçek din alimi
reform ve yenilik taraftarı olmamıştır. Hükümleri Kıyamet’e kadar
baki olacak yüce İslam dininin reforma ve yeniliğe ihtiyacı yoktur.
Reformculuk, dolaylı olarak, zımmen İslamın mükemmel olmadığı
mânasına gelir ki kişiyi dinden çıkartır.
Çözüm
10.
Bütün akıllı, iyi niyetli, firasetli müslümanlar şu hususlara dikkat
buyurmalıdır: Ehl-i İslam arasında anarşi, fitne ve fesat, nifak ve
şikak olmaması için her müslüman dinini ehliyetli ve icazetli din
âlimlerinin yazmış olduğu akaid, fıkıh, ilmihal, ahlak kitaplarından
öğrenmelidir. Hiçbir müslüman, dinî konularda “Bana göre… Bu konuda
benim fikrim şöyledir.. Benim görüşüm böyledir…” gibi sözler
söylememelidir. Böyle konuşmak edepsizlik olur.
Dinî ve şer-î konularda “Benim görüşüm
şöyledir” diyebilecek kimseler ancak mutlak müctehidlik makamına ve
rütbesine yükselmiş kimselerdir ki, bunların sayısı bütün İslam
tarihinde parmakla gösterilecek kadar azdır. Mukallid Müslümanların
vazifesi, dinlerini, Peygamber aleyhissalatü vesselam’ın halifeleri,
vârisleri, vekilleri olan büyük fukahadan, âmil ve râsih din
alimlerinden, kâmil mürşidlerden öğrenmektir. Müslüman bir toplum
din konusunda tartışmaya başlar, her kafadan ayrı bir ses çıkarsa
sonunda yıkılmaya, çökmeye mahkumdur.
11.
İtikadda, fıkıhta, ibadetlerde, muamelatta, ahlakta, tasavvufta,
ahkâm-ı sultaniyede, velhasıl bütün dinî ve şer-î konularda; ucu
Resûller’in Seyyid’ine ulaşan nuranî silsilelere sahip Ehl-i Sünnet
ve Cemaat âlimlerine ve mürşidlerine bağlanan, onlara itimad eden,
İslam’ı onların anlattığı ve açıkladığı şekilde anlayıp hayata
uygulayan kimseler doğru yoldadır ve inşaallah âkıbetleri hayırlı
olacaktır. Reformcuların ve yenilikçilerin yolları ise ya çıkmaz
sokaktır, yahut da kişiyi içi ateş dolu bir uçuruma götüren
tehlikeli bir yoldur.
Kaynak:
www.inkisaf.net