İNDİRİLEN İSLAM'IN MUHKEM KALELERİ:
MEZHEPLER
İhsan ŞENOCAK
Cemiyet halinde yaşamak hayatın devamı için bir zorunluluktur. Çünkü
“İnsan, yaratılışı gereği medenidir.”1
İnsanlar, yaşamlarında sayısız olaylarla karşıla-şırlar. İctimai
düzenin sağlanabilmesi için herkesin karşılaştığı olayları, fıkhın
temel esaslarına muvafık bir şekilde çözmesi gerekir. Fakat, bütün
insanların, uyması gereken kuralları ayrıntılı bir şekilde bilmeleri
mümkün değildir. Bu yüzden modern hukukta “avukatlık” ve “hukuk
danışmanlığı” mesleği ihdas edilmiştir.2 Fıkıhta ise, söz konusu
işlevi, yani fıkhi hükümleri Müslümanlara açıklama ameliyesini
fakihler yerine getirmektedir. Bundan dolayıdır ki fakih, zamanı
okuyan-zamana hükmeden adamdır. Medeniyetin özünü teşkil eden
esaslar Ona aittir. O ise Kur’an ve Sünnet’e. Tesbit ettiği esaslar
ve istinbat ettiği hükümler itibariyle fakih ilmin olduğu gibi fikir
tarihinin de öncü ismidir.
Müslümanlar, İslam’ın başlangıcından günümü-ze kadar fakihlerin
içtihatlarını taklit ederek, yükümlülüklerini yerine
getirmektedirler.3 Fuka-hayı taklit etmek cemiyetin çoğunluğunu
teşkil eden avam adına bir zorunluluktur. Çünkü fıkhın esası olan
Kur’an ve Sünnet’in bir kısmı herkesin anlayabileceği bir tarzda
açıkken, önemli bir bölümü ancak içtihatla anlaşılabilecek bir
yapıdadır. İçtihatla anlaşılabilecek hükümlerse fıkhın geneline
nisbetle çoğunluğu teşkil etmektedir. 4
Kur’an ve Sünnet’te yer
alan içtihadî hükümleri bulup-çıkarmaları için, mükelleflerin
tamamından içtihat yapmalarını talep etmek, onlara kapasitelerinin
üzerinde bir sorumluluk yüklemek demektir ki, bu da “teklif-i mala
yutak”olur.5 Mükelleflerin, farklı zeka derecelerine sahip oldukları
hesaba katıldığında, böyle bir talebin mantıki açıdan da yersiz ve
yetersiz olduğu görülecektir. Bu yüzdendir ki, içtihat yapabilmek,
belli şartlara sahip insanlarla sınırlı tutulmuştur.
İçtihada açık nassların
muradı ilahi çerçe-vesinde anlaşılabilmesi, müçtehitler için
vasıtasız gerçekleşirken, avam için ancak müçtehitler vasıtasıyla
gerçekleşmektedir.6 Dolayısıyla, avamın Kur’an ve Sünnet’le olan
münasebetinin sorumluluk açısından fıkhi bir boyut kazanabilmesi
ancak, müçtehidi taklit etmesiyle mümkün olmaktadır. Aksi takdirde
o, Kur’an ve Sünnet’le sağlıklı bir iletişim içinde olamayacağından,
fıkhi sorumluluğunu da yerine getiremez.
Taklit Saadet asrından
günümüze kadar uzanan süreç içerisinde, mukallitlerin içtihadi
hükümlere ulaşabilmelerinin yegane yolu olmuştur. Fakat, mukallit
kavramı süreç içerisinde aynı kalmamış zamanla farklı içerikleri
bünyesine alarak genişlemiştir. Buna göre, Saadet asrında mukallit,
avamla sınırlı iken, mezheplerin teşekkülü ve hicri dördüncü asrın
sosyo-kültürel şartlarının etkisiyle kapsam açısından genişleyerek
fakihleri de içine almıştır. Hicri dördüncü asırdan itibaren,
fakihlerin içtihat yerine taklîde yönelmeleri, içtihat
faaliyetlerinin azalmasına ve taklidin kurumsallaşarak mezhepler
düzeyinde yapılmasına zemin hazırlamıştır.
İslam milletinin fıkhi meseleleri anlayabilmesinin yegane usulünü
veren taklidin ne olduğunu, nasıl bir tarihi arka plan içerdiğini,
ona kimlerin niçin karşı geldiğini, o vardır diyenlerin ne derece
bedihi hakikatlerle istidlal ettiklerini anlamak için işte buyrun
taklit dosyasına:
Lügatte Taklit
“Taklit” kelimesi,
“demiri bir şey üzerine eğmek, ipi eğirmek, suyu havuzda toplamak” 7
gibi anlamlara gelen k.l.d kökünden türetilmiştir. Taklit
kelimesinin dört harfli formu olan kallede ise, “kolye takmak,
sorumlu kılmak, makama atamak, kılıcın askısını boyna takmak, hibede
bulunmak, hicvetmek” gibi anlamları içerir.
Taklit kavramının yukarıda verilen somut anlamları yanında bir de
mecazi anlamı vardır ki, o da “insanların boyunlarına sorumluluk
yüklemek” 8 tir.
Taklit kelimesinin
fıkıhla ilişkisi de bu noktada başlar ve mecaz anlam örgüsünde
kazandığı içeriğe dayanır. Buna göre müçtehit fakihlerin görüşlerini
bağlayıcı kabul edip onlarla amel eden bir Müslüman, söz konusu
amelinden doğacak manevi sorumluluğu, bir anlamda “taklit” ettiği
müçtehidin adeta boynuna geçirir. 9
Istılahta Taklit
“Delillerini bilmeden
bir müçtehidin görüşüyle amel etmek”10 diye tarif edilen taklidi bir
örnek çerçevesinde izah edersek şunları söyleyebiliriz: Abdest
alırken, Ebû Hanife’nin (ö. 150/767) görüşüne göre başının dörtte
birini mesh eden ya da vitir namazında kunut duasını okuyan Hanefi
mezhebine mensup bir mükellefin, söz konusu fiillerinde Ebû
Hanife’nin içtihadını, içtihadının delillerini bilmeden kabul edip
uygulaması, ameli anlamda bir taklittir.11 Öte yandan, abdest
alırken, İmam Malik’in (ö. 179/795), başın tamamını meshetmeyi
gerektiren içtihadıyla12 amel eden, Maliki mezhebine mensup bir
mükellef de, İmam Malik’in bu konudaki içtihadını kabul edip onu
taklit etmiş olur. Her iki imamın görüşlerine uyan kişiler, onların
söz konusu hükme hangi deliller vasıtasıyla ulaştıklarını
bilmedikleri için, bu ameliyeleri “taklit” başlığı altında
değerlendirilir.
TARİHİ ARKA PLAN
Hz. Rasulullah (s.a.v.)
Devri
Bu devirde fıkıh, “vahiy” merkezlidir. Çünkü fıkhi hükümler ya hem
lafız ve anlam itibariyle (Kur’an) ya da sadece anlam itibariyle
vahiy kaynaklıdır (Sünnet). Hz. Rasulullah (s.a.v.) ve sahabe
içtihatlarının vahiy tarafından tasvib edilenleri de ‘vahiy fıkhı’
özelliğini taşımaktadır.13
Allah Rasulü (s.a.v.)
bir taraftan ashabın fıkhi sorularını cevaplandırırken diğer
taraftan da Mescid-i Nebevi’ye bitişik halde inşa ettiği ve İslam’ın
ilk üniversitesi kabul edilen Suffe’de onların bir bölümünü fıkhi
meseleleri cevaplandırabilecek derecede yetiştirdi,14 yüksek fıkhi
melekeye sahip olanları fetva verebilecek seviyeye getirdi. Daha O
(s.a.v.) hayatta iken müçtehit sahabe fetva vermekteydi. Hz. Ebu
Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali(bunlar Suffe’nin nehari
müdavimleri), Muaz b. Cebel, Ubey b. Ka’b Hz. Peygamber’in
sağlığında fetva veren sahabeden bazılarıdır.15
Efendimiz yetiştirdiği
bu müçtehit sahabileri,-İslami bilgileri, temel inanç esaslarını
bilmekten öteye geçmeyen- Müslümanların yaşadıkları diyarlara
gönderirdi. Oralardaki halk müçtehit saha-benin; amel, ibadet,
muamelat ve genel olarak da helal-haram konularında verdiği fetvayı
taklit eder ve o istikamette hareket ederdi. Fıkıh Tarihi
kitaplarında da anlatıldığı gibi müçtehit sahabe -delilini- Kuran ve
Sünnet’te bulamadığı bir problemle karşılaştığında, Allah Resu-lü’nün
(s.a.v.) tavsiyesini dikkate alarak içtihat eder ve içtihadı
doğrultusunda fetva verirdi. İnsanlar da onların verdiği bu
fetvaları taklit ederdi.16 Nitekim Allah Resulü (s.a.v.), Muaz b.
Cebel’i Yemen’e gönderirken O’na, vereceği fetvaların isnat
merkezlerini sorar. Muaz da sırasıyla Kuran’ı, Sünnet’i ardından da
içtihadı söyler.17 Muaz, söylediği gibi Yemende içtihatta bulunur,
halk da onu taklit eder.
Bütün bunlar göstermektedir ki; Allah Rasulü (s.a.v.) sadece
müçtehitleri yetiştirmekle yetinmiyor bir taraftan da onları
Medine’ye uzak bölgelere gönderip halkın taklit etmelerini temin
ediyordu.
Raşid Halifeler Devri
Raşid Halifeler Devri,
‘vahiy fıkhı’ sona erdikten yani ‘vahiy fıkhı’nın esasını teşkil
eden Kuran ve Sünnet tamamlandıktan sonra başlamıştır.18
Raşid Halifeler devrinde sahabe, fıkhi bir meselenin çözümünü
araştırırken öncelikle Kuran ve Sünnet’e müracaat ederdi. Şayet
onlarda meseleye dair açık bir hüküm bulamazsa içtihat yapardı.19
Mutlak manada içtihat edenler olduğu gibi hususi konularda da
içtihat edenler vardı. Hz. Ömer Şam’ın Cabiye bölgesinde halka
yaptığı bir konuşmada “Kim Kur’an hakkında soru sormak istiyorsa
Ubeyy b. Ka’b'a sorsun. Feraiz/miras hakkında soru sormak
isteyenler, Zeyd b. Sabit’e, fıkhi meseleleri öğrenmek isteyenler,
Muaz b. Cebel’e, iktisadi konularda soru sormak isteyenler bana
gelsin”20 diyerek içtihatta uzmanlaşmaya işaret etmiştir. Hz.
Ömer’in avamı, müçtehit sahabilere sorunlarını iletmeye davet etmesi
taklidin Raşid Halifeler döneminde de avam-müçtehit düzeyin-de
yapılmaya devam ettiğini göstermektedir.
Tabiin Devri
Raşid Halifeler devrinin
bitmesiyle başlayan Tabiin Devri Emevi Devletinin çökmeye başladığı
yıllara kadar devam eder.21 Bu devrin fıkhi duruşu ashabın içtihat
anlayışının özelliklerini taşır.22
Tabiin devrini önceki devirden ayıran özellikler bağla-mında;
Müslümanlar arasında ihtilafların artması, tedvin hareketlerinin
başlaması ve müçtehit imamlar devrindeki fıkıh anlayışına rengini
verecek “Ehl-i Hadis” ve “Ehl-i Rey” oluşumlarının Medine’de Said b.
Müseyyeb, Küfe’de İbrahim b. Yezid en-Neha’i gözetiminde kurulması
zikre-dilebilir.23
Bu dönemde içtihat
hareketlerinde coğrafi anlamda da bir açılım oldu. Medine, Mekke,
Basra, Küfe, Şam, Mısır ve Yemen gibi şehirler/bölgeler birer fıkıh
merkezlerine dönüştü.24 İçtihadın yaygınlaşması doğal olarak
içtihatları taklit ederek fıkhi ve dini sorumluluklarını yerine
getiren avam sınıfının genişleyip kökleşmesine neden oldu.
Müctehit İmamlar Devri
Müçtehit imamlar devri
hicri ikinci asrın ilk yıllarında başlar ve dördüncü asrın
ortalarına kadar devam eder.25 Fıkhın en hızlı gelişme gösterdiği bu
dönemde Ebû Hanife, Malik b. Enes, Evzai, Süfyan-i Sevri, Şafii,
Ahmed b. Hanbel gibi büyük müçtehitler yetişmiştir.
Müçtehit imamlar, gerek
İslam toplumunun yaşadığı problemlere karşı, gerekse güncel hayatta
Müslümanların karşılaştığı sorunlara yönelik kapsamlı içtihat
faaliyetinde bulundular. Onların içtihatları, sonraki fakihler
tarafından tedvin edilerek fıkhın temel ilkeleri belirlendi, dağınık
konular toparlandı ve günümüze kadar ulaşan usul ve furu’
kitaplarının ilk örnekleri kaleme alındı.26 Bu çerçevede Ebû
Hanife’nin talebesi Muhammed b. Hasan eş-Şeybani (ö.189/805)
“Zâhiru’r-Rivâye” üst başlığı altında meşhur altı kitabını telif
etti. İmam Muhammed’in kaleme aldığı bu eserlerde taklidin etkisi
açıktır. Zira söz konusu eserler büyük oranda Ebu Hanife’nin
içtihatlarını içermektedir.27
Mukallit fakihlerin
müçtehit imamlara bağlılıkları, yeniden içtihat yapma yerine,
müçtehit imamların görüşlerini furu’ kitaplarında toplayarak ihtiyaç
halinde onlara müracaat etmeleri, içtihat faaliyetlerinin
azalmasına, taklidin yaygınlaşmasına ve doğal olarak da fıkhın
mezhepleşmesine ve oluşan mezheplerin kurumsallaşmasına neden
olmuştur.28
Yeni içtihatların
mukallit fakihler tarafından derlenmesi, içeriği oldukça zengin bir
fıkıh literatürünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.29 Bütün bu
gelişmelerden dolayı fıkıh tarihçileri, bu dönemi “fıkhın altın
devri” 30 olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim İslam Devletlerinin
asırlarca yargı ve yürütmede kullandıkları esaslar bu süreçte
gerçekleştirilen içtihatlara dayanmaktadır.31
MEZHEPLEŞME SÜRECİ
Mezhep düzeyinde taklit,
hicri dördüncü asrın ortalarından başlayıp sonraki asırları da içine
alarak günümüze kadar devam eder. Bu süreç içerisinde yetişen Kerhi
(ö.340/952), Hülvani (ö.448/1050), Serahsi (ö.483/ 1090) gibi
“Müntesip müçtehitler”, mutlak müçtehitlerin içtihat usullerine
bağlı kalarak, onların görüş bildirmediği konularda içtihat
yaptılar.32 Bu yaklaşımın benimsenmesiyle, taklidin fakihler
düzeyinde yapılması da yaygınlık kazandı.
Arka Plan
Müçtehit imamlar, fıkhi
bir problemi çözerken, mutlak olarak Kur’an ve Sünneti dikkate
alırlardı. Taklidin mezhepler düzeyinde yapılmasının alt yapısını
hazırlayan fakihler ise, Kur’an ve Sünneti müçtehit imamların
içtihatları doğrultusunda anlamaya çalıştılar. Onların, bu bakış
açısıyla yetiştirdiği talebeler de, içtihat yerine intisap duygusunu
ön plana çıkarıp taklidin mezhepler düzeyinde revaç bulmasına zemin
hazırladılar. Nitekim, bu devirde yetişen büyük fakihler bile, bir
mezhep sistemine göre hareket etme ihtiyacını hissetti.33 Taklidin
mezhepler düzeyinde yapılmasına zemin hazırlayan nedenler bağlamında
şunlar söylenebilir:
İçtimai ve Siyasi
Bunalım
Taklidin mezhepler
düzeyinde yapılmasının nedenlerinin başında, İslam dünyasının
siyaseten dağılması gelmektedir. Abbasiler siyasi gücünü yitirince
devletin merkeziyetçi yapısı parçalandı. Parçalanan devletin
toprakları üzerinde kurulan devletçikler, basit siyasi kaygıların
peşine düştük lerinden, ilmi hayat ciddi anlamda sarsıldı. Her
devletin başına, kendilerine “müminlerin başkanı” denilen valiler
geçti. Bu dağınıklık ve kaos ortamı, Müslümanlar arasında fitne
tohumlarının ekilmesine zemin hazırladı, kardeşlik ve birliğin
yerini düşmanlık ve bölünmüşlük aldı.
İslam coğrafyasının bu
dönemdeki sosyolojik yapısını anlayabilmek için, Bâtini inanca sahip
Fâtımilerle Sünni Müslümanlar arasında cereyan eden olaylara bakmak
yeterlidir. Müslümanlar arasında kabul görebilmek için, soylarını Hz.
Ali ve Hz. Fatıma’ya isnat eden Fâtimiler, siyasi nüfuzlarını
kullanarak, Sünni Müslümanlar üzerinde bir baskı rejimi kurmaya
çalıştılar. Öyle ki; teravih ya da kuşluk namazı kılan bir Sünni’yi
büyük bir suç işleyen kişi gibi, önce sokakta teşhir edip ardından
da idam edebiliyorlardı. Bâtini görüşlerini Müslümanlar arasında
yaymak isteyen Fâtimiler, Mısır’da inşa ettikleri el-Ezher
üniversitesiyle de güçlü bir propaganda faaliyeti yürüttüler. Fıkhı
kendi sapık görüşlerine uydurabilmek için Sünni fakihleri devlet
kadrolarından dışladılar, hem tedrisatta hem de mahkemelerde görev
almalarına engel oldular.34
İçerden ve dışardan
gelen tehdit ve yıkımlar ilim dünyasını yeni duruşlar almaya
sevketti. Ulema kısmen bir içe kapanma sürecine girdi. Tabi olarak,
müstakil içtihat anlayışına sıcak bakılmadı. Batini anlayışın,
içtihat zarfı içerisinde yaymaya çalıştığı hezeyanlara karşı
Müslümanları koruyabilmek için taklit bizzat teşvik edildi.35
Sünni fakihlerin teşvikiyle taklide yönelen halk, içtihat adı
altında Fâtimiler/Bâtıniler tarafından kendilerine sunulan sapık
görüşleri reddetti. Sünni alimlerin halkla oluşturduğu ittifak
karşısında uzun süre dayanamayan Fâti-mi idaresi zamanla siyasi
nüfuzunu yitirdi. Fâtimilerin ortaya çıkışıyla başlayan taklit,
Fâtimilerin çöküşünün baş amili oldu.36
Talebelerin Hocalarına
Bağlılıkları
Hicri dördüncü asır ve
sonrasında yaşayan fukaha, mensup oldukları mezhebin usul ve
hükümlerine bağlı kalarak içtihat yapmayı tercih etti. “Müntesip
müçtehit” şeklinde tanımlanan bu grubun yanı sıra, bir de tahriç,
tercih ve temyiz çalışmalarıyla müçtehit imamların içtihatlarını
daha kullanılır hale getiren alimler topluluğu vardı.37
Çağımız alimlerinden
Mustafa Ahmet Zerkâ taklit devrindeki fakihlerin müçtehit imamlara
muazzam bir saygı çerçevesinde bağlanmalarının nedenini anlatırken
şunları söyler: “Müçtehit imamların yüksek ilmi mevkileri, zamanın
geçmesiyle vicdanlarda kazandıkları üstünlük duygusu ilmi kudrete ve
fıkıh melekesine sahip alimleri müstakil müçtehit olmaktan alıkoydu.
Müntesip müçtehit ya da mezhepte müçtehit olmayı kendileri adına
yeterli gördüler.”38
Mukallit fakihlerin bu
tarz bir bakış açısına sahip olmaları bağlı bulundukları mezheplerin
hüküm ya da fetvâlarını öğrenmeyi ve kendilerinden sonraki kuşaklara
öğrendikleri bu fetvâları nakletmeyi yani “Nakilu’l-Fetva/Fetvayı
Nakleden” olmayı tercih etmelerine zemin hazırladı. 39
Fıkıh Kitaplarının
Tedvin Edilmesi
Mezheplere ait
görüşlerin neredeyse tamamı hicri dördüncü asra gelindiğinde tedvin
edilmişti. Bu gelişme fukahanın hükümlere ulaşmasını kolaylaştırdı.
Güncel hayatla ilgili problemlerin çözümlerinin kitaplarda mevcut
olması tabi olarak fakihleri mevcut literatür üzerinde derinleşmeye,
onları bütün yönleriyle tahlil, tahriç ve illetlerini tespit etmeye
yöneltti.
Ta’lilü’l-ahkam ve
tercih çalışmaları mevcut fıkhi mirası muhkem bir yapıya kavuşturdu.
Usulü fıkhın eimme-i selasesi (üç imam) kabul edilen Ebu Zeyd Debusi,
Serahsi ve Pezdevi gibi allameler Ebu Hanife Hazretlerinin içtihat
anlayışı çerçeve-sinde fıkıh usulü ilmini geliştirip kemale
taşıdılar.
Muazzam Derinlik
Müçtehit imamlar
devrinin kapsamlı müktesebatı hicri dördüncü asrı müteakip yaşayan
fakihleri mevcut üzerinde derinleşmeye bütün yönleriyle mevcudu
tahlil, tahriç ve illetlerini tespit etmeye sevk etti. Bu büyük
fıkhi servet takdire şayan çalışmalarla muazzam bir derinliğe
kavuştu. Selefi anlayışa sahip münekkitlerin iddia ettiği gibi
-hicri dördüncü asırdan Mecelle’ye kadar devam eden- taklit devrinde
fukaha oturup hazırı tüketmedi. Binlere belki on binlere tekabül
eden fıkhi meseleleri sistematize ettiler. Hükümlerin illetlerini
ortaya çıkardılar. Usulle alakalı şaheserler vücuda getirdiler.
İhtiyaç hisse-dildiğinde de bağlı bulundukları müçtehit imamın
içtihat usulü çerçevesinde ictihatta bulundular. Kerhi (ö.340/952),
Hassaf (ö.261/874) ve Tahavi (ö.321 /933)40 gibi allameler
kitaplarda çözü-mü olmayan konularda görüşlerini ortaya koydular. Bu
duruşlarıyla hem sahih geleneği korudular hem de hayata müdahil
aktif bir fıkıh anlayışından yana olduklarını gösterdiler. Bu yüzden
taklit devri, fıkhın durağanlaşmasına değil, kendi hususi bünyesinde
sistemli ve dinamik bir yapıya kavuşmasına ev sahipliği yapmıştır.
Niçin Taklit Teşvik
Edildi?
Fatimiler sapık
anlayışlarını İslam coğrafyasında ikame edebilmek için yeni
içtihatlarla İslam irfanını sarsmayı/yıkmayı denediler. Namaza, oru-ca,
hacca… dair Kur’an ve Sünnet’e muhalif görüşler ileri sürdüler.
Ma’şeri vicdanda meşruiyet kazanabilmek için de içtihat kavramının
arkasına sığındılar. Karşı duranları siyasi nüfuzlarıyla susturma
yoluna gittiler. İlmen ve siyaseten anarşist bir yapılanma
içerisinde oldular. Onların bu saldırı-larına karşı Sünnet ve Cemaat
alimleri bir taraftan İçtihadın Kur’an ve Sünnet’ten neşet etmesi
gerektiğini, diğer taraftan ise sahih fıkhi birikimin İslam’ın temel
esaslarına dair yeni şeyler ortaya koymayı zaid kıldığını
söylediler. Değişen zamana göre fikhi hükümlerin değişmeyeceğini
bilakis İslam’ın bütün zamanları kendi değerleri doğrultusunda
değiştirmeyi talep ettiğini ilan ettiler ctihat Neyin Bahanesi
Fatimilerde olduğu gibi
sahih İslami geleneği devre dışı bırakmak isteyenler hep içtihat
bahanesiyle emellerine ulaşmak istemişlerdir. Çünkü sapık görüşlerin
Müslümanlar tarafından benimsenmesinin yegane yolu onların içtihat
olduğunun kabulüne bağlıdır.
Avamın yeni anlayışları
neden, niçin gibi soru kipleriyle sorgulamaları “bu bir içtihattır”
ifadesiyle geçiştirilmeye çalışılmıştır. Muhakkak ki içtihadın
ihtiyaç halinde yapılması bir zarurettir. Bu yüzden taklit devri de
dahil tarih boyu bütün fakihler kesintisiz içtihat etmişlerdir.
Fakat müçtehit imamlar bunu “müstakil müçtehit” kimliğiyle
sonrakiler ise “müntesip müçtehit” zarfı içerisinde yapmışlardır.
Ayrıca ictihadın meşru ve muteber olabilmesi için “ehlinden sadır ve
mahalline masruf olması” gerekir. İlmi ehliyetten yoksun olanların
din adına ahkam kesmeleri muhkem ayetlerle tayin edilen hususlarda
içtihada tevessül etmeleri imar adı altında işlenen yıkımdan başka
bir şey değildir. Mezhepler tarihi bu hükmün en canlı şahididir.
Kaderiye’den Cebriye’ye Mutezile’den Hariciler’e tarih mezhep
mezarlığıyla doludur. Bütün bunların arka planında ise ehliyet ve
liyakat fukarası insanların içtihat adı altında sarf ettikleri sapık
görüşler yatmaktadır.
Yeni hezeyanların
tedavüle çıkması ve İslam coğrafyasında makes bulmasının yegane
yolunun içtihadı teşvik, taklidi ise men etmekten geçtiğini bilen
dış güçler; istila ettikleri bölgelerdeki alimlere “İslam donuk bir
dindir. Müslümanların perişan halleri taklidi meşru kabul
etmelerinden kaynaklanmaktadır. Kurtuluş ise kapsamlı bir içtihat
hareketiyle mümkündür.” şeklinde telkinlerde bulundular.
Batılı adam tahrif etmek
istediği dinin bünyesine kendi ideolojisini yerleştirebilmek için
İslam coğrafyasının her tarafında içtihat propagandası yaptı. Öyle
etkili oldu ki kısa zamanda Ehl-i Hadis’ten Ehl-i Kur’an’a kadar
sahih İslami geleneği reddeden bir sürü hareket zuhur etti.
Mevcut/meşhur dört mezhebi tanımayan Ehl-i Hadis’in teşvikiyle
alim-cahil herkes içtihat yapmaya yöneldi. Mısır’lı Şeyh Meraği
öylesine ileri gitti ki içtihat için Arapça bilmenin dahi şart
olmadığını ileri sürdü. Ondan cesaret alan devrin Mısır’daki İngiliz
büyük elçisi banka ile ilgili meselelerde içtihat etti.
Müslümanların Ebu Hanife’yi taklit etmesine tahammül edemeyenler
Hıristiyan bir sefirin içtihatlarına sessiz kalarak cevaz verdiler.
DELİLLER
Taklide karşı tavır
alanlar arasında özellikle Mutezi-le’nin Bağdat ekolü, İmamiye’nin
bir grubu, Zahiriler ve bu mezhebi eserleriyle günümüze taşıyan İbn
Hazm (ö.456/1064) önemli bir yer tutmaktadır.41 Çağımızda bu
anlayışın en önemli temsilcileri “selefi” olduklarına vurgu yapan
kişilerdir. “Ben Ezher’de bir çok müçtehit görüyorum ki; taklit
kendilerine haramdır.” Diyen Mısır’ın “Muslih-i Kebir”i! Şeyh
Meraği’den, “Hanefi ya da Şafi olmak Muhammedi olmaya engeldir.”
Diyen Hocendi’ye, Şeyh Nasırüddin’den “Ehl-i Hadis” bağlılarına
kadar yığınla insan taklidin haram olduğunu iddia etmektedir.
Bunların karşısında ise
güneş gibi bedihi deliller ve taklidin caiz olduğunu bizzat taklit
ederek gösteren meşhur dört mezhebin fakihleri vardır.
Taklidin caiz olduğunu gösteren deliller o kadar açık ki onları
görmek değil görmemek özel bir gayret ister. Ne ki İslam’ın sağlam
bünyesini sarsmayı amaç edinenler bunları perdelemenin
peşindedirler. İşte buyurun naklin ve aklın cephesinden avamın
müçtehidi taklit etmesinin gerekliliğine şahitlik eden deliller:
Ehline Sorun
Kur’an’ı Kerim,
alimlerin Allah ve Rasülü’nden sonra başvurulması gereken yegane
otorite olduğunu belirtir.42 Nitekim, konuyla alakalı bir ayette
Cenab-ı Hak43 “Eğer bilmiyorsanız bilgi ehline sorun” 44
buyurmaktadır. Bu ayet, mükelleflerin bilmedikleri konuları ehline
sormalarını amir mutlak bir emirdir.45 Ayete rağmen bütün insanları,
dini meselelerin tamamını içtihat ederek öğrenmeye davet etmek
Kur’an’ı anlamamada ısrar edişten neşet eder ki çaresi ıslahı hal ve
etraflı bir tedrisattır.
Allah Rasulü (s.a.v.),
avama marifete ulaşmanın usulünü anlatırken bilenlere
sorup-öğrenmelerini tavsiye etmektedir. Nitekim, başından yaralanan
bir sahabiye, guslün gerekli olduğunu söyleyerek ölümüne sebep
olanlara şöyle buyurmuştur: “Madem ki bilmiyorlar bilenlere sorsalar
ya! Meramını anlatamamanın ilacı, sormaktır.”46
Allah Teala Ashabı
Taklit
Edenlerden Razı Olmuştur
Kur’an’ı Kerim’de
taklidin meşruluğuna işaret eden diğer bir delil ise, “(İslam Dinine
girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara
güzellikle tâbi olanlar var ya işte Allah, onlardan razı olmuştur,
onlar da Allah’tan razı olmuşlardır”47 ayetidir. Burada zikredilen
ashaba tabi olma ifadesi taklitle aynı anlamdadır. Çünkü, ashabın
bizzat kendisi delil olmadığından söz ve amelleri ya Hz.
Rasulüllah’dan duyduklarına ya da içtihatlarına dayanmaktadır.48 Bu
durumda onlara tabi olmak, taklit kapsamında değerlendirilir. Eğer
bizzat kendileri delil kapsamında ele alınsaydı bu durumda onların
yaptıklarını benimsemenin adı ittiba olurdu. Ayrıca, Allah Teala
onlara tabi olanlardan razı olduğunu ilan etmektedir. Ashaba tabi
olmanın Allah’ın rızasına vesile olması da taklidin bilen-bilmeyen
ekseninde gerçekleşmesi durumunda Kur’an’ın ruhuyla bağdaşacağını
gösterir.
Kur’an-ı Hakim’in ameli
planda taklidin caiz olduğuna işaret eden bir başka ayeti şöyledir:
“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir.
Onlardan, her topluluktan bir grup dinde (dini ilimlerde) geniş
bilgi sahibi olmak ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde (onları
Allah’ın azabı ile) korkutmak için geride kalmalıdır. Umulur ki
dikkatli olurlar”49 Bu ayette Allah Tela, müminlerin toptan savaşa
iştirak etmelerini yasaklamakta ve onlardan bir grubun Allah’ın
dinini iyiden iyiye öğrenebilmek için geride kalmasını istemektedir.
Buna gerekçe olarak da, kardeşleri savaştan dönünce, helal ve haramı
fetvâ yoluyla onlara sunabilecek kişileri toplumda bulmaları hususu
zikredilmektedir.50 Aynı şekilde savaştan dönen gruba, fakih
sahabelerin fetvâlarını almaları tavsiye edilmektedir.51 Bu ayet
ashabın avamının müçtehitleri taklit ettiğinin açık
delillerindendir.
“uyulması ve taklit edilmesi vacip olan tek hak mezhep Hz.
Muhammed’in mezhebidir.”78 türünden mantık oyunları ve kavram
kargaşalarıyla müçtehitleri taklit etmeyi gayri meşru göstermeleri
anlaşılır bir çıkış değildir. Muasır İslam alimlerinden Saîd Ramazan
el-Bûtî’nin79 de tenkit ettiği bu düşünce tarzı kanaatimizce, İslam
Kültür Atlasının oluşum aşamalarını tanımamaktan kaynaklanmaktadır.
Çünkü, taklidin ortaya
çıktığı zaman dilimini, tarihi süreç içinde değerlendirebilen
herkes, müçtehitlerin içtihatlarını hangi şartlar altında
yaptıklarını anlar ve gerek içtihadın gerek taklidin İslam’ın kendi
iç dinamiklerinden kaynaklandığını kabul eder.
Yüce Allah, insanların
beden güçlerini birbirinden farklı yarattığı gibi, zekalarını da
farklı yaratmıştır. Bu gerçek ortada iken, Onun bütün mükelleflerden
dini konularda derin bilgiye sahip olmalarını ve bu bilgi
doğrultusunda içtihat etmelerini istemesi adalet ve hikmetiyle
çelişir. Bundan dolayıdır ki; insanların kimini alim, kimini
öğrenci, kimini müçtehit, kimini de mukallit olabilecek bir
kabiliyette yaratmıştır. Ayrıca taklit, insanın fıtratında var olan
bir duygudur. Nitekim, öğrencinin öğretmenini, sporcunun antrenörünü
taklit ederek yetişmesi bunun sosyal bir realite olduğunu
göstermektedir.
Bütün Müslümanların
güncel sorunlarını çözebilmeleri için ferdi planda Kur’an ve
Sünnet’e müracaat edip hüküm çıkarmaları mümkün değildir. Bu yüzden
avamın müçtehit imamları hüküm ve ya delilde taklit etmeleri tabiî
bir olgudur.
Şâtibi’nin Muvafakât’ını
şerh eden Abdullah Dıraz bu bağlamda şunları söylemektedir:
“Makul olan delil odur ki, içtihat ehliyetine sahip olmayanlar fıkhi
bir problemle karşılaştıklarında, ya hiçbir şekilde bununla amel
etmezler -ki böyle bir durum icmaya aykırı-dır- şayet bununla amel
ederlerse, bu durumda ya hükmü ispat eden delili araştırmak ya da
taklit etmek suretiyle amel ederler. Birincisi mümkün değildir.
Çünkü böyle bir problem hem kendilerini hem de halkı olayların
delillerini araştırmaya yöneltir, onları, işlerinden alıkoyar,
meslek ve sanatlarını olumsuz yönde etkiler ve neticede bu gidiş
ekonomi ve sosyal hayatı sarsar. Bütün bunlar, taklidi kaldırmanın
ne kadar zor olduğunu gösterir. Kapıların tamamı kapalı olduğuna
göre, önümüzde tek seçenek olarak taklit kalıyor. Dolayısıyla
farzlar eda edilirken taklîtle amel edilmelidir.”80
Taklit Niçin Önemli?
Dinin fıkhi boyutunun,
avam tarafından anlaşılmasında taklidin önemli bir rolü vardır. Bu
realite ihmal edildiğinde hayatla fıkhın bir bütünlük içerisinde
olması imkansızlaşır. Nitekim, fukaha kişinin gıda maddesi ve
benzeri şeyleri satın alırken, onları helal ya da haram yapan
illetleri sormadan, sadece satıcının beyanını taklitle
yetinebileceği konusunda fikir birliği içerisindedir.81 Cemaat,
arkasında namaz kıldığı imamın temizlikle ilgili beyanını esas
aldığı gibi, kıraatin gizli olduğu namazlarda da imamı taklit eder,
okuyup-okumadığını araştırmaz. Müslüman bir eş hayızla ilgili
konularda hanımını, veli, önceden evlenip boşanan ya da kocası ölen
bir kadının iddetle alakalı beyanını, hakim şahidi, muhaddis raviyi
taklit eder.82 Örneklerde de görüldüğü üzere, ibadetten aileye,
adaletten ekonomiye, kısacası toplumsal hayatın her alanında
taklidin işlevselliği vardır. Fıkıh, hayatı düzenleyip-şekillendirme
ödevini yerine getirirken kolaylaştırıcı olma niteliğini sürekli
korur.
Hüküm
İz b. Abdisselam (ö.
660/1226), İbnu’l-Humam (ö. 861/1457),83 Şah Veliyyullah Dehlevî84,
İmam Nab-lûsi85 gibi muhakkik fakihler, mukallidin müçtehidi taklit
etmesinin zorunluluğu üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Fıkhın makasıd boyutuna dikkat çeken meşhur usul bilgini Şâtibî bu
noktada şunları söyler:
“Avama göre müçtehitlerin fetvâsı, müçtehitlere göre dini deliller
mesabesindedir. Avam, delillerden istifade edemediğinden, onun için
delillerin varlığı ve yokluğu arasında fark yoktur. Zaten deliller
üzerinde araştırma yapmak ve delillerden hareketle içtihatta
bulunmak onlar için caiz değildir. Nitekim Yüce Allah ‘eğer
bilmiyorsanız bilenlere sorun.’86 buyurarak onları taklîde
yönlendirmektedir. Avam için dini hükümlerde müracaat edilmesi
gereken otorite, alimlerdir. Buna göre alimler mukallitler için
kanun koyucu makamındadır.”87
İçtihadın “zan” ifade
edişini gerekçe göstererek, avamın müçtehidi taklit etmesine karşı
çıkmak da doğru değildir. Zira, haberi ahad da “zan” ifade etmesine
rağmen, alimler onunla amel etmenin vacip olduğunda icma
etmişlerdir.88 Zan ifade Eden Haber-i Ahad müçtehit için nasıl
bağlayıcı oluyorsa, içtihatta mukallit için aynı şekilde bağlayıcı
olur. Ayrıca Haber-i Ahad niteliğindeki bir rivayetin ibadetle
ilgili konularda bağlayıcı olduğu bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.v.)
sünnetiyle sabittir. Çünkü, Allah Rasulü (s.a.v.) çeşitli bölgelere,
ibadet vb. konulardaki hükümleri öğretmeleri için tek tek
öğreticiler gönderirdi. Tek bir kişinin sözlerinin zan ifade
ettiğini bilmesine rağmen, yine de bölge halkına gönderilen sahabiye
uymalarını emrederdi.89
Mukallidin müçtehidi
taklit etmesinin gerekli olduğunu ifade eden deliller, Kur’an,
Sünnet, sahabe uygulaması, icma ve akla dayanmaktadır. İslam’ın
başlangıcından günümüze kadarki tarihi süreç içerisinde taklidi
hangi şartlar ve nedenler ortaya çıkardıysa, 90 bugün de aynı
nedenler ve gerekçeler varlığını sürdürdüğüne göre avam için hala en
makul yol mevcut/meşhur dört mezhepten birini taklit etmektir.
Taklidin, Ümmeti ilmi
faaliyetlerden kopardığını bu yüz den son üç asırdır yaşanılan
hezimetten de sorumlu olduğunu iddia etmek hilafı hakikattir. Çünkü
taklidin bütün halka teşmil ediliş süreci İslam dünyasının siyaseten
en güçlü olduğu yıllara tekabül eder.
Taklidi benimseyen
fakihler zannedildiği gibi hayatın ürettiği yeni sorunlara ilgisiz
kalmadılar bilakis “müntesip müçtehit” kimlikleriyle müçtehit
imamların usullerini kullanarak içtihat ettiler. Halk mezhepleri
“hükümde” taklit ederken onlar “delilde” taklit ettiler ki bu bir
anlamda içtihattır. Her konuda yeniden içtihat yapmanın hasılı
tahsil olacağını bildiklerinden mevcut içtihatlar üzerinde
yoğunlaştılar. Ta’lil, tahriç ve tercih çalışmalarıyla fıkhi mirası
daha kullanılır bir yapıya kavuşturdular. Asırlardır kullanılan
“fetva” kitapları mukallit diye küçümsenen o allamelerin eseridir.
Bugün Bin Baz ve Üseymin
gibi fanatik İbn Teymiye bağlısı Selefiler dışındaki neredeyse bütün
muasır fakihler fetvalarında Serahsi, İbn Humam, Karafi ve Suyuti
gibi büyük ruhlu fakihlerin fıkhi tasavvurlarını kullanıyorlar.
Muasır meselelere dair müstakil eser yazan muhakkik fakihler
Merğinani’nin “Hidaye’sini okutabilmeyi iftihar vesilesi kabul
ediyorlar. Büyük bir fakih bir gün şöyle bir itirafta bulunmuştu:
“Bu benim Hidaye’yi size yirmi birinci okutuşum. Ne var ki her
okutuşumda yeni manalar keşfediyor, eksikliğimi anlıyorum. Bu yüzden
piyasa fakihlerinin Merğinani ile boy ölçüşmesini küçük bebeklerin
Ben Koca Yusuf’la güreşirim demesine benzetiyorum.”
İmam Yafi diyor ki
rüzgar bazen sivrisinekleri önüne katar, alır dağların zirvelerine
taşır. Bir an sinekler dağların sultanları olduklarını düşünürler.
Fakat farklı yönden esen yeni bir rüzgar onları alır uzak iklimlere
ya da yok oluşa sürekler. Sinekler geldiği gibi giderler fakat
geride dağlar dimdik kalır.
Selefilerin delilde ya
da hükümde mukallit oluşlarından dolayı tenkit ettikleri büyük ruhlu
fakihler “müntesip müçtehit” kimlikleriyle öylesine muazzam eserler
telif ettiler ki dün olduğu gibi bu günde en muteber fakihler onları
referans göstererek itibar kazanmaktadır. Fakihler fıkıhla hezeyan
arasındaki sınır taşlarıdır. Onların çepeçevre kuşattıkları alan
(mezhepler), alim-cahil bütün ümmet için en güvenilir bölgedir. O
bölge (mezhepler) tahrif edilmek istenen İslam’a karşı, indirilen
İslam’ın muhkem kalesidir.
dipnotlar
1-Ebû Zeyd Veliyyüddîn
Abdurrahman b. Muhammed İbn Haldûn, Mukaddime, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye,
Beyrut, 1993, s.33.
2 - Ahmet Vehbi Ecer, “İctimai Hayat ve Kültür Tarihi Bakımından
Fetva Kitablarının Önemi”, (Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı), AUİİFD,
Ankara, 1978, s. 252.
3- Bkz. Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî, el-Lâmezhebiyye Ahtâru
Bida’tin Tuheddidu’ş-Şeriate’l-İslamiyye, Mektebetu’l-Farabi, Dımeşk,
ty., s.71 vd.
4- Ayrıntılı bilgi bilgi için bkz. Abdulvahhâb Hallâf, İlmu Usûli’l-Fıkh,
Lübnan, 1942, s. 25,26; Vehbe Zuhaylî, Usûli’l-Fıkhi’l-İslamî,
Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, I, 441,442.
5- Kur’an, Bakara (2): 286; Ayrıca bkz. Ebû İshâk İbrâhim b. Mûsâ
Şâtibî, el-Muvafakât fî Usûli’ş-Şerî’a, Daru’l-Ma’rife, Beyrut,
1996, IV, 22.
6- Şâtibî, Muvafakât, IV, 22; Şah Veliyyullah Ahmed b. Abdurrahîm ed-Dehlevî,
İkdu’l-Cîd fî Ahkami’l-İctihad ve’t-Taklîd, Kahire, 1398, s.42.
7- Mecdu’d-Dîn Muhammed b. Yakup b. Muhammed b. İbrahim Firûzâbâdi,
el-Kâmus, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, I, 456.
8- Muhammed Düsûkî, el-İctihad ve’t-Taklîd fî’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye,
Darüs-Sekafe, Katar, 1987, s.202.
9- Seyyid Bey, Muhammed, Medhal, Asitane Kitabevi, İstanbul, ty,
s.274.
10-Bkz. Seyfuddîn Ebü’l-Hasan b. Ebî Ali b. Muhammed Amidi, el-İhkâm
fî Usüli’l-Ahkam, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, t.y., IV, 445;
Ebû Hamid Muhammed b. Muhammed Gazzâlî, el-Mustasfa Min İlmi’l-Usûl,
Kahire, 1356, II, 123; Muhammed Dusûki, el-İctihad ve’t-Taklîd fî’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye,
Darü’s-Sekafe, Katar, 1987, s.202; Muhammed b. Ali Şevkanî, İrşâdü’l-Fuhûl,
Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ty., s.391; Muhammed Hudarî,
Usûlu’l-Fıkh, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1998, s.369.
11- Nureddin Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Kâri, Feth-u Babi’l-İnâye
bi Şerhi’n-Nukâye, Daru’l-Erkam, Beyrut, 1997, II, 42.
12- Ebû’l-Velid Muhammed b. Ahmed b. Muhammed İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid
ve Nihâyetu’l-Muktesid, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, I,
13.
13- Mustafa Ahmed Zerkâ, el-Medhalu’l-Fıkhıyyu’l-Amm, Daru’l-Kalem,
Dımeşk, 1998, I, 165,172; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye,
Muessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, S.91.
14- Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara 1977, s.18.
15- Celalüddin Abdurrahman Suyuti, Adabu’l-Müfti, Süleynaniye Küt.,
Şehit Ali Paşa, no: 2714, vr. 148; Fahrettin, Atar, “İfta
Teşkilatının Ortaya Çıkışı”, MÜİFD, yıl 1985, sayı 3, İstanbul, 24.
16- Buti, a.g.e., s.71.
17- Ebu İsa Muhammed b. İsa, Tirmizi, Sünenü’t-Tirmizi, Daru’l-Fikr,
Beyrut 1994, 13/Ahkam, 3, (III,62, H. no:1332).
18- Bkz. Zerka, Medhal, I, 173-178; Zeydan, Medhal, s.99-109; Ali
Sayis, a. g.e., s.43; İbn Kayyım, a.g.e., I, 45.
19- Zerka, Medhal, I, 173-178; Zeydan, Medhal, s.99-109; Ali Sayis,
a.g.e., s.43; İbn Kayyım, a.g.e., I, 45.
20- Atar, a.g.m., s.26.
21- Zeydan, Medhal, s.111; Ali Sayis, a.g.e., s.69.
22- Zeydan, Medhal, s.117; Zerka, Medhal, I, 185; Atar, a.g.m.,
s.26.
23- Zeydan, Medhal, s.117; Zerka, Medhal, I, 185.
24- Hayreddin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, Nesil Yayınları, İstanbul
1989. s.169-180; Atar, a.g.m., s.28,29.
25- Zeydan, Medhal, 118; Ali Sayis, a.g.e.,s.92.
26- Ali Sayis, a.g.e., s.92-124; Zeydan, Medhal, s.118-121; Atar,
a.g.m., s.29.
27- Muhammed İbrahim Ahmed Ali, el-Mezheb inde’l-Hanefiyye, Mekke,
ty, s. 68-69.
28-Karaman, Hukuk Tarihi, s.174.
29-Zerkâ, Medhal, I, 202.
30-Örneğin bkz. Zeydan, Medhal, s.118.
31-Zeydan, Medhal, s.118.
32-Ahmed Ali, a.g.e., s.61,66; Hafnâvî, a.g.e., s.219.
33-Hafnâvî, a.g.e., s.221.
34-İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru’l-Hadis, Kahire, 1992, XI,
371; Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları,
İstanbul, 1998, V, 204-.205.
35-Ali Sayis, a.g.e., s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn Haldûn,
a.g.e., s.152; Hafnâvî, a.g.e., s. 222.
36 - Bkz İbn Kesir, el-Bidâye, XI, 371; Komisyon, Büyük İslam Tarhi,
V, 204-205; Ali Sayis, a.g.e., s.127; Zeydan, Medhal, s.123; İbn
Haldûn, a.g.e., s.152; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
37-Ali Sayis, a.g.e., s.127.
38- Zerkâ, Medhal, I, 205.
39- Zerkâ, Medhal, I, 204; Hafnâvî, a.g.e., s.222.
40- Ali Muhammed, a.g.e., s. 58-59.
41- Amidi, a.g.e., III, 170.
42- Kurtubi, a.g.e., XI, 181.
43- Amidi, a.g.e., III, 170; Hudari, a.g.e., s.371; Zuhaylî, a.g.e.,
II, 1155.
44-Kur’an, Enbiya(21): 7.
45-İnsanlara sorumluluk yüklenirken onların kapasitelerinin dikkate
alınmasını gerektiren ayetlerle içtihadın avam-müçtehit herkese
vacib olduğunu söylemek çelişir. İslam toplumundan meşakkatin
kaldırıldığını bildiren ayetler genel bir hüküm ifade ettiklerinden
dolayı, içtihadın vucubiyetine işaret eden nasslar da müçtehitlerle
sınırlı olur. Bkz. Seyyid Bey, a.g.e., s.282.
46-Süleyman b. el-Eş’as el-Ecdi, Ebû Davud, Sünenü Ebi Davud, (Avnu’l-Ma’bud
Şerhiyle Birlikte), Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995, 1/Kitabu’t-Tahare,
126, (I, 407,408, H. no: 334,335)
47- Kur’an, Tevbe(9): 100; Hafnâvî, a.g.e., s.211.
48- Kurtubi, a.g.e., XII, 151.
49- Kur’an, Tevbe (9): 22.
50- Bûtî, a.g.e., s.71.
51- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
52- Tirmizî, 42/İlim, 16, (IV, 308, H. no: 2685); Abdullah b.
Abdirrahman, Darimi, Sünenü’d-Darimi, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut,
1997, Mukaddime, 16, (I, 57, H. no: 95).
53- İbn Kayyım, a.g.e., II.182.
54- Bûtî, a.g.e., s.71.
55- Bûtî, a.g.e., s.71.
56- Tirmizî, 13/Ahkam, 3, (III,62, H. no:1332).
57- Bûtî, a.g.e., s.71.
58- Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sayıları yüzbinli rakamlarla
ifade edilen ashabın yekunu içinde fetvâ vermekle meşhur olanların
adedi oldukça azdı. İbn Kayyım, kadın-erkek yüz otuz küsür
müçtehidin olduğunu nakletmektedir. Bkz. İbn Kayyım, a.g.e., I, 12.
59- İbn Kayyım, a.g.e., I, 12; Dusûki, a.g.e., s.212; Zuhaylî,
a.g.e., II, 1155.
60- Bûtî, a.g.e., s.71.
61- İbn Kayyım, a.g.e., II, 180.
62-İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas
amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye,
Beyrut, 1997, I, 118.
63- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
64- İbn Kayyım, a.g.e., I, 189.
65- Bkz. Ahmed Ali, a.g.e., s.67.
66- Bkz. Seyyid Bey, a.g.e., s.275.
67-Aksi bir hükme varmak doğru değildir. Zira bu, iki müçtehit
sahabeden birinin diğerini hükümde taklit etmesi demek olur ki,
bilindiği gibi böyle bir taklit caiz değildir. Hafnâvî, a.g.e.,
s.311.
68- Amidi, a.g.e., III, 171.
69- Cemaluddin Abdurrahim İsnevi, Nihâyetu’s-Sûl Şerh-u Minhaci’l-Vusûl
ile’l-Usûl,(el-Bedahşi şerhi ile birlikte), Mısır, ty, III, 214;
Âmidi, a.g.e., IV, 198; Hafnâvî, a.g.e., s.212.
70-İbn Haldûn, a.g.e., s.33.
71-Nedim el-Cisr, İlim Felsefe Kur’an Işığında İman, (ter: Remzi
Barışık), Kitabevi, İstanbul, 1995, s.87-98.
72-Hudari, a.g.e., s.360.
73- Kur’an, Bakara(2): 286.
74- Ebû İshak İbrahim b. Musa Şâtıbî, el-İ’tisâm, Daru’l-Ma’rife,
Beyrut, 1997, II, 580.
75- Şâtibî, İ’tisam, II, 580.
76- Dehlevî, İkdu’l-Cîd, s.42.
77- Bûtî, a.g.e., s.82-83.
78- Bûtî, a.g.e., s.84.
79- Bûtî, a.g.e., s.84.
80- Şâtibî, el-Muvafakât fî Usuli’ş-Şeri’a, Daru’l-Ma’rife, Beyrut,
1996, IV,638, (Dipnot: 2).
81- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182.
82- İbn Kayyım, a.g.e., II, 182-183.
83-Ebû Muhammed İzzuddin Abdulaziz b. Abdisselam es-Sülemi,
Kavâidu’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l-Enâm, Beyrut, 1999, II, 350.
84- Bkz. Dehlevî, Kitabu’l-İnsaf, Hakikat Kitabevi, İstanbul, 1998.
85- Bkz. Nablûsi, Hulâsatu’t-Tahkik fî Beyani Hükmi’t-Taklîd ve’t-Telfik,
İstanbul, 2000.
86- Kur’an, Nahl(16 ): 43.
87-Şâtibi, Muvafakât, IV, 638.
88-Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl es-Serahsi, Usûl, (tah.
Ebû’l-Vefa el-Afgâni), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, I,
329; Şevkâni, İrşâd, s.49; Zeydan, el-Vecîz, s.171.
89- Bûtî, a.g.e., s.72.
90-İhsan Şenocak, İslam Hukukunda Taklit, Basılmamış Yüksek Lisans
Tezi, Samsun, 2003, s.99.
Kaynak:
www.inkisaf.net