TEK BAŞINA BİR HADİS MECMUASI: EBU
HUREYRE
İhsan ŞENOCAK
Sahabe İslam’ı saf haliyle yaşayan ve
sonraki kuşaklara aktaran ilim elçileridir. İnsanlar, Allah
Rasülü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanımış ve doğrular,
rivayetlerine muvafık kaldıkça bir değer kazanmıştır. Fıkıh, Kelam,
Tefsir… büyük oranda onların naklettiği hadislerden neşet etmiştir.
Her biri kabiliyeti nisbetinde medeniyetin inkişafına katkıda
bulunmuş; kimi imareti, kimi siyaseti, kimi de rivayetiyle sonraki
kuşakları beslemiştir. Peygamber sonrası zamana “Saadet Asrını”
taşıyıp, yaşadıkları bölgelerde “İrfan Siteleri” kurmuşlardır. Allah
Rasülü’nün (s.a.v.) Sünnetine en küçük bir müdahalede bulunmadan
yapmışlardır bunu.
Onlar, hal ve kâlleriyle Efendimiz’in
(s.a.v.) mirasını tebliğ etmede birbirleriyle yarıştılar. Önde
olanlar “müksirun” (çok riayet edenler) diye şöhret buldu.
Müksirunun alt sınırında yer alan Ebu Said-i Hudri (r.a.) bin yüz
yetmiş, zirvede olan Ebu Hureyre (r.a.) ise beş bin üç yüz yetmiş
dört hadis rivayet etti. İslam’ın, cemiyetin her şubesine etkin
olarak taşınmasında müksirunun katkısı büyük oldu. Nitekim İslami
ilimlerin teşekkülünde kullanılan hadislerin çoğu onların
rivayetidir.
Sahabenin, özellikle de müksirunun
bütün zamanlara Kur’an’ın mübeyyini Hz. Rasülüllah’ın (s.a.v.)
Sünneti’ni taşıma gayretleri “elleriyle dini değiştirmek”
isteyenlerin önünü kapadı. Çünkü gayri İslami oluşumlar, onların
rivayet ettiği hadislerle meşruiyet alanlarını yitirdiler. Bu yüzden
İslam düşmanları tenkit oklarını Sünnet’in taşıyıcıları olan
sahabeye yönelttiler. Hedefe de Ebu Hureyre’yi (r.a.) koydular.
Çünkü tek başına O, bir hadis mecmuasıydı. O’nun cerhedilmesi
topyekün İslami Disiplinlerin de çökertilmesi demekti. Bu yüzden Ehl-i
Sünnet karşıtı fırkaların saldırılarını yoğunlaştırdığı sahabi Ebu
Hureyre (r.a.) oldu. Allah’ın dinini hevalarına göre şekillendirmek
isteyen Cehmiler O’na saldırdı. Çünkü O’nun rivayet ettiği hadisler
Cehmiyye’nin delillerini çürütmüştü. Müslümana kılıç çekmeyi caiz
gören Hariciler O’nun rivayetlerini tereddütsüz reddettiler. İnsanın
kaderini kendisinin tayin ettiğini söyleyen ve bu söyleyişle
Kudret-i İlahi’yi ta’dil eden Kaderiler, Ebu Hureyre’nin (r.a.)
hadisleriyle istidlali caiz görmediler. Kabul ettikleri sahabe, bir
elin parmaklarını geçmeyen Şia, O’nu yalancıkla itham etti.
Zındıklar, muharrifler, müsteşrikler, mustağripler, hasılı bütün
İslam düşmanları dini tezyif ve tahkir etmeyi murat ettiklerinde
söze Ebu Hureyre (r.a.)ile başladılar.
Asırlar geçti, usuller, esaslar
değişti. Fakat Ebu Hureyre (r.a.) karşıtları hep aynı hal üzere
kaldılar. Çünkü, talep ettikleri İslami değişimin karşısında rivayet
ettiği hadislerle hep en önde Ebu Hureyre (r.a.)vardı. Bu yüzden ilk
aşılması gereken engel olarak O’nu gördüler. Önde olması tezyif ve
tahkir kampanyasında da öne alınmasına sebep oldu.
Modern düşüncenin baş döndürücü
hakimiyeti ciddi manada Ebu Hureyre’yi (r.a.) cerh eden anlayışın da
güç kazanmasına zemin hazırladı. İslam dünyasının en etkili
üniversiteleri Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit eden akademisyenlerin
konuşmalarına, ders notlarına tanıklık etti. Ezher, red ve müdafaa
ekseninde akdedilen birçok münazaraya şahit oldu. Mısır merkezli
modern İslam düşüncesinden beslenen bir kısım ülkem akademisyenleri
de Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit akımına iktida ettiler. İşte o
akademisyenlerden biri, takvim 1996’yı gösterirken Ondokuzmayıs
İlahiyat Fakültesi’nde sahne almıştı. O tarihte İlahiyat ikinci
sınıfta öğrenci idim. İlan panosunda ki konferans duyurusunu dikkate
alarak söylenen saatte dinleyiciler arasında yerimi aldım. Hoca,
önceden ders okuttuğu fakülteye konferansçı olarak gelmenin
heyecanıyla kürsüye çıktı ve yüksek tizden konuşmaya başladı. Ebu
Hureyre’yi (r.a.) tezyif ve tahkir etrafında temerküz eden konferans
lebalep dolu salonda hayretle dinlendi. Konuşma bitince
organizatörler itirazlara fırsat vermemek için mukaddes bir emanet
gibi akademisyen barikatı arasında Hoca’yı alıp götürdüler.
Ebu Hureyre’yi (r.a.) müdafaa
edememenin, O’na yöneltilen itirazlara huzurda cevap verememenin
ezikliğiyle yurda döndüm. O büyük sahabinin asil duruşunu, ilimdeki
istikametini, katıksız imanını anlatan ve bir anlamda Hoca’nın
hamallığını yaptığı müstağrip düşünceyi ait olduğu merkeze iade eden
bir risale telif etmeye karar verdim. Uzun bir mesai neticesinde
eseri müsvedde haline getirmiştim ki; bir grup arkadaşla birlikte
Yed-i Beyza Dergisi’ni neşretmeye karar verdik. Derginin ilk
sayısında da, “Kum Denizinde Bir Yıldız: Ebu Hureyre” başlığıyla
kitabın çıkacağını ilan ettim. Ne ki çeşitli nedenlerden dolayı bir
son okuma yapıp kitabın neşrine muvaffak olamadım. Bu gün geldiğimiz
nokta itibariyle, Ebu Hureyre’yi (r.a.) müdafa etmenin topyekün
İslam Medeniyeti’ni müdafaa etmek olduğunu düşündüğümden bu risaleyi
makale formatında da olsa yeniden yazmaya kendimi mecbur hissettim.
Bu makalede Ebu Hureyre’nin (r.a.)
hayatını, hadis ilmindeki behresini, O’na yöneltilen tenkitlerin
hangi fideliğe ait olduğunu, muarızlarının neler söylediğini ve
kitaplardaki Ebu Hureyre (r.a.)portresinin ne anlattığını
bulacaksınız. Bir anlamda gerçek Ebu Hureyre (r.a.)ile ideolojik
okumalara göre tanımlanan Ebu Hureyre (r.a.) arasındaki derin
uçurumu göreceksiniz.
Adı
Adı Abdurrahman b. Sahr, Cahiliyye’de
ki adı ise; güneşin kulu anlamına gelen “Abdi Şems”. Allah Rasülü
(s.a.v.) Cahiliyye’den iz taşıyan ismini Abdullah ya da Abdurrahman[1]
olarak değiştirir. Künyesi; Ebu Hureyre (r.a.) olarak maruftur.[2]
Ganem b. Devs el-Yemani’nin oğludur. Allah Rasülü’nden (s.a.v.) en
fazla hadis rivayet eden sahabi olarak şöhret bulmuştur.
Adından daha fazla şöhret bulan künyesi
ile alakalı -kendi dilinden- kitaplarda şu kayıtlar vardır: “Ailemin
koyunlarını otlatırdım. Küçücük bir kedim vardı. Geceleyin onu bir
ağaca yerleştirirdim. Gündüz olunca kedimi alır, yanımda götürür,
onunla oynardım. Bu yüzden beni kedimle künyelendirdiler.”[3]
Rivayette çocukluk yıllarındaki oyun meşgalesinden bahsetmesi “Ebu
Hureyre” olarak künyelendirilmesinin Allah Rasülü’ne (s.a.v.) ait
olmadığı, söz konusu künyenin Hazreti Rasülüllah (s.a.v.) tarafından
benimsendiğini gösterir. Efendimiz (s.a.v.) O’nu çağırırken
künyesini “Ebu Hirr” formatında kullanırdı. Bu yüzden “beni Ebu
Hureyre diye tekniye etmeyin, çünkü, erkek kadından daha
hayırlıdır.” derdi.[4]
İslam’dan Önceki Hayatı
Yemen’de dünyaya geldi. Akranları gibi
kabile ortamında ve çöl ikliminde, halis bir arap genci olarak
yetişti. Ailesinin koyunlarını güttü. Onlara hizmet etti.
Küçük yaşta babasını kaybettiğinden
yetim olarak neşvü nema buldu. Topyekün hayrı bünyesinde barındıran
İslam’ı, Allah O’na ihsan edinceye kadar hayatın türlü zorluklarına
katlandı.[5]
Kendi anlattıkları dışında fazla bir
şey bilmediğimizden, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam öncesi hayatıyla
alakalı etraflı bir çalışma yapma imkanımız maalesef ki yoktur.
Müslüman Oluşu
Ebu Hureyre (r.a.), İslam’la Hicret’ten
önce tanıştı. Müslüman olmasına sebep olan sahabi ise Tufeyl b. Amr
ed-Devsi’dir. Kabilesi içerisinde vakarlı ve çokca ziyafet veren
biri olarak şöhret bulan Tufeyl, Mekke’ye gelir, bütün engellemelere
rağmen Allah Rasülü (s.a.v.) ile karşılaşır ve Müslüman olur.
Efendimiz (s.a.v.) O’na İslam’ı anlatır, Kur’an okur. Tufeyl Allah
Rasülü’nün (s.a.v.) huzurunda iliklerine kadar imanın halavetini
yaşar. Efendimiz’den, (s.a.v.) İslam’ı kavmine tebliğ etme
noktasında Cenab-ı Hakk’ın yardımına nail olabilmesi için dua
etmesini talep eder. Hz. Rasülülah da (s.a.v.) : “Allahım! O’na bir
alamet ver” diye dua eder.[6]
Tufeyl, memleketine döner. Anne ve
babasını İslam’a davet eder. Babası Müslüman olur. Fakat annesi
İslam’ı reddeder. Ardından kavmini çağırır. Çağrıya yalnızca Ebu
Hureyre (r.a.)icabet eder. Devs kabilesi daveti ağırdan alır. Tufeyl
tekrar Mekke’ye döner ve kavmini Allah Rasülü’ne (s.a.v.) şekva
eder: “Devs asi oldu, onlara beddua et ya Rasülellah” (s.a.v.)
der.[7] Efendimiz (s.a.v.): “Allahım! Devs’e hidayet ver” diye dua
eder. Sonra Tufeyl’e; “Kavmine geri dön, onları İslam’a davet etmeye
devam et ve yumuşak ol” buyurur. Tufeyl, Devs’e geri döner, Allah
Rasülü (s.a.v.) hicret edinceye kadar davete devam eder. Bedir, Uhud
ve Hendek savaşları geride kalır. Yani aradan yıllar geçer.
Kavminden Müslüman olanlarla birlikte Allah Rasülü (s.a.v.)
Hayber’de iken O’na (s.a.v.) gelir. Tufeyl ile birlikte yetmiş ya da
seksen hane Medine’ye hicret eder.[8]
Tufeyl b. Amr’ın terceme-i hali, Ebu
Hureyre’nin (r.a.) Hayber’in fethinden yıllar önce Müslüman olduğuna
tanıklık etmektedir. Zaten İbn Hacer gibi bir çok muhakkik biyografi
yazarı da buna vurgu yapmaktadır. [9]
Hicreti
Ebu Hureyre (r.a.) Devslilerle birlikte
Medine’ye hicret edişini anlatırken şunları söyler: “Allah Rasülü
(s.a.v.) Hayber’e gitmişti ki, ben muhacir olarak Medine’ye geldim.
Sabah namazını Efendimiz’in (s.a.v.) kendi yerine vekil bıraktığı
Siba’ b. Urfuta’nın arkasında kıldım. Urfuta ilk rekatta “Meryem”
ikinci de ise “Mutaffifin” suresini okudu.[10]
Devsliler, sabah namazını kıldıktan
sonra bir rehberin refaketinde Hayber’e, Allah Rasülü’nün (s.a.v.)
huzuruna varırlar. O sırada ganimet malları taksim edilmektedir. Ebu
Hureyre (r.a.) de taksimden pay ister. Eban b. Saîd b. As Allah
Rasülü’nden (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) ganimet vermemesini talep
eder. Bunun üzerine Ebu Hureyre (r.a.), Eban b. Saîd’in Uhud’ta “İbn
Kavkal”i şehit ettiğini, bu yüzden asıl pay almaması gereken kişinin
O olduğunu söyler.[11]
Ganimetle alakalı bu rivayet de
göstermektedir ki; Ebu Hureyre (r.a.)Hayber’den çok önce Müslüman
olmuştur. Hem de Eban’ı tanıyıp Uhud’ta kimi şehit ettiğini bilecek
kadar derin bir Müslüman.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) Medine’de Siba’
b. Urfuta’nın arkasında kıldığı ilk sabah namazında hangi surelerin
okunduğunu sonradan hatırlayacak kadar Kur’an’ı tanıması da
Hayber’den önce Müslüman olduğuna tanıklık etmektedir.
Yemen’den Medine’ye doğru yürüyen
Devsliler aşırı sıcaktan dolayı ancak gece yol alabilmişlerdi. Yine
bir geceydi ki Ebu Hureyre (r.a.)kölesini kaybetmişti. Ya da köle
kaçmıştı. Ebu Hureyre (r.a.)Allah Rasülü’ne (s.a.v.) varıp biat
ettikten sonra köle ortaya çıktı. Efendimiz (s.a.v.) : “Ya Eba
Hureyre! Bu kölendir. Sana geldi.” buyurunca, Ebu Hureyre: “Köle
mahza Allah rızası için hürdür.” diye karşılık verdi.[12]
Ebu Hureyre (r.a.), Allah Rasülü’ne
(s.a.v.) kavuşmanın, O’na biat etmenin sevinciyle kaybolan ya da
kaçan kölesini azat etti. Ne var ki ondan başka kölesi de yoktu.
Fakat inanıyordu ki nimetlerin en büyüğüne, Allah Rasülü’ne (s.a.v.)
kavuşmuştu. Bunun şükrü için bir köle azat etmek ne idi ki.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) Müslüman oluşunu
Hayber’e bağlayan, hicret edişinde de aç karnını doyurmak gibi süfli
bir gaye arayanlar, O’nun Allah Resülü’ne ulaşmanın verdiği sevinçle
kölesini azat etmesini nasıl izah edecekler?! Hayber’de aldığı
ganimet, azat ettiği kölenin kaç onda biri eder?! Sonra madem gayesi
aç karnını doyurmaktı, niçin açlığı tercih edip bütün mesaisini
Allah Rasülünden (s.a.v.) hadis öğrenmeye adadı?!
Allah Rasülü ile Birlikteliği
Ebu Hureyre (r.a.) hazarda ve seferde
Allah Rasülü’nden (s.a.v.) ayrılmadı. Evine gider, bütün
meclislerinde hazır bulunurdu. Suffe’yi kendisine karargah
edinmişti.
A’la el-Hadrami Bahreyn’e vali
atandığında (h.8) Allah Rasülü (s.a.v.) Ebu Hureyre’yi (r.a.)
müezzin olarak O’nunla birlikte göndermişti.[13] Hayber sonrası
başlayan Peygamberle birlikteliğe konan bir ara noktası oldu Bahreyn
görevi. Hicri 9 yılında Tebük seferi için açılan yardım kampanyasına
katılması[14] ayrılığın en fazla bir yıl sürdüğünü göstermektedir.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü
(s.a.v.) ile olan birlikteliği Humeyd b. Abdirrahman Himyerî’ye göre
dört yıl sürmüştü. Çünkü Hayber’in fethi ile Efendimiz’in (s.a.v.)
irtihali arasında dört yıllık bir zaman vardı.[15] (Dört yıl,
birlikteliğe Bahreyn kesintisinin dahil edilmemiş halidir).
İlme Adanan Ömür
Ebu Hureyre (r.a.), ömrünü Allah
Rasülü’nün (s.a.v.) sünnetini tedvin ve tebliğe adamıştı. İnsanlar
dünyalık isterken o ilme talip olmuştu. Zeyd b. Sabit anlatıyor:
“Bir gün ben, Ebu Hureyre (r.a.)ve bir arkadaş mescitte Cenab-ı
Hakk’a dua ediyorduk. Allah Rasülü (s.a.v.) çıkagelip yanımıza
oturdu. Efendimiz (s.a.v.) oturunca biz sustuk. Önceki halinize
dönün/devam edin buyurdu. Ben ve arkadaşım Ebu Hureyre’den (r.a.)
önce dua ettik. Allah Rasülü (s.a.v.) duamıza “amin” diyerek iştirak
etti. Sonra Ebu Hureyre (r.a.)dua etti; “Allahım! Senden bu iki
arkadaşımın istediğini bir de, unutulmayacak ilmi istiyorum.” dedi.
Efendimiz (s.a.v.) O’nun duasına da “amin” dedi. Bunun üzerine; “Ey
Allah’ın Rasülü (s.a.v.) unutulmayacak ilmi biz de istiyoruz.”
dedik. Ne ki Allah Rasülü (s.a.v.) “Devsli” (Ebu Hureyre) sizi geçti
buyurdu.[16]
Peygamber dualarının bir kısmı
“meşiet-i İlahide”dir. Neticelerini bilemeyiz. Fakat önemli bir
bölümüne icabet edilmiştir. Efendimiz (s.a.v.), Abdullah b. Abbas’a
(r.a.) hitaben: “Allahım! O’na Kur’an ilmini öğret.”[17] diye dua
etmişti. O duanın bereketiyle İbn Abbas (r.a.), Kur’ani ilimlerde o
kadar derinleşti ki çağının insanları O’nu; “Hibru’l-Ümme”, “İlim
denizi”, “Müfessirlerin Reisi”, “Tercümanu’l-Kur’an” gibi lakaplarla
anar olmuşlardı.[18] Aynı bereket Ebu Hureyre’yi (r.a.) de kuşattı.
Öyle ki, Efendimiz’le (s.a.v.) dört yıl kalmasına rağmen yirmi üç
yıl Peygamberin yanında yer alan Ebu Bekir’den (r.a.) ya da
hadisleri yazarak muhafaza eden Abdullah b. Amr b. As’tan (r.a.)
daha fazla hadis rivayet etti.
Hz. Aişe (r.ah.), bir gün Ebu
Hureyre’yi (r.a.) davet eder ve O’na şunları söyler; “İşittiğini
işitmemize, gördüğünü görmemize rağmen sadece Allah Rasülü’nden
(s.a.v.) senin rivayet ettiğin ve bize ulaşan bu hadisler neyin
nesidir?
- Ey anneciğim! Ayna, sürmedan ve
Hazreti Rasülülah’a (s.a.v.) güzel görünebilmek için allanıp
pullanma, seni hadis dinlemekten alıkoyardı. Allah’a yemin olsun ki
hiçbir şey benim O’nu dinlememe engel olamadı.[19]
Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdu ki; “Ebu
Hureyre (r.a.) ilmin kabıdır.”[20] Yani O’na Allah öyle bir hafıza
lutfetmiştir ki, tek başına sünneti muhafaza eden bir arşiv gibidir.
Hakem b. Mervan, Ebu Hureyre’nin (r.a.)
hafızasını belki de sadakatini sınamak için bir gün O’nu sarayına
çağırır. Hadisle alakalı bir takım sorular sorar. Tahtının arkasına
oturttuğu sekreterine de O’nun rivayetlerini yazmasını söyler.
Yılbaşı olunca O’nu tekrar çağırır. Ebu Hureyre (r.a.) perdenin
arkasına oturur. Mervan önceki rivayetlerini sorar. O da söyler.
Sekreter diyor ki; “Rivayetleri yazılanlardan takip ettim. Ne fazla,
ne eksik vardı. Ne de takdim tehir yaptı.”[21] Aynen rivayet etti.
Talha b. Ubeydillah adına kayda geçen
şu ifadeler de O’nun hadiste ne derece haklı bir mevkiye sahip
olduğunu göstermektedir: “Allah’a yemin olsun ki; Ebu Hureyre
(r.a.)Allah Rasülü’nden (s.a.v.) bizim duymadıklarımızı dinledi,
bilmediklerimizi öğrendi. Biz zengin bir kavimdik. Evlerimiz,
ailelerimiz, çocuklarımız vardı. Sabah ve akşam Hazreti Rasülülah’a
(s.a.v.) gelir sonra geri dönerdik. Ebu Hureyre (r.a.) ise malı, eşi
ve de çocuğu olmayan fakir biriydi. Efendimiz’in (s.a.v.) yanında
durur, gittiği her yerde O’na refakat ederdi. Haliyle bizim
bilmediklerimizi öğrendi. Bu yüzden hiçbir sahabi Allah Rasülü’nün
(s.a.v.) söylemediğini O’na isnat ediyorsun diye Ebu Hureyre’yi
(r.a.) itham etmedi.[22]
Çok hadis rivayet etmesini
yadırgayanlara ya da Rasülülah’la (s.a.v.) beraber olduğu zamana
kıyasla hadislerinin fazla oluşuna anlam veremeyenlere O şöyle
derdi: “ Ensar kardeşlerim tarlalarında ziraatle, muhacir de çarşıda
ticaretle meşgul olurdu. Bense karın tokluğuna sürekli Allah
Rasülü’nün (s.a.v.) yanında kalır, onların görmediğine muttali olur,
unuttuklarını da muhafaza ederdim.”[23]
“Muhacir ve Ensar’a ne oluyor da Ebu
Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmiyorlar, halbuki onların
içinde Allah Rasülü’yle (s.a.v.) uzun yıllar birlikte olan sahabiler
var.” türünden yapılan serzenişlere bir defasında şöyle karşılık
vermişti: “Eğer Allah’ın Kur’an’ında indirdiği şu iki ayet olmasaydı
asla hiçbir şey rivayet etmezdim:”[24] “Biz kitapta belirttikten
sonra açık delilleri ve hidayeti gizleyenler varya, işte onlara hem
Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder. Ancak
tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya
koyanlar lanetlenmekten kurtulmuşlardır.”[25]
Normal hafızaya sahip acem bir talebe,
gayretli bir çalışmanın neticesinde sekiz-on ayda hafız olabilir.
Peki ya, Arap olan yani Sünnet’in dilini konuşan, Hz. Rasülülah’ın
(s.a.v.) duasına nail olan ve de dört yılını sürekli Rasülülah’a
(s.a.v.) tahsis eden bir sahabinin beş bin küsür hadis ezberleyip
rivayet etmesi niçin birilerin idrakini zorluyor?!
Rivayet Tarzı
Ebu Hureyre’nin (r.a.) Efendimiz’e
(s.a.v.) olan fart-ı muhabbeti, dünyevi işlerden yüz çevirmesine,
bütün mesaisini hadis öğrenmeye ve öğrendiklerini tebliğ etmeye
adamasına neden oldu. Zenginlerin arasına karışmaz, meclislerine
oturmazdı.[26] Fakat, hadis tebliğ etme noktasında zengin-fakir,
hakim-mahkum ayırt etmez bütün ümmeti muhatap kabul ederdi. Bunu
yaparken hadislerin olduğu gibi rivayet edilmesine özen gösterirdi.
Hadis rivayet ederken hariçten söz söylenmesine müsaade etmezdi. Bir
defasında rivayetlerini darb-ı meselle açıklayan bir adama şöyle
demişti: “Ey kardeşimin oğlu! Allah Rasülünden (s.a.v.) sana bir
hadis rivayet ettiğimde O’nu örneklerle açıklamaya kalkışma.”[27]
Bir gün abdest alan bir topluluğa
rastladı. Onlara; “Abdesti noksansız alın. Abdestin hakkını
vermeyenler için Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdu ki; Kuru kaldığından
dolayı ateşte yanacak topuklara yazıklar olsun.”[28] dedi. Bu
örnekte de görüldüğü gibi O, hadisi şerifleri tebliğ ederken
insanların konumlarına bakmaz, mukteza-i hal, neyi amirse ona göre
konuşurdu. İnşa edilirken Mervan’ın evine girmişti. Baktı ki binada
resimler var. Hadiseye müdahale etti ve şunları söyledi; “Allah
Teala şöyle buyurdu (Hadis-i Kutsi): “Benim gibi yaratmaya cüret
edenden daha zalim kim vardır?”[29]
Ebu Rafi’ diyor ki: “Ebu Hureyre (r.a.)
ile birlikte yatsı namazını kıldım, “İnşikak” süresini okudu ve
yirmi birinci ayete gelince tilavet secdesi yaptı. Hayretle “ne
yaptın” dedim. Allah Rasülü (s.a.v.) bu sureyi okudu ben de
arkasındaydım, secde ayetine gelince birlikte secde ettik. Ahirette
tekrar O’nunla buluşuncaya kadar da bu sureyi her okuyuşumda secde
etmeye devam edeceğim.”[30] dedi. ***
Ebu Hureyre, Allah Rasülü’nü (s.a.v.)
gördü, dinledi sonrada O’ndan görüp dinlediklerini çağının
tanıklarına tebliğ etti. Bu yolda sahabe de O’na yardım etti. Bir
anlamda Peygamber adına konuşan Ebu Hureyre’nin (r.a.) hakikati
rivayet eden dili oldu sahabe. Eşas’ın babası adına naklettiği
hatıra, söylediklerimize tanıklık etmektedir: “Babam Medine’ye
geldi. Birde ne görsün. Ebu Eyyüp, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis
rivayet ediyor. Kendini alamayıp O’na şöyle dedi: “Rasülülah
(s.a.v.) katında belli bir makama sahip olduğun halde Ebu
Hureyre’den (r.a.) hadis mi rivayet ediyorsun?”
- Ebu Hureyre (r.a.)vesilesi ile
rivayet etmek, direkt Rasülülah’tan (s.a.v.) rivayetten bana daha
sevimli geliyor.[31]
Hususi Görevleri
Ebu Hureyre’nin (r.a.) vazife-i
asliyesi hadis rivayet etmekti. Gittiği her yerde meclisler kurulur
mukteza-i hale göre Rasülülah’ı (s.a.v.) anlatırdı. Hadis
muallimliğinin yanı sıra, daha hususi görevler de ifa etmişti.
Bizzat Efendimiz’in (s.a.v.) işrafıyla A’la el-Hadrami ile birlikte
İslam’ı yaymak ve Müslümanlara dini meselelerini öğretmek üzere
Bahreyn’e gitmişti. Orada müezzinlik yaptı, hadis rivayet etti,
fetva verdi. Hz. Ömer (r.a.), devr-i hilafetinde O’nu tekrar
Bahreyn’e gönderdi. Fakat müezzin-muhaddis olarak değil, vali-muhaddis
olarak.[32]
Hz. Muaviye (r.a.) Medine Valisi
Mervan’ı görevden alınca yerine Ebu Hureyre’yi (r.a.) vali olarak
atadı. Sonra O’nu azletti. Ardından göreve Mervan’ı getirdi. Tekrar
Mervan’ı görevden aldı. Ebu Hureyre’yi (r.a.) ikinci kez atadı.[33]
O, Medine valisi olduğu zamanlarda
sırtında odun taşır, sair insanlar gibi sıradan bir hayat yaşardı.
Fitne Zamanındaki Duruşu
Ebu Hureyre, Hz. Osman (r.a.) zamanında
zuhur eden fitnelere karşı Halifenin yanında yer aldı. Fitnenin
dehşetli anlarında bile Hz. Osman’ı (r.a.) müdafaa etti. Öyle ki son
nefesinde O’nunla birlikte idi.[34]
Hz. Osman’ın (r.a.) şehadetini müteakip
yıllarda hadiselere karışmadı. Bir çok sahabenin yaptığı gibi
i’tizali tercih etti. Ne Hz. Ali’nin (r.a.) ne de Hz. Muaviye’nin
(r.a.) ordusunda yer aldı. Çünkü “Yakında fitneler zuhur edecek. O
zaman oturan ayaktakinden, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan
daha hayırlıdır. Kim ona rastlarsa geri dursun. Bir melce ve sığınak
bulan oraya sığınsın.”[35] hadisini O rivayet etmişti.
***
Ehl-i Beyte karşı fart-ı muhabbeti
vardı. Sa’d b. Bekr’in mevlası diyor ki; Hz. Hasan’ın öldüğü gün,
Ebu Hureyre’yi (r.a.) mescitte ayakta gördüm. Ağlıyor ve yüksek
sesle şöyle diyordu: “Ey İnsanlar!… Bu gün Allah Rasülü’nün (s.a.v.)
sevgili torunu vefat etti.” O’nu bu halde gören hazirunda
ağladı.”[36]
Zühtü
Ebu Hureyre (r.a.) çok ibadet ederdi.
Kendine has bir virdi vardı. Her ayın başından üç gün oruç
tutar,[37] pazartesi ve perşembe orucunu da aksatmazdı.[38]
Ebu Osman en-Nehdi anlatıyor; “Ebu
Hureyre’ye (r.a.) yedi gece misafir oldum. O, hanımı ve hizmetçisi
geceyi üçe böler nöbetleşe ibadet ederlerdi. Gecenin üçte birinde,
biri namaz kılar, sonra diğerini kaldırır, kalkan kılar, ardından da
O, diğerini uyandırırdı.[39]
Ebu Hureyre Allah Rasülü (s.a.v.) ile
olan üç yıllık birlikteliğine yılların bereketini sığdırdı. O’nun
(s.a.v.) ahirete irtihalinden sonra, aynı aşk ve samimiyetle sünneti
yaşamaya ve yaşadıklarını yaymaya devam etti. Çarşı-pazar derken
iyiden iyiye dünyaya dalan insanlara ısrarla “Saadet Asrı”nı
hatırlattı. Onları Rasülülah’ın (s.a.v.) mirası Kur’an ve Sünnet’e
sahip çıkmaya çağırdı.
Hastalığı ve Vefatı
Ebu Hureyre’yi (r.a.) hayatının
sonlarına doğru dayanılmaz bir irtihal tutkusu kuşattı. Hasta
yatağında kendisini ziyarete gelen Ebu Seleme b. Abdirrahman;
“Allahım! Ebu Hureyre’ye (r.a.) şifa ver.” diye dua edince, O şöyle
mukabelede bulundu: “Allahım! beni tekrar (dünyaya/sihhate)
döndürme.” Bu duayı iki defa tekrar etti ve sonra şöyle dedi: “Ey
Ebu Seleme! Eğer ölmek gücün dahilinde ise hemen öl. Nefsimi
kudretinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, alimler üzerine
ölümün kırmızı altından daha sevimli olduğu bir zamanın gelmesi
yaklaşmıştır. Ya da yakında insanlar öyle bir ortamda bulunacaklar
ki, adam Müslümanın kabrine gelecek ve ‘şu kabrin sahibi olmayı ne
kadarda isterdim.’ diyecektir.”[40]
Vefat ettiği gün, Mervan b. Hakem
kendisini ziyaret etti ve “Allah Teala şifalar versin” diye dua
etti. Ebu Hureyre (r.a.)“amin” yerine şöyle dedi: “Allahım! sana
kavuşmayı arzuluyorum. Sen de benim vuslatımı arzula.”[41]
Dar-ı Bekaya irtihal ettiğinde takvim
hicri 58’i gösteriyordu. Yaşı 78 idi. Cenazenin techiz ve tekfin
işlerini İbn Ömer (r.a.) ile Ebu Said-i Hudri (r.a.) ifa etti.
Namazı Velid b. Utbe kıldırdı.[42] Cennetu’l-Bagi’ye defnedildi.
***
Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden
sonra evlenen Ebu Hureyre’nin (r.a.) dört çocuğu oldu. Üçü erkek
biri kızdı. Kızı, tabiin devrinin büyük imamı Said b. Müseyyeb ile
evlendi.[43]
TENKİT
Ebu Hureyre… Adı belli. Nesebi malum.
İslam’dan sonraki hayatı aşikar; sadık bir sahabi. Hazarda seferde
hep Allah Rasülü (s.a.v.) ile beraber. İlme o kadar haris ki, dünya
hiç gözüne gelmiyor. Ya da ikisinin bir arada barınamayacağını
bildiğinden talebelik yıllarında dünyayı boşuyor. İlim uğruna
çektiği açlık, bazen karnına taş bağlatıyor, bazen ciğerini toprağa
dayamasına sebep oluyor. Kuvvetli hafızası, Hz. Rasülülah’ın
(s.a.v.) duasıyla olağanüstü bir bereket kazanıyor. Sahabe, neden
herkesten daha fazla hadis rivayet ettiğini O’na sorduğunda,
Efendimiz’e (s.a.v.) mülazemetini gerekçe gösteriyor.
Tarihi hakikatlerin anlattığı Ebu
Hureyre (r.a.) bu koordinatlar çerçevesinde yer almakta. Ne ki, bir
de ideolojik okumaların, şahsi ihtirasların, cehaletin yönlendirdiği
zıt okumalar var. Bu noktada söylenenleri, yazılıp çizilenleri,
tarihi hakikatlerin en ileri derecede nasıl tahrif edilebileceğinin
numuneleri olarak görebilirsiniz.
Münekkitlerin Not Defteri
Din ve meşrep itibariyle farklı
yerlerde duran, fakat Ebu Hureyre (r.a.) karşıtı olma noktasında bir
araya gelen Hakikat’in münekkitlerine göre; O’nun her ameliyesinde
hususi niyetler vardır. Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü (s.a.v.)
ile birlikteliği hadis tahsilinden öte, aç karnını doyurmaya
matuftur! Emanetinde gizli bir hıyanet, cömertliğinde saklı bir riya
aranmalıdır. Hadis ezberlemesinin arka planında hileler mevcuttur.
Rivayetleri, uydurmadır! Fakirlik zarfında kusur, tevazu libasında
zillet mündemiçtir! Emr-i bi’l-ma’ruf’u insanları aldatmaya
yöneliktir! Fitne yıllarında uzlete çekilmesi ise hizipçilik olarak
yorumlanmalıdır!
Yaşadıkları devir, ait oldukları din ne
olursa olsun Ebu Hureyre karşıtlarının not defterlerindeki hezeyan
büyük oranda ayniyet arz etmektedir.
TENKİT EDENLER
Ebu Hureyre’yi (r.a.), İslam’ı
ideolojik kalıplara sokmak isteyenler tenkit etti. Çünkü O’nun
rivayet ettiği hadisler İslam’ın tahrif edilmesine mani olmaktaydı.
Bu noktada bir çıkış yolu bulunmalıydı. İdeolojilerin meşruiyeti
için Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayetleri aşılmalıydı. Bu yüzden O’nu
yalancılıkla itham ettiler. Böylece dini tahrif hareketine meşruiyet
kazandıracaklardı. Mu’tezile’den Şia’ya, Oryantalizmden Moderniteye
kadar Ehl-i Sünnet karşıtı her anlayış O’nu tenkit etti. Tenkitte
öncülük ise Mu’tezile’ye, O’nun içinde de “Nazzam”a aittir.
Nazzam
Adına “Nazzamiye” diye bir fırka da
nisbet edilen meşhur mutezili Nazzam, Ehl-i Sünnet karşıtı
fikirlerin odağıdır. Büyük sahabileri tenkit ve tekzip eden Nazzam,
imametin Hz. Ali’nin (r.a.) hakkı olduğunu, bu noktada Allah
Rasülü’nden (s.a.v.) mervi bir çok nass bulunduğunu fakat Hz.
Ömer’in (r.a.) onları gizlediğini iddia eder. Hudeybiye’de
Efendimiz’e; (s.a.v.) “Sen Allah’ın Rasülü (s.a.v.) değil misin? Biz
hak yolda değil miyiz? Müşrikler ise batıl üzere değil mi?” diye
sorarak Hz. Ömer’in (r.a.) imanda şüpheye düştüğünü[44] savunan
Nazzam, Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet eden alimleri de
ayıplar ve O’nun için “Ebu Hureyre (r.a.) insanların en
yalancısıdır.”[45] iddiasında bulunur.
Sahabenin adaletini tartışmaya açan,
daha da ileri giderek onları Allah Rasülü (s.a.v.) adına hadis
uydurmakla itham eden Nazzam’ın hedefinde Sünnet’in otaritesini
sarsmak vardır. Bunun kendince en makul yolu, ashabı töhmet altında
bırakmaktır. Yalanla iç içe olanların rivayetleri merdut olduğuna
göre, Nazzam’ın; “Kur’an’ın nazmında ki i’cazı inkar, mucizeleri
reddetme, v.b. ” hususlarda temerküz eden görüşlerine, Hz.
Rasülülah’tan (s.a.v.) naklettikleri hadislerle geçit vermeyen
sahabenin rivayeti de pekala redde müstahaktır! Doğrudan Hz.
Rasülülah’la (s.a.v.) hesaplaşmaya cesaret edemeyen Nazzam, Ebu
Hureyre (r.a.)ve benzeri büyük sahabilerin sadakat ve imanını
sorgulayarak kendine meşruiyet kazandırmaya çalışır. Gizli gündemini
ifşa eden Sünnet ve Cemaat Alimleri Nazzam’ı red ve tekfir
etmişlerdir. Sadece Ebu’l-Hasan el-Eşari O’nun tekfir edilmesiyle
alakalı üç eser telif etmiştir.[46] Nazzam’ın da bağlısı bulunduğu
Mu’tezile’nin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu anlayabilmek için
hicri 213’te vefat eden Sumame b. Eşres’in Cuma namazına yetişme
telaşıyla camiye koşuşturan halkı kasdererek; “Bakın şu öküzlere,
eşeklere” “Bu arab (Efendimiz’e işaret etmekte) insanların başına ne
iş açtı.” [47] nev’inden serdettiği hezeyan kafidir.
Şia
Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) ahirete
irtihaliyle ashabın çoğunluğunun irtidat ettiğini iddia eden Şia,
kendi anlayışını temellendirebilmek için bütün yolları meşru kabul
etmiştir. Hz. Ali’nin (r.a.) imametini isbat noktasında bir çok
hadis uydurmuştur. Nitekim “Nehcu’l-Belağa” şarihi Şii müellif İbn
Ebi’l-Hadid hadis uydurduklarını açıkça itiraf etmektedir.[48]
Hz. Ali’nin (r.a.) karşısında yer
alanları tenkit ve tekfir eden Şia, fitne yıllarında uzleti tercih
edip ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’yi (r.a.) de sıkı bir şekilde
eleştirmiştir. O’nu, Emevi ve Muaviye yanlısı olmakla itham
etmiştir. Şia’nın Ebu Hureyre’yi (r.a.) reddetmesinin arka planında,
en çok hadis rivayet eden sahabi olmasına rağmen, Hz. Ali’nin (r.a.)
imametine dair tek bir rivayetinin olmaması vardır. O’nu, adil kabul
etmeleri durumunda kendileriyle çelişki içinde olacaklarını
düşünmüşlerdir; “Madem Ebu Hureyre (r.a.) tek başına bir hadis
mecmuasıdır, o takdirde niçin imanın esaslarından biri kabul
ettiğiniz imametin Ali’ye (r.a.) tahsisi noktasında hiç rivayeti
yoktur” nev’inden yöneltilecek muhtemel itirazın önünü kapatmaya
çalışmışlardır.
Oryantalizm
Mu’tezile ve Şia tecrübesi, Sünnet’e
rağmen yeni yaklaşımlar benimseyenlerin meşru addedilmelerinin
imkansız derecede zor olduğunu göstermiştir. Yegane hedefi İslam’ın
saf duruşunu bozup, yerine muharref bir İslam ikame etmek olan
oryantalizmin İslami İlimlerle ilgilenmesi Ebu Hureyre (r.a.)
bahsine farklı bir boyut getirmiştir. Şarkiyatçılar O’nu doğrudan
reddetmenin yanı sıra müşahhas çalışmalarla hususi şüphe alanları da
var etmişlerdir. En az Mu’tezile ve Şia kadar da etkili olmuşlardır.
Çünkü söz konusu şüphelerin Mu’tezile ve Şia vesilesiyle ortaya
atıldığı yıllarda Müslüman toplumda müktesabatı sağlam alimler
vardı. Bugünse, bir onların yokluğu bir de Müslüman talebelerin
master ve doktora eğitimi için batı ülkelerindeki üniversiteleri
tercih etmeleri, oryantalizmin elini güçlendirmesine imkan
sağlamaktadır.
Hadis üzerine yaptığı çalışmalarla öne
çıkan Şarkiyatçı Sprenger (v. 1893) Allah Rasülü’nü (s.a.v.)
anlattığı eserinde, Ebu Hureyre’den; (r.a.) aşırı dindarlığı
sebebiyle hadis uydurmaktan çekinmeyen bir yalancı olarak bahseder.
Dayanılmaz bir İslam düşmanı olan Ignaz Goldziher (v. 1921) ise, Ebu
Hureyre’nin (r.a.) Emeviler’in çıkarları doğrultusunda hadis
uydurduğunu iddia eder.[49]
Orayantalizmin Ebu Hureyre
(r.a.)hakkında ürettiği mesnetsiz iddialarının temelinde O büyük
sahabinin şahsında bütün hadis mecmualarının sıhhatini lekelemek
vardır. Kemiyyet itibariyle Ebu Hureyre (r.a.) rivayetlerinin ciddi
bir yekün tuttuğu hadis kitapları, O’nun yalanla itham edilmesiyle
itibar kaybına uğrayacak, neticede mesailinin çoğunluğunu hadisle
temellendiren fıkıh ve kelam gibi İslami Disiplinler büyük bir
sarsıntı yaşayacaktır. Şia’nın hadis hususunda irtikap ettiği
tahrifata verdiği mukni cevaplarla büyük bir boşluğu dolduran İmam-ı
Rabbani Hazretleri bu noktada şunları söylemektedir; “Ebu Hureyre’yi
(r.a.) karalamak şer’i hükümlerin yarısını da inkar etmek anlamına
gelmektedir. Çünkü şer’i hükümlerle alakalı üç bin hadis vardır.
Bunların bin beş yüzü Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayetine
dayanmaktadır.[50]
Mustağripler
Oryantalizm’in Ebu Hureyre
(r.a.)çevresinde oluşturduğu şüpheler kısa zamanda İslam
coğrafyasında makes bulmuştur. Bazı Müslüman müellifler Ebu
Hureyre’yi (r.a.) tenkit modasına katılmakla kalmamış O’nunla alay
etmişlerdir. “Şeyhu’l-Madire”[51] gibi şen’i bir yakıştırma maalesef
ki Müslümanlık iddiasında bulunan bir yazara aittir.
Orayantalizmle yeni bir hal alan Ebu
Hureyre’yi (r.a.) tenkit cereyanı, İslam dünyasında Şii müellif
Abdulhuseyn Şerefuddin el-Amili, talebesi Muhammed Ebu Reyye ve
Mısırlı yazar Ahmed Emin gibi müelliflerle temsil imkanı bulmuştur.
İlk aşamada tenkitlerin şarkiyatçılara ait olduğunu itiraf eden
“reddi mirasçılar” ciddi tepkilerle karşılaşınca hezeyanların
tamamiyle kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece,
işbirlikçi olmadıklarına Müslümanları inandıracaklardı. Bu noktada
Mustafa es-Sibaî şunları nakletmektedir: “Hicri 1360 yılında
Ezher’de İmam Zühri hakkında münakaşa patlak verdiği zaman Sünnet
düşmanı Ahmed Emin, Ali Hasan Abdulkadir’e İslam’ı tahrif ederken
nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini tenbihlerken şu hususa
dikkat çekmişti: Oryantalistlerden aldığın görüşleri açıkça onlara
nisbet etme, Ezher Ulemasına isnat et, kendi hususi araştırmalarının
neticesi olarak göster. Yeni yaklaşımlara, onlarla kontakt kuranları
rahatsız etmeyecek derecede şeffaf maskeler geçir. Tıpkı benim
“Fecru’l-İslam” ve “Duha’l-İslam” kitaplarında yaptığım gibi…”[52]
Mu’tezile ve Şia ile başlayan Ebu
Hureyre (r.a.) karşıtlığı Sünnet ve Cemaat Alimlerinin mukni
cevapları haiz eserleriyle tesirsiz hale getirilmişdi. Batının
siyasi nüfüzunu arkasına alarak İslam’a saldıran Oryantalizmin
tetiklenmesi ile hastalık yeniden nüksetti. Bugünse şifa bulmaz bir
illet olarak mikrop salmaya devam etmektedir.
Makalenin bundan sonraki bölümünde Ebu
Hureyre (r.a.) karşıtlarının O’na yönelttikleri tenkitleri İslami
usul ve esaslar çerçevesinde tahlil edecek ve neden Ebu Hureyre
(r.a.) üzerinde himmetlerini(!) teksif ettiklerini cevaplamaya
çalışacağız. Bunu yaparken Şii müellif Abdulhuseyin Şerefuddin’in
“Ebu Hureyre”, şakirdi Muhammed Ebu Reyye’nin “Edva ala Sünneti’l-Muhammediyye”
ve Ahmed Emin’in “Fecru’l-İslam” isimli kitaplarında tenkit konusu
yaptıkları hususları esas alacağız. Çünkü bu üç müellif, İslami
kimliğe sahip olmalarından dolayı Müslüman araştırmacılar nezdinde
muteber ilim adamları olarak kabul edilmekte ve söyledikleri bazı
hocalar tarafından aynen iktibas edilmektedir.
TENKİT MEVZULARI
Şia’nın İmamiyye fırkasına mensubiyeti
ile şöhret bulan Abdulhuseyin Şerefuddin, Ebu Huyeyre’yi tenkit
gayesi ile kaleme aldığı eserinin mukaddimesinde, “O, cahil, yoksul,
yetim, üstü başı çıplak biridir” der. İslam’dan önce adının
duyulmamasını da eleştiri konusu yapar. Bütün bunları söylerken ilmi
esaslara riayet ettiğini, yalnızca hakkı dile getirdiğini de
vurgulamaktan geri durmaz. [53]
Ümmi Oluşu
Yalanlarını perdelemek için samimiyet
izharında bulunan yazar, hangi ilmi ölçüleri esas almaktadır?! Ümmi
olmak ne zamandan beri insanların adaletini lekeler olmuştur?!
Cahiliyye devrinde okuma-yazma
bilenlerin sayısı bir elin parmakları kadar azdı. Nitekim sahabenin
çoğunluğu da İslam’dan önce ümmi idi. Allah onların kalbini İslam’a
açınca yaşadıkları devrin ulu hocaları oldular. Bütün bir ümmetin
üstatları kabul edildiler. Kur’an, Efendimiz’i (s.a.v.) anlatırken
ümmi olduğuna vurgu yapmaktadır. Hadiseye vahyin ışığında
bakıldığında görülecektir ki; ümmilik İslam adına bir noksanlık
değil, bir kemaldir. Çünkü oryantalizmin İslam’ı farklı kültürlere
isnat iddiası, ümmi oluşun bereketiyle işin başında çürütülmektedir.
Ümmi bir medeniyetin tek bir iletişim vasıtası vardır; O da
vahiydir. Sonra en büyük faaliyeti Allah’ın yarattığı kanunları
keşfetmek olan beşeri ilmin Allah Teala’nın bilgisi katında değeri
ne olabilir ki?! Beşeri bilginin nihai noktası yaratanın sırlarını
keşfetmekse, bizzat yaratanın bilgisine ulaşanın ondan müstağni
olması bir üstünlük izharıdır. Bu yüzden ümmilik basit müşahhas
yerine, ulvi mücerrede talebe olmaktır.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) ümmi oluşu
İslami anlayış çerçevesinde değerlendirildiğinde bir eksiklikten
öte, rivayet ettiği hadisler adına bir sigortadır. Çünkü yalancı
olmakla itham ettikleri Ebu Hureyre (r.a.)-ilk planda- okuma yazma
bilseydi; “bu adam geçmiş ümmetlerin kitaplarından alıp da bize
aktarıyor” diye iftiralarına yeni bir malzeme bulacaklardı. Fakat
ümmi oluşu tek bilgi kaynağının Hz. Rasülüllah (s.a.v.) olduğunu
isbat, gayrisini ise tekzip eder.
İslam’dan Önceki Hayatı
Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’dan önceki
hayatının etraflı bir şekilde bilinmemesinin O’nun adaletiyle nasıl
bir ilişkisi olabilir?! Ya da bu hangi açıdan O’na zara verir?! Ebu
Bekir, Ömer, Osman, Sa’d, Ali, Abdurrahman b. Avf (r.anhüm) da
İslam’dan önce gayri şehir kişiler değiller miydi?! Aynı mantıkla
onların da adaletini tartışmaya mı açacaksınız?! Yoksa Müslüman
olmak belli bir statüye sahip olanların mı hakkıdır?! Meşhur
olmayanlar, varoşlarda yaşayanlar, mustazaflar İslam’ın neresinde
durmaktadır?! Yazar ne der bilemem amma Kur’an, bütün statüleri
geçersiz kılarak üstünlüğü takvada toplamaktır: “Allah katında en
üstün olanınız ondan en çok korkanınızdır.”[54] Görüldüğü gibi
müellif, Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit telaşıyla Kur’ani ölçüleri de
redde tevessül etmektedir.
Fakirliği
Ebu Hureyre (r.a.) fakirdi. Yazarın bu
noktada söylediği doğrudur. Yanlış olan ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.)
fakirliğinden dolayı ayıplanması, adaletinin tartışmaya açılmasıdır.
Dünyanın neresinde bir alim, fakir olduğundan dolayı tahkir
edilmiştir?! Adaletin fakirlikle ne gibi bir ilişkisi olabilir?!
Suffe Ashabı da fakirdi. O kadar ki, bazen günlerce aç kaldıkları
olurdu. Hz. Rasülülah (s.a.v.) da kendini anlatırken “Ben
(fakirlikten dolayı) kurutulmuş et yiyen kadının oğluyum.”
demektedir. Kur’an, iffetli fakirlerin duruşunu takdirle yad eder:
“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allah yolunda cihada adamış,
Allah’a taatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde
dolaşıp kazanmaya imkan bulamayan, durumunu bilmeyen kişiye karşı
gösterdikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere
verilmelidir. (Habibim!) Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın.
Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler.”[55]
Fakirliği cerhe sebep gören Şii
müellif, değirmen çevirmekten dolayı elleri çatlayan, Hz. Fatıma ve
iliklerine kadar fakirliği yaşayan Hz. Ali (r.a.) hakkında ne
diyecek? Onların adaletine de ihtiyatla mı yaklaşacak?!
Fakirlik ancak kapitalist ve aristokrat
toplumlar için sorun teşkil edebilir. Eğer İslam’da aristokrasinin
itibarı olsaydı, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) inanan ilkler arasında
köleler yer almazdı.
Yazarın, Ebu Hureyre’nin (r.a.) üzerine
alacak elbise, ayağına giyecek ayakkabı bulamamasını tenkit nedeni
yapması da doğrusu anlaşılabilecek gibi değildir. Müellifin adalet
kriterlerine uymayan öyle insanlar vardır ki; onlar Allah katında
son derece muteberdirler. Cenab-ı Peygamber; “Kapılardan kovulan,
saçı başı dağınık niceleri vardır ki; Eğer bir şeyi yapmaya dair
yemin edecek olsalar muhakkak ki Allah Teala yeminlerinin gereğini
yapar.”[56] buyurmaktadır. Sonra, ayakkabı sahibi olmak ne zamandan
beri ve niçin adaletin sübutuna, aksi ise düşmesine neden
olmaktadır?! Yoksa Allah Teala cennete girmeyi mucip şartlar zarfına
lüks elbiseler giymeyi de mi koymuştur?! (Şenaatte oryantalizmi bile
geride bırakan bir meşrep taassubuyla karşı karşıyayız.)
İslam’ı Kabul Ediş Zamanı
Şii müellif, Ebu Hureyre’nin (r.a.)
İslam’ı geç kabul ettiğini iddia eder ve bu iddiadan hareketle bir
takım indi mütalaalar serd eder.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’den çok
önce Tufeyl b. Amr vesilesiyle İslam’ı kabul ettiğini, Hayber günü
ise ilk defa huzur-u Nebi ile şerefyap olduğunu nakletmiştik. Bu ilk
buluşmada Allah Rasülü (s.a.v.), Ebu Hureyre’ye (r.a.) ganimetten
pay vermişti. O ise, bu esnada İbn Gavgal’ın katili Eban b. Saîd b.
As’a hiçbir şey verilmemesini, taraf-ı Risalet’ten bizzat istemişti.
Bu talep, Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hayber’den çok önce Müslüman
olduğuna, Yemen’de iken Müslümanlarla alakalı haberleri takip
ettiğine işaret etmektedir. Hem o kadar ki; Allah Rasülü’nün
(s.a.v.) huzurunda görüş beyan edecek derecede bir takip… Bütün
bunlara rağmen, O’nun Hayber’den sonra Müslüman olduğunu kabul etmiş
olsak dahi ne değişecek? Geç Müslüman olması bir kusur mu kabul
edilecek?! Bu durumda Hayber’den sonra Müslüman olan Halid b. Velid,
Amr b. As, Osman b. Ebi Talha ve diğerleri (r.anhüm) için denilecek?
Rivayet Tarzı
Sünnet ve Cemaat anlayışına yönelik
insaf dışı tenkitleriyle şöhret bulan Ahmed Emin, Ebu Hureyre’nin
(r.a.) hadisleri yazmayıp hafızasından rivayet etmesini[57] O’nun
adına bir eksiklik kabul eder.
Hadis tarihiyle alakalı malumatı olan
herkes, rivayetleri kafa arşivinden nakletme noktasında Ebu
Hureyre’nin (r.a.) yalnız olmadığını, ashabın neredeyse tamamının
aynı usulü takip ettiğini bilir. Zaten Ebu Hureyre (r.a.) de
kendisinin hadis yazmadığını, sadece Abdullah b. Amr b. As’ın (r.a.)
duyduklarını kayda geçtiğini itiraf etmektedir. Aslında Ahmed Emin
de İslam’ın ilk asrında hadislerin hafızalarda korunduğunu ve
oralardan nakledildiğini söylemektedir. Fakat hadiseyi mevcut
bağlamından koparıp Ebu Hureyre’ye (r.a.) tahsis ederek okuyucu
zihninde şüphe uyandırmaya çalışmaktadır. Nitekim ashabın hafızasını
ve Saadet Asrı’ndaki durumu bilmeyenler üzerinde de etkili olmuştur.
Genelde Sünnet düşmanları özelde ise
Ahmed Emin, Ebu Hureyre (r.a.) hakkında şüphe oluşturup hadis
mecmualarının itibarını zedeleyebilmek için, normal olayları olağan
üstüymüş gibi takdim eder; “Madem ki Ebu Hureyre (r.a.) kayda
geçmeden hadis rivayet etmiştir, bu durumda sıklıkla yanılmış olması
mümkündür” demek ister.
***
Allah Rasülü (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye
(r.a.) dua etmiştir. Peygamber duasının bereketi O’na unutmaz bir
hafıza nasip etmiştir. O duaya güvenerek sahabenin ileri gelenleri
Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet etmişlerdir. Bu, O’nun
güvenilir bir hafızaya sahip olduğunun açık bir delilidir. İmam
Buhari, sahabe ve tabiinden olup da Ebu Hureyre’den (r.a.) hadis
rivayet edenlerin sayısının sekiz yüzü aştığını bildirmektedir.
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Cabir b. Abdillah, Enes b.
Malik (r.anhüm) ondan hadis rivayet eden sahabiler arasındadır.[58]
Ebu Hureyre (r.a.) ile çağdaş olan alim sahabiler, O’ndan hadis
alırken, Ahmed Emin’in, O’nun hadis yazmamasını gerekçe gösterip
rivayetlerinden istinkaf etmesi, oryantalist düşünceye hizmetten
başka bir izah kabul etmez.
***
Güvenilir bir hafızaya sahip olan ve
ulema nezdinde doğruluğu ile tanınan bir muhaddisin, kitaptan
rivayet etmemesi ilmine halel getirmez. Hatta bazı alimler kuvvetli
bir hafızaya sahip olan bir muhaddisin ezberden rivayet etmesini,
başka bir muhaddisin eserinden rivayet eden ravinin hadisinden daha
üstün kabul etmişlerdir. Bu noktada usul alimleri şöyle demektedir:
“Biri işitme, diğeri ise yazı yolu ile alınan iki hadis tearuz
ettiğinde işitme yoluyla sabit olan daha üstün kabul edilir.” Çünkü,
bizzat Allah Rasülü’nden (s.a.v.) işitilen hadiste uydurma ve hata
ihtimali azdır.
İlim-irfan geleneğinde şifahi eğitim,
kitabi olandan çok daha eskidir. Yazının tarihi birkaç bin yıl
geriye giderken, sözün tarihi ta Hz. Adem’e uzanır. Yazının
icadından sonra da şifahi eğitim gücünü korumuştur. Allah Rasülü
(s.a.v.) de hadislerin şifahi usulle alınmasını talep etmiştir.
Hadislerin Kur’an’la karıştırılmaması –bu hususta- Efendimiz’in
(s.a.v.) öncelikli amacı olmuştur. Şüphesiz bunun tedbirini de manen
almıştır; Ebu Hureyre (r.a.) gibi hadiste büyük vazife üstlenecek
hafızaların kemali için dua etmiştir.
Kitaplara bağlı kalmak, insana rehavet
aşılar. Böyle birisi tahsil ettiği müktesebatını sadece muhtaç
olduğu zamanlarda ziyaret eder. Fakat ezberin muhafazası güç
olduğundan sürekli aktivite ister. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.)
sürekli hadis rivayet etmesi, hata yapmasına değil yapmamasına neden
olmuştur.
Rivayette En Önde Olması
Şii müellif Abdulhüseyin, Ebu
Hureyre’ye (r.a.) ait hadislerin 5374 gibi bir rakama ulaşmasına,
Buhari’nin ise O’ndan 446 hadis rivayet etmesine inkar dolu bir
taaccüple bakar. Kendince şöyle bir akıl yürütür; Dört halife uzun
yıllar Hz. Rasülülah (s.a.v.) ile birlikte olmalarına rağmen toplam
rivayetleri ancak Ebu Hureyre’nin (r.a.) % 27’sine tekabül ediyor.
Zira Ebu Bekir’den (r.a.) rivayet edilen hadisler 142, Hz. Ömer’e
(r.a.) isnad edilenler 537, Hz. Osman’dan (r.a.) mervi olanlar 146,
Hz. Ali’ye (r.a.) ait olanlar ise, 586’dır. Yekunu ise 1411’dir.
Akıl sahiplerini düşünmeye çağıran
müellif, Ebu Hureyre’nin (r.a.) İslam’a geç girmesini (!) ve ümmi
oluşunu gerekçe göstererek adaletini cerh eder. Dört Halife’nin
İslam’da ilklerden olmalarını, vahyin gelişine tanıklık etmelerini,
yirmi üçü Efendimiz’le (s.a.v.) birlikte, toplam elli iki yıl
İslam’ın içinde yer alışlarını, ümmeti sevk ve idaredeki
başarılarını anlatır. Ardından da “Durum bu iken, tek başına Ebu
Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen hadisler nasıl olur da dört
halifenin rivayetlerinden kat be kat daha fazladır?” diye sorar.
Ebu Hureyre’ye (r.a.) karşı tarifi
imkansız bir kin besleyen Şii müellif; “Bana iki kap ilim verildi,
birini rivayet ettim, diğerini anlatsaydım boğazım vurulurdu. ”
hadisini zikrederek O’nunla alay eder. Ebu Hureyre’nin (r.a.) Hz.
Rasülülah’ın (s.a.v.) halifesi olmadığını, bu yüzden sır kapsamında
değerlendirilebilecek hadisleri öğretme noktasında Efendimiz’in
(s.a.v.) O’nu tercih etmesinin mantıksız olduğunu söyler. Yazara
göre, Ebu Hureyre (r.a.) aşağılık bir adamdır. Muhatap alınıp
hakkında tek kelime söylenmesi bile doğru değildir.
Müellif, “Ebu Hureyre (r.a.) ne hadis
gizler, ne de yazar.” rivayetinin yukarıdaki hadisle (Viaeyn Hadisi)
çeliştiğini de iddia eder. Çünkü yazara göre ilk hadiste açıkça
hadisi rivayet etmekten istinkaf etmenin itirafı vardır. Her
hadisede olduğu gibi, bu hususta da O’nunla alay eder. Kendince bir
takım farazi sorular üretir ve yanıtlar.
“Rasülülah’ın (s.a.v.) ashabı
içerisinde benden daha fazla hadis rivayet eden olmadı. Ancak
Abdullah b. Amr (r.a.) müstesna. Çünkü o yazıyordu. Ben ise
yazmıyordum.”[59] Yazara göre, bu hadis, Ebu Hureyre’nin (r.a.) en
fazla rivayeti olan sahabi olması gerçeğiyle çelişir. Açıkça
rivayette kesretin Abdullah b. Amr’da (r.a.) olduğunu söyleyen Ebu
Hureyre’nin (r.a.) hadisleri 5374, Abdullah’ın ki ise 700’dür.[60]
Tashih Bir: Mustağriplerin Göremediği
Ebu Hureyre’nin (r.a.) Allah Rasülü
(s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğe 5374 hadis sığdırması
olağan üstü bir hadise değildir. Çünkü o devir insanları içerisinde
daha kısa zamanda O’ndan kat be kat daha fazla metin ezberleyenler
vardır. Nitekim kitaplarda uzun şiirleri bir defada hıfzeden nice
şahsiyetlerin hatıraları mevcuttur. Ebu Bekir’in (r.a.) nesep
bilgisi, Aişe’nin (r.ah.) şiir birikimi, Hammad’ın eyyam-ı arab
malumatı[61] karşısında Ebu Hureyre’nin (r.a.) üç yıla sığdırdığı
nedir ki? Sonra, klasik usulde bir medrese talebesi dahi kısa
zamanda Nahiv’de; “Elfiye”yi, Akaid’te; “Emali”yi, Hadis Usulünde;
“el-Menzumet’ul-Beykuniyye”yi, Furu’ fıkıhta “Kuduri”yi … ezberler,
öyle icazet alırdı. Moritanya’da bu gün bile onlarca Kütüb-i Sitte
hafızı vardır. Yazarın Ebu Hureyre (r.a.) ile Raşid Halifeler
arasında yaptığı oranlamayı medrese müfredatı ile Ebu Hureyre (r.a.)
arasında yaptığınızda göreceksiniz ki üç yılda ezberlenen 5374
hadis, altı ayda bir acem tarafından ezberlenen 6666 ayete nisbetle
(şöhretinden dolayı bu rakam kullanılmıştır.) hiç de hayreti mucip
değildir.
Rivayetlerin çokluğuna hafıza açısından
bakıldığında, Ebu Hureyre’nin (r.a.) beş bin küsür hadisi rivayet
etmesi makuldür. Fakat bütün bu makuliyet içerisinde sadece Ebu
Hureyre’ye (r.a.) ait bir takım hususiyetler vardır ki; onlar hesaba
katıldığında rivayetlerin bilinen sayıdan aşağıda olmasında bir
olağan üstülük olmaktadır. Çünkü Ebu Hureyre’nin (r.a.) üç yıl Allah
Rasülü (s.a.v.) ile birlikte olması, Suffe’nin başkanı sıfatıyla
Efendimiz’le (s.a.v.) sürekli irtibat kurması, hadis tahsili için aç
karnına taş bağlayıp Peygamber’in gündemini takip etmesi, başka
türlü izah kabul etmez.
İbn Ömer[62], Talha b. Ubeydillah[63],
Ebu Eyyup el-Ensari[64] (r.anhüm.) gibi sahabiler de Ebu Hureyre’nin
(r.a.) hadis ilmindeki yüksek mertebesini itiraf etmekte ve bunu
Allah Rasülü (s.a.v.) ile olan birlikteliğine bağlamaktadırlar.
Son Üç Yılın Bereketi
Efendimiz’in (s.a.v.) son üç yılı,
ictimai, siyasi, hukuki bir çok mühim hadiseye tanıklık etmiştir.
Çünkü Kureyş’in ateşkesi ardından bütün mesaisini İslam’a davete
hasretti. Farklı bölgelere İslam elçilerini gönderdi. Medineye’de
“Ceziretu’l-Arap”ın her köşesinden kabileler geldi. Ebu Hureyre
(r.a.), Allah Rasülü’nün (s.a.v.) baş ucunda bekleyen müdakkaik bir
talebe suretinde bütün bu olup-bitenlere tanıklık etti. Gözleriyle
gördü, kulaklarıyla işitti ve yüreğiyle ezberine aldı. Kimsenin
sormaya cesaret edemediği konuları Hz. Rasülülah’a (s.a.v.)
sorup-öğrendi.[65]
***
Ebu Hureyre’nin (r.a.) beş bin küsür
hadis rivayet etmesi tamamiyle olağan bir durumdur. Bu noktada diğer
sahabilerin Ebu Hureyre (r.a.)ile benzer konumda olamamalarının
sırrı ise Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye (r.a.) yönelik
hususi dualarıdır. Peygamber duasının bereketi rivayetlerin
miktarına etki emiştir. Bunu anlayabilmek için, muhakkak mümin olmak
gerekmez. Tarihi verileri tahrif etmeden okuma dürüstlüğüne katlanan
herkes rivayet noktasında Ebu Hureyre’nin (r.a.) hangi amillere
binaen “kümbetler arasında yükselen bir Kubbe-i Harda” olduğunu
idrak edecektir.
Tashih İki: Kırk Yıllık Tahsil
Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ettiği
hadislerin bir kısmını sahabeden almıştır. Ashabın birbirinden
rivayeti ise meşhur ve makbuldür. Böyle bir rivayetin kusurlu kabul
edilecek bir yönü yoktur.[66] Ebu Hureyre’ye (r.a.) ait hadislerin
madem ki önemli bir bölümü sahabeden rivayet edilmiştir. Bu durumda
O’nun hadis tahsili üç yılla sınırlandırılamaz. 5374 hadisin arka
planında Efendimiz’den (s.a.v.) sonra yaşanan kırk küsür yıllık ömür
de vardır.
Tashih Üç: Raşid Halifelerle Ebu
Hureyre’nin Mukayesesi
Yazarın, Raşid Halifelerin tamamının
Ebu Hureyre (r.a.) kadar hadis rivayet etmemesi hususunda ki
ifadesi, tashih cihetiyle en az diğerleri kadar aciliyet arz
etmektedir.
Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.anhüm)
İslam’a girme noktasında Ebu Hureyre’den (r.a.) öndedirler. Buna
rağmen O’nun kadar hadis rivayet etmemişlerdir. Bütün bunlar
doğrudur. Fakat bu doğruluk Ebu Hureyre’nin (r.a.) cerh edilmesini
mucip değildir. Çünkü raşid halifeler Efendimiz’den (s.a.v.) sonraki
hayatlarında umuru devletle iştigal ettiler, çeşitli bölgelere
alimleri, kurraları, kadıları gönderdiler. Onlar da tıpkı halifeler
gibi bulundukları yerlerde taşıdıkları emanetin gereğini yerine
getirdiler. İslam ümmetinin refahı için çalıştılar. Herkes hususi
vazife alanında var oluşunun gereğini ifa etti. Hadise bu minval
üzere iken çıkıp da şunu yapan, niçin bunu da yapmamıştır
diyemezsiniz. Futuhat ile uğraşan Halid b. Velid’in az hadis rivayet
etmesi, nasıl levm edilmesine medar olamayacaksa, ilimle iştigal
eden Ebu Hureyre’nin (r.a.) de çok hadis rivayet etmesi
yadırganmasına vesile ittihaz edilemez. Bu mantıkla hareket edenler
Osman b. Affan’ı (r.a.) ya da Abdullah b. Amr’ı fetih sancağını
taşımadılar diye de ayıplayacaklar mı?!
Ebu Bekir (r.a.) , Efendimiz’in
(s.a.v.) irtihalinden sonra iki yıl yaşadı. Bütün bu zaman zarfında
devlet başkanı olarak görev yaptı. Şartlar, hadis rivayet etmesine
mani oldu.
Hz. Ömer (r.a.), Medine’de şehrin
dışında “Avali” denen yerde oturur, şehir merkezine arkadaşıyla
münavebeli olarak inerdi. Hilafet yıllarındaki yoğun devlet gündemi
de buna eklendiğinde neden 537 hadis rivayet ettiği aşikar olur. Hz.
Osman (r.a.) ve Ali (r.a.) içinde benzer nedenler geçerlidir. Buna
mukabil Ebu Hureyre (r.a.), seferde, hazarda sürekli Allah Rasülü
(s.a.v.) ile birlikteydi. Ömrünü ilme adamıştı. Siyasi işlerin de
dışında kalmıştı. Bu yüzden O’nunla Raşid Halifeler arasında bir
denge aramak, kıyas yapmak büyük bir hatadır.
Tashih Dört: Manası Tahrif Edilen Hadis
Yazarın, “Viâeyn” hadisi ile alakalı
istihzalarına bakıldığında Ebu Hureyre’yi (r.a.) kafasında ki
ideolojik doğruları tahkim edebilmek, mezhebine meşruiyet
kazandırabilmek için okuduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen O düşünüyor
ki; Ebu Hureyre’nin (r.a.) çökertilmesiyle topyekün Sünnet ve Cemaat
Anlayışı da çökecektir. Bu yüzden en sahih rivayetleri dahi hiç bir
oryantalistin çarpıtamadığı kadar tahrif etmektedir.
Hususi konularda Peygamber’e sırdaş
olmak alay değil, tebrik mevzuudur. Sonra Ebu Hureyre (r.a.)
sırriyette hususileşen tek sahabi de değildir. Huzeyme b. Sabit
herkesin iki şahitle katılabileceği davalarda tek başına şahadet
etmiş, Efendimiz (s.a.v.) de kendine has bir davada O’nun şehadetini
kabul etmiştir. Huzeyme’ye bu yetkiyi bizzat Allah Rasülü (s.a.v.)
vermiştir. Ebu Bekir (r.a.) gibi, Ömer (r.a.) gibi sahabilere rağmen
münafıkların listesini yalnızca Huzeyfe (r.a.) biliyordu. Muaz b.
Cebel (r.a.) Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sırdaşlarındandı. Ölüm
döşeğinde iken “ilmi gizleyen” biri olma korkusuyla Allah’tan
istiğfar ederek etrafındakilere şu hadisi nakletmişti: “Efendimiz
(s.a.v.) buyurdu ki; ‘Kalbiyle tasdik ederek Kelime-i Şahadeti
okuyan hiçbir kimse ateşte yanmayacaktır.’ Bunu insanlara haber
vereyim mi ki sevinsinler Ya Rasülellah dedim. Efendimiz (s.a.v.):
‘Bu durumda O’na güvenirlerde ibadet etmezler.’ buyurdu.”[67]
Huzeyme, Huzeyfe, Muaz b. Cebel ya da
diğerleri Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ne veliahtları ne de kendinden
sonra gelecek halifeleriydi. Fakat Efendimiz (s.a.v.) onlara bir
takım özel bilgiler verdi. Kimi, onları kendisiyle birlikte mezara
götürdü. Kimi de ilmi gizleme korkusuyla ölüm döşeğinde iken tebliğ
etti. O (s.a.v.), hususi şahıslara, hususi bilgiler verdi. Madem bu
Ebu Hureyre (r.a.) ile sınırlı olmayan bir sünnettir, bu durumda Ebu
Hureyre (r.a.) ile veliaht muhabbeti yapıp istihza eden yazar
gerçekte o sünnetin sahibi Allah Rasülü (s.a.v.) ile alay
etmektedir. Ne ki Şii müellif bunu İslam adına yapmaktadır.
Tashih Beş: Viaeyn Hadisi
Yazarın iddia ettiği gibi “Viâeyn”
hadisi “Ebu Hureyre (r.a.) ne hadis gizler ne de yazar” rivayetiyle
çelişmektedir. Çünkü Ebu Hureyre (r.a.)iman esasları ya da ahkam-ı
fıkhıyye ile alakalı faydalı ve öğrenilmesi zorunlu olan bir ilmi
gizlemiyor. Gizlenmesi söz konusu olan malumat, bazı kıyamet
alametleri ya da Müslümanların ileriki yıllarda karşılaşacakları
fitneleri muhtevidir.[68]
Tashih Altı: Abdullah b. Amr ve Ebu
Hureyre
Sahabe içerisinde Ebu Hureyre’den
(r.a.) daha alimleri de vardı. Fakat kimi hususi meslekleri
itibariyle, kimi de yanılma endişesiyle Ebu Hureyre (r.a.) kadar
hadis rivayet etmedi. Bu yüzden Ebu Hureyre’nin (r.a.) en fazla
hadis rivayet eden sahabi olması diğerlerinin ilmi kudretini
lekelemez. Abdullah b. Amr’ın (r.a.) hadisleri yazmasına rağmen
rivayetlerinin yedi yüzlerde kalması ise daha çok O’nunla alakalı
bir durumdur. Ebu Hureyre’nin (r.a.) “O yazardı, ben yazmazdım.”
hadisi ile istidlal edip “işte Ebu Hureyre (r.a.) kendi ağzıyla
hadis uydurduğunu itiraf etti.” demek metni tahrif edip sonrada Ebu
Hureyre’ye (r.a.) isnat etmektir. Fakat yazar, ben metinden
anlatılanı değil de anlamak istediğimi istinbat ederim derse, o
zaman “ya selam” demekten öte söyleyecek bir sözümüz olmaz.
Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivayet
ettiği hadislerinin Ebu Hureyre’ye (r.a.) nisbetle az olmasının arka
planında şu gerçekler vardır:
Abdullah b. Amr (r.a.) ilimden ziyade
ibadetle iştigal ederdi. O kadar ki, evlendiği ilk gece dahi ibadet
etmeyi hanımıyla birlikte olmaya tercih etmişti.
Abdullah (r.a.) hadisleri rivayet etme
yerine bizzat yaşardı. Kendi iç dünyasında yoğunlaşması
rivayetlerinin de az olmasına yol açtı.
Abdullah b. Amr (r.a.) büyük şehirlerin
fethinden sonra genellikle Mısır ve Taif’de ikamet etti. İlim tahsil
edenler ise, Medine gibi bu iki şehre seyahat etmezlerdi.
Ebu Hureyre (r.a.) vefat edinceye kadar
Medine’de fetva ve hadis rivayetiyle iştigal etti. Mescid-i
Nebevi’de oturur, kilometrelerce mesafeleri O’ndan hadis dinlemek
için kat eden Müslümanlara Hz. Peygamber’den duyduklarını anlatırdı.
Haliyle etrafında ilim haleleri oluşmuştu. Yüzlerce kişi, O’nun,
ravisi olduğu hadisleri rivayet edebilmek için birbirleriyle
yarışırdı.
Efendimiz’in (s.a.v.) Ebu Hureyre’ye
(r.a.) özel duası vardı. Yazmadı, fakat rivayet ettiğini bir daha
hiç unutmadı. Bu noktada hafızası müteaddit kereler sınandı, görüldü
ki, Hz. Rasülülah’ın (s.a.v.) “Allah’ım O’na unutulmaz ilim ver.”
duası bütün varlığıyla karşılık bulmuş. Abdullah (r.a.) ise benzer
içerikli bir duaya muhatap olmamıştı.
Abdullah b. Amr (r.a.) , Şam’da bir
deve yükü kadar Ehl-i Kitap’ın eserlerinden temin etmişti. Onlara
bakar bazen de onlardan rivayet ederdi. Bu yüzden tabiinin ileri
gelenleri İsrailiyyat karışır endişesiyle Abdullah’tan hadis almaya
pek yanaşmadılar.[69] Rivayetlerinin yedi yüzlerde kalmasında, Hz.
Muaviye ve Yezid devrinde hadis rivayetinin engellenmesinin de büyük
payı vardır.[70]
Bütün mesaisini ilme hasreden bir
talebenin bilmesine değil, bilemesine hayret edilir. Bu yüzden karın
tokluğuna, Allah Rasülü’ne (s.a.v.) mülazemet eden Ebu Hureyre’nin
çok hadis rivayet etmesi vazifesini hakkıyla ifa ettiğine işaret
eder.
KA’BU’L-AHBAR BAHSİ
İslami ilimler zarfında İsrailiyyat’ın
azim bir tesire sahip olduğunu iddia eden zındıklar, Ka’bu’l-Ahbâr’ın
sahabe ile olan münasebetini indi mütalaalarla kendi lehlerine
kullanmak istemişlerdir. Ka’b’ın, zındıkların ifsad gayretine
malzeme edilmesinin en baş nedeni ise, O’nun aslen Yahudi olmasıdır.
Yemen’de dünyaya gelen ve hicri on iki yılında Hz. Ömer’in (r.a.)
devr-i hilafetinde Müslüman olan Ka’b’ı[71] müsteşrik ve müstağrip
koalisyonu ısrarla İslam’ı tahrif etmek için faaliyet gösteren gizli
bir komitenin üyesi olarak da takdim etmektedir. Bundan gayesi ise,
sahabe ile bilgi alış-verişinde bulunan Ka’b’ın İslami disiplinlere
İsrailî bir çok malumatı dahil ettiği kanaatini yaymaktır.
Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve
Ebu Hureyre (r.anhüm), Ka’b’tan bir takım rivayetlerde bulunmuştur.
Şii müellif Abdulhüseyin[72] ve Muhammed Ebu Reyye, Ebu Hureyre’nin
(r.a.) Ka’bu’l-Ahbar’dan nakillerde bulunmasını O’na talebelik
yapmak olarak niteler, ardından da Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet
ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’tan mervi olduğunu iddia eder.
Tarifi imkansız bir derecede Ebu Hureyre (r.a.)düşmanı olan Ebu
Reyye; O büyük sahabinin Ka’b’tan duyduklarını Allah Rasülün’den
(s.a.v.) işitmiş gibi naklettiğini, gerçekte ise O’nun Ka’b’ın
elinde bir oyuncak olduğunu söyler. Ebu Reyye, çürük iddialarını
destekleyebilmek için birkaç hadisi de davasına tanık gösterir.[73]
Fakat delil olarak takdim ettiği hadislerin hiç birisinde muvaffak
olamamıştır.
Tashih
Kimin ne derece mümin olduğunu ya da
nasıl bir imana sahip olduğunu yalnız Allah Teala bilir. Bu yüzden
Ka’b’ın Yahudi olması iman edişine engel teşkil eder, denemez.
Nitekim Allah Rasül’ü (s.a.v.) kimseyi sahip olduğu etnik ya da dini
kökenden dolayı geri çevirmemiştir. Ka’b’ın yaptıkları ya da
söylediklerine bakmak yerine, etnik kökeninden dolayı imanını
sorgulamak, İslami bir ameliye de değildir. Ayrıca Ka’b’ın imani
noktada ki güvenirliği asrının tanıkları tarafından da tasdik
edilmiştir. Hadis rivayetinde önde olan sahabilerin ondan rivayet
etmeleri de buna işaret etmektedir.
Ka’b cumhura göre Sika bir ravidir. Bu
yüzden adı, zayıf ve metruk ravileri muhtevi eserlerde geçmez.
Zehebi, “Tabakatu’l-Huffaz”da, İbn Asakir “Tarih-u Dimeşk”de, Ebu
Nuaym “Hilye”de, İbn Hacer Askalani “el-İsabe”de ve
“Tehzibu’t-Tehzip”te ondan bahseder. Hadis münekkitleri Kab’ın
güvenilir bir ravi olması hususunda ittifak halindedirler.[74]
Hicri on iki yılında Müslüman olan Ka’b,
Medine’ye gelince Ebu Hureyre (r.a.) ile birlikte olmaya önem
vermiştir. O, Ebu Hureyre’ye (r.a.) geçmiş ümmetlerin haberlerinden
nakiller yapmış Ebu Hureyre de (r.a.) O’na, Allah Resülü’nün
hadislerini rivayet etmiştir. Ebu Hureyre’yi (r.a.) Ka’b ile olan bu
bilgi paylaşımından dolayı tenkit etmek, hiçbir usul ve esasa
dayanmayan ideolojik bir okumadır. Çünkü her hangi bir Müslüman’ın
İslami ölçüler çerçevesinde eski ümmetlerle alakalı malumata sahip
olması ve O’nu kullanması meşrudur. Nitekim Allah Rasülü (s.a.v.)
şöyle buyurmaktadır: “İsrail oğullarından haber verin. Bunda hiçbir
sakınca yoktur.”[75] İsrailî bilgiyi kullanmada ki kesin ölçüye
gelince; o şu şekilde formüle edilmiştir: “İslam’ın doğruladığı
kabul, tekzip ettiği reddedilir. Bunun dışındakilerde ise tevakkufta
bulunulur.”[76]
Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği
hadislerin gerçekte Ka’b’a ait bilgiler olduğunu fakat Ebu
Hureyre’nin (r.a.) onları Allah Rasülü’ne (s.a.v.) isnat ederek
İslamileştirdiğini iddia etmek ise ancak insaf fukaralarının nasibi
olabilir. “Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemde
ki yerini hazırlasın.”[77] hadisini rivayet eden sahabilerden biri
de, Ebu Hureyre (r.a.) olsun, sonra da Ka’b’tan dinlediği İsrailî
bilgiyi hadis diye rivayet etsin, ne mümkün! Maalesef ki, Ebu
Reyye’nin ölçü tanımaz düşmanlığı Ebu Hureyre’nin (r.a.) çok sıradan
hareketlerini dahi O’nun aleyhinde ki bedihi deliller gibi takdim
etmesine sebep olmuştur.
Yanlış Yere İsnad Edilen Bir Hadis
Ebu Reyye’nin, Ka’b’ın İsrailî
bilgisinden nakil olduğunu iddia ettiği Ebu Hureyre (r.a.)
hadisleri, gerçekte farklı yollarla bir çok sahabi tarafından da
rivayet edilmektedir. Bu durumda, Ka’b’ın bütün bir ashabı
etkilediği mi söylenecektir?! Ebu Reyye’nin istidlal ettiği
hadislerden birisini tahlil ederek hadiseyi vuzuha kavuşturalım:
“Cennette öyle bir ağaç vardır ki, bir atlı gölgesinde yüz sene
yürür (yine de mesafeyi kat edemez.). Bu hadisi Ebu Hureyre’den
(r.a.) rivayet eden hadis allameleri arasında şu isimler vardır:
Ahmed b. Hanbel (Müsned), Müslim (Sahih), Buhari (Sahih),
Abdurrezzak (Musannef), Tirmizi (Camiu’s-Sahih)… Allah Rasülü’nden
(s.a.v.) söz konusu hadisi rivayet eden diğer sahabiler ise
şunlardır: Enes b. Malik, Ebu Saîd-i Hudri, Sehl b. Sa’d[78],
Abdullah b. Abbas, Esma binti Ebi Bekr(r.anhüm) .[79]
İbn Kesir bu hadisin mütevatir
olduğunu, yollarının farklılığı, isnadının güçlü oluşu ve
ravilerinin güvenirliliğinden dolayı da, münekkit hadis alimleri
tarafından kesin bir dille sihhatinin vurgulandığını
bildirmektedir.[80]
Bir çok sahabiden rivayet edilen bu
hadisi sonraki kuşaklara nakledenler arasında tabiinin büyükleri de
vardır. Bütün bunları Ka’b aldatmıştır mı diyeceksiniz?! Muhal farz,
bu iddia doğru olsun, bu durumda Ka’b bu sözle ne kast etmiş
olabilir? Niçin böyle bir ameliye içerisinde olsun?! Sonra hadis
rivayet ederken acaba gayri ihtiyari olarak Efendimiz’in (s.a.v.)
tek bir kelimesini farklı rivayet eder miyim endişesiyle yüzünün
rengi değişen, gözleri kan çanağına dönüşen, boğazındaki damarlar
patlarcasına şişen sahabenin Ka’b’ın sözünü Allah Rasülü’ne (s.a.v.)
isnat etmesine sessiz kalması ne mümkün!
Ebu Reyye ya da diğerleri niçin Ebu
Hureyre (r.a.) üzerinde başkalarının tesirini ararlar? Onlara göre
Allah Rasülü (s.a.v.) Ka’b kadar bir etkiye sahip değil midir ki,
O’nun hadisleri dururken Ebu Hureyre (r.a.) Ka’b’ın İsrailî
biligisini rivayet etsin.
Ebu Hureyre’yi (r.a.) Efendimiz’den
(s.a.v.) başkasına isnat etmek en basitinden ideolojik okuma
mahkumiyetidir. Ne ki, sadece oryantalistlerin gör dediklerini
görenler duruşlarını değiştirmedikçe en bedihi hakikatleri, en
çarpık bilgi diye nakletmeye devam edeceklerdir.
HANEFİLER ADINA İŞLENEN CÜRÜM
Ebu Hureyre’ye (r.a.) karşı oluşturulan
müsteşrik ve mustağrip birlikteliğinin istismar ettiği konulardan
biri de, Hanefi Fakihlerin O’nun rivayet ettiği hadislerle olan
münasebetidir. Ahmed Emin’e göre, Hanefi Fakihler “Musarrât” (sütün
sağılmayarak memede toplanması)[81] hadisinde olduğu gibi, Ebu
Hureyre’nin (r.a.) kıyasa aykırı buldukları rivayetleriyle amel
etmemişlerdir.[82]
Ahmed Emin’e göre, Hanefiler, Ebu
Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği “Musarrât” hadisini sahih kıyasa
muhalif gördüklerinden reddetmişlerdir. Çünkü kıyas, Kur’an, Sünnet
ve İcma ile sabit bir delildir. Kıyasa muhalif olan, bu üç esasa da
muhalif kabul edilir. “Musarrât” hadisi de sahih kıyasa ve şer’i
kaidelere aykırıdır. Çünkü telef edilen sütün ne kadar olduğu tayin
edilmeden karşılığında tazminat olarak bir sa’ hurma
emredilmektedir. Halbuki Kur’an ve Sünnet’e göre telef olan bir
şeyin misli ya da kıymeti ile tazmin edilmesi gerekir. Ahmed Emin,
meseleyi bu şekilde anlatırken; hadisin kıyasa aykırı olması
durumunda Hanefilerin kıyası hadise takdim ettiklerini ve bunu da
sadece Ebu Hureyre’nin (r.a.) hadisleri için geçerli bir metot kabul
ettiklerini ihsas ettirmektedir.
Tashih
Hanefi Fakihler’in kıyası hadise takdim
etmeleri gerçeklik değeri olmayan bir iddiadır. Ebu Hanife
Hazretleri başta olmak üzere O’nun bütün talebeleri, ravi, fakih
olsun ya da olmasın mutlak olarak hadisi, kıyasa takdim etmişlerdir.
Sadece, sonraki dönem usulcülerden Fahru’l-İslam Pezdevi, İsa b.
Eban ve Ebu Zeyd Debusi’nin bu husustaki kanaatleri seleflerinden
kısmi farklılık arz eder. Onların formüle ettikleri yaklaşım ise şu
şekildedir: Ravi fakih ise, mutlak manada rivayet ettiği hadis,
kıyasa takdim edilir. Fakih değil ise de aynı işlem yapılır. Fakat
bu durumda hadis, bütün kıyaslara aykırı ve re’y kapısını da
kapatıyorsa söz konusu işlem ters işletilir.[83] Yani kıyas, hadise
takdim edilir.
Görüldüğü gibi Hanefiler, mutlak olarak
kıyası, hadis üzerine takdim etmemişler, sadece taklit devri
usulcülerinden bazıları yukarıdaki şartlar muvacehesinde meseleye
bir sınırlama getirmişlerdir. Fakat bu, Hanefiler’in geneline ait
bir görüş değildir. Nitekim Ebu Hanife, hiçbir zaman hadisin
bulunduğu yerde kıyasa başvurmamış, hatta sonraki dönem muhaddisler
tarafından zayıf kabul edilen bazı rivayetleri dahi kıyasa takdim
etmiştir. O, ictihadına aykırı bir haber-i vahid’e rastladığında
ravinin fakih olup-olmamasına bakmaksızın hadise göre amel edip
önceki fetvasını terk etmiştir. Nitekim parmakların diyetini
faydalarına göre belirlemiş, başparmağın diyetini diğerlerinden
fazla tesbit etmişti. Daha sonra “Bütün parmaklar eşittir.”[84]
hadisine ulaşınca önceki görüşünden dönmüştür. Hayızın üst sınırını
on beş gün olarak tayin etmiş, daha sonra Enes b. Malik’ten rivayet
edilen “Hayız üç günden on güne kadardır. Fazlası istihazadır.”[85]
hadisini görünce ilk örnekte olduğu gibi birinci görüşünden rucu’
etmiştir.[86] Son örnekte dikkat edilmesi gereken bir husus daha var
ki oda şudur: Ebu Hanife fakih addedilmemesine rağmen Enes b.
Malik’ten rivayet edilen hadisle amel etmiş ve ona dayanarak önceki
ictihadını terk etmiştir. Bu da göstermektedir ki; Ebu Hanife ve ilk
kuşak Hanefi Fakihler kastedilerek söylenen, onlar; “fakih olmayan
ravilerin hadislerini kıyasa aykırı bulduklarında hadislerle amel
etmemişlerdir” görüşü mesnetsiz bir iddiadır.
Fakih olmayan ravilerin hadislerine
şerh düşen bazı Hanefi usulcülerin tavrına gelince, bu sadece Ebu
Hureyre’ye (r.a.) has bir uygulama değildir. Leknevi bu noktada
şunları nakletmektedir: “Eğer hadis rivayet eden sahabi dört halife,
Abadile ( Abdullahlar: İbn Ömer, İbn Abbbas, İbn Mesud ve İbn Zübeyr
(r.anhüm), ve diğer müctehitlerden biri ise, hadis, kıyasa takdim
edilir. Şayet Ebu Hureyre (r.a.)“Selman el-Farisi” ve Enes b. Malik
(r.anhüm)gibi fekahetiyle değil de adaletiyle bilinmekte ise, bu
durumda rivayeti, ancak re’y kapısını kapatıyorsa terk edilir. Aksi
takdirde hadis, kıyasa takdim edilir. “Musarrât” hadisinde olduğu
gibi.[87] Leknevi’nin, Pezdevi adına yaptığı bu nakilden de
anlaşıldığı gibi söz konusu formülasyonu benimseyen usulcülerin Ebu
Hureyre’ye (r.a.) özel bir tavırları yoktur. Bu husustaki yanlış
anlamaların önünü baştan kapatan İmam Serahsi: “Ebu Hureyre’yi
(r.a.) hafife almaktan Allah Teala’ya sığınırız. Çünkü O, adalet,
hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.”[88] demektedir.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) adil olduğu
fakat fakih olmadığı kanaati yukarıda da anlatıldığı üzere Pezdevi,
İsa b. Eban ve Ebu Zeyd’e aittir. Meselenin bu boyutunu göz ardı
edip, bunu bütün Hanefilere teşmil etmek, sonrada bunun üzerinden
hüküm vermek fevkalede yanlıştır. Nitekim Hanefi Usulcülerden
Abdulaziz Buhari kesin bir dille bu görüşün Ebu Hanife devrine ait
olmadığını (muhdes), sonradan ortaya çıktığını bildirmektedir.[89]
Fakih Ebu Hureyre
Ebu Hureyre’nin (r.a.) fıkhi
müktesebatının tahlilinle gelince; Hanefilerin önemli bir bölümü
O’nu fakih olarak kabul etmektedir. İbn Emiri’l-Hac bu noktada
şunları söylemektedir: “Ebu Hureyre (r.a.) ictihatla alakalı
sebeplerden hiç birinden mahrum değildir. Sahabe devrinde fetva
verirdi. O devirde sadece müctehitlerin fetva verdiği de herkesçe
malumdur. Sahabe ve tabiinden sekiz yüzden fazla kişi Ebu
Hureyre’den (r.a.) hadis rivayet etmiştir ki, onlar arasında
Abdullah b. Abbas, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik (r.anhüm) gibi
ilimde büyük bir derinliğe sahip olan sahabiler de vardır.
Ez cümle, Ebu Hureyre’nin (r.a.) fakih
olmadığı görüşü İsa b. Eban ve arkadaşlarına ait bir kanaattir, bu
bütün Hanefiler’e teşmil edilemez. Çünkü bizzat Ebu Hanife, O’nun
fakih olduğunu itiraf etmektedir. Nitekim, İmam-ı Azam Ebu
Hureyre’nin (r.a.) orucun fesadıyla alakalı rivayet ettiği hadisle
amel etmiştir; Eğer “Kim unutarak yer ve içerse orucunu tamamlasın.
Muhakkak ki O’nu Allah Teala yedirip içirmiştir.” hadisi olmasaydı
kıyasa göre fetva verirdim demiştir. (Yani orucun, unutularak
yapılan yeme içme ameliyesiyle bozulacağını söylerdim.) “Musarrât”
hadisiyle amel edilmemesi ise, Ebu Hureyre’nin (r.a.) kusurlu
görülmesi ile alakalı değildir. Hanefiler ya bu hadisi “muzdarip” ya
“mensuh” kabul etmişler ya da sahih olmadığı kanaatine
varmışlardır.[90]
NETİCE
Ebu Hureyre (r.a.)tek başına bir hadis
külliyatıdır. Medeniyetin bünyesinde ki hususi kodların korunması ve
sonraki asırlara aktarılmasında büyük bir vazife ifa etmiştir.
Mu’tezile’den Şia’ya, Kaderiyye’den Cebriyye’ye kadar bir çok fırka,
O’nun rivayet ettiği hadislerle etkisiz hale getirilmiştir.
Meşruiyet kaybını Ebu Hureyre’nin (r.a.) rivayet ettiği hadislere
bağlayan oluşumlar O’na karşı düşmanca bir tavır sergilemişlerdir.
Ehl-i Sünnet karşıtlarının galiz
ifadelerle tenkit ettikleri Ebu Hureyre (r.a.) için Allah Rasülü
(s.a.v.); “Allahım Ebu Hureyre ve annesini bütün Müslümanlara
sevdir.” Diye dua etmişti. O duanın bereketiyle fakihinden
kelamcısına kadar bütün Sünnet ve Cemaat alimleri O’nu sevmiş
hadisleriyle amel etmişlerdir. Öyle ki, fıkhi meselelerin önemli bir
bölümü O’nun rivayet ettiği hadislerden istinbat edilmiştir. Fakat
Müslüman bir Pavlos üretip Hristiyanlık gibi İslam’ı da bir
muharrife isnat etmek isteyenler -ki bu isteyenler kadrosunda
zındıklardan oryantalistlere kadar bil cümle İslam düşmanları yer
almaktadır- Ebu Hureyre’yi (r.a.) dini uydurduğu hadislerle tahrif
eden biri olarak göstermektedirler.
Doğrudan saldırılarla İslami ilimlerin
sarsılamayacağını bilenler iç bünyede oluşturmayı hedefledikleri
şüphelerle bir parça mesafe almaya çalışmaktadırlar. Bu yüzden Ebu
Hureyre’nin (r.a.) adaletini lekelemek istemektedirler. Düşünüyorlar
ki; Ebu Hureyre’nin (r.a.) çökertilmesinin arkasından top yekün
İslami ilimlerin de sarsılması söz konusu olacaktır. Bu yüzden O’nu
tezyif projesini ısrarla gündemde tutmaktadırlar. Maalesef ki
oryantalizmin tahkir kampanyası İslam dünyasında azımsanmayacak
oranda bir bağlılar zümresi oluşturmuştur. Bugün itibariyle yığınla
akademisyen oryantalizmin İslami ilimleri çökertme çalışmasına
gönüllü olarak amelelik yapmaktadır.
Sprenger’den Ignaz Goldziher’e, Ebu
Reyye’den Ahmed Emin’e, katıksız sahabe düşmanlarının “Ebu Hureyre
(r.a.) aç karnını doyurmak için Medine’ye hicret etti” nevinden
ifadeler sarf etmeleri, müsteşriklerle mustağriplerin aynı kaynaktan
beslendiklerini de tescil etmektedir. Bu nevi iddiaların sahipleri
insafla O’nun hayatına baksalardı göreceklerdi ki; Eğer Ebu
Hureyre’nin (r.a.) derdi aç karnını doyurmak olsaydı, çarşı pazarda
bir işle iştigal eder muhacir gibi para kazanmaya gayret gösterirdi.
Fakat o, bütün bunlardan sarfı nazar etti.
Ebu Hureyre’yi (r.a.) tenkit ya da
reddenlarin esasta problemleri Hz. Rasülülah’ladır (s.a.v.). Ne var
ki O’nu reddetmenin bütünüyle İslam’dan dışlanmalarına neden
olacağını bildiklerinden sünneti tebliğ eden ilk kuşakla
hesaplaşmaya tevessül etmektedirler. Bunu yaparken de iyi biliyorlar
ki, bir Ebu Hureyre’nin (r.a.) reddi O’nun rivayet ettiği hadislere
dayalı binlerce meselenin de reddi anlamına gelmektedir. Bütün menfi
kampanyalara inat o hala dimdik ayakta ve fıkıhtan tefsire kadar
birçok disiplinde irşada devam etmektedir.
———————————————————
[1] İzzuddin İbn Esir Ebi’l-Hasen Ali
b. Muhammed el-Cezeri, Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut, ty., VI, 314.
[2] Muhammed b. Ahmed b. Osman Zehebi,
Siyer-u A’lami’n-Nübela, Risale, 1998, II, 578.
[3] Tirmizi, Sünen, V, 644, H. No:
3840; Ayrıca bkz. İbn Esir, a.g.e.., VI, 314.
[4] “Ebu Hureyre” dişi kediciğin “Ebu
Hir” ise erkek kedinin babası anlamına gelmektedir. Zehebi, a.g.e..,
II, 587; Muhammed Accac el-Hatip, Ebu HureyreRaviyetu’l-İslam,
Kahire, 1982, s.68.
[5] Hatip, a.g.e.., s. 68.
[6] Muhammed b. Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübra,
Kahire, 1322, IV, 175-176; Hatip, a.g.e.., s. 69.
[7] Buhari, IV, 54, V, 250, VIII, 105;
Müslim, IV, 1958; Ahmed, Müsned, II, 243; Ahmed b. Ali b. Hacer b.
Askalani, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut, 1995, III, 423.
[8] İbn Sa’d, a.g.e.., IV, 176; Hatip,
a.g.e.., s. 70.
[9] İbn Hacer, el-İsabe, III, 424.
[10] Zehebi, a.g.e.., II, 589.
[11] İbn Hacer, Fethu’l-Bari bi Şerh-i
Sahihi’l-Buhari, Dar-u İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1998, VII,
397-398.
[12] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VIII, 83.
[13] İmadüddin Ebu’l-Fida İbn Kesir,
el-Bidaye ve’n-Nihaye, Matbaatu’s-Saade, Kahire, 1932, VIII, 113.
[14] Bkz. Osman Güner, Ebu Hureyre’ye
Yönelik Eleştiriler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s. 48-49
[15] Zehebi, a.g.e.., II, 589.
[16] Ebu Abdillah Muhammed b. Abdillah
Hakim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, Daru’l-Kitabi’l-İlmiyye,
Beyrut, 1990, H. No: 6158, III, 582
[17] Bedruddin Ebu Muhammed Ahmed Ayni,
Umdetu’l-Kari Şerh-u Sahihi’l-Buhari, Beyrut, 2001, II, 98.
[18] Ayni, a.g.e.., II, 101.
[19] Hakim, a.g.e.., H. No: 6160, III,
582.
[20] Hakim, a.g.e.., H. No: 6159, III,
582.
[21] Hakim, a.g.e.., H. No: 6164, III,
583.
[22] Hakim, a.g.e.., H. No: 6172, III,
585.
[23] Buhari, Buyu’ 1; Müslim, Fedailu’s-Sahabe,
H. No: 2492, IV, 35.
[24] Müslim, Fedailu’s-Sahabe, H. No:
2492, IV, 35.
[25] Kur’an, Bakara (2): 159-160.
[26] Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah el-İsfehani,
Hilyetü’l-Evliya ve Tabakatu’l-Esfiya, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut, 1997, I, 462.
[27] İbn Mace, Sünen, I, 3, 22.
[28] Ahmed, Müsned, XII, 89, H. No:
7122.
[29] Ahmed, Müsned, XII, 148, H. No:
7166.
[30] Ahmed, Müsned, H. No: 7140, XII,
122.
[31] Hakim, a.g.e.., H. No: 6175, III,
586.
[32] İbn Kesir, Bidaye, VIII, 111.
[33] Hatip, a.g.e.., s. 91.
[34] İbn Sa’d, a.g.e.., II, 63.
[35] Ahmed, Müsned, XIV, 208.
[36] İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib,
Haydarabad, 1325, II, 301; İbn Esir, a.g.e.., II, 9.
[37] Ebu Nuaym, a.g.e.., I, 466; Zehebi,
a.g.e.., II, 609.
[38] Zehebi, a.g.e.., II, 610.
[39] Zehebi, a.g.e.., II, 609.
[40] İbn Sa’d, a.g.e.., IV, 62-63;
Hatip, a.g.e.., s. 99.
[41] İbn Kesir, Bidaye, VIII, 114.
[42] İbn Esir, a.g.e.., VI, 315.
[43] Ebu Nuaym, a.g.e.., I, 469.
[44] Muhammed b. Abdilkerim Şehristani,
el-Milel ve’n-Nihal, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1992, I, 50;
Abdulgahir b. Tahir b. Muhammed el-Bağdadi, el-Farg-u beyne’l-Fırag,
Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1994, s.140.
[45] Bağdadi, a.g.e.., s. 140.
[46] Bağdadi, a.g.e.., s. 140.
[47] Ebu Muhammed Abdullah b. Kuteybe,
Te’vil-u Muhtelefi’l-Hadis, Daru’l-İşrag, Beyrut, 1998, s. 53
[48] Talat Koçyiğit, Hadisçilerle
Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, TDVY, Ankara, 1988, s. 104-105.
[49] Hatip, a.g.e.., s. 159-160.
[50] Ahmed Faruk İmam-ı Rabbani,
Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty, II, 76.
[51] Bkz. Muhammed Ebu Reyye, Şeyhu’l-Madire
Ebu Hureyre, Daru’l-Maarif, Kahire, ty.
[52] Mustafa Sibaî, es-Sünnet-ü ve
Mekanetuha fi’t-Teşrii’l-İslami, el-Mektebu’l-İslami, Beyrut, 1985,
s. 238.
[53] Şerefuddin, a.g.e.., s.5-7.
[54] Kur’an, Hucurat (48): 13.
[55] Kur’an, Bakara (2): 273.
[56] Müslim, IV, 2024, 2191.
[57] Ahmed Emin, Fecru’l-İslam, s. 268.
[58] İmam Rabbani, Mektubat, II, 76.
[59] Buhari, I, 184.
[60] Şerefuddin a.g.e.., 42-55
(Özetlenerek alındı.)
[61] Hayreddin Zirikli, el-A’lam,
Kahire, 1954, II, 301.
[62] Hakim, Müstedrek, III, 583.
[63] Hakim, Müstedrek, III, 585.
[64] Hakim, Müstedrek, III, 586.
[65] Hakim, Müstedrek, III, 584.
[66] Hatip, a.g.e.., s. 205.
[67] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 236.
[68] İbn Hacer, Fethu’l-Bari, I, 227.
[69] Tasarruflarla bkz. İbn Hacer,
Fethu’l-Bari, I, 217.
[70] Ahmed, Müsned, XI, 172, 6952.
[71] Muhammed Zahid Kevserî, Makâlâtu’l-Kevserî,
Kahire, ty., s. 47.