Murat
HAFIZOĞLU
Kur’an üzerinde hakkı verilmiş
bir anlama faaliyetinin gerçekleştirilebilmesi için kendi içinde bütüncül ve
tutarlı bir sisteme ihtiyaç bulunduğu açıktır. Üstelik bu sistemin sadece
bütüncül ve tutarlı olması değil, aynı zamanda mümkün en üst seviyede
nesnelliği/objektiviteyi sağlaması da esastır. Kur’an’ın hidayete erdirme
özelliğinin tezahürü buna bağlıdır.
Ahkâm ayetleri ya da mücmel bırakılmış (kimi kıssalar gibi) diğer konular
üzerindeki ihtilafı belli ölçülerde tolere etmek mümkün, hatta yerine göre
gerekli iken, Din’in temeline (Usulüddîn) doğrudan taalluk edeceği, yani Din
telakkisini belirleyeceği için itikadî meselelerde göreceliğin/öznelliğin mümkün
olduğunca asgari seviyeye indirilmesi gerekir. Aksi halde neye nasıl inanılacağı
konusunda meydana gelecek kargaşa ve belirsizlik, dinin varlık ve bekasına
yönelik en büyük tehlike olarak sahne alacaktır. Kur’an’ın Yahudilik ve
Hristiyanlık tecrübelerine yaptığı onca ısrarlı vurguyu bu merkezde ele
almazsak, temel bir Kur’anî maksadı ıskalamış oluruz.
Anlama sisteminin nesnelliği,
Usul-i Fıkıh ve Usul-i Tefsir kaynaklarında detaylarıyla işlenen hiyerarşik
referans mekanizmasına intibak kabiliyeti ile doğru orantılıdır ki bu mekanizma
Kur’an’ın, kısaca ve sırasıyla Kur’an, Sünnet ve Sahabî kavlinden oluşan üç
naklî zeminde anlaşılması ilkesi üzerine oturur.
Modern zamanlarda Kur’an
bağlamında en fazla tartışma konusu yapılan meselelerden birini, “nesh”i bu
bağlamda ele almayı hedefleyen bu yazı, modern iddiaların mı, yoksa yüzyıllardan
tevarüs edilen anlama tarzının mı daha objektif olduğu sorusuna kısmî bir cevap
teşkil edecektir.
Nesh nedir?
Görüşlerine Fahruddîn er-Râzî
vasıtasıyla muttali olduğumuz Ebû Müslim el-Isfehânî’yi hariç tutarak
konuşursak, bir kısım Kur’an ayetleri arasında nesh ilişkisi cereyan etmediği
iddiasının modern zamanlara ait olduğu görülmektedir. Ne var ki, neshin caiz ve
vaki olmadığı konusunda gerek Kur’an’da gerekse de Sünnet’te herhangi bir
açıklama bulunmadığı halde, neshi kabul etmeyenlerin önce bu görüşü bir kaziye-i
muhkeme olarak kabul ve ardından da ilgili Kur’an ayetlerini bu doğrultuda tevil
ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Mesele Sünnet sahasında daha vazıh olduğu ve
neshi kabul etmeyenler yaygın olarak Kur’an ayetleri etrafında spekülasyon
yaptığı için, bu makalede nesh konusu Kur’an ile sınırlı bir çerçevede ele
alınacaktır.
Sözlükte nesh, güneşin gölgeyi
veya gölgenin güneşi, yaşlılığın gençliği ortadan kaldırmasında olduğu gibi,
“bir şeyin, ardından geldiği başka bir şeyi izale etmesi” anlamına gelir.[1]
Ayrıca bu kelime “istinsah”, yani bir kitabın ikinci bir nüshasını oluşturmak
için muhtevasını başka bir yere aktarmak anlamında da kullanılır.[2]
Farklı Usulcüler tarafından
farklı cümlelerle tarif edilmiş ise de[3], Hanefî Usulcüler ve Fukaha neshi,
sonra gelen delilin, önceki delilin bildirdiği hükmün uygulama zamanının
dolduğunu beyan etmesi, yani bir “beyan-ı tebdil” olarak anlamışlardır.[4]
Buna göre Allah Teala
tarafından vaz edilen herhangi bir hüküm, biz kullar bakımından ebedîdir; zira
biz onun yürürlük süresi veya nesh edilip edilmeyeceği konusunda bir bilgiye
sahip değiliz. Hükmü vaz eden Allah Teala ise, onun yürürlük zamanını ezelî
ilmiyle bilmekte ve biz kullar için vakti geldiğinde onun peşine bir başka hüküm
inzal buyurarak önceki hükmün uygulama zamanının bittiğini bildirmiş olmaktadır.
Neshin Kur’anî temelleri
Bu başlık altında Kur’an
ayetleri arasında nesh ilişkisi bulunmasının caiz (mümkün) olduğu üzerinde
durulacaktır. Neshin vukuu meselesini ise bir sonraki ara başlık altında ele
alacağız. Neshin bir kısım Kur’an ayetleri arasında cereyan ettiğini söylemenin
cevazına aşağıdaki ayetlerden istidlal edilmiştir:
1. “Biz bir ayetten her neyi
nesh eder veya unutturursak, mutlaka ondan daha hayırlısını veya benzerini
getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.”[5]
Neshe karşı çıkanların
genellikle bu ayetteki “nesh” kelimesi üzerinde dururken “unutturma”yı ya
üstünkörü yorumlarla geçiştirdikleri veya son derece tehlikeli yorumlara
saptıkları dikkat çekmektedir.[6] Bu noktaya geçmeden önce, ayetteki “nesh”ten
ne anlaşılması gerektiği üzerinde duralım:
Her şeyden önce bu ayetin
zahir ifadesinin umum bildirdiğini, bu sebeple –Elmalılı merhumun da belirttiği
gibi– burada anlatılan neshin Kur’an ayetleri arasındaki nesh ilişkisini de
içine aldığını inkâr etmenin bu ayetin zahirini inkâr anlamına geleceği açıktır.
Dolayısıyla buradaki neshi Kur’an’dan önceki kitaplardaki nesh, Kur’an’ın o
kitapların bir kısım ahkâmını neshi veya mushafa geçmemiş ayetlerde nesh gibi
belli bir alana hasretmenin hiçbir delili yoktur.
Ayetteki “unutturma”ya
gelince, buradaki “ننسها” kelimesinin “ننسأها” şeklindeki kıraatinin de
mütevatir olduğu, hemen bütün tefsir kaynaklarının ortaklaşa naklettiği bir
keyfiyettir. İlk okunuş “unutturma” anlamına gelirken, ikinci okunuş “erteleme”
anlamına gelmektedir.[7] Ebû Hayyân, bu kelimenin okunuşu ile ilgili olarak 11
ayrı vecih zikretmiştir. Bu yazının çerçevesini taşmış olmamak için burada
ayrıntıya girmeyeceğiz.[8]
Şu halde 2/el-Bakara, 106
ayetini, bu kelimeyi “ننسها” şeklinde okumak suretiyle tefsir etmek ne kadar
normal ve gerekli ise, “ننسأها” şeklinde okumak suretiyle tefsir etmek de o
kadar normal ve gereklidir. Bir başka şekilde söylersek, ilgili ayeti bu
kelimenin mütevatir kıraatlerinden herhangi birini ihmal ederek veya görmezden
gelerek yapılacak tefsir, her halukârda eksik olacaktır.
Peki bu kelimeyi “ننسأها”
(ertelemek) şeklinde okuduğumuz zaman bu durum ayetin tefsirine, dolayısıyla
bildirdiği hükme nasıl etki etmektedir? Öncelikle belirtelim ki, bu durumda
ayeti, “Biz bir ayetten her neyi nesh eder veya ertelersek…” tarzında anlamamız
gerekiyor. Bunun anlamı şudur: Biz bir ayetin bildirdiği herhangi bir hükmü nesh
eder yahut ayetin nüzulünü ertelersek…”
Bu “erteleme”nin nesh
bağlamında ne ifade ettiğine gelince, ayetten anlıyoruz ki Allah Teala bazı
hükümlerin nüzulünü ertelemekte, geri bırakmakta ve onların yerine daha
hayırlısını[9] veya dengini inzal buyurmaktadır. Bu da, “erteleme”nin tabiatı
gereği, inzali ertelenen hükmün veya ayetin bir süre sonra indirileceği anlamını
tazammun eder.
Kelimenin bu şekilde
anlaşılması iki nükteyi mutazammındır:
1. Ayetteki “nesh” ile
“erteleme” kelimeleri arasında bir “karşılıklılık” vardır.
2. Nesh mevcut bir hükmün
tatbik süresinin dolduğunu anlatırken, “erteleme” mevcut hükmün tatbik süresinin
–ertelenen ayet inene kadar– devam edeceğini anlatır.
2. “Biz bir ayetin yerine
başka bir ayeti getirdiğimiz (beddelnâ) zaman –ki Allah ne indirdiğini (ve ne
indireceğini) bilir–, “Sen ancak bir iftiracısın” dediler.”[10]
Önce burada da ayetin
ifadesinin umumî olduğunu belirtelim. Her ne kadar bu ayetin Mekke’de inmiş
olması dolayısıyla “ahkâmda nesh”e delalet etmeyeceği söylenmiş ise de[11] bu
durum, ayetin şöyle anlaşılmasına engel değildir: Allah Teala, bir ayetin yerine
başka bir ayet getirmiştir. Yani bir ayetin yerine başka bir ayet getirilmesi,
vaki olmuş bir hakikattir.
Neshin “ahkâm” sahasına
inhisar ettirilmiş olması da bu gerçeği değiştirmez. Zira şayet bu ayet ahkâm
sahası dışındaki ayetler arasında bir değiştirmenin vuku bulduğunu anlatıyorsa,
bunu ahkâm sahasını da içine alacak şekilde daha genel bir çerçevede düşünmemize
bir mani yoktur. Zira dediğimiz gibi ayetin ifadesi umumîdir.
3. “Allah dilediğini siler,
(dilediğini) bırakır. Ana Kitap O’nun katındadır.”[12]
Bu ayet de neshin bir “beda”[13]
olmadığını ifade etmesi bakımından konumuz bağlamında son derece önemli bir
delalete sahiptir. Burada Allah Teala’nın, dilediği hükmü silip, dilediğini ibka
ettiği ifade buyurulduktan sonra “Ümmü’l-Kitab”ın O’nun katında olduğunun
vurgulanması, silinenin de, ibka edilenin de ilm-i ilahide mevcut ve –tabir
doğruysa– bir “ilahi program” çerçevesinde olduğunu anlatmaktadır.
Neshin Kur’an bağlamında caiz
olduğunu anlatan ayetler temelde bunlardır. Peki bu cevazın Kur’an ayetleri
bağlamında pratik bir karşılığı var mıdır? Yani Kur’an’da nesh vuku bulmuş
mudur? Şimdi birkaç örnek üzerinden bu sorunun cevabını arayalım:
Kur’an’da nasih ve mensuh
ayetlere örnekler
Necva sadakası
1. “Ey iman edenler,
peygambere gizli bir şey danışacağınız zaman, fısıltınızdan önce bir sadaka
verin! Bu sizin için hem bir hayır hem de daha ziyade temizliktir. Fakat gücünüz
yetmezse, şüphe yok ki, Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”[14]
Görüldüğü gibi bu ayet, mali
durumu yerinde olan sahabîlere Hz. Peygamber (s.a.v) ile gizli bir mesele
konuşmak istedikleri zaman, önce fakirlere bir miktar sadaka verme yükümlülüğü
getirmektedir. Sadece gücü yetmeyenler bu yükümlülükten muaf tutulmuştur.
Ancak hemen sonraki ayette bu
yükümlülüğün kaldırıldığını görüyoruz:
“Fısıltınızdan önce sadakalar
takdim etmekten korktunuz mu? Madem ki yapmadınız, Allah da sizi bağışladı,
artık namaza devam edin, zekâtı verin ve Allah ve Resulü’ne itaat edin. Allah,
yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[15]
Her ne kadar suredeki
dizilişleri peşpeşe ise de, ikinci ayetin ifadesinden, iki ayetin nüzulü
arasında belli bir süre bulunduğunu anlıyoruz. Nitekim Hz. Ali (r.a)’nin bir
dinarı 10 dirheme bozdurarak her gün bir dirhem sadaka vermek suretiyle Hz.
Peygamber (s.a.v)’e özel meseleleri hakkında danıştığı, daha sonra bu hükmün
nesh edildiğini söylediği nakledilmiştir.[16]
Her ne surette olursa olsun,
burada ilk ayetin, ikinci ayet tarafından nesh edildiği, ikinci ayetin
ifadesiyle açık bir şekilde belgelenmektedir. Dolayısıyla 12. ayette hükme
bağlanan “sadaka verme” işinin bir emir değil, nedb/teşvik ifade ettiğini
söylemenin tutarlı bir yanı yoktur.[17] Zira böyle olsaydı, 13. ayette ifade
edilen durumu anlamak mümkün olmazdı. Orada “Fısıltınızdan önce sadakalar takdim
etmekten korktunuz mu? Madem ki yapmadınız, Allah da sizi bağışladı” buyurulmak
suretiyle bu işin isteğe bağlı ve teşvik amaçlı olmadığı ifade edilmektedir.
Nedb/teşvik ifade eden bir işi yapmayanların affedildiğini belirtmenin ne anlamı
olabilir?
Tahfif
2. “Ey Peygamber! Mü’minleri
cihada teşvik et. Eğer sizden sabredici yirmi kişi olsa, ikiyüze galip gelirler.
Ve eğer sizden yüz kişi olsa, kâfirlerden bine galip gelirler. Çünkü şüphe yok
ki onlar, hakkı anlamaz bir kavimdirler.”[18]
Görüldüğü gibi bu ayette
mü’minlerden 20 sabırlı kişinin, ikiyüz kâfire galip geleceği, yine mü’minlerden
sabırlı 100 kişinin de 1000 kâfire galip geleceği bildirilmektedir. Ancak hemen
bir sonraki ayette[19] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Şimdi Allah yükünüzü
hafifletti ve bildi ki sizde bir zaaf var. Şimdi sizden sabredecek yüz kişi
olursa iki yüz (kâfir)e galebe ederle; sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın
izniyle iki bin (kâfir)e galip olurlar ve Allah sabredenlerledir.”[20]
Süleyman Ateş bu iki ayet
hakkında şunları söyler:
“Müfessirlerin çoğunluğuna
göre 66 ıncı âyet, 65 nci âyeti neshetmiştir. Neshi kabul etmeyen müfessir Ebu
Müslim el-Isfahânî ise, birkaç delil ile bu âyetler arasında neshin
bulunmadığını söylemiştir. Ona göre birinci âyette emir yoktur, bir durum
bildirmektedir. Yüce Allah, sabreden yirmi mü’min olursa, bunların ikiyüz kâfiri
yeneceğini söylüyor. İkinci âyette ise çoğunlukla bir cemâatin, kendilerinden on
kat fazla bir cemâate dayanamayacağını bildirerek, mü’minler topluluğunun, en
azından kendilerinden iki kat fazla bir topluluğu yeneceğini haber veriyor.
Birinci âyet, sabreden mü’minlerin durumunu, ikinci âyet ise onlar kadar sabırlı
olmayan mü’minlerin durumunu bildirmektedir. Bunlar arasında nesih, söz konusu
değildir. Çünkü birinci âyetteki sabır ve azim vasfını taşıyan küçük mü’minler
topluluğu, her zaman büyük işler başarırlar. Ama bunlar azdır. Herkesi bunlarla
bir tutmak doğru olmaz. İkinci âyet genel olarak bütün mü’minlerin durumunu
belirtmektedir. Birinci âyet özel bir şartı, ikinci âyet ise genel şartı
değerlendirmektedir.”[21]
Burada evvela şu noktayı
tespit edelim: Eğer gerçekten bu iki ayet arasında –biri özel bir şartı, diğeri
genel şartı belirlemek gibi– bir farklılık söz konusu ise, 66. ayette geçen
“Şimdi Allah yükünüzü hafifletti” ifadesinin ne anlamı vardır? Şayet bu iki
ayette farklı özelliklere sahip iki kesim mü’min anlatılıyor ve ilkinde sabırlı,
ikincisinde ise sabr-u sebatında bir zaaf olan mü’minler kastediliyor ise,
burada “hafifletme”nin zikredilmesinin hiç bir anlamı yoktur. Zira her iki
ayette de “sabırlı” mü’minlerin, sayıca kendilerinden ne kadar üstün bir küffar
topluluğuna galip geleceği haber verilmektedir.
Şu halde Ebû Müslim el-Isfehânî’nin,
Ateş tarafından nakledilen, “Birinci âyet, sabreden mü’minlerin durumunu, ikinci
âyet ise onlar kadar sabırlı olmayan mü’minlerin durumunu bildirmektedir. Bunlar
arasında nesih, söz konusu değildir. Çünkü birinci âyetteki sabır va azim
vasfını taşıyan küçük mü’minler topluluğu, her zaman büyük işler başarırlar. Ama
bunlar azdır. Herkesi bunlarla bir tutmak doğru olmaz. İkinci âyet genel olarak
bütün mü’minlerin durumunu belirtmektedir. Birinci âyet özel bir şartı, ikinci
âyet ise genel şartı değerlendirmektedir” şeklindeki ifadeler, bizzat ayetlerin
lafzına aykırıdır. Çünkü –tekraren söyleyelim– sadece 65. ayette değil, 66.
ayette de “sabreden mü’minler” vurgulanmaktadır. Öyleyse buradaki “özel
şart-genel şart” ayrımı nereden çıkarılmaktadır? Yoksa 66. ayetteki “sizden
sabredecek yüz kişi olursa…” ifadesini “hükmü mensuh, metni baki” olarak mı
göreceğiz?!
İkinci olarak, 66. ayette
geçen “Şimdi Allah yükünüzü hafifletti” ifadesi, 65. ayette zikredilen durumun
bizzat Yüce Allah tarafından değiştirildiğini, hükümden kaldırıldığını
bildirmektedir. Zira açıktır ki, eğer bir hüküm hafifletilmiş ise, onda, hitap
ettiği kitleye yönelik olarak açık bir değişiklik yapılmış demektir. Yani daha
önce “ağır” olan bir hüküm kaldırılarak, yerine ondan daha hafif olan bir hüküm
konulmuş ise, burada ağır olan hükmün yürürlükten kaldırılması söz konusudur.
Prensip olarak bunun tersi de
böyledir. Yani eğer daha önce hafif bir hüküm mevcut iken, bilahare o hüküm,
başka bir ayet ile ağırlaştırılmış ise, orada da bir nesh hadisesi vuku bulmuş
demektir.
Bu yazının başında da ifade
ettiğimiz gibi nesh, bir beyan türüdür; bir “beyan-ı tebdil”dir. Şu halde
buradaki ve bir önceki örnekteki “hafifletmeler” de birer beyan ve beyan-ı
tebdil olmaları hasebiyle Kur’an’da nesh bulunduğunun açık örnekleridir. Zira
65. ayette Allah Teala, sabreden mü’minlerin, sayıca kendilerinden 10 kat fazla
olan bir kâfirler topluluğuna galip geleceklerini beyan buyurmaktadır. Bu, her
hal-u kârda şer’î bir hükümdür. Keza ikinci ayette de, sabreden mü’minlerin,
sayıca kendilerinden iki kat fazla olan kâfirler topluluğuna galip geleceklerini
bildirmektedir. Bu da bir şer’î hükümdür. Burada iki şer’î hükümden ağır olan
kaldırılmış ve yerine daha hafif olan diğer bir hüküm konulmuştur.
Dolayısıyla burada, “bu bir
hafifletmedir, nesh değildir” gibi kelime oyunlarına başvurmanın hiçbir anlamı
ve faydası yoktur. Adına ister nesh densin, ister hafifletme densin, burada –ve
tabii “1.” maddede zikrettiğimiz örnekte– bir hükmün, kendisinden daha hafif
başka bir hüküm ile değiştirilmesi söz konusudur. Yani evvelki hüküm
kaldırılmış, yerine bir başka hüküm getirilmiştir. Bunu bu şekilde kabul
ettikten sonra adına ister nesh, isterse tahfif veya başka birşey diyelim, sonuç
değişmeyecektir.
Ağırlaştırma
3. “Kadınlarınızdan fuhuş
yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o
kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlar hakkında başka bir yol
gösterinceye kadar evlerde tutun.”[22]
Bu ayet konumuz açısından son
derece önemli ayetlerdendir. Zira burada Allah Teala’nın, bir hükmü geçici
olarak indirdiği, ileride kaldıracağı ve yerine bir başkasını vaz edeceği iş’ar
edilmektedir. Nitekim bu durum gerçekleşmiş ve bilahare nazil olan bir ayette
şöyle buyurulmuştur: “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüzer
değnek vurun…”[23]
Diyelim 4/en-Nisâ, 15′teki
“fuhuş”tan maksat –iddia edildiği gibi– kadın kadına ilişki (lezbiyenlik) dir ve
diyelim ki karşı cinsler arasındaki cinsel ilişki ile bunun bir ilgisi
yoktur.[24] Ancak mesele bununla bitmemektedir. Bu ayette Allah Teala’nın, bu
kadınlar hakkında bir başka hüküm indirebileceği belirtilmektedir. Bilahare
böyle bir hükmün indirilmediği kabul edilse bile –ki aşağıda zikredeceğimiz
24/en-Nûr, 2 ayeti bu konuda yeni bir hüküm getirmiştir–, bu ayet, Kur’an
ayetleri arasında nesh ilişkisinin en azından cevazına delalet eder.
Aslında burada neshi reddetmek
maksadıyla hareket edenlerin gözden kaçırdığı bir incelik vardır: Hükmün böyle
muallakta bırakılmasının bir esprisi olmalıdır. Ayette zikredilen fuhuş suçunu
irtikap eden kadınlar, geçici bir tedbir olarak evlerde hapsedilecektir. Eğer
Allah Teala yeni bir hüküm indirmeden ecelleri gelip de ölürlerse, bu hapis
onlar için bir ceza olacaktır. Eğer yaşarlarsa indirilecek yeni hükme göre
muamele göreceklerdir.
Burada dikkat çekilmesi
gereken bir diğer nokta da şudur: Bu ayette geçen “fahişe” (fuhuş) kelimesi, bir
başka ayette de geçmektedir: “Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir
hayasızlık (fahişe) yaparsa onun azabı iki kat olur. Bu, Allah’a pek
kolaydır”[25] 24/en-Nûr 2 ayetindeki “fahişe”nin evlilerin zinası olarak
anlaşılması halinde aynı fiili işlemeleri halinde Peygamber hanımlarına
uygulanan recm cezasının ikiye katlanması gerekecektir. Bu mümkün olmadığına
göre (zira recm zaten öldürmedir), buradaki “fahişe”yi zina olarak anlamak
mümkün değildir.[26]
Oysa bu iddia sahiplerinin
gözden kaçırdığı bir husus var: Recm cezasını ikiye katlamak nasıl mümkün
değilse, ev hapsi cezasını ikiye katlamak da aynı şekilde mümkün değildir.
Dolayısıyla burada şöyle bir tafsilata gitmek kaçınılmazdır:
1. Kur’an’da geçen bütün
“fahişe” (fuhuş) kelimeleri aynı anlamda kullanılmamıştır. Bunlardan bir
kısmında (33/el-Ahzâb, 30 ayetinde olduğu gibi) “hayasızlık, edebe aykırı
hareket”, bir kısmında ise (4/en-Nisâ, 15 ayetinde olduğu gibi) doğrudan zina
kastedilmiştir.
2. Ümmehat-ı mü’minin
hakkındaki ayette geçen “azabın iki kat olması” hususu, dünyevi azabı değil,
uhrevi azabı anlatmaktadır.
Netice
Konu hakkında daha fazla örnek
zikretmek mümkündür. Ancak zikrettiklerimizden şu hususun aydınlığa kavuştuğunu
söyleyebiliriz:
1. Kur’an’da zikredilen “nesh”,
“tebdil” vb. kelimelerin geçtiği ayetlerin söz dizimi, neshin bizzat Kur’an
ayetleri arasında cereyan ettiğini göstermektedir.
2. Kur’an ayetlerinden bir
kısmının diğer bir kısım ayetler tarafından nesh edildiği vakıasını inkâr
maksadıyla hareket edenlerin davalarını ispatlayabilmek için zaman zaman hayli
zorlama yorumlara başvurdukları görülmektedir.
————————————————————–
[1] er-Râğıb el-Isfehânî,
el-Müfredât, 746.
[2] et-Tehanevî, Keşşâfu
Istılâhâti’l-Funûn. II, 1377.
[3] Bu tarifler için bkz.
Ferhat Koca, İslam Hukuk Metodolojisinde Tahsis, 119 vd.
[4] Ebû Bekr el-Cassâs, el-Fusûl,
II, 197 vd.; ed-Debûsî, Takvîmu’l-Edille, 228 vd.; es-Serahsî, el-Usûl, II, 53
vd.; İbn Hazm, el-İhkâm, I, 475 vd.; el-Gazzâlî, el-Müstesfâ, I, 108; Abdülalî
Muhammed b. Nizâmiddîn el-Ensârî, Fevâtihu’r-Rahamût, II, 53.
[5] 2/el-Bakara, 106.
[6] Mesela Süleyman Ateş
Kur’an Ansiklopedisi isimli çalışmasının “Nesh” ile ilgili bölümünde (VI,
188-191), bu ayette geçen “unutturma”yı, –Fahruddîn er-Râzî’nin “bir ihtimal”
olarak gündeme getirmesinden de cesaret alarak– Hz. Peygamber (s.a.v)’in bazı
ayetleri unuttuğu tezine dayanak teşkil edecek şekilde yorumlamakta ve şöyle
demektedir: “… Bundan dolayı Hz. Peygamber’in, şerî’atinin genel yapısına zarar
vermeyecek biçimde bazı âyetleri; özellikle vahiy kâtiplerinin fazla olmadığı,
kendisinin çevresinde toplananların az olduğu ilk peygamberlik yıllarında inen
kimi vahiyleri unutmuş olması normaldir. Fakat bunun dine bir zararı olmamıştır.
Çünkü yüce Allah, onun unuttukları yerine onlardan daha iyisini veya onların
benzerini vahyetmiştir. İşte, Bakara: 92/106. âyet, bu gerçeği vurgulamaktadır…”
(Oysa bu ayet Medine’de nazil olmuştur.)
er-Râzî’nin, bu ihtimali, bir
ayet hakkında söylenebilecek şeylerin tamamını imkân nisbetinde gündeme getirme
adeti doğrultusunda zikretmesi ve hatta kuvvetliden zayıfa doğru zikrettiği
ihtimallerin sonuncusu olarak dile getirmesi, bu ayetin Hz. Peygamber (s.a.v)’in
bugün elimizde bulunan Mushaflarda mevcut bazı ayetleri unuttuğu şeklindeki
yaklaşıma yeterli delili sunmaz.
Öte yandan Ateş bu tezine
birtakım rivayetleri delil getirmekle, konu hakkındaki rivayetlere itibar
edilmesini onayladığını göstermiş olmaktadır. Öyleyse bu noktada tutarlı
olabilmesi için, önceleri Kur’an ayetleri meyanında indirildiği halde, bilahare
Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından da, Sahabe tarafından da unutulan –yani hem
metni, hem de hükmü, yahut sadece metni nesh edilmiş olan– ayetler bulunduğunu
anlatan rivayetleri de kabul etmesi gerekir. Ebû Mûsâ el-Eş’arî ‘r.a)’nin, “Biz
vaktiyle, gerek uzunluk, gerekse şiddet bakımından Berâe (Tevbe) suresine
benzettiğimiz bir sure okurduk. Sonra o sure bana unutturuldu…” (Müslim, Zekât,
119) sözleriyle anlattığı durum buna örnektir.
Keza İbn Abbas (r.a)’ın,
“Ademoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir mislini daha isterdi…” cümlesinin
ayet olup olmadığı konusunda tereddüt izhar etmesi de (bkz. Müslim, aynı yer) bu
cümlenin, tilaveti mensuh bir ayet olması ihtimalini güçlendirmektedir.
Bu ve benzeri rivayetler, şu
anda elimizdeki mushafta mevcut olduğu halde, bazı ayetlerin, Hz. Peygamber
(s.a.v) tarafından unutulduğunu anlatan rivayetlere göre tercihe daha layıktır.
Zira en azından burada Hz. Peygamber (s.a.v)’in, başkalarını sakındırdığı bir
işin (Kur’an’ı unutmak) kendi başına gelmiş olmaktan tebriesi vardır…
[7] İbn Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz,
I, 192; er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, III, 226; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît, I,
551.
[8] Ebû Hayyân, I, 550.
[9] Buradaki “daha hayırlı”yı
şöyle anlamak mümkündür:
1. Önceki hükümden daha hafifi
indirilecektir. Bu durumda, sonra inen ayet, mü’minler için bir kolaylık
getirdiği için hayırlı olacaktır.
2. Önceki hükümden daha ağırı
indirilecektir. Bu durumda hükmün ağırlaştırılması, mü’minler için daha fazla
mükâfata müncer olacak, dolayısıyla yine onların hayrına olacaktır.
[10] 16/en-Nahl, 101.
[11] M. Said Şimşek, Kur’an’da
İki Mesele, 92.
[12] 13/er-Ra’d, 39.
[13] Önceden meçhul olan bir
durumun, bilginin veya olgunun, zaman içinde anlaşılması, önceden akla gelmeyen
bir düşüncenin bir zaman sonra akla gelmesi anlamındadır.
[14] 58/el-Mücâdele, 12.
[15] 58/el-Mücâdele, 13.
[16] Bkz. et-Taberî, Câmi’u'l-:Beyân,
XII, 12-13; İbn Kesîr; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, IV, 326-327.
[17] Bkz. Ateş, a.g.e., XVI,
54-61.
[18] 8/el-Enfâl, 65.
[19] İlk örnekteki gibi bu iki
ayetin de tertipte peşpeşe gelmiş olması, nüzul tarihi bakımından aralarında bir
zaman dilimi olmadığını göstermez. İbn Abbâs (r.a), bu iki ayetin nüzulü
arasında uzun bir süre bulunduğunu söylemiştir. Bkz. İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân,
II, 877.
[20] 8/el-Enfâl, 66.
[21] Ateş, Yüce Kur’an’ın
Çağdaş Tefsiri, III, 532-3.
[22] 4/en-Nisâ, 15.
[23] 24/en-Nûr, 2.
[24] Bkz. Ateş, Tefsir, II,
227-228.
[25] 33/el-Ahzâb, 30.
[26] Bkz. Ateş, Ansiklopedi,
XXIII, 343-346.
Kaynak:
www.inkisaf.net