|
MODERN DÖNEM KUR'AN TELAKKİLERİ
Ebubekir SİFİL
İki kesit
1
Hz. Osman (r.a)’ın şehadetiyle baş
gösteren toplumsal kargaşa ve ayrışma süreci Hz. Ali (r.a) döneminde
ve sonrasında itikadî fırkalaşma hareketine dönüştü. Hz. Ali,
Abdullah b. Abbâs, Ebû Mûsâ el-Eş’arî gibi sahabîlerin (Allah
hepsinden razı olsun) Havariç, Kaderiye, Şia gibi bid’at fırkaları
ile fikrî ve fiilî mücadeleleri[1], Tabiun’dan el-Hasanu’l-Basrî[2],
Ömer b. Abdilazîz, İmam Ebû Hanîfe, daha sonraları el-Hâris b. Esed
el-Muhâsibî, Abdullah b. Küllâb gibi isimlerin mezkûr fırkalara
ilaveten Mu’tezile, Mürcie, Cebriye’ye karşı Ehl-i Sünnet itikadını
ilmî ve fikrî zeminde müdafaaları Kelam tarihi ile iştigal edenlerin
malumudur.
Bu dönemlerden itibaren gelecek
yüzyıllar içinde de gövdeyi kemiren, sadece Şia’sından Havaric’ine,
Mu’tezile’sinden Mürcie’sine, Felasife’sinden Cebriye’sine bid’at
fırkalar değildi; Yahudiler, Hristiyanlar, Sabiiler, Karamita,
Dehriyyûn, Zenadıka… gibi gayri İslamî fırka ve gruplar da son
derece hareketli ilmî ortam içinde kendilerine yer buluyor, ilmî/itikadî
gündemin baş aktörleri arasında arz-ı endam ediyordu.
Burada bir noktanın altını önemle
çizelim: Bilhassa bid’at fırkalarının her biri farklı bir “İslam
anlayışı”nı temsil etmiştir. Her birinin ayrı bir Kur’an, Sünnet,
Allah, Peygamber, insan tasavvuru/yorumu vardır. Ne var ki, Şia’yı
parantez içine alarak konuşursak, bu tasavvur ve yorumlar ana gövde
üzerinde hiçbir zaman kalıcı bir etki yapmamıştır. 218-232/833-846
arasında 15 yıl süreyle Abbasi Devleti’nin resmî mezhebi olan
Mu’tezile’nin toplumsal tabana yayılması amacıyla ulemaya uygulanan
sistematik işkence ve sindirme politikası bile arzu edilen neticeyi
vermemiştir.[3]
Tarih içinde ya tamamen ortadan kalkmış
ya da Şia gibi başka fırkaların bünyesine intikal etmek suretiyle
kısmen dönüşüme uğrayarak varlığını devam ettirmiş bulunan bu
fırkalar İslam Ümmeti’nin tarih içinde ortaya koyduğu ve
şekillendirdiği kültür ve medeniyet varlığına kayda değer herhangi
bir etki yapabilmiş değildir.
2
7/13. yüzyıl İslam dünyası için oldukça
karanlık bir zaman dilimidir. Bir yandan Uzakdoğu’dan bir çığ gibi
kopup gelen –sadece İslam dünyasını değil, Çin’i ve Avrupa’yı da
derinden sarsan– Moğollar’ın taş üstünde taş bırakmayan barbarca
akınları[4], diğer yandan yaklaşık bir yüzyıl öncesinden beri
sürmekte olan Haçlı seferlerinin sebebiyet verdiği kargaşa ve
istikrarsızlık… Aşağı yukarı 1 asır süren bu dönem, özellikle Moğol
istilası dolayısıyla “Dünya yaratılalı beri insanlığın bir benzerini
daha görmediği bir ibtila dönemi” olarak tasvir edilmiştir.[5]
Moğollar’ın İslam coğrafyasında,
bilhassa payitaht Bağdat’ta sergilediği, hakkında mersiyeler
yazılan, ağıtlar yakılan, tarihçilerin dile getirmekte, yazıya
dökmekte zorlandığı bir vahşet olmuştur.[6] Buhara’nın, Semerkant’ın,
Erzurum’un, Azerbaycan’ın, Horasan ve tümüyle Maveraünnehir’in Moğol
istilalarında yaşadığı akıbet de Bağdat’ınkinden farklı değildi…
İslam dünyasının bir “halife”si vardı,
evet, ancak onun varlığı sadece görüntüden ibaret idi.
Selçuklular’dan Harzemşahlar’a, Memlüklüler’den Eyyubiler’e kadar
birçok sultanlığın mevcudiyeti, dönemin parçalı yapısını yeterince
izah ediyordu.
İslam coğrafyası tarih boyunca bu
boyutta ilk defa maruz kaldığı çok yönlü haricî tasallut konusunda
–bütün dezavantajlara rağmen– “direnmek” ve “def etmek”ten başka bir
seçenek düşünmemiş, hatta Moğol istilasının alimleri ve kitapları
yok etmek suretiyle bünyede yol açtığı sarsıntı ve zafiyete rağmen
beşinciden sonuncuya kadar üst üste 4 haçlı seferini püskürtmesini
bilmişti. Bu asrın sonunda ne Moğol istilasının, ne Haçlı
seferlerinin, hatta ne de bu puslu havayı seven Hristiyan
dünyanın/Papalığın bölgeye –bilhassa Türkistan bölgesine– gönderdiği
misyonerlerin[7] etkisi kalacaktı. Haçlılar’ın, modern zamanlara
kadar bir daha dönmemek üzere terk ettiği bu coğrafyada Moğol
istilası da aradan yarım asra yakın bir zaman geçtikten sonra bünye
tarafından absorbe edilecekti.
Tarihin garip bir tecellisi olarak
Cengiz Han’ın torunlarından Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagü’nün
Bağdat’ı yakıp yıktığı sırada (1258), yine Cengiz Han’ın
torunlarından bir isim, Moğol Altın Ordu devletinin tahtında oturan
Berke Han (1255-1266) İslam’ı seçecek, hatta bilahare yeğeni Hülagü
ile aralarında savaş dahi çıkacaktı.[8] Bağdat’ı yakıp yıkan
Hülagü’den yaklaşık yarım asır sonra da Moğol İlhanlı Devleti’nin
başına geçen Gazan Han (1295-1304) İslam’ı seçerek “Muhammed” adını
alacaktır.[9] Bilahare Moğol Çağatay ulusunun İslam’ı seçerek
Alaeddin adını alan hükümdarı Tarmaşirin (1326-1344)’in[10]
hakimiyet döneminden itibaren Moğollar, bu coğrafyada, hatta Hint
altkıtasına uzanacak şekilde varlıklarını muhtelif devletler halinde
fakat Müslüman olarak uzun yüzyıllar sürdüreceklerdir…
Yaşanan onca sarsıntıya, vahşet ve
yıkıma rağmen bu dönem, İslam Ümmeti’nin müstakim yürüyüşünde ve
güzergâhında herhangi bir sapmaya, kırılmaya, kıvrılmaya yol
açmamıştır.
Yukarıda kısaca resmetmeye çalıştığım
iki kesite, Osmanlı’nın gerileme döneminin başlarından itibaren
ilim-irfan sahiplerinin Padişaha sunduğu muhtelif “ıslahat
risaleleri”ni de eklemek uygun olacaktır. Gerilemenin sebeplerini
teşhis etmek ve çareler önermek maksadıyla kaleme alınan bu
risalelerin hemen hepsinin ortak yanı, “işi mecraına döndürme”
temasını işlemeleridir. İdarî ve toplumsal hayatta meydana gelen
aksaklıklar tesbit ve hal çareleri teklif edilirken yönetim
zaaflarına, ahlakî inhitata ve dinî hassasiyetin kaybolmasına dikkat
çekilmesi bunun en somut ifadesidir…
Modern dönemin geçmişten farkı
Moğol ve Haçlı saldırılarının
“fiilî/dışarıdan”, bid’î ve gayri İslamî mezhep ve inanç
sistemlerinin de “fikrî/içeriden” yaptığı tahribat İslam Ümmeti’ni
bir “kimlik sorgulaması”na sürüklememişken, modern zamanlarda
yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz yabancılaşmayı ve krizi nasıl izah
etmeliyiz?
Şu sorunun cevabını aramakla
başlayabiliriz: İslam dünyasının “din telakkisi” bağlamında
modernite ile ya da Oryantalist faaliyetlerle tanışmasının,
sömürgeci Batı’nın Doğu’yu işgal ve istilası ile aynı zaman dilimine
denk düşmesi tesadüf müdür?
Bu soruya verilecek cevap, problemin
doğru teşhisi bakımından son derece önemlidir. Öyleyse bu noktada
bir parça detaya girmemiz gerekiyor:
Fırkalaşma hareketlerinin ve yabancı
dinî oluşumların İslam toplumunun bünyesinde herhangi bir dönüşüme
ve istikamet sapmasına yol açmamış olması şu başlıklar altında izah
edilebilir:
1. Asr-ı saadetin üzerinden henüz çok
fazla zaman geçmemiş, dolayısıyla dinî şuurun her seviyedeki
toplumsal katmanda son derece canlı olması.
2. İslamî ilimlerin her dalının mutlak
içtihad seviyesinde, “sistem kurucu” yetkinlikte ilim adamları
kadrosu tarafından şekillendirildiği bir dönem olması.
3. Dinî, toplumsal ve askerî anlamda
“güvenlik”le ilgili herhangi bir problemin söz konusu olmaması.
Moğol istilalarının ve Haçlı
seferlerinin İslam toplumunun din telakkisi hakkında herhangi bir
değişikliğe yol açmamış olmasına gelince;
1. Her ne kadar “taklid dönemi” diye
ifade edilen geniş zaman diliminin bir kesitinden bahsediyorsak da,
bütün olumsuzlukları “taklid” olgusunun omuzlarına yükleyen
anlayışın isabetsizliği burada kendisini net olarak göstermektedir.
2. Dinî hayatta hâlâ yetkin ulemanın
belirleyiciliği söz konusudur.
3. Siyasî anlamda olmasa bile bilinç
düzeyinde “süreklilik” mevcuttur. Mesela Selef temel referans
noktalarından biridir. Kur’an ve Sünnet’in anlaşılması noktasında
ortaya çıkabilecek izafilikler, Selef’in tutumu nirengi noktası
kabul edilerek mümkün en asgari noktaya indirilir.
4. Savaş stratejisi, cesaret… vd.
unsurların da rolü bulunmakla birlikte savaş meydanındaki güç
dengesi büyük ölçüde “asker sayısı” ile sağlanır ya da bozulur. Bu
sağlandığı zaman her türlü dış tehdide karşı koymak mümkündür; ya da
hiçbir dış tehdit “kalıcı” olmaz.
5. Özellikle Moğol istilaları
bağlamında dikkatte tutulması gereken bir unsur da, Moğollar’ın bir
süre sonra İslam’ı seçerek gönüllü bir şekilde “asimile”
olmalarıdır.
Şu halde tarih boyunca İslam Ümmeti’nin
istikametinde yaşanan tek ve en büyük kırılmanın modern dönemde
yaşanmış olmasının, bu dönemin yukarıdaki iki kesitten farklı bir
hususiyete sahip olmasıyla doğrudan ilişkili bulunduğunu tesbit
etmek durumundayız. Bu hususiyet, yukarıda da işaret ettiğim gibi
Müslümanlar’ın hem topraklarının, hem de bilinçlerinin aynı anda
işgal edildiği vakıasından yola çıkılarak izah edilmelidir. İslam
Modernizmi’nin ilk defa, Batılılar’ın fiilî işgaline maruz kalmış
olan Hindistan (Seyyid Ahmed Han, Çerağ Ali, Şiblî Numanî, Muhammed
İkbal…), Mısır (Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Ahmed Mustafa el-Merâğî,
Ahmed Emîn…) gibi coğrafyalarda filizlenmiş olması elbette tesadüf
değildir.
Endonezya’dan Fas’a kadar bütün bir
İslam coğrafyasının maruz kaldığı işgal ve istila, yeryüzünde eşi
benzeri görülmemiş bir “sömürgeleştirme” olgusunu da beraberinde
getirmiştir. Dünyanın kuzeyi güneyini ve batısı doğusunu, tarihte
daha önce rastlanmamış bir tarz ve ölçekte sömürmüş, dilini,
kültürel ve medenî varlığını, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını…
hasılı “her şeyini” elinden almıştır.
Buna Oryantalizm’in “mankurtlaştırma”
faaliyetini de eklediğimizde, “Batı’ya her şeyiyle teslim olmuş bir
Doğu” manzarası ile karşılaşmamızın izahı kendiliğinden tebellür
etmiş olacaktır. Artık ortada fiilî bir durum vardır: Galipler ve
mağluplar!
Mağlubiyet psikolojisi ve Din
sorgulaması
Geçmişte ulemanın, muhtelif zaman,
biçim ve seviyelerde yaşanan travmaları teşhis ve tedavide
benimsediği anlayış şuydu: Dinî/toplumsal hayatta yozlaşmaya yol
açan her oluşum, düşüncede, zihniyette, inanç ve icraatta bir
“bid’at”ın revaç bulmasındandır. Hz. Peygamber (s.a.v)’den ve
Selef’ten tevarüs edilenlerle çelişen her anlayış “bid’at”tır ve
Din’den bir unsuru devre dışı bırakarak onun yerini almıştır.[11]
eş-Şâtıbî’nin el-İ’tisâm’ından et-Turtûşî’nin Kitâbu’l-Havâdis ve’l-Bida’’ına,
Ebû Şâme’nin el-Bâ’is’inden es-Süyûtî’nin el-Emr bi’l-İttibâ’’ına
kadar pek çok monografi, bu teşhis ve tedavi anlayışıyla kaleme
alınmıştır. Hatta İmam el-Gazzâlî’nin İhyâ’sından, Birgivî Muhammed
Efendi’nin Tarîkat-ı Muhammediyye’sine kadar “genel maksatlı”
görünen pek çok çalışmaya vücut veren esas amil de yine bireysel ve
toplumsal istikameti temin ve muhafaza gayretidir.
Modern dönemde yaşanan bozgunun
sebepleri de elbette sorgulanmalıydı; sorgulandı da. Ancak
mağlubiyet psikolojisi ile yapılan bu sorgulamayı benzerlerinden
ayıran önemli noktalar vardı. Bunların başında Ümmet’in, “kendisini”
değil de “dinini” sorgulamaya heveslendirilmesi gelir.[12] Zira
şartlar ne ilk dönem fırkalaşma hareketlerinin zuhur ettiği, ne de
Moğol ve Haçlı saldırılarının yaşandığı şartlarla benzeşmektedir.
Hem içimizden (beynimizden) hem de dışımızdan kuşatıldığımız bu
“yeni durum”da bulduğumuz (ya da bize telkin edilen?!), İslam’ın
kendisinde veya Ümmet’in din telakkisinde mevcut olduğu düşünülen
“arıza” idi!
Ernest Renan tarafından 19. yüzyılın
son çeyreğinde dile getirilen ve aslında bütün Batı’ya hakim olan
“İslam’ın mani-i terakki” olduğu düşüncesinin, “mağluplar”
cenahından gördüğü mukabele şu oldu: İslam mani-i terakki değildir;
bir suç varsa miskin, tembel, “mütevekkil” ve İslam’ı yanlış anlayan
Müslümanlar’ındır![13] Bu savunma tarzının arka planında yatan
“terakkiyi mutlaklaştırma” anlayışını görmek için belki de 21.
yüzyıla kadar beklemek, terakkiyi mümkün kılan teknoloji devriminin
insanlığa ve dünyaya nelere mal olduğunu bizzat müşahede etmek
gerekecekti.[14] Elbette mesele sadece “terakkinin
mutlaklaştırılması” ile kalmayacaktı. Zira terakkinin arka planında,
ona hayat veren bir “zihniyet” vardı, yani terakki “sebep” değil,
“sonuç”tu; dolayısıyla mesele, “sebeb”e irca edilmeliydi.
Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum, o
ünlü makalesinin “darb-ı mesel” haline gelen başlığında, İslam
dünyasında yaşanan işbu “din sorgulaması” macerasının serencamını
nefis özetlemişti: “el-Lâmezhebiyye Kantaratu’l-Lâdiniyye” yani
“Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür.” Nitekim modern dönem “din
sorgulaması” işe öncelikle mezhepleri sanık sandalyesine oturtmakla
başladı; mezhepleri birleştirme fikri ortaya atıldı, taklid
lanetlendi, yeni içtihad çağrıları yapılmaya başladı.
Bunun için elbette “yeni içtihad
usulleri” gerekiyordu. Zira yerleşik Usul sisteminin İslam dünyasını
götüreceği farklı bir yer olsaydı, zaten bu mağlubiyet söz konusu
olmayacaktı. Geçmişte yüzyıllar içinde, yaşanan hayatın ve birbirini
besleyen çalışmaların bir muhassalası olarak vücut bulmuş Usul
çalışmaları bir kenara itildi ve “masa başı” mesaileriyle “yeni”
Usuller teşkil ve teklif edildi. Ziya Gökalp tarafından ortaya
atılan ve Halim Sabit tarafından hararetle savunulan “İctimaî Usul-i
Fıkıh”[15] ve Hüseyin Naci tarafından tasarlanan Laik Usul-i
Fıkıh[16] kurguları bu arayışların tipik örneklerini teşkil eder.
Bütün bu çalışmaların arka planında “modernitenin mutlak doğruları”
vardır ve bütün maharet, Din’den bu arka planı beslemeye uygun
olduğuna inanılan unsurların devşirilip kullanılmasında
somutlaşmaktadır.
Bu süreç içinde fark edildi ki, Kur’an
ve Sünnet ekseninde oluşmuş bir epistemoloji ve nassları bağlayıcı
kabul eden bir içtihad faaliyeti, artık zihinsel kodlarımızın
biricik tayin edicisi haline gelmiş olan “modern hayat”ın bize
dayattığı “değişim”i gerçekleştirmenin imkânından mahrumdur; hatta
onu engellemektedir. Bu noktadan itibaren Sünnet’in tesbit ve
naklindeki insan unsuru ön plana çıkarılarak bu alanın
“tekinsizliği” fikri işlendi; kâh rivayetlerin bize intikal
sürecinde soru işaretleri bulunduğu söylendi, kâh Sünnet’in
tarihselliği dillendirildi. Sünnet’in Din’deki temel fonksiyonunu
fark eden Oryantalistler’in bu noktaya salvo atışı yapan çalışmaları
da İslam Modernistleri’ne hayatî lojistik destekler sağladı.
Ve sıra kaçınılmaz olarak Kur’an’a
geldi. “Kaçınılmaz olarak”, çünkü “Din sorgulaması”, önünde veya
sonunda Kutsal Kitap sorgulaması demektir. Nitekim Batı’yı şimdi
galip pozisyona getiren Aydınlanma’da yapılan da bu değil miydi?
Oryantalizm Modernizm İlişkisi
Söz buraya gelmişken İslam dünyasını
yanlış bir sorgulamaya iten Oryantalizm ile bu sorgulamayı yapan
Modernizm (İslam Modernizmi) arasındaki ilişkiyi işaretleyen bir-iki
iktibas yapmak faydadan hali olmayacak:
1953 yılında İ.Ü. Edebiyat
Fakültesi’nin davetlisi olarak geldiği İstanbul’da bir seri
konferans vererek Batı’daki İslamiyat çalışmalarını anlatan ünlü
İngiliz şarkiyatçısı Alfred Guillaume şöyle diyordu: “Hristiyanlığın
ve menşelerinin tetkiki, ilahî vahiy, ilham, rivayetlerin sıhhati ve
Kitab-ı Mukaddes’in otoritesi gibi mevzulara karşı aldığımız vaziyet
üzerinde muazzam bir tesir yaptığı için, garplı alimlerin ekseriyeti
tarafından varılan neticeleri kısaca zikretmeyi münasip görmekteyim.
Zira anlaşılacağı üzere, kendi dinlerinin menşelerini incelemekte
kullandıkları tenkit şekli, diğer dinlerin tenkitlerine de tatbik
edilebilecektir. Orta çağlarda Kitab-ı Mukaddes’e karşı aldıkları
vaziyette Hristiyanlarla Müslümanlar arasında büyük bir fark yoktu.
Her iki taraf da sahip oldukları mukaddes kitaplardaki her kelimenin
Allah tarafından peygamberlere vahiy ile imla ve telkin edildiğine
inanıyorlardı ve bu sebeple onları tenkit etmek küfürdü. İtiraz
edilmeden kabul edilmeliydiler. Mamafih tefsirleri iki din
mensuplarının dinî reislerinin ellerinde bulunuyordu. Hristiyanlarla
Müslümanlar’ın mühim bir ekseriyetinin görüşü hâlâ budur, fakat
garplı din alimlerinin görüşü bu değildir. Bu alimlerin mukaddes
kitaplara karşı aldıkları vaziyeti kısa olarak şu şekilde hülasa
edebiliriz: 1) İlham edilenler kitaplar değil, insanlardır. 2)
İnsanlar hataya maruzdurlar, bu sebeple yazıların, mukaddes
kitapları tertip edenlerin bilgi eksikliğinden doğan hataları ihtiva
etmeleri tabiidir. 3) Peygamberlerin yazdıkları kendi zamanlarını
aksettirir. 4) Allah, peygamberlere kelimelerle değil, fakat onların
beşerî zihinlerine bin vahiy ile hitap etmiştir ve insan zihni bu
tebliği, fert olarak peygamberin ifade şekline göre tertip etmeye
zorlanmıştır. 5) Dinde, benimsenmesi için insanın çapına göre
derecelerle nakledilmiş bulunan bir tekâmül vardır. 6) Dinde, umde
ve telkinlerin bazıları geçici bir manaya sahiptirler. Halbu ki
varlıktan ve Allah’ın mükemmel tabiatından bahseden diğerleri
adalet, merhamet, aşk ve iyilik hakkındaki ahlakî emirler kadar
ebedîdirler…”[17]
1985 yılında İzmir’de yapılan
Uluslararası Birinci İslam Araştırmaları Sempozyumu’na katılan bir
diğer ünlü Oryantalist Montgomery Watt’ın telkinleri de farklı
değildir: “Hristiyan ilim adamlarının büyük çoğunluğu şimdi artık
(kutsal metinlere uygulanan, E.S.) tarihî ve edebî tenkidin imanı
zayıflatmadığı; bilakis onun birçok yönlerinin daha derinlemesine
anlaşılmasına sevk ettiği görüşünü kabul etmektedirler. Bunların
burada zikredilmesinin sebebi, son bir-iki yüzyılda Hristiyan ilim
aleminde neler olup bittiği hakkında Müslüman ilim adamlarının bilgi
sahibi olmalarının önemli olmasıdır. İlk bakışta dinî inanca düşman
gibi görünen ilmî metotlar sonunda dinî hakikatlerin daha bir
derinliğine ve gelişmiş bir şekilde değerlendirilerek anlaşılmasına
sevk eder olmuştur…”[18]
Kur’an ayetlerinin Hz. Peygamber
(s.a.v)’in tarihsel kişiliği ile şu veya bu şekilde
ilişkilendirilmesi tam da Oryantalistler’in ısrarla telkin ettiği
şeydir. Zira eğer bu nokta Müslümanlar’a kabul ettirilebilirse,
Kur’an ile İnciller eşit konuma getirilmiş olacak, dolayısıyla
Kur’an’ın da “herhangi bir metin” gibi tenkit edilebilmesi mümkün
hale gelecektir. Bu ise Kur’an’ı, başka herhangi bir sistemde
rahatlıkla tesadüf edilebilecek “ilkeler”e indirgeyecektir:
Ahlakîlik (Hristiyanlık, Budizm vd.), aklîlik (Modernite), adalet
(kim dışlar?) gibi genel ilkeleri ihtiva etmek dışında bugün için
insanlığa hiçbir şey söylemeyen bir kitabın “evrenselliği”ni tekrar
edip durmanın bir anlam içerip içermediği sorusu bu noktada son
derece anlamlı olacaktır.
Burada örnek olarak zikredilen
konuşmalardan çok daha eskilere giden Oryantalist telkinlerin
beklenen yankıyı bulması uzun sürmemiş ve İslam dünyasında bu
fikirleri, hatta yer yer daha ileri üslup ve tarzlarda dillendiren
“yerli Oryantalistler” zuhur etmiştir.
Kur’an’ın Beşerîliği/Tarihselliği
Bir metnin tarihsel tenkit faaliyetinin
konusu yapılması, o metnin belli tarihsel şartlarda vücut bulduğu
önkabulüne dayanır. Hristiyan ilim adamlarının tarihsel tenkit
metodunu İncil metinlerine uygulamasında bu açıdan yadırganacak
herhangi bir nokta yoktur. Hristiyan zihninde, “kelimesi kelimesine
vahyedilmiş metin” tasavvuruna yer olmadığından, tarihsel tenkit
metodunun İncil’e uygulanması demek, onu kaleme alanın (Matta,
Markos, Luka veya Yuhanna) tarihsel kişiliği ile metin arasındaki
ilişkinin analizi demektir. İncil yazarı metni kaleme alırken hangi
sosyokültürel ve çevresel faktörlerden, hangi inanç unsurlarından ve
siyasî, ekonomik… vb. şartlardan etkilenmiştir? “Sinoptik” denen
Matta, Markos ve Luka İncilleri arasında ilgi çekici benzerlikler
mevcutken Yuhanna İncili’nin onlardan her şeyiyle (dili, üslubu,
kavramsal örgüsü, sistematiği… ile) farklı oluşunu izah etmenin
başka bir yolu olabilir mi?..
Bu düşünce bir hristiyan için ne kadar
normal ise, bir müslüman için de o kadar anormaldir. Zira Kur’an,
kendisinden önceki kitapların tahrif edildiği gerçeğini vurgular[19]
ve kendisinin beşer sözü olmadığının altını çizer.[20] Hal böyleyken
Kur’an’a inandığını söyleyen bir ilim adamının, Kur’an’ın “hem
tamamıyla Allah kelamı, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz.
Muhammed’in kelamı” olduğunu[21] ve “Allah’ın tarih içinde cereyan
eden durumlara Peygamber’in zihni vasıtasıyla verdiği cevap”
olduğunu söylemesi[22] itiraf etmeliyiz ki, gölün maya tuttuğunun
ifadesidir.
Kur’an’ın tamamıyla Allah kelamı
olduğunu[23] yahut “Kur’an”ın ilahî, “Mushaf”ın ise beşerî olduğunu
söyleyenler[24], hatta sadece Kur’an’ın değil, “Allah tasavvurunun”
dahi tarihsel olduğunu dillendirecek kadar ileri gidenler[25] gibi
bu vadide birbirinden önemli farklılıklarla ayrılan bir dizi
yaklaşımın yolu, “tarihsellik” ortak zemininde kesişmektedir.
Sonuç yerine
İtikadî alanda son derece “radikal” bir
dönüşüm sağlamış ve günlük hayatın detaylarında bile[26] putlara
müracaat edecek kadar şirke bulanmış bir toplumu çok kısa bir süre
içinde Tevhid’e çekmiş olan Kur’an’ın, hem de kendisine tam
anlamıyla “teslim olmuş” bir nesil oluşturmuşken, hukukî
düzenlemeleri ilânihaye devam edecek biçimde yerleştirmemiş olmasını
nasıl açıklayabiliriz? Açalım: Eğer faiz yasağı tarihsel ise,
insanlığın birgün faizsiz işlemesi mümkün olmayan bir ekonomi
modelini uygulamaya başlayacağını bilen Yüce Allah faizi niçin “bir
süreliğine” haram kılmıştır? O dönemin toplumsal/ekonomik yapısında
zararlı olduğu halde faiz bugün bu özelliğini yitirmiştir mi
diyeceğiz, yoksa Fazlur Rahman’ın “O toplum ancak o kadar ileri
götürülebilirdi, fazla değil” tarzındaki “mış gibi yapan”
açıklamasına mı başvuracağız? Eğer mutlak ilmi ve mutlak kudretiyle
geçmişi ve geleceği kuşatmış bir “Allah”a samimi bir şekilde
inanıyorsak bu sorunun cevabını dürüstçe vermek durumundayız.
Kur’an’ın tarihselliğinin kabul
edilmesinin, mucizenin reddinden ahkâmın ilgasına kadar bir dizi
temelli arızayı doğurması kaçınılmazdır. Aynı yaklaşım, olguyu nassa
takdim eden (bir anlamda nassı olgunun belirlediğini söyleyen) Nasr
Hâmid Ebû Zeyd’de de, metni okuyucunun elinde kadavra mesabesine
indirgeyen Muhammed Âbid el-Câbirî’de de[27] görülmektedir. Hatta
Hasan Hanefi örneğinde gördüğümüz gibi[28] Allah tasavvuruna kadar
“sündürülmüş” bir antropolojik okuma, ancak tarihselliği bütün bir
sistemin temeline yerleştirmekle mümkün olabilecektir.
Modernistler’in, Kur’an’ı, onun ilk ve
en yetkili mübeyyini olan Sünnet’ten bile arındırmayı telkin eden
yaklaşımı, gelinen noktada “gayri İslamî” bir Kur’an anlayışını
intaç etmiştir. Kur’an’ın Sünnet’ten, nüzul sürecinin canlı
şahitleri olan Sahabe’nin değerlendirmelerinden ve 1400 yıllık
birikimden yalıtılması gerektiğini söylemek, aslında devre dışı
bırakılmaya çalışılan unsurların yerine modern değer yargılarının
Kur’an’ı kuşatmasını istemektir. Öyleyse tartışma, Kur’an’ın bizden
ne istediğini anlamaya çalışırken sözünü ettiğimiz unsurların mı,
yoksa modern değer yargılarının mı bize rehberlik etmesi gerektiği
üzerinde cereyan etmelidir.
Yukarıda bir nebze işaret edilmiş olan
“fırkalaşma” vakıası, yaşadığımız durumun, tarihin tekerrürünü
istemekten farksız olduğunu düşündürmektedir. Kur’an’ı, Sünnet’ten
ve Sahabe’nin otoritesinden bağımsız bir okumaya tabi tutmak,
yapılan işin Kur’an tarafından tensip edilip edilmediği üzerinde
düşünmenin önemi bir yana, tümü de görüşlerini Kur’an’a dayandıran
itikadî fırkaların çağdaş versiyonlarına davetiye çıkarmaktan başka
bir anlam ifade etmeyecektir.
Modern dönemde İslam ülkelerinin hemen
tamamında modernleşme projeleri uygulamadadır ve süreç 2 asırdan
daha fazla bir zamandan beri işlemektedir. Gelinen noktada İslam
adına kayda değer bir kazanım olmuş mudur? Müslümanlar’ın, kendi
değerleri üzerine inşa ettiği bir dünyadan, bir kültür ve medeniyet
hamlesinden bahsedebiliyor muyuz? İslam’ın evrensel diriltici
soluğunu dünyaya taşımak adına neler yapabildik?
Bu ve benzeri soruların cevabı,
modernleşme maceramızın Kur’an anlayışına taalluk eden yanı
itibariyle dünyaya yansımasını ortaya koyacaktır. Bir de konunun
“içe dönük” yanı var. Bu zaman zarfında ilmimiz, irfanımız,
dindarlığımız, takvamız arttı mı, azaldı mı? Her harfine sevap
aldığımıza inanarak Kur’an okurken en azından kalp rikkati, ruh
inceliği yaşardık. Ku’an’ı tarihsel ilan edeli beri onu da
kaybettik.
Belki başlangıcı yine oradan
yapabiliriz; ne dersiniz?
————————————————————–
[1] Bkz. el-Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak,
11, 45 vd.; el-Beyâdî, İşârâtu’l-Merâm, 33.
[2] Kaderiyye’nin görüşleriyle ilgili
olarak Hz. Ali (r.a)’nin oğlu Hz. Hasan (r.a) ile yazışması ve bu
konuda Hz. Hasan (r.a)’ın ona yazdığı cevabî mektup meşhurdur. Bkz.
el-Beyâdî, 71.
[3] Bu dönemin hikâyesi için bkz. ez-Zehebî,
Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, X, 287 vd.
[4] Ünver Günay-Harun Güngör, Türklerin
Dinî Tarihi, 354 vd.
[5] Bkz. İbnu’l-İmâd, Şezerâtu’z-Zeheb,
VII, 467 vd.
[6] Bkz. İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh,
XII, 358-98; el-Aynî, İkdu’l-Cümân, I, 167 vd.; es-Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ,
467 vd.; Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, II, 387 vd.
[7] Günay-Güngör, 356
[8] Akdes Nimet Kurat, “Altınordu
Devleti”, Türk Dünyası El Kitabı içinde, I, 539 vd.
[9] Ahmet Temir, “Türk Moğol
İmparatorluğu Ve Devamı”, Türk Dünyası El Kitabı içinde I, 527.
[10] Günay-Güngör, 356.
[11] Ebû Şâme, el-Bâ’is’te (6) konuya
şu ifadelerle girer: “Hz. Peygamber (s.a.v), ashabı ve onlardan
sonra gelen ilim ehli, çağdaşlarını bid’atlerden ve sonradan ihdas
edilen uygulamalardan sakındırmış, onlara, her türlü mahzurdan
kurtuluş yolu olan “ittiba”yı emretmişlerdir…”
[12] Burada “din telakkisi” gibi bir
ifade kullanılabilecekken “din” kelimesi bilinçli olarak mutlak
bırakılmıştır. Zira mesela Sünnet’in göz ardı edilebileceği
düşüncesi, “dizayn etme” maksatlı olarak Din’e doğrudan ve açıkça
yönelmiş bir tutumu ifade eder.
[13] Ernest Renan’ın dile getirdiği bu
iddia, Cemaleddin Efgani’den Namık Kemal’e, Atâullah Bâyezidof’tan
Emir Ali’ye ve daha birçok kişiye kadar aynı minvalde mukabele
görmüştür. Bu konuda bkz. Dücane Cündioğlu, Ernest Renan Ve
“Reddiyeler” Bağlamında İslam-Bilim Tartışmalarına Bibliyografik Bir
Katkı, Dîvân dergisi, 1996/2, 1 vd.
[14] Bu yazının kaleme alındığı
günlerde medyada, zehirli gazların çevre üzerinde yaptığı tahribat
sebebiyle önümüzdeki yarım asır içinde meydana gelecek felaketler
konusunda tedbir almak için insanlığın son 10 yıl içinde bulunduğu
haberleri işleniyordu.
[15] Konu hakkında bkz. Doç. Dr.
Abdülkadir Şener, İctimâî Usul-i Fıkıh Tartışmaları, A.Ü. İlahiyat
Fakültesi İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, V, 231 vd.
[16] Bkz. Sami Erdem, Yeni Usul-i Fıkıh
Arayışları Çerçevesinde Bir Metin: Hüseyin Naci ve Lâik Usul-i
Fıkıh, Dîvân dergisi, 1997/1, 213 vd.
[17] İslam Tetkikleri Enstitüsü
Dergisi, I/1-4, 121-2. Guillaume, burada zikrettiği 6 maddeyi,
konuşmasının ilerleyen bölümlerinde açıklamakta ve Kur’an’ın
kelimesi kelimesine vahiy olmayıp, –haşa– Hz. Peygamber (s.a.v)
tarafından yazıldığını, dolayısıyla o dönemin damgasını taşıdığını
ve çeşitli hatalar barındırdığını ileri sürmektedir. Yazının arzu
edilen boyutu aşmaması için söz konusu izahatı buraya almadım.
[18] Uluslararası Birinci İslam
Araştırmaları Sempozyumu, (Sempozyum bildirileri), 32.
[19] Mesela bkz. 2/el-Bakara, 75, 9;
3/Âl-i İmrân, 78; 5/el-Mâdi, 13…
[20] Mesela bkz. 10/Yûnus, 37-8; 11/Hûd,
13, 35; 12/Yûsuf, 111…
[21] Fazlur Rahman, İslam, 42-5.
[22] Fazlur Rahman, İslam ve Çağdaşlık,
77-82.
[23] Mesela Nasr Hâmid Ebû Zeyd
Mefhûmu’n-Nass’da böyle bir profil çizmektedir. Hakkında bir
değerlendirme için bkz. Ömer Özsoy, “Nasr Hâmid Ebû Zeyd’in Nass-Olgu
İlişkisi Bağlamında ‘Ulûmu’l-Kur’ân’ı Eleştirisi, İslâmî
Araştırmalar dergisi, 7/3-4, 237 vd.
[24] Mesela bkz. Muhammed Arkoun, İslam
Üzerine Düşünceler, 43 vd.; bilhassa 50 vd.
[25] Bkz. Hasan Hanefi, Teoloji mi
Antropoloji mi, AÜİF Dergisi, 23/511.
[26] Yolculuğa çıkıp çıkmamak için dahi
Kâbe’deki putların yanında fal okları çekilir, çıkan sonuca göre
hareket edilirdi. Bkz. et-Taberî, IV, 415 (5/el-Mâide, 3 ayetinin
tefsiri).
[27] Muhammed Âbid el-Câbirî, Felsefi
Mirasımız ve Biz, 27.
[28] Bkz. 25 Nolu dipnot.
Kaynak:
www.inkisaf.net
MAKALELER
|