Recep YILDIZ
İslam Dünyasının Batı karşısındaki konumunun ciddi
manada sorgulanmaya başlandığı on dokuzuncu yüzyılda yeni arayışlar gündeme
geldi. Müslümanlar, Kuran ve Sünneti algılayış biçimlerini yeniden incelemeye
aldılar. Bu aşamada klasik Tefsir Usulune karşı, Batı aklının icat ettiği yeni
anlayış usulleri benimsendi. Yirminci yüzyılın eşiğine gelindiğinde ise, bu
usullerin okullaşma süreci başladı.
Kendi içlerinde farklılık arz eden bu usullerin ortak buluşma noktası, hepsinin
Batı’ya ve Onun değerlerine karşı, Batının anlayış usullerini kabullenen bir
gündeme sahip olmalarıydı.
Kur’an ve Sünnetin kendi dinamiklerinden neşet eden
Tefsir Usulu’ne ve o usul çerçevesinde istinbat edilen anlamlara bir başkaldırı
tarzında gerçekleşen yeni yaklaşımların Kur’an’ı anlayış usulunde önerdikleri
köklü değişiklikler içinde; Muhammed Abduh’un ‘İctimai’[1], Seyyid Ahmed Han’ın
‘Modernist’[2], Emin el-Huli’nin ‘Edebi’[3] ve öncülüğünü Fazlurrahman’ın
yaptığı ‘Tarihselci’ tefsir anlayışları önemli bir yer tutmaktadır. Öncekilere
nisbetle daha yeni olan ve bu yüzden ne olduğu ve nereye ait olduğu noktasında
alimler tarafından ciddi hiçbir tenkide tabi tutulmamış olan tarihselci anlayış
-bu cihetle- daha fazla bir öneme sahiptir.
Kuran’ın, Hz Rasulullah’ın (s.a.v.) yaşadığı miladi
yedinci asra yönelik ilahi bir müdahale olduğunu ve mevcut hükümleri ile bu
günün insanına hitap etmediğini iddia eden tarihselciler içerisinde Fazlurrahman,
Mısırlı felsefe hocası Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Cezayirli Muhammed
Arkoun, Fransız Roger Garaudy ve Muhammed Abid el Cabiri önemli bir yer
tutmaktadır. Fakat, Kur’an’ın tarihselliği fikrinin neler önerdiğini
anlayabilmek için İslam dünyası ve özellikle de Türkiye’de tarihselciliğin öncü
ismi olarak kabul edilen Fazlurrahman’ın[4] görüşleri ayrı bir önem
kazanmaktadır. Bu yüzden biz bu makalede Fazlurrahman’ın Kur’an’ın tarihselliği
iddiasına delil olarak gösterdiği şahit ve yorumların İslamiliğinin tahlil ve
tenkidini yapacağız.
Fazlurrahman’a göre, Müslümanların çağdaş dünyada
var olabilmeleri için iki yol vardır. Ya bütünü ile laik Batı’ya entegre olmak
yahut da İslam’ı yeni bir içtihat metodu (tarihselci yorum usulu) ile
yorumlayarak yeniden hayatın bütün alanlarına sokmak, böylece çağdaş dünyaya,
laik olmayan, fakat İslami geleneğe değil, Kur’an’ın ahlaki ve sosyal amaçlarına
uygun yeni kurum ve kurallara dayanan bir alternatif model sunmak. Ona göre,
tutulması gereken yol bu ikincisidir. Gelenekçi ve muhafazakar yaklaşım ve
tutumlar ile bazı Müslüman modernistlerin ‘süküt, ikiyüzlü idarecilik, geleneği
kullanmak ve tedrici-seçmecilik’ tavır ve yaklaşımlarının varacağı sonuç, İslam
dünyasında ve Müslümanların hayatında giderek laisizmin ve sekülarizmin
hakimiyet kurması olacaktır.[5]
Müslümanları Kuran’ın indiği devre dönmeye çağıran
Fazlurrahman önerdiği “etkin tarih”[6] teziyle Allah’ın (c.c.) ezeli kelamı
Kuran’ı, tarihi ve kültürel değerlerin karşı konulamaz yönlendiriciliği altında
şekillenmekle izah ederken şunları söyler: Kuran’ın anlaşılması için onun nesnel
ortamı şüphesiz ki olmazsa olmaz bir usuldür; çünkü özellikle Müslümanlar için
mutlak kuralsal olması açısından Kuran, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan
eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar olduğu
için bu zorunluluk daha da güçlenmektedir.[7]
Fazlurrahman vahyi Allah Rasul’u (s.a.v.) ile
irtibatlandırırken Ehl-i Sünnet ulemasını, Hz. Peygamber’in (s.av.) Kuran’a
karşı olan konumunu pasifize etmekle itham eder.[8] Zira, ona göre vahyin
anlamsal yönü Cenab-ı Hakk’a lafza aktarılışı ise Hz. Rasulullah’a (s.a.v.)
aittir: ‘Kur’an yanılmaz olması ve mutlak olarak yanlıştan beri olması ciheti
ile tamamen Allah kelamıdır; ancak vahiy, Peygamber’in kalbine (zihin anlamında
kullanmaktadır) ve buradan onun diline intikal etmesi açısından onun şahsiyeti
ile derinden ilgilidir.’[9]
İlahi emri, yedinci yüzyıl Arabistan’ının çevresel
durumu ile ebedi kelam arasındaki ilişkiden ibaret gören Fazlurrahman çevresel
durumun değişmeye maruz kaldığı gerçeğinden hareketle İlahi emirlerin de
değişeceğini iddia eder. Buna kanıt olarak da ashap tarafından şiddetle karşı
konulmasına rağmen Hz. Ömer’in Kuran’daki bazı içtimai konularda köklü
değişiklikler yapmış olmasını gösterir.[10]
Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümleri küllî ve cüz’î
olmak üzere iki kategoriye ayıran Fazlurrahman, küllî diye isimlendirdiği genel
hükümleri zaman üstü bir duruşla tahlil eder. Buna mukabil siyaset, hukuk,
ekonomi gibi cüz’î/tikel kabul ettiği hükümleri ise tarihsel olarak görür. Ona
göre, tikel hükümler ancak gayelerinden genel hükümler çıkarılarak işlevsellik
kazanabilirler.[11]
İktisat, hukuk ve siyasetle ilgili hükümleri
yöresel ve dolayısıyla tarihsel kabul eden Fazlurrahman onlara modern zaman
içinde uygulama alanları bulamaz. Ona göre, hukukla ilgili ayetler indikleri
cemiyetin özelliklerini taşımaktadırlar. Örneğin: savaş ve barışla ilgili bütün
ayetlerde yedinci asır Hicaz Yarımadasının etkileri görülmektedir.[12] Bu tür
yöresel ayetler (tabir ona ait) ancak dolaylı hukuk referansı olabilirler.
Fazlurrahman’a göre, evrensel olan ayetler oldukça
sınırlıdırlar. Onlarla iktifa etmek hayatın önünü tıkar. Müslümanların modern
zamanla birlikteliklerini tesis etmeleri birçok hükme kaynaklık edebilecek
ilkeler tesbit etmelerine bağlıdır.
Yazar, Kur’an’ı Kerim’i anlamak için önerdiği ilke
tespitinin nasıl yapılacağı ve tespit edilen ilkelerin nelere dikkat edilerek
pratize edileceği noktasında akla gelen muhtemel sorulara iki yönlü bir hareketi
öngören yöntemiyle cevap verir (Ki bu yöntem yazarın önerdiği tefsir usulunun en
temel unsurudur.):
‘Gerçekçi ve gelecek vadeden bir İslam Hukuku ve
İslam kurumları tesis etmek istiyorsak, iki yönlü bir hareket yapmak zorundayız.
Birincisi, nazil olduğu zamanın konu ile ilgili mevcut toplumsal şartlarını göz
önünde tutarak, Kur’an’ın, somut olayları işleyişinden, bir bütün olarak
Kur’an’ın hedeflediği genel ilkelere doğru hareket etmektir. İkincisi bu
genelleme düzeyinden günümüzde geçerli olan konu ile ilgili mevcut toplum
şartlarını göz önünde tutarak şu anda uygulanmak istenen özel yasamaya doğru
hareket etmektir.’[13]
Fazlurrahman, ulemanın Kuran’ı anlama usulünün
“parçacı-lafızcı” olduğunu söyler. Parçacı oluştan, ayetlerin Kuran bütünlüğü
içerisinde tefsir edilmediğini, lafızcı oluştan ise, mesaj yerine lafza bağlı
kalındığını ve lafzının ezeli ve ebedi telakki edildiğini kasteder. Yazar,
tenkit ettiği “parçacı-lafızcı” usulün karşısına, “bütüncül-tarihi” perspektifi
getirir. ‘Tarihi’likten tarihi olduğunu iddia ettiği Kuran’ı Kerim ve Sünneti
tarihi birer olgu olarak kabul etmeyi ve kabul ediş neticesinde “tarihselci”
okumayı; “bütüncül”den ise her ayeti Kuran’ın bütünlüğü içerisinde anlamayı
hedefler.[14]
YANLIŞIN SORGUSU
Modern zamanın buyurgan aklının yönlendirdiği
modernist akımlar, İslam coğrafyasında farklı anlayış usulleri geliştirdiler.
Geliştirilen bütün usullerin özünde ise, geleneği ret anlayışının hakim olduğu
sorgulama zihniyeti vardır. Buna göre, ‘Ehl-i Hadis’ anlayışı İslam hukuk
sistemini, ‘Ehl-i Kur’an’ hareketi Sünneti, tarihselci yaklaşım ise Kur’an’ı
sorgulamaktadır. “İslâmî” olan her görüşte ise asıl olan küfrü sorgulamaktır.
Nitekim bütün rasuller yaşadıkları zamanın hakim ideolojilerini sorgulamış ve
onların akıl ve usulleri ile hayatı idare etmeyi reddetmişlerdir.
Modernistlerin anlayış usullerini peşinen İslami
olma özelliğine sahip değerleri sorgulama üzerine bina etmeleri, geliştirdikleri
usullerin Batı daki uygulanış şekillerini tahlil etmelerine mani oldu. Bu yüzden
tarihselcilik -Kur’an’ı sorgularken- kendi menşeini, hangi şartlarda ve niçin
doğduğunu yeterince tartışamadı.
Tarihselcilik
Fazlurrahman’ın, İslam ümmeti için yegane kurtuluş
yolu olarak gösterdiği tarihselcilik gerçekte kilisenin skolastik müktesebatını
insanileştirmek için doğan bir anlayış tarzıdır. Aydınlanma devrinde öz adıyla
tedavüle çıkan tarihselcilik, Hıristiyanlık kültürü içinde oluşum sürecini
tamamlayınca, oryantalistler tarafından İslam dünyasına taşındı ve Kur’an’a
tatbik edildi. Kur’an’ın vahiy olduğunu kabul etmeyen Oryantalizm, tarihselci
anlayış çerçevesinde ayetlerin evrensel duruşlarını reddetti. Onlara göre,
Kuran-ı Kerim belli bir tarihliliğe sahipti ve yalnız o bağlamda ele
alınmalıydı.
Oryantalizmin, vahiy gerçeğini inkar edebilmek için
Kur’an’ı Kerim’e uyguladığı tarihselciliği Fazlurrahman’ın İslam ümmetinin
sekülarizme esir olmaktan kurtulmasının tek çaresi olarak göstermesi sadece
İslam düşmanlarını inandırabilir. Zira böyle bir anlayış zehiri ilaç kabının
içine koyup şifa niyetine hastaya içirmekten başka bir şey değildir.
Gerçekten Müslüman modernistler İslam dünyasını
kuşatan sosyo-kültürel krizi aşmak istiyorlarsa, öncelikle işe, modern
değerlerin ve de Batı’da olduğu hali ile iktibas ettikleri tarihselciliğin
tarihselliğini ilan ederek başlamalıdırlar. Çünkü İslam coğrafyasının fikri
rekaketi içi doldurulmadan ithal edilen modern değerlerin tahribatıyla
oluşmuştur. Bu yüzden tedavinin gerçekleşmesi, teşhisin doruluğuna bağlıdır.
Tarihselciliğin İslam coğrafyasındaki versiyonunun
öncelikle müstemleke muamelesi gören insanların ülkelerinde neşvü nema bulması,
onu kabul eden Müslüman modernistlerin zihnen tükendiklerinin, terkib ve tahlil
ameliyelerini yitirdiklerinin ve bu yüzden de kendileri olabilmeyi
düşünemediklerinin izharıdır. Bu nedenle tarihselcilik, zihnen mağlubiyetin
getirdiği reaksiyoner bir anlayış sistemidir. Bu anlayış, İslami ilimlere kısmen
vakıf olan modernistleri bütünü ile İslam geleneğinden koparmıştır. Ortaya,
İslam’a göre şekillenen bir hayat yerine, hayata göre şekillenen bir İslam
çıkmıştır. Çünkü yaşanan krizi, cemiyete müdahale eden müceddit akılla aşan
geleneksel ulemanın yerini her türlü müdahaleye açık tarihselci müteceddit akıl
almıştır.
Kur’an’ı Kerim Telakkisi
Fazlurrahman’ın Müslümanları Kur’an’ın nazil olduğu
döneme giderek onu anlamaya çağırması Sünnet ve Cemaat anlayışının bu güne kadar
uyguladığı tefsir usulune ciddi bir muhalefet içermemektedir. Çünkü bütün
müfessirler Kur’an’ı tefsir ederken nüzül ortamını göz önünde tutmuşlardır.
Ancak muradı ilahiyi nüzül ortamından bügüne taşıma noktasında Fazlurrahman’ın
önerdiği usul, klasik tefsir usulünü kökten değişime tabi tutmaktadır. Klasik
usul, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana ciheti ile Allah’a (c.c.) ait kabul
ettiğinden, onu tefsir ederken lafızdan hareket eder ve ayetlerin bütün zaman ve
mekanlarda geçerli olduğunu söyler. Fakat yazarın önerdiği usule göre nüzül
döneminde aranması gereken en temel unsur Kur’an’ı Kerim’in kültürel değerlerden
nasıl etkilendiğinin tespiti ve bu etkinin ilkelerle lafızdan ayıklanarak sadece
mana itibari ile bu güne taşınmasıdır. Zira yazara göre, içinde ‘etkin tarihin’
kodlarını barındıran Kur’an’ı Kerim bu hali ile evrensel değildir.
Hakikat şu ki; İslamilik iddiasında bulunan her
anlayış usulu, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana itibari ile Allah Teala’ya (c.c.)
ait olan ve bütün zamanlara hitab eden evrensel hakikatler atlası kabul eder ve
bu kabul gereği davranırsa meşruiyet kazanabilir. Çünkü Kur’anı Kerim sadece
nüzül devrine hitab etmediğini, tarih üstü duruşuyla kıyamete kadar gelecek ins
ve cinne hükmettiğini bildirmektedir: ‘Alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna
Furkan’ı indiren Allah’ın (c.c.) şanı yücedir.’[15] Bu ayet, Kuran’ın ve ilk
muhatabı Allah Rasul’ünün (s.a.v.) belli bir zaman, coğrafya ve milletle sınırlı
olmadığı bilakis onunla aynı asrı paylaşanlar dahil kıyamete kadar gelecek bütün
insanları kapsadığı yani tarih üstü olduğu gerçeğini ifade etmektedir.[16]
‘O (Kur’an), bütün alemler için ancak bir
uyarıdır.[17] Yani sadece indiği o ilk toplumu değil kıyamete kadar gelecek
bütün milletleri irşat etmek de onun uhdesindedir.[18] Davet zaman ve mekanla
sınırlı değildir.
Etkin Tarih Tasavvuru
Fazlurrahman “etkin tarih” teziyle, Kur’an’ın
Peygamber’imizin (s.a.v.) zihnine indiğini iddia ederek şunu söylemek
istemektedir: Bir takım hakikatler suretinde inen ayetleri Cenab-ı Peygamber
Efendimiz, (s.a.v.) çevre kültürünün etkisiyle lafzi kalıplara sokarak ifade
etmiştir. Yani kırk yaşına kadar Arap kültürü ile yaşayan, düşünen, konuşan
Peygamber zihni, kırk yaşından sonra çevre kültürünün yanı sıra sadece anlam
itibari ile vahyi de kuşanmıştır.
Fazlurrahman, ifade ettiği bu yaklaşımın mucidi
değil sadece Batı kültüründen İslam’a taşıyıcılığını yapan bir amelesidir. Eğer
amele değil de fikir adamı olsaydı kendisine telkin edilen oryantalist ezberlere
şüpheyle yaklaşacak, Kur’an’ı Kerim’in beyanı doğrultusunda onları öz posa
ayrımına tabi tutacaktı. Fakat bunu yapamadı.
Yazar, Batı kültüründen kes-kopyala-yapıştır
tarzında iktibas ettiği ‘etkin tarih’ tezini öncelikle Kur’an’a danışmış olsa
idi, Kur’an’daki hakikatlerin bir kısmının önceki rasullerin şeraitleri ile
ayniyet ya da benzerlik arz etmesinin, dinin Hz. Adem’den (a.s.) bu güne, öz
itibari ile değişmediğinden İslam’ın ise değişmeyen o dinin en son sunumu
olduğundan kaynaklandığını görecekti. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s.) Müslüman
olarak tavsifi, önceki dinlerin İslam üst başlığında cem edilişi, iman
esaslarının insanlık tarihi boyunca ayni kalışları, hitabi ilahi’nin
değişmediğini gösterir. Niçin değişsin ki? Madem bütün rasuller Allah Tealaya
(c.c.) davet etmişlerdir. O takdirde isim, zaman, mekan ve tarihin dışında
söylenenler özde aynı olmalıdırlar. Bu yüzden Kur’an’ı Kerim ’Sana ancak senden
önceki peygamberlere söyleneneler söylenmektedir.’[19] buyurmaktadır.
Şer’u men kablena’nın (bizden önceki Peygamberlerin
şeriatı) bir çok konuda Müslümanları da bağlaması, Kur’an’ı Kerim’in ifade
ettiği hakikatlerin bir yönü ile Hz Adem’e (a.s.) diğer bir yönü ile ise
kıyamete kadar uzanmasının yani halidi/ebedi oluşunun göstergesidir.
Bizzat Kur’an, İslam’ın önceki rasullerin
şeriatları ile bir çok konuda ayniyet ya da benzerlik ifade ettiğini söylemesine
ve fukaha da hükme medar olan kaynakları sayarken şer-u menkablana’yı dikkate
almasına bakmaksızın çıkıp da Kur’an’daki hükümlerin önceki şeriatlara
benzemesi, Onun etkin tarihin kodlarını taşıdığına işaret eder türünden beyanda
bulunmak Kur’an’ı anlamamak için ısrar edişten başka türlü izah edilemez.
Modern zamanın teknolojik gelişmişliğini gerekçe
göstererek, ahkam ayetlerinin tarihselci bir bakış açısıyla yeniden okunmasını
talep etmek en basitinden aklı vahiyden, yedinci asırda yaşayan Allah Rasul’ü
(s.a.v.) ve ashabını da fikri anlamda bu günün insanından daha geri görme
zafiyetidir. Modern zamanın şımarttığı adam bilmiyor ki Kur’an’ı Kerim Hz.
Adem’den (a.s.) kıyamete kadar; düşünmek, konuşmak, evlenmek, sevinmek, üzülmek
gibi değişmez fıtrı özelliklere sahip ve bu özellikler itibariyle hep aynı kalan
insana hitap etmektedir.
Fazlurrahman, oryantalist ezberini bütün bu
gerçeklere tercih edip, sanki Allah Teala (c.c.) Hazretlerine sen bilirsin fakat
ben de bilirim demektedir. Halbuki Allah Teala (c.c.) ‘Allah bilir siz
bilmezsiniz.’[20] buyurmaktadır. Böyle bir bakış açısının ciddi bir akidevi
probleme neden olacağı, sıradan bir müslümana bile aşikardır.
Vahiy Kalp İlişkisi
Kalbi selim; geleni geldiği gibi nakleder. Zihin
ise, sahip olduğu tarihi ve kültürel özellikler sebebi ile duyduklarını sosyo-kültürel
duruşuna göre şekillendirir. Yani zihin, duyduklarını izah ederken onlara kendi
rengini verir. Bu yüzden Fazlurrahman, Kuran’ın tarihselliği tezini ispat
ederken; vahyi, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara
Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar şeklinde tarif eder.
Fakat Kuran, vahyin Peygamber’mizin (s.a.v.) zihnine değil, kalbine indiğini
söylemektedir.
Vahyin Allah Rasul’üne (s.a.v.) gelişini anlatan
ayetler ( 2/Bakara, 97; 26/Şuara, 193-4) intiha/ulaşma bildiren ‘ila’ harf-i
cerri ile ‘ila kalbike’ şeklinde değil de istila/sahip olmak, hakimiyeti altına
almak anlamına gelen ‘ala’ harf-i cerri ile ‘ala kalbike şeklinde nazil
olmuştur.[21] Çünkü Kur’an’ı Kerim Allah Rasul’ünün (s.a.v.) kalbini bütünü ile
hakimiyeti altına almış ne nasıl vahyedildi ise Hz Rasulullah (s.a.v.)
tarafından hiçbir şey eksiltilmeden ya da artırılmadan aynen kabul edilmiştir.
‘Ala kalbike’ ifadesi Peygamberimizin (s.a.v.)
kalbine farklı fonksiyonlar yüklemek isteyen, ‘Kur’an hem tamamıyla Allah
kelamıdır, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır’ türünden
üstü örtülü ifadelerle vahyi beşerileştirmek isteyen yazarın aleyhine bedihi bir
delildir.
Kuran’ın Allah Rasülünün (s.a.v.) kalbine
indirilmesinin nedeni; kalbin, şuurun, idrakin merkezi olmasından dolayıdır.
Kalp, anlamada ne bir noksanlığa ne de bir fazlalığa imkan tanır.[22] Geleni
geldiği gibi nakleder. Bu yüzden kalb-i selimin üzerinde “etkin tarih”in değil
İlahi Hitabın tasarrufu vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır’ın, Necmettin-i Kübra’nın
tefsirinden naklettiği şu mütaala kalbin vahyi idrak etmede ne derece önemli
olduğunu açıkça göstermektedir: “Musa’ya (a.s.) verilen levhalar Onun kalbine
indirilseydi, gazap halinde onları yere atmayacak ve de ilmi ledün tahsili için
Hızır’ı aramaya gitmeyecekti.”[23]
Vahye Allah Rasulünun Dahli Yoktur
Fazlurrahman’ın iddiasının aksine, Ehli Sünnet
uleması Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahiy karşısındaki konumunu küçümseme gibi bir
ameliye içinde olmamıştır. Sadece yaptıkları, Kur’an’ı Kerimdeki vahiy-
Peygamber münasebetini anlatan ayetleri istikra/tümevarım yolu ile tesbit ederek
olanı olduğu gibi izah etmektir. Nitekim Allah Teala, H.z. Peygamber’in (s.a.v.)
vahiyle olan münasebetini anlatırken Onun her gelen vahyi bildirildiği surette
ezberleyip muhafaza eden pasif bir alıcı olduğunu anlatmaktadır. Yazarın üstü
örtülü bir şekilde ifade etmeye çalıştığı vahyin oluşumunda Allah Rasulü’nün
(s.a.v.) etkin oluşu iddiası Kur’an’ın anlattığı vahiy-peygamber münasebetine
bütünüyle zıttır. Vahyin oluşumunda Allah Rasul’u (s.a.v.) öylesine tepkisiz bir
alıcıdır ki vahyin mücmel bırakılan yönlerini izah bile, yine Allah Teala
tarafından kendisine bildirilerek yapılmıştır: ‘Sonra şüphen olmasın ki, onu
açıklamak da bize aittir.’[24]
Şayet yazarın vahyin oluş sürecinde Allah
Rasulü’nün (s.a.v.) etkinliği iddiası doğru olsa idi Cenab’ı Hak Rasulune
hitaben şöyle der miydi: ‘(Rasul’üm!)onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini
kımıldatma. Şüphe etme ki, onu toplamak (Senin kalbine yerleştirmek) ve onu
okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okuyuşunu takip
et.’[25] Yani Cebrail’in kıraatine birleşik olarak okuma. O okuyuşunu
bitirinceye kadar sessiz bir şekilde bekle. Ne zaman O, vahyi tamamlayıp sukut
edince sen okumaya başla.[26] Zira “Sana Kur’an’ı okuyacağız, sen onu hiç
unutmayacaksın.”[27] Kur’an’ı Kerim’in vahyedildiği şekilde Allah Rasulü’nün
(s.a.v.) kalbine eksiksiz bir şekilde yerleştirilmesi bir vaadi ilahilidir ve
tahakkuk etmiştir.
Bütün deliller Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahye
karşı hiçbir müdahalesinin olmadığını bilakis vahyi olduğu gibi alıp muhafaza
ettiğini söylerken Fazlurrahman sadece hevasına dayanarak bunu reddetmektedir.
Bu tür bir yaklaşımın ciddi akidevi bir problem olduğunu söylemek kelam
israfından öte bir şey olmayacaktır.
İlahi Emir ve Tarihselciliğin Değişim Talebi
Çevresel durumun değişmesine paralel olarak İlahi
emrin de değişmesini talep etmenin temelinde Allah’ı (c.c.) yedinci asrın
insanına hükmetmeye yetkili fakat modern çağ insanına ise doğrudan hitap etmeye
–haşa- yetkisiz görme gibi sekularist bir anlayış vardır. Değişim, mevcudun
ihtiyacı karşılayamadığı durumlarda söz konusu olur. Kur’an’ı Kerim insanlığın
hangi sorununa çare bulamadı ki yazar onu değişime tabi tutmak istemektedir.
Sonra Kur’an’ı Kerim ilahi bir kelamdır. Beşeri olan ifadelerle ilahi olan
Kur’an’ı değiştirmek –Haşa- Allah Tela’ya (c.c.) biz de senin kadar biliriz
gerekli gördüğümüz yerlerde Kur’an’ı –haşa- değişime tabi tutarız demek anlamına
gelmeyecek midir?
Yazarın, değişim projesine meşruiyet
kazandırabilmek için Hz Ömer’in (r.a.) ictihatlarını kendine delil göstermesi
ise iki türlü izah edilebilir; ya Fazlurrahman sadece okuyan fakat okuduklarını
idrak edemeyen ‘Fakih bi’l-İbare’ dir. Ya da nesebsiz çocukların kendilerine
benzettiği herkese aidiyet iddiasında bulunmaları gibi meşruiyet telaşına düşmüş
akla ziyan bir ameliye içerisindedir. Çünkü Hz Ömer’in (r.a.) içtihatları
Kur’an’ın değiştirilmesinin değil bilakis değiştirilmeden zamanın değer
yargılarını değiştirebileceğinin şahitleridir.
Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.) içtihatları
incelendiğinde görülecektir ki, onların özünde -hükümlerin illetleri
çerçevesinde- toplumsal faydayı temin ve zararı def etme vardır. Bu ise fıkhın
esasıdır. Bundan dolayıdır ki Hz Ömer, (r.a.) uygulamanın şartları tahakkuk
etmeyip hükmün illeti ortadan kalktığında, ya da hükmün uygulanmasıyla cemiyet
adına bir zarar oluştuğunda o zararı def etme gayesiyle bazı hükümleri geçici
olarak tatbik etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat bunu yaparken bir başka nassla amel
etmiştir. Fazlurrahman’ın zannettiği gibi ne olursa olsun değişim mantığı ile
ayetlerin açık anlamlarını kendi görüşü ile değiştirmemiştir. Zaten böyle bir
ameliye içerisinde olmasına ne Kur’an’ı Kerim ne de Hz. Ömer’in (r.a.) imanı
müsaade eder.
Yazarın değişim projesine delil gösterdiği Hz
Ömer’in (r.a.) içtihatlarını, bir örnek üzerinde tahlil ederek gerçekte akla
değil fıkhın esas kaynaklarına dayandıklarını ispat etmeye çalışalım: Bilindiği
gibi -kesilmesine dair ayet[28] olmasına rağmen- Hz Ömer, (r.a.) aşırı kıtlık
yılında hırsızın elini kesme hükmünü durdurmuştur. Nitekim Müzeyne’den bir
adamın devesini çalan Hatıb b. Beltea’nın kölelerine sirkat haddini (el kesme
cezasını) tatbik etmemiştir. Bunun temelinde ise, Hz Ömer’in (r.a.) hükmün
illeti, hikmeti ve uygulama şartlarını etraflı bir şekilde idrak etmesi
yatmaktadır. Gerçekte hırsızlık, başkasının malına tecavüz etmek olduğundan
aşağılık bir suçtur. Bu yüzden onu ortadan kaldırabilmek için el kesme cezası
uygun bir cezadır. Fakat hırsızlığın el kesmeyi gerektirir bir suç olması bir
çok şartın gerçekleşmesine bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de zaruret halinin
olmamasıdır. Çünkü “Zarurutler haramları mübah kılarlar.”[29] Zenginin fakiri
doyurmadığı, insanların aç kaldığı, aşırı derecede kıtlığın hakim olduğu bir
zamanda yapılan hırısızlık el kesmeyi gerektiren bir ceza olmaktan ziyade, haram
olmasına rağmen zaruret halinde mubaha dönüşen ameliyeler kabilinden olur.
Dolayısıyla böyle bir durumda hırsıza el kesme cezası uygulanmaz.
Ayrıca Allah Rasulü (s.a.v.) savaşta hırsızın
elinin kesilmeyeceğini söylemiştir. Çünkü savaş olağan dışı bir durumdur. Böyle
bir durumda hırsızın elinin kesilmemesi ondan daha meşakkatli olan şiddetli
kıtlık zamanında evleviyetle kesilmemesini gerektirir.
Hz. Ömer’in (r.a.) bu nevi uygulamaları ne hükmün
neshedildiğine ne de kaldırıldığına işaret eder. Bilakis Onun hükmün illeti ve
şartların tahakkukunu derin bir anlayışla kavradığına, büyük bir müçtehit
olduğuna delalet eder.
Külli ve Cüz’i İlkeler Sistemi
Fazlurrahman’ın Kuran’i hükümleri küllî ve cüz’î
olmak üzere iki kategoriye ayırması; küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri
zaman üstü bir kimlikle değerlendirilmesi, cüz’i/tikel dediklerini ise tarihsel
olarak niteleyip onların gayelerinden iyilik, adalet, yardımlaşma gibi genel
hükümler çıkarması bütünüyle akli delillere dayanmaktadır.[30] Çünkü, onun bu
uygulamasına referans olabilecek hiçbir nakli delil yoktur. Gerçi fakihler
genellik ifade eden şer’i nassların delaletlerinden, fıkıh usulunün
prensiplerinden ve hükümlerin illetlerinden hareketle genel kaideler
oluşturmuşlardır. Nitekim Karafi bu noktada şunları söylemektedir: Şeriat-ı
Muhammediyye; usul ve furu olmak üzere iki bölümden oluşur. Usul de kendi içinde
iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki olan ‘Usul-u Fıkh’ın ağırlıklı konusu emrin
vucuba, nehyin harama delalet etmesi gibi, Arabi lafızlardan mülhem olan
hükümlerin kaideleri hakkındadır. İkincisi ise, (Mecellede olduğu gibi) fıkhi
hükümlerle alakalı genel kaidelerden bahseder.[31] Fakat gerek Fıkıh Usulu
gerekse fıkıhla alakalı genel kaidelerin hiçbiri had cezaları, faiz, gibi
muayyen konulara çözüm getiren ayetlerin uygulama alanlarını ortadan kaldırma
gibi bir gayeye mebni değildir. Bu kaidelerin tespit edilmesinin asıl gayesi
sınırlı sayıdaki ayetleri sınırsız olaylara etkin kılabilmektir. Fakat
Fazlurrahman’ın tespit ettiği külli ve cüz’i sistemin hedefi ise modern zamanda
kendilerine uygulama alanı bulunamayan! ayetleri devre dışı bırakmaktır. Nitekim
Fazlurrahman bunu açıkça ifade etmekten de çekinmemektedir: “Hz. Peygamber
(s.a.v.) kabilelerle sınırlı dar bir alanda görev yapmıştır; bundan dolayı geniş
toprakların ve bütün halkların söz konusu edildiği bir yerde aynı uygulamayı
gerçekleştirmek imkansızdır.”[32]
Bu ifadelerin temelinde Aydınlama aklının
ilerlemeci tarih anlayışı vardır. Bu yüzden Fazlurrahman Kur’an’ın hükümlerine
modern zamanda uygulama alanları bulamaz.
Yazarın tikel olarak nitelediği ahkam ayetlerinin
getirdiği çözümlerin belli bir tarihte görevlerini tamamlayarak hukuki alandan
çekildiklerini düşünmesi, ayetleri neshetmenin ötesinde bir izah kabul etmez.
Halbuki bir ayet, ancak başka bir ayetle nesh edilebilir. Allah Rasulü’nün
(s.a.v.) irtihallerinden sonra yeni bir ayet gelmediği ve gelmeyeceğine göre,
ahkam ayetlerini neshetme yetkisi, Fazlurrahman’a kim tarafından verilmektedir.
Yoksa kendisinde ilahi bir güç mü vardır?
Fazlurrahman’ın ilkeler çerçevesinde geliştirdiği
anlayış usulunde neler bağlayıcıdır? Mesela neye göre hükümleri cüz’î ve küllî
diye ikiye ayırmaktadır. Bu ayırımda ona neler referans olmaktadır? Fıkıhla
alakalı hükümler cüz’î kabul edilirken fıkhın ibadet bölümünü oluşturan namaz,
oruç, hac ve zekatla alakalı hükümler cüz’î olmalarına rağmen niçin onlardan da
birtakım ilkeler çıkarmamıştır? İbadetlerin Batı emperyalizmine zararı, siyasi
içerikli ayetlere nispetle daha az olduğundan dolayı mı (şimdilik) onlara
dokunmamıştır?
Asırların birikimiyle şekillenen “usul’ü fıkıh”
ilmini geçersiz kabul eden ve kabul ediş neticesinde manayı ayetlerin
lafızlarından çıkarma yerine- lafzı insani addedip, ayetlerden bir takım ilkeler
çıkaran yazar kendisine daha serbest bir hareket alanı icat etmiştir. Bağlayıcı
hiçbir esasın olmadığı “ilkeler sisteminin” serbest bölgesinde Batılı değerler
daha kolay alınacak ve hiçbir sorun yaşanmadan meşrulaştırılacaklardır.
Kuran tespit edilen ilkelerle doğru anlaşılabilme
kriterlerini yitirecek ve her hızlı modernist Ona istediği manayı kolayca
söyletebilecektir. Böyle bir anlayışa teslim edilen Kur’an’ın muteber manası,
Kelami İlahinin anlattığı mana değil, Kuran’ı anlamak isteyenlerin Kuran’dan
anladıkları mana olacaktır. Böyle bir ortamda banka faizinin meşrulaştırılması,
had cezalarının kaldırılması, baş örtüsünün tarihselleştirilmesi pekala
mümkündür.
Allah Rasülü (s.a.v.) asırlar önce buyurmuşlardı
ki; ‘Öyle bir zaman gelecek ki herkes Kuran’dan anlamak istediğini
çıkaracaktır.’[33] Tarihselcilik, tarih boyu anlaşılmak istenen hevai manaların
Kur’an’a en muhalif duran versiyonudur.
Çift Yönlü Hareket
Fazlurrahman’ın önerdiği tefsir usulunün en temel
unsuru olan iki yönlü hareket sisteminin ilk aşaması yani Kur’an’ı anlamak için
nazil olduğu zamana gitme ameliyesi klasik tefsir usulunun de önemle üzerinde
durduğu bir husustur. Nitekim müfessirler ayetlerin sebebi nüzüller bağlamında
anlaşılmasına önem vermişler ve her hangi bir ayetin anlaşılması noktasında bir
müşkilleri olduğunda onu nuzul dönemine giderek sebeb-i nüzülün ışığı altında
çözmüşlerdir. Ayetlerin –bir kısmının- hususi sebeplere müncer olmaları onlardan
genel hükümler çıkarmaya mani değildir, anlayışı çerçevesinde hareket etmişler
ve söz konusu ayetleri bu bakış açısıyla bütün zaman ve mekana müdahil
kılmışlardır. Müfessirler Kur’an’ı açıklama görevi kendisine verilen
Efendimiz’in hadisi şeriflerini de, vahyin inişine, Cebrail’in (a.s.) gelişine
tanık olan ashab’ın mütalalarını da dikkate almışlar Onlara rağmen tefsirde
bulunmaktan istinkaf etmişlerdir. Ehli sünnet alimleri ile Kur’an’ın nüzül
devrine gitme husunda fikir birliği içinde olan Fazlurrahman, Kur’an’ı bu güne
taşıma noktasında bütünüyle onlara muhalif olan bir yola sapmaktadır ki o da
hevai usullerle tesbit ettiği ilkeler zarfında ahkam ayetlerini neshetme
teşebbüsüdür. Yazar, nüzül döneminden modern çağa, Allah Teala’nın vahyettiği
Kur’an yerine tarihselci anlama usulunun beşeri formlara hasrettiği bir takım
hevai ifadeleri taşımaktadır.
Muayyen çözümler içeren ayetlerden ‘genel sosyal ve
ahlaki ilkeler’ çıkarılır, sonra da bunların meşru ve ilahi olduğuna dair başka
bir delil getirilmezse, söz konusu çözümlerin ayetin hem lafzı hem de manası ile
hiçbir irtibatı kalmaz. Lafız ve mana ciheti ile ayetlerle irtibatı kopan bu
nevi ilkelerin de dini bir geçerliliği olmaz.
Israrla Kur’an’ı Kerim’in bir ahlak kitabı olduğuna
vurgu yapan, ulemayı da bu ahlak kitabını, hukuki hükümlerin esası kabul
etmelerinden dolayı tenkit eden yazarın gelecek vadeden bir İslam Hukukundan
bahsetmesi her şeyden önce kendisiyle çelişki içinde olduğunu göstermektedir.
Çelişkiden kurtulmasının yolu ise külli, cüzi ya da çift yönlü anlayış usuluyle
uğraşarak yeni usullerin tespit edilmesine mesai harcama yerine, açıkça ahkam
ayetlerini kabul etmediğini ilan etmesidir. Fakat böyle bir yaklaşım bağlıları
nezdindeki sıkı Müslüman imajını zedeleyeceğinden mütalanın, ileriki adımları bu
günün tarihselcilerine havale edilmiştir.
Bütüncül-Tarihi Yaklaşım
Fazlurrahman’ın, klasik tefsir usulune alternatif
olarak geliştirdiği tarihselci anlayış usulunun önemli unsurlarından biri olan
“bütüncül-tarihi” yaklaşımının ‘bütüncül’ bölümü, klasik tefsir anlayışının
öteden beri izlediği önemli bir tarzdır. Nitekim müfessirler, kaleme aldıkları
tefsirlerin tamamında Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almışlardır. Öyle ki
bütüncül okumalar tahsis, delâletü’n-nas, işaretü’n-nas, gibi Kur’ani bütünlüğü
gerekli kılan anlayış usullerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Fakat
Fazlurrahman’ın arayıp da ulemada bulamadığı bütüncül okuma Kur’an’ı
tarihselleştirip yedinci asırda bırakmak sonrada külleri arasından bu güne
emperyalizmin menfaatlerine dokunmayan birkaç ahlaki ilke taşımaktır.
Gerçekte bütüncül okumayı ihmal edenler Ehl-i
Sünnet uleması değil modernistlerdir. Zira fakülteyi bitirdikten sonra akademik
çalışmaya yönelen, çalışmasını da bir konu üzerinde yapan, bu yüzden İslami
ilimleri etraflı bir şekilde okuma imkanı bulamayan bir akademisyenin beş altı
yaşlarında İslami ilimleri tahsile başlayan yirmi yaşlarına geldiğinde ise bütün
ilimlerden umumi icazet alan bir molla kadar İslami ilimlere vakıf olmadığı
aşikardır. Örneğin, hadiste profesör olan kaç tane akademisyen bir hocadan
Buhari’yi okumuştur. Fakat Buhari’yi baştan sona bir hocadan okumadan Buhari
üzerine oryantalistlerin neşrettikleri eserleri okuyan ve bu ameliyeden
cesaretle Buhari hadislerini tenkit eden bir çok profesör vardır. Bütüncül
anlama için bir müfessirin Kur’an’ı, Kur’an ilimleri ile birlikte, bir
muhaddisin de Buhari’yi birkaç şerhi ile birlikte okuması zorunlu değildir
derseniz biz de bu adamlar kebabı etsiz de yapabiliyorlar demekten başka bir
ifade bulamayız.
Ez her cihet Şer’î ilimlere kısmi vukufiyet
modernistlerin Kuran’ı ve Kur’ani ilimleri bir bütün surette okumalarına engel
olmuştur.
Yazarın teklif ettiği yaklaşımın ikinci ayağı olan
“Tarihi”lik ise Batıya aittir. Pozitivist akla, insanüstü, tarih üstü İsa’yı
anlatamayan Batılı adam, tarihselcilikle İsa’yı (a.s.) anlaşılır kılmayı
hedeflemiştir. Bir anlamda tarihselcilik, doğruyu yanlıştan ayıklama
ameliyesidir. Kilise, tarihselciliği kabul ederek tarihi bir şahsiyet olan
İsa’yı (a.s.) aynıyla yarınlara taşıyamayacağını, çünkü şartların tarihin bir
devresinde vuku bulup nihayete erdiğini itiraf etmiştir.
Ayrıca tarihselciliğin alenen icra edildiği
yıllarda, kilisenin elinde beşeri özellikleri baskın olan bir İncil vardı.
Tarihi bir varlık olan insanı idrak etmek nasıl tarihi bir bakış açısını gerekli
kılıyorsa beşerileşen İncil de ancak beşeri yoldan hareketle anlaşılabilirdi.
Fakat Kur’an’ı Kerim, vahyedildiği şekilde bu güne ulaşan ve kıyamete kadar
gelecek insanların kitabı olan, ondan sonra kitap gelmeyeceği bildirilen ve
bundan dolayı evrensel olması zorunlu addedilen bir kitaptır. Onun kabul
edilmesi ise, Allah Teala’nın yedinci asırdan sonra gelen insanları ihmal etmesi
anlamına gelirdi. Bunun için hikmeti ilahi onun tarihi değil evrensel olmasını
gerekli kılmaktadır. Fakat bunu anlayabilmek için her şeyden önce Onun Kelami
İlahi olduğunu kabul etmek gerekir.
Kuran’ın tarihi bir ortamda inmesi, muhataplarının
belli bir sosyo-kültürel konuma sahip olmaları evrenselliğini ihlal etmez. Çünkü
O, konuşan, susan, gülen, rızık talep eden, sevinen, üzülen ve bu vasıflarını Hz
Adem’den (a.s.) bu tarafa sürekli fıtratında saklayan insana konuşmaktadır.
İnsan fıtrat olarak nasıl hep aynı kalıyorsa o fıtrata konuşan Kur’an da
değişmeden aynı kalmalıdır. Fakat Doğunun perişanlığını, Batıya galibiyet
getiren akılla aşmaya çalışan Fazlurrahman, sürekli evrenselliğine vurgu yapan
Kuran’ı Kerimin fıtrata konuşan duruşunu kavrayamamıştır. Çünkü onun referansı
Batılı adamın anlayış usuludur.
Tarihsel olduğuna dair tek bir kelimelik beyanı
olmayan Kuran-ı Kerim’i modern zamanın pozitivist aklına uydurabilmek için
tarihselleştirmek ve bu ameliyeyi “İslâmî” başlıklarla ifade etmek sadece
muhatabı aldatabilmek için zarfı değiştirmek gibidir. Bu yüzden tarihselcilik
Kuran’a dönmek yani Kuranileşmek değil Kur’an’ileşmek zarfı içinde icra edilen
Garbileşmektir
O, ezelden ebede okunan bir ilahi kelamdır. Beşere
ait bir nesne değildir. Dolayısıyla tarihselcilik gibi metin yazarlarının
niyetlerini anlamada kullanılan hermenötik yaklaşım da ona tatbik edilemez. Zira
Ontolojik olarak farklı olanlar farklı usullerle mülahaza edilirler,
edilmelidirler.
Ulema
Fazlurrahman, Batı’dan iktibas edip, Kur’an’a
uyarladığı tarihselciliğin meşruiyet kazanıp yaygınlaşmasının önünde, en büyük
engel olarak fakihleri görür. Bu yüzden onları uygulanabilir bir hukuk sistemini
tesis ve hukukla ahlak arasındaki ilişkiyi tesbit edememekle itham eder.[34]
Kelam alimlerinin irfan ve iftiharla dolu ameliyelerini ise bin yıllık kutsal
ahmaklık[35] olarak niteler.
Fazlurrahman’ın uygulanabilir bir hukuk sistemi
tesis edememekle itham ettiği fakihler dünya hukuk tarihinde ilk defa hukuk
metodolojisini (fıkıh usulu) tesis eden ve bu noktada bütün dünya hukuk
sistemlerine önderlik eden ilim ve fikir tarihinin dehalarıdırlar. Devlet-i
Aliye’nin Şeyhu’l-İslam’larından Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) ise bu noktada
şunları söylemektedir: Ulemanın tedvin ettiği ve hacimli ciltler içinde bize
ulaşan fıkıh ilmi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğine mucize olarak
yeter.[36] Bu ifadeler fıkhi hükümleri uygulamadan sorumlu en üst merci olan
Meşihat’i İslamiyye’nin sahibine aittir. Şayet uygulamada problem olsaydı bundan
ilk önce şikayet edenlerden birisi de Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) olmalıydı.
Mecelle tecrübesiyle zahir olmuştur ki, Fıkıh tek
bir mezhebinin muhtevasıyla, bütün bir insanlığı idare edecek bir hukuki
birikime sahiptir. Bu gün İslam ülkelerinde fıkhi hükümlerin uygulanmayışı ise
fakihlerin acziyeti ya da fıkhın yetersizliğinden değil bilakis Batı
Medeniyetine pazarlıksız teslim olan siyasi idarelerin anlayışından
kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla fıkhın siyasi hayattan tecrit edilmesinin arka
planında Fakihlerin acziyeti değil, Batılılaşma sevdası aranmalıdır. Bu yüzden
Fazlurrahman tenkit oklarını yanlış hedeflere göndermektedir. Tıpkı acemi bir
savaşçı ya da gönüllü bir işbirlikçisi gibi kendi mevzilerini vurmaktadır.
Büyük bir fakih olan Hocam bir tarih
Fazlurrahman’ın konferans vermek için ders okuttuğu yere geldiğini, konferanstan
önce sınıfını ziyaret ederek Hidaye’nin kölelik bahsini ihtiva eden dersini
dinlediğini, dersin sonlarına doğru usul gereği dersle alakalı bir takım
mütalalar serdetteğini ve Hanefi Fakihlerinin kölelik bahsini işleyişene hayran
kaldığını, A.B.D.’ye dönünce bu hususla alakalı mütalalarını tekrar gözden
geçireceğini söylediğini anlatmıştı.
Mustafa Sabri Efendi’nin söylediklerini, Hocam’ın
anlattıklarını ve fıkhi eserlerin bedihi mükemmelliğini yan yana koyduğunuzda
Fazlurrahman’ın ifadelerinin oryantalist ezberlere dayanmanın ötesinde hiçbir
mesnedinin olmadığı görülecektir.
Fazlurrahman’ın söylediğinin aksine fıkıhla ahlak
iç içe değerlendirilmiştir. Nitekim fıkhi bir meselenin bir kazai bir de diyani
yönü vardır. Diyani yönde ise iman ve ahlakın tahakkümü mevcuttur. Örneğin
mahkemede hasmına karşı gerçeği ihtiva etmeyen deliller getiren iddiacı/müddei,
hukuken haklı iken, aleyhinde delil getirilen/müddea aley, ise diyaneten
haklıdır.
Az gelişmiş coğrafyanın kompleksli aydınına göre,
gelenek hurafelerin mahşeridir. Dolayısı ile ulemanın tekrardan ne dediğine
dönüp bakmak çok da önemli değildir. Bu yüzden hadiselere oryantalist ezberler
doğrultusunda çözümler getirmek en isabetli! yoldur.
Müçtehit imamlarla/mezheb sahipleri ve onların
usulerine göre fıkhi ameliyelerini inşa ve idame ettiren fakihlerle anlaşamayan
Fazlurrahman Batıdan iktibas ettiği Aydınlanma artığı tarihselci yaklaşımla
anlaşmakta hiç de zorlanmamıştır.
Oryantalizmin kurgulayıp Müslüman modernistlerin
eline tutuşturduğu kızıl yüzlü tarihselcilik bu gün İslam coğrafyasında yeşil
bir maskeyle dolaşmaktadır. Müslümanlarsa, maddi perişanlıklarını aşabilmek için
ağzı laf yapan bu yeşil maskelileri hiç yüksünmeden dinlemekte ve gerçekten
onları dert ortakları zannetmektedirler. Çünkü dinledikleri insanların tamamı
Fazlurrahman gibi müslüman babaların müslüman çocuklarıdır. Ne var ki
aldatılmışlar ve masum insanları aldatmaktadırlar.
Hüküm
Kur’an’ı Kerim kendinden doğmayan ve Onunla
uyuşmayan bütün değer yargılarıyla hesaplaştı. İlahi olanı beşeri olanla,
beşerin arzularını dikkate alarak uzlaştırmayı reddetti. Hayata müdahil oldu,
hükmetti. Sorunsuz bir cemiyet vücuda getirdi. Çirkini kaldırıp güzeli, en
güzeli, güzeller güzelini getirdi. Bu yüzden Onun yürürlükte olduğu çağlar
insanlık tarihinin en güzel çağlarıydı. Ne kapitalizmde olduğu gibi zengin adına
fakire haksızlık etti ne de Komünizmde olduğu gibi devlet adına zenginin malına
el koydu. Fert ve cemiyet nizamını adalet üzerine tesis etti. -Çünkü O, her şeyi
en doğrusu ile bilen ve buna göre vahyeden Allah Teala’nın kelamıdır.
Emperyalizmin değer yargılarını reddediyor diye
böyle bir kitabı tarihselleştirmeye kalkışmak Kuran’a değil emperyalizme hizmet
etmektir. Kur’an’ın emperyalizmle olan mücadelesinde tarihselciliği tercih
ederek emperyalizmden yana tavır alan Fazlurrahman, yanlış bir anlayış usulunden
yana tavır aldığından Kur’an’ı anlama bahtiyarlığına erememiştir. Zira Kur’an,
kendisini etkilemeye çalışan bir bakış açısı yerine kendisinden etkilen bir
bakış açısıyla anlaşılabilir. O, kulların istediği manayı değil yalnız Allah
Teala’nın muradını verir.
————————————————–
[1] Temelde pozitivist bilim mantığına karşı
olduklarını söylemelerine rağmen ayetleri söz konusu mantık çerçevesinde
açıklamaya özen gösteren İctimai Tefsir Anlayışının en uç örneklerinden bir
tanesi Muhammed Abduh’un Fil Suresi tefsiridir. Abduh söz konusu sürenin
tefsirinde Ebabil Kuşlarını önce sinek ardından mikrop, taşları da sineklerin
ayaklarına bulaşan toz zerreleri olarak tevil eder ve bunu garip bir şekilde
rivayetlerin ittifak ettiği bir husus olarak niteler. Ayrıntı için bkz: Muhammed
Abduh, Tefsiru Cuz’i Amme, Matbaatu’ş-Şa’b, Mısır, ty., s.118 vd.
[2] Temelinde Allah’ı inkar yatan doğa bilimiyle,
Allah’ın vahyi Kuran’ı anlamaya çalışan ve bunu sistemleştirebilmek için
İngilizlerin desteğiyle 1875’de Aligarh’de “Mohammadan Anglo-Oriental College”
adıyla -daha sonraları üniversiteye dönüşen- bir kolej kuran Ahmed Han’a göre
kainata sebep-sonuç sistemi hakimdir. Kainat bu çerçevede yönetilmektedir. Her
şeyin yaratıcısı yani ilk sebebi Allah, tabiat kanunlarını kesin olurluğa
bağlamıştır. İşte bu yüzden kainatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan
etmemektedir. Bu anlayıştan hareket eden Ahmet Han, peygamberlerin mucizelerini
ve velilerin kerametlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nassları tabiat
kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışmıştır. Hayatı ve fikirleri için
bkz. Abdulhamit Birışık, Hint Altkıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İnsan
Yayınları, İstanbul, 2001, s.324 vd.
[3] ‘Çağımızda ki tefsirin asıl hedefi sırf edebi
olmaktır’ diyen el-Huli’nin görüşleri için bkz. Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman
er-Rumi, İtticahu’t-Tefsir fi Karni’r-Rabi’ Aşer, Arabistan, 1986, III, 876-892.
[4] Ömer Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları,
Kitabiyat, Ankara, 2004, s. 81.
[5] ‘İslami Çağdaşlaşma’, İslami Araştırmalar, s.
314-320; Hayrettin Karaman , ‘Tefsirde Eski-Yeni Tartışması’, Kur’an’ı Kerim,
Tarihselcilik ve Hermenötik, Yeni Ümit Kitaplığı, İzmir, 2003, s. 30.
[6] Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, Beyan
Yayınları, İstanbul, 2001, s.182.
[7] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, (çev. Hayri
Kırbaşoğlu), Ankara, 1990, s.67.
[8] Fazlurrahaman, İslam ve Çağdaşlık, s. 78.
[9] ‘Eyüp Han Döneminde Bazı İslami Meseleler’ ,
İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.309.
[10] Fazlurrahman, İslami Çağdaşlaşma; Alanı,
Metodu ve Alternatifleri, (çev. B.Demirkol), İslami Araştırmalar Dergisi,
Ankara, 1990, IV, 4, s.4
[11] Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.
[12] Fazlurrahman,Tarih Boyunca İslami Metodoloji
Sorunu, (çev. Salih Akdemir), Ankara, 1995, s.22-23
[13] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.94-95.
[14] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.91-95
[15] Kur’an, Furkan (25):1.
[16] Bkz. Muhammed b. Ömer Fahruddin Razi,
Tefsiru’l-Kebir, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XXIV, 40; Muhammed b.
Yusuf Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, VI,
440.
[17] Kur’an, En’am(6): 90.
[18] Bkz. Razi, a.g.e., XIII, 59; Reşid Rıza,
Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, VII, 505.
[19] Kur’an, Fussilet(41): 43.
[20] Kur’an, Bakara(2): 232.
[21] Ebu Hayyan, a.g.e., I, 488.
[22] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u
Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399, III, 687.
[23] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili,
İstanbul, 1936, V, 3644.
[24] Kur’an, Kıyame(75): 19.
[25] Kur’an, Kıyame(75): 16-18; Ayrıca bkz. Taha(20):
16.
[26] Razi, a.g.e., XXX, 198.
[27] Kur’an, A’la(87): 6.
[28] Bkz. Kur’an, Maide(5): 38.
[29] Ebu Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyub İbn
Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Kitabi’l-Arabi,
Beyrut, 1996, III, 13-15; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye,
Müessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, s.103.
[30] Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.
[31] Bkz. Ebu’l-Abbas Ahmed b. İdris el-Karafi, el-Furuk,
Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, I, 6.
[32] Fazlurrahaman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji
Sorunu, s. 187.
[33] Ebu Davut, Sünen.
[34] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 285-287.
[35] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 282.
[36] Mustafa Sabri, Mekıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem
min Rabbi’l-Alemin ve İbadihi’l-Murselin, Dar-u İhyai’t-Turas, Beyrut, 1992, IV,
315.
Kaynak: www.inkisaf.net