Bismillâhirrahmânirrahîm
İslam adına herkesin, aklına geleni söyleme
özgürlüğüne (!) sahip olduğu günümüz Türkiye’sinde, Akait’ten Fıkh’a,
Tasavvu’tan Hadis/Sünnet’e kadar her konuda ortaya atılan bir yığın iddia,
beyinleri ve kalpleri allak bullak ediyor. Ne gariptir ki, müsbet ilimler
konusunda yaşanan uzmanlık alanları ayrışması ve bu alanda genel çerçevede bilgi
ve formasyon sahibi olanların dahi, uzmanlık isteyen noktalarda “bu benim saham
değil” diyerek geri çekilmesi vakıası, nedense İslamî konular söz konusu
olduğunda birden kaybolmakta ve herkes uzman kesilmektedir.
Hal böyle olunca, İslam adına ortaya konduğu
söylenen birbiriyle taban tabana zıt yığınla iddia ve tezin dolaşması kaçınılmaz
hale gelmektedir. Ehil kimselerin sürekli olarak susmayı tercih etmesi ya da
sesini yeterince yükseltmemesi sonucunda halk, rüzgârın önündeki kuru ve
korumasız yapraklar misali bir oyana, bir buyana savrulmaktan kurtulamamaktadır.
İslam adına ortaya atılan iddialardan birisi de,
bir özel televizyon kanalının, ülkemizin güney bölgelerinde yaptığı çekimlerden
oluşan bir seri yayınından sonra bugünlerde gündeme iyice yerleştiği görülen
reenkarnasyon teorisidir. Sözünü ettiğimiz programda, sadece reenkarne olduğu
söylenen kimseler değil, “konunun uzmanları” da konuşturuldu. Bu uzmanlar da
birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergileyince, neticede ortada kalan, koca bir soru
işareti oldu.
Hatta yakın bir zaman önce, yine bir özel
televizyon kanalında, yanılmıyorsam Psikoloji alanında uzman olan bir Doçent,
reenkarnasyon meselesinde İslam’ın ne dediğine bir türlü karar veremediğini
söyledi ve programa kendisi gibi konuk olarak katılmış olan Prof. Dr. Süleyman
Ateş’e hitaben,
– “Gerçekten bu konuda teologlar bir kanaate
varsalar çok rahatlayacak ve İslam’ın konu hakkındaki görüşünü kabul edeceğim.
Lütfen siz teologlar bu konuda İslam’ın görüşünü artık ortaya koyun” anlamında
hafif sitem yollu bir söz söyledi.
Gerçekten de, acaba İslam Dini reenkarnasyon
konusunda ne diyor? Bu teoriyi bir inanç esası olarak kabul etmenin İslamî
açıdan herhangi bir sakıncası var mıdır? Kur’an ve Sünnet’te bu teoriye
inanmamızı engelleyen hususlar var mıdır? gibi sorular, konu hakkında yeterli
bilgisi olmayan kamuoyunun aklını iyiden iyiye kurcalamaya başladı.
Biz, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adıyla
neşredilen seri çalışmamızı I. cildinde[1] Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün
konuyla ilgili iddia ve yaklaşımlarını ayrıntılı olarak ele almış ve meseleyi
Kur’an ayetleri çerçevesinde geniş bir şekilde incelemiştik. Öztürk’ün
reenkarnasyon yaklaşımını ve bizim bu yaklaşıma getirdiğimiz eleştirileri merak
edenlerin, bu çalışmamızı okumalarını tavsiye ederiz.
Bu yazıda ise daha ziyade Prof. Dr. Süleyman
Ateş’in konuyla ilgili olarak söyledikleri üzerinde duracak ve perspektifimizi
biraz daha değişik tutacak, zaman zaman da mezkûr çalışmamızda yer verdiğimiz
bir kısım noktaları –zorunlu olarak– burada da zikredeceğiz.
Reenkarnasyon nedir?
Reenkarnasyon kısaca, bir insanın ölümünden sonra
ruhun, başka bir insan bedenine girmesi, ikinci beden öldükten sonra üçüncü, o
öldükten sonra dördüncü… bedenlere girerek dünyadaki hayatına devam etmesi ve
bunun böylece sürüp gitmesidir. Yaygın olarak Hinduizm’den geldiği sanılmakla
birlikte, aslında Eski Yunan’a kadar giden Tenasuh inancı ile sık sık
karıştırılmaktadır.[2]
Bu düşünce daha sonra Hinduizm’e geçmiş ve kadim
Hint düşüncesindeki “Karma” inancının temelini oluşturmuştur.
Esasen Hinduizm’de “Avatara” diye ifade edilen
“hulûl/tenasuh” inancına göre tanrı Vişnu, insan şeklinde cisimleşir ve
kurtarıcı sıfatıyla yeryüzüne gelir. Nitekim Hinduizm’de temel bir yeri olan
Rama ve Krişna, aslında tanrı Vişu’nun iki “avatara”sından ibarettir.[3]
Yine “Karma” inancına göre göre ruh, sonu olmayan
bir tenasuh zinciri içerisinde gidip gelir. Ölüm bir son değil, bir halden
diğerine geçiştir. Her ölümden sonra, kendi derecesine göre yüksek veya alçak
olarak yeniden doğar. Bir önceki hayatında iyilik özellikleri ağır basmış ise,
daha sonraki hayatında tanrı olarak bile dünyaya gelebilir. Bu onun mükâfatıdır.
Ancak daha önceki hayatı kötülüklerle geçmişse, sonraki hayatlarında bitki veya
hayvan olarak dünyaya gelir. Bu da onun cezasıdır.[4]
Zaman içinde farklı kültür ve inanç havzalarında
değişik inanış biçimleri ve tezahürler ile kendisini gösteren –örneğin eski
Mısır’da ölülerin mumyalanmasının sebebi, ruhun, eski bedenine yeniden döneceği
inancıdır– reenkarnasyon düşüncesi, modern zamanlarda farklı tez ve iddialarla
dile getirilmeye başlamıştır.
Burada şunu da zikretmeliyiz ki, reenkarnasyon ile
tenasuh, birbirinden farklı şeylerdir. Tenasuh, insan ruhunun, insanlara
geçebileceği gibi –kişinin hayattayken yaşadığı hayat tarzına bağlı olarak–
hayvanlara, hatta bitkilere dahi geçtiğini kabul eden inancın adıdır. Buna
“transmigration” (ruh göçü) de denir.
Reenkarnasyonda ise insan ruhunun, insandan başka
varlıklara geçmesi sözkonusu değildir. Tenasuh inancı ile reenkarnasyonun ortak
yanı, her iki inanışta da ruhun, bir beden öldükten sonra başka bir bedene
geçtiğinin kabul edilmesidir. Ancak reenkarnasyonda ruh, sadece insanlarda
reenkarne olur; insan dışındaki varlıklarda bedenlenmez.
Tıpkı tenasuh inancı gibi, özellikle ahiret inancı
olmayan kültür ve inanış biçimlerinde kendisine yer bulan reenkarnasyon;
düşüncesi ve bu düşüncenin niteliği konusunda ileri sürülen tezlerin kendi
içinde taşıdığı tutarsızlık, çatışma ve bağdaşmazlığın, bu tezin ciddiye alınma
şansını kendiliğinden sıfıra indirdiği vakıası bir yana, bu tezin
savunucularının cevaplandırması gereken ve fakat şu ana kadar tatminkâr bir
biçimde cevaplandırılamamış olan pek çok sorunun hâlâ ortada bırakılması ilgi
çekici bir husustur.
Reenkarnasyona ilişkin olarak bu teoriyi savunanlar
arasındaki görüş ayrılıkları, neticede şu paradoksal manzarayı ortaya
koymaktadır:
Kimilerine göre bir beşer varlığı, değişmez biçimde
hep aynı cinsiyette bedenlenirken diğerlerine göre bu konuda herhangi bir kural
yoktur ve ruh, kimi kez erkek, kimi kez de dişi olarak bedenlenebilir.
Yine kimilerine göre bu erkek ve dişi olarak
bedenlenmelerde az ya da çok muntazamlık arz eden bir dönüşümlülük vardır.
Bazıları insanın sürekli olarak yeryüzünde reenkarne olduğunu söylerken, diğer
bazıları insanın güneş sisteminin diğer gezegenlerinde ve hatta herhangi bir
yıldızda da bedenlenebileceğini söylemektedirler. Yine bazıları, başka bir
gezegene geçmeden önce, yeterince tekâmül etmek için yeryüzünde ardarda pek çok
kez bedenlenildiğini kabul ederler.
Kimilerine göre yeryüzündeki bedenlenmelerin son
derece uzun bir süre boyunca gerçekleşmesi söz konusudur; bir beşer ırkı bu
devreyi tamamladıktan sonra başka bir kürede yeni bir “bedenlenmeler dizi”sine
başlar ve bu böylece devam edip gider.
Yine kimileri, yeniden bedenlenmenin hemen ya da
çok kısa bir süre sonra gerçekleştiğini söylerken; kimileri de bedenlenmeler
arasında çok uzun süreler bulunması gerektiği kanatindedirler. Bir kısım
teorisyenler ise önceleri bu sürenin on iki ile on beş yüzyıl arasında
değiştiğini ileri sürerken, daha sonraları görüş değiştirerek bu rakamları
önemli ölçüde küçültmüşler ve bu bağlamda kişilerin tekâmül sürelerine göre
ayrım yapmayı daha uygun bulmuşlardır. Bazılarına göre ise bir ruh, çocukken
ölme, ani ölüm gibi istisnaî durumlar dışında ancak yaklaşık onbeş yüzyıl sonra
reenkarne olabilir.[5]
Yine reenkarnasyon teorisini benimseyenler arasında
şu nokta da ihtilaflıdır: Daha önceki bir bedende yaşamış olan bir ruhun, o
beden öldükten sonraki bedenlenmelerinde, aynı anda birden fazla kişide
bedenlenmemesi bir kural mıdır, yoksa aynı anda birden fazla bedende enkarne
olabilir mi? Nitekim Batı’da, bundan önceki hayatında Marie Antoinette olduğunu
söyleyen aynı anda en az oniki kadına, Maria Stuart olduğunu söyleyen altı ya da
yeti tane kadına ve İskender ve Sezar olduğunu söyleyen yirmiye yakın kişiye,
hatta Hz. İsa olduğunu iddia eden pek çok kimseye rastlanmıştır. Bunların hepsi
de aynı anda hayatta olan kimselerdir.[6]
Bu ve benzeri çelişkili görüşler arasında tercih
yapmak ve “doğrusu budur” demek şu ana kadar mümkün olmadığı gibi, bundan sonra
da mümkün olmayacaktır. Zira konu tamamen teorik planda tartışılmaya mahkûmdur
ve reenkarnasyona inanan farklı görüş sahiplerinden hiç birisinin,
sölediklerinin doğruluğunu ispatlama şansı mevcut değildir.
Zira reenkarnasyon inancının, reenkarne olduğunu
söyleyen insanların iddialarından başka bir delili yoktur. Bu iddialar ise
hiçbir zaman birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan vehim, hayal,
halisünasyon ve zanlardan ibarettir. Bu demektir ki, aslında reenkarnasyon
teorisinin esasen hiçbir delili yoktur.
Modern zamanlarda bu inanca teorik bir temel
oluşturulmaya çalışılmış, hatta Tevrat ve İnciller’deki kimi ifadelerden yola
çıkılarak, Yahudilik ve Hristiyanlığın temel metinlerinde de bu inancın mevcut
olduğunu gösteren deliller bulunduğu ileri sürülmüştür.[7]
Reenkarnasyon inancının teorik temeli, insanlar
arasında maddî, fiziksel ve ahlakî bakımdan eşit bir olgunluk seviyesi bulunması
gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.
Modern anlamda reenkarnasyon düşüncesinin
savunucularından Allan Kardec bu konuda şunları söyler:
“Ruhlar doğuştan ya eşittirler, ya da eşit
değildirler, bu hususta kuşkuya gerek yoktur. Şayet (doğuştan) eşit iseler, bu
çeşitli eğilimler niçin?Eşet değilseler, o zaman da onları Tanrı öyle yaratmış
demektir, fakat niçin bazılarına doğuştan bir üstünlük verilmiştir? Böyle taraf
tutmak, onun adaletine ve tüm yarattıklarına karşı duyduğu eşit sevgiye yakışır
mı? Tersine, tekâmüle yönelik bir geçmiş varoluşlar sürecini kabul ettiğimizde
herşey açıklanmış oluyor. İnsanlar doğarken (daha önceki bedenlenmelerinden)
edinmiş oldukları eğilimleri de beraberlerinde getirirler; geçirdikleri yaşam
sayısına göre , çıkış noktasından az ya da çok uzaklaşmışlıklarına göre az ya da
çok tekâmül etmişlerdir. (…) Tanrı, adaletinde, ruhları birbirlerinden farklı
tekâmül düzeylerinde yaratmamıştır; ruhların geçirmiş oldukları yaşam
sayılarıyla ilişkili az ya da çok tekâmül etmişlik, en kesin bir
hakkaniyettir.”[8]
Yine bu konuyla ilgili olarak Leon Denis de şöyle
der:
“Karakterlerin farklılığı, tutumların çeşitliliği,
ahlakî niteliklerdeki oransızlık (ya da bu niteliklerin kiminde az, kiminde çok
olması), tek kelimeyle gözümüze çarpan eşitsizlikler ancak “tekrar tekrar pek
çok kez bedenlenme” olayıyla açıklanabilir. Neden bazı kişiler yeteneklere, asil
duygulara, yüksek özlemlere sahip iken bazılarının da budalalıklar, aşağılık
tutkular ve bayağı güdülerden başka birşeye sahip olmadıkları sorusuna bu
yasanın dışında herhangi bir açıklama aramak boşunadır. Bize bir tak bedensel
yaşam verip, bu denli eşitsiz parçalara bölmüş ve vahşiden uygura, bu denli
farklı ahlakî düzeyler ve yine bu denli farklı maddî zenginlikler vermiş olan
bir Tanrı hakkında ne düşünülebilir? Reenkarnasyon yasası diye bir şey söz
konusu olmasaydı, dünyada büyük bir haksızlık egemen diye düşünülebilecekti… Tüm
bu karanlıkları tekrar bedenlenme (reenkarnasyon) öğretisi aydınlığa
kavuşturuyor. Entellektüel güçleri ya da yetenekleri daha fazla olan varlıklar
daha fazla sayıda yaşamlar yaşamış, (dolayısıyla) daha çok çalışmış, daha geniş
bir deneyim ve yetenekler elde etmiş olan varlıklardır.”[9]
Örnekleri artırmak mümkün. Ancak bu kadarının,
yukarıdaki tespitimizi doğrulamaya yeterli olduğu söylenebilir.
Rene Guenon’un ifadesiyle “tam anlamıyla saçma”[10]
olan bu teorinin, cevap vermesi gereken önemli sorular bulunmaktadır. Bu
soruları şöyle sıralayabiliriz:
1- Eğer ruhlar başlangıçta hep birlikte ve her
bakımdan eşit olarak yaratılmış iseler, daha sonra bu dünyada neden bir kısmı
üstünlük elde ederken, diğer bir kısmı süflî varlıklar olarak yaşamayı
seçmişlerdir?
2- Yoksa bu durum, onların bir seçimi olarak değil
de, “kaderin bir tecellisi” olarak mı ortaya çıkmıştır.
3- Eğer bu durum, kaderin bir tecellisi olarak
ortaya çıkmış ise, sözkonusu ruhlar, daha sonraki bedenlenmelerinde bu tecelliyi
ve ilahî takdiri nasıl değiştireceklerdir?
4- Eğer bu dünyadaki bedenlenmelerinin belli bir
aşamasında şu ya da bu sebeple bir kısım ruhlar, süflî yaşamayı özgür
iradeleriyle kendileri seçmiş iseler, daha sonraki bedenlenmelerinde bu
seçimlerini niçin değiştirsinler?
5- Şayet ruhlar başlangıçta hep birlikte var
olmamış iseler, bir kısmı daha sonra var olmuş demektir. Dolayısıyla da, önce
var olan ruhlar, tekrar bedenlenme sayılarının fazlalığı dolayısıyla tecrübeleri
artmış olarak “olgun insanlar” seviyesinde bedenlenme safhasına ulaşmışlar
demektir. Peki daha sonra var olan ruhların durumu nasıl açıklanacaktır?
Bunların daha sonra var olmaları, dolayısıyla olgunluğa erişmelerinin gecikmesi
ilahî adalet ile bağdaşır mı?
Reenkarnasyon teorisyenlerinin mantığına bağlı
kalarak sorduğumuz bu sorular, aynı mantık çerçevesinde cevap beklemektedir.
Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Yaklaşımı
Burada konuyu daha fazla uzatmış olmamak için,
hemen “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri” adlı tefsirin sahibi Prof. Dr. Süleyman
Ateş’in söylediklerine bakalım:
Ateş, adı geçen tefsirinde, 56/el-Vâkıa, 60-2.
ayetleri üzerinde dururken şunları söyler:
“Birinci âyette, yeniden yaratılacak insanın
bedeninin, bu bedenin aynı değil, benzeri olacağı, “Sizi bilmediğiniz bir
biçimde yapalım” anlamındaki ikinci cümleden de yeniden yaratılacak insanın,
bilinmeyen bir biçimde yaratılacağı anlaşılır. Daha önce geçen benzeri âyetlerle
karşılaştırılırsa bu âyetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun,
bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir biçimdeki yeni bir bedene sokulup
bedensel hayata getirileceği mânâsı çıkarılabilir.
“Bu âyetler, olgunluk kazanmış mü’min insanlara
değil, âhireti inkâr eden kemâl bulmamış cehennem halkına hitaptır. Bundan,
kemâl bulmamış inkârcı insanların, kemâl bulmak üzre tekrar bedenlere sokularak
yeniden yaratılacağı anlaşılır. Bu takdirde ba’s (yeniden bedensel hayâta
çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemâl bulmamış ruhlara mahsus olabilir.
Kemâl bulmuş ruhlar huld cennetine gittiklerinden, bedensel hayâta dönmezler.
Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel hayâta getirilmesidir
ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın ızdırabını,
sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip
olgunlaştıracak olan cehennem hayâtıdır. Her bedensel hayâtta yapılanlar, ruhun
daha sonraki hayâtının mahiyetini çizer. Kötülüklerden korunan ve Allah’a
ibadetle olgunlaşan rûh, ebedîlik cennetine girer, bir daha, gerçekte azâb olan
bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya dek yeni
bedenlere sokularak dünyâya getirilirler. Olgunlaşmanın tek yolu da Allah’a
ibâdet ve güzel ahlâktır.”
“Âyetlerden bu mana anlaşılabilir ama tenâsüh (reenkarnasyon)
demek olan bu açıklama, cumhûrun anlayışına aykırıdır. Bu bakımdan bu mânânın
muhtemel olmakla beraber, cumhûrca âyetlere böyle bir mânâ verilmediğini
belirtmemiz gerekir.”[11]
Şimdi burada yer alan ifadeleri –eleştiriyi daha
sistematik bir şekilde yapabilmek için– maddeler halinde sıralayalım:
Şimdi bu pasajlarda yer alan hususları maddeler
halinde ele alalım:
1- 56/el-Vâkıa, 60-2. ayetler bizzat Ateş’in
hazırladığı mealde şöyle verilmektedir:
“Aranızda ölümü takdir eden (ne zaman öleceğinizi
belirleyen) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Kimse bizim tayin
ettiğimiz vakti geçemez). (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize
benzerlerinizi getirelim ve sizin bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim.
Andolsun ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? (Sizi
ilk defa yarattığımızı gördüğünüzden dolayı yeniden yaratabileceğimizi de
anlamanız icabeder).”[12]
Şimdi bu ayetleri tek tek ele alalım:
– “Nahnu kaddernâ beynekumu’l-mevte ve mâ nahnu bi
mesbûkîn.” (Aranızda ölümü biz takdir ettik ve bizim önümüze geçilmez.)
– “Alâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fîmâ lâ
ta’lemûn.”
Cümle yapısındaki birkaç nokta sebebiyle bu ayete
birkaç anlam vermek mümkündür. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
i- Bu ayetin başındaki “alâ” harfi, bir önceki
ayetteki “ve mâ nahnu bi mesbûkîn” (bizim önümüze geçilmez) ifadesine müteallik
olabilir. Bu durumda anlam şöyle olur: “Yerinize benzerlerinizi getirme
konusunda bizim önümüze geçilmez.”
ii- Bu harf, yine bir önceki ayette yer alan “Nahnu
kaddernâ”ya müteallik olabilir. Bu durumda da anlam şöyle olur: “Biz, tıpkı
aranızda ölümü takdir ettiğimiz gibi sizi ortadan kaldırıp yerinize emsalinizi
getirmek suretiyle tebdile de kadiriz.”
iii- Bu ayette geçen “emsâlekum” ifadesindeki
“emsâl” kelimesi, “misl”in çoğulu olabileceği gibi, “mesel”in çoğulu da
olabilir.
Bunlardan ilki tercih edilir ve bu cümledeki “alâ”
harfi, ilk cümledeki “kaddernâ”ya gönderilirse anlam şöyle olur: “Biz aranızda
ölümü, neslinizi kesmek üzere değil, sizi emsal ve benzerlerinizle değiştirmek,
sizi ortadan kaldırıp yerinize onları getirmek üzere takdir ettik.” Nitekim “Ey
insanlar! Allah dilerse sizi (ölümle bu hayattan alıp) götürür ve başkalarını
getirir”,[13] “Rabbin ganîdir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi (ölümle bu
hayattan alıp) götürür ve sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi,
sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır”[14] ayetleri de bu manayı
teyit etmektedir.
İkincisi, yani “emsâl” kelimesinin “mesel”in çoğulu
olduğunun kabul edilmesi halinde ise anlam şöyle olur: “Gerek düşünce ve
ahlakça, gerekse şekil ve suret bakımından şu anda bulunduğunuz ve bildiğiniz
biçimlerinizi değiştirmeye “ve nunşiekum fî mâ lâ ta’lemûn” ve sizi şimdi
bilemeyeceğiniz bir neş’ette inşa etmeye kadiriz.”
Elmalılı merhuma göre bu anlam tercihe daha
şayandır. el-Hasanu’l-Basrî de, bu anlamı esas kabul etmekle ayetin, “sizi
maymunlara, domuzlara çeviririz” tarzında bir tehdit ifade ettiğini söylemiştir.
Bu tefsir tarzı, “Ey kendilerine Kitap verilenler!
Biz bazı yüzleri silip arkalarına döndürmeden, ya da Cumartesi adamlarını
lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden önce, yanınızdakileri tasdik edici
olarak indirdiğimiz (Kur’an)a inanın. Allah’ın emri mutlaka yerine
gelecektir”[15] ayeti ile, mesh konusundaki ayetlerin –bazı kavimlerin maymuna
vs. çevrildiğini bildiren ayetler– anlamını destekleyici mahiyettedir.
iv- “ve nunşiekum fîmâ lâ ta’lemûn.” (Ve sizi,
şimdi bilemeyeceğiniz bir neş’ette (yaratılışta) inşa etmeye kadiriz.)
Bu ayet, öncesiyle birlikte ele alındığında –ve
Elmalılı merhumun, tercihe şayan olduğunu belirttiği mana göz önünde
bulundurulduğunda– görülmektedir ki, ayetin hitap ettiği insanlara Allah Teala (celle
celaluh), kendilerini ölümle ortadan kaldırmaya, yerlerine yeni insanlar
getirmeye ve öldürülen insanları da bilmedikleri bir yaratılışla tekrar inşa
etmeye kadir olduğunu bildirmektedir. Bu anlam esas alınacak olursa denebilir
ki, burada zikredilen bu hususların bir vakıa olarak gerçekleştiğini ya da
ileride gerçekleşeceğini bildiren herhangi bir ifade bulunmamaktadır.
v- Yine mezkûr “alâ” harfi, “ve mâ nahnu bi
mesbûkîn” cümlesinin anlamında saklı bulunan “kaadirîn” kelimesine –zira “vemâ
nahnu bi mesbûkîn” (bizim önümüze geçilmez) demek, “biz herşeye kadiriz”
demektir– müteallik kabul edilirse anlam şöyle olur: “Aranızda ölümü takdir
ettiğimiz gibi, sizi ortadan kaldırıp, yerinize emsalinizi getirmek suretiyle
tebdile de kadiriz.” Bu anlam kabul edildiğinde bu ayet, “Dilerse sizi götürür
(ortadan kaldırır) ve (yerinize) yeni bir halk getirir”[16] ayeti ile aynı
anlamı ifade eder.[17]
– “Ve lekad alimtumu’n-neş’ete’l-ûlâ felev lâ
tezekkerûn.” (Andolsun ilk inşa (yaratma)yı bildiniz. O halde öğüt alıp
düşünmeniz gerekmez mi?)
Sizi dünya hayatına nasıl getirdiğimizi, anne
karnında geçirdiğiniz safhaları, dünyaya geldikten sonra gelişme ve büyüme
çağında bedeninizin geçirdiği değişimleri çok iyi biliyorsunuz. Bunu düşünerek
sizin beden ve suretlerinizi bilmediğiniz şekillere sokmya kadir olduğumuza da
akıl erdirmeniz gerekir (mesh veya ahiretteki ba’s).
2- Ateş’e göre, 56/el-Vâkıa, 61. ayetinin ikinci
cümlesinden, yeniden yaratılacak olan insanın, bilinmeyen bir bedende
yaratılacağı anlaşılır. Daha önce geçen bazı ayetlerle karşılaştırılırsa, bu
âyetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun, bilinmeyen bir zamanda ve
bilinmeyen bir biçimdeki yeni bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği
mânâsı çıkarılabilir.
Gerek Ateş’in bu ayet hakkında söylediklerinden
hareketle, gerekse diğer bir kısım müfessirlerin ortaya koyduğu ihtimalli
manalar içerisinde tercihe şayan olmayan vecih esas alındığında ortaya iki
ihtimal çıkmaktadır:
A- Yeniden yaratılacak insanların bu yeni
hayatlarındaki “bilinmeyen” şekil ve suretleri, bildiğimiz insan nesline ait
şekil, suret ve bedenlerdir; ancak bu bedenler, inkârcıların tanımadıkları
insanların yüz hatları, vücut biçimleri ve karakter yapılarında olacaklardır.
Bugün dünya üzerinde, tek tek bireyler olarak bizim yaşadığımız çevre dışında
milyonlarca, milyarlarca insan yaşamaktadır. Ancak biz onların hepsini
tanımıyoruz. İşte tıpkı bunun gibi, inkârcıların yeni bedenleri de, ilk
hayatlarında tanımadıkları insanların beden ve karakter özelliklerini
taşıyacaktır.
Eğer ayetin muhtemel anlamının bu olduğu ileri
sürülecek olursa şunu söylemeliyiz ki, bu ifade, Allah Teala’nın kudretini ifade
etmek için delil olarak kullanılmaya hiç de elverişli değildir. Çünkü
inkârcıların, temel beden ve karakter özellikleri bakımından tıpkı kendileri
gibi olan, ancak başka memleketlerde yaşayan, tanımadıkları insanlar bulunduğunu
inkâr ettiklerini ileri sürmek mümkün değildir.
Ayetin bu anlama ihtimalli olduğunu kabul etmek,
Allah Teala’nın, kudretini ifade etmek ve kâfirleri tehdit etmek üzere şöyle
dediğini iddia etmek demektir: Ey kâfirler! Benim gücüm ve kudretim, beden ve
kişilik özellikleri bakımından şu anda yeryüzünde yaşayan insanların tıpkısının
aynısı başka insanlar yaratmaya da yeter!
Peki bu, malumun ilamı olmaz mı? İnkârcılar,
“Yeryüzünde bizden ve bizim tanıdığımız, bildiğimiz insanlardan başka insan
yaşadığına inanmıyoruz” mu demişlerdir de Allah Teala onlara, kendilerini
öldürdükten sonra tanımadıkları, bilmedikleri insanlar suretinde yeniden
bedenlemeye kadir olduğunu söylemektedir?! Yeryüzünde yaşamış ve yaşamakta olan
herhangi bir insanın, “Allah Teala sadece benim dar çevremde tanıdığım insanları
yaratmaya kadirdir. Yeryüzünün başka herhangi bir bölgesinde benim tanımadığım
başka insanlar yaşamış veya yaşıyor olamaz” dediği vaki midir, ya da normal bir
insanın böyle bir iddia öne sürebileceğini düşünmek mümkün müdür?
B- Yeniden yaratılacak olan insanların bu yeni
bedenleri, insan sınıfına girmeyen herhangi bir varlığın beden özelliklerinde
olacaktır.
Burada da iki ihtimal bulunmaktadır:
a- Bu, herhangi bir hayvanın bedeni olabilir.
b- Başka gezegenlerde eğer varsa insan veya hayvan
benzeri olmakla birlikte bizim bilmediğimiz yapıda bulunan, yahut yarı insan
yarı hayvan olan şuurlu, iradeli başka herhangi bir canlının bedeni olabilir.
Ancak ayette, buradaki iki ihtimali de bağlayan bir
kayıt vardır: Bu yeni beden, inkârcıların tanımadığı, bilmediği şekil, beden ve
karakter özelliklerine sahip olacaktır.
Ne var ki, bu şıklardan herhangi birisini kabul
etmemiz de mümkün görünmemektedir. Çünkü;
a- İnkârcıların herhangi bir hayvan bedeninde
reenkarne edilmesi, onların tekâmülünü değil, tereddisini getirir. Bu ise,
Ateş’in “yeniden bedenlenmenin maksadı” olarak ileriye sürdüğü gerekçe ile, yani
ruhların olgunlaşması amacı ile taban tabana zıt bir durumdur. İlk hayatında
insan iken, daha sonraki hayatında veya hayatlarında hayvan bedenine sokulan bir
ruh nasıl olgunlaşıp gelişecektir?
b- Kur’an’da, herhangi bir kavmin veya kişinin,
başka gezegenlerden yaşayan ve bizim bilmediğimiz beden özelliklerine sahip
insan veya yarı insan yarı hayvan varlıklara çevrildiğini açıkça bildiren
herhangi bir ayet bulunmamaktadır.
Esasen Ateş’in de böyle bir iddiası yoktur. Zira
Ateş, “Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel hayâta
getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın
ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır” demek suretiyle, yeniden
bedenlenmenin de bu dünyada olacağını açık bir şekilde dile getirmektedir.
Şu da var ki, içinde bu ayetlerin de yer aldığı
ayetler grubu bir bütün olarak ele alındığında, hitabın inkârcılara ve
yalancılara/yalanlayanlara yönelik olduğu görülecektir. Şu halde bu ayetteki
hitap da onlaradır. Ayrıca bu ayetler grubuna hakim olan üslup, tehditvari bir
meydan okumayı ve Allah’ın kudretini ispatlama kastını ifade etmektedir. Bu
üslup, sadedinde bulunduğumuz ayetlere de hakimdir. Dolayısıyla burada rahatça
şunu söyleyebiliriz ki; tehdit ve meydan okuma üslubunun hakim olduğu bir
bağlamda reenkarnasyonu gündeme getirerek insanlara Allah’ın rahmetinin bir
eseri olarak yeni bir hayat fırsatı daha verilebileceğinden bahsetmek bu
ayetlerin akışına ve Kur’an’ın üslubuna hiç de uygun düşmemektedir. Burada olsa
olsa sözkonusu tehdit meyanında meshten bahsedildiği söylenebilir. Mesh ise
reenkarnasyondan tamamen farklı bir hadisedir.[18]
Şu halde bu ayetten reenkarnasyon çıkarmak, ya da
bu ayetin reenkarnasyonu anlatmaya ihtimalli olduğunu söylemek kabul edilebilir
bir davranış değildir.
3- Ateş’e göre “Bu âyetler, olgunluk kazanmış
mü’min insanlara değil, âhireti inkâr eden kemâl bulmamış cehennem halkına
hitaptır. Bundan, kemâl bulmamış inkârcı insanların, kemâl bulmak üzre tekrar
bedenlere sokularak yeniden yaratılacağı anlaşılır. Bu takdirde ba’s (yeniden
bedensel hayâta çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemâl bulmamış ruhlara
mahsus olabilir. Kemâl bulmuş ruhlar huld cennetine gittiklerinden, bedensel
hayâta dönmezler. Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel
hayâta getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın
ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu
pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayâtıdır.”
Eğer ayet böyle bir manaya ihtimalli ise, Ateş’e
şunu sormamız gerekmektedir:
Yukarıya aldığımız sözlerden hemen iki sayfa önce,
56/el-Vâkıa, 81-94. ayetlerinin tefsiri esnasında söylenen aşağıdaki sözlerin
sahibi sizden başkası mıydı acaba?
“(…) Peki ama sizin gözünüzün önünde birinizin can
çekiştirdiğini gördüğünüz zaman ne yaparsınız? Siz de birgün o duruma gelince
haliniz nice olur? Siz bizi göremezsiniz ama biz o zaman o can çekiştiren insana
sizden daha yakınız. İşte çıkmakta olan can, yaptıklarından hesap vermek,
yaptıklarının karşılığını görmek üzere bizim huzurumuza gelir. Öldükten sonra
hesap yok, ceza görmeyecek iseniz o canı geri döndürsenize! Hayır, bunu
yapamazsınız, o can bize gelir, yaptıklarının hesabını verir.
“(…) Bu âyetlerde, önce can çekiştiren kimsenin
ruhunun geri döndürülemeyeceği ve Allah’ın ona, çevresinde toplanan insanlardan
daha yakın olduğu, kimsenin o canı geri döndüremeyeceği belirtildikten sonra…”
“Ama –Allah göstermesin– üçüncü gruptan ise o da
41-56. âyetlerde durumları açıklanan solcularla birlikte cehennem azâbı
içindedir. İşte çıkan her can, bu üç zümreden birine katılır. Hiç kimse onun
sonucunu değiştiremez, onu bedenine geri döndüremez…
“(…) Kur’an’ın anlattığı âhiret hayâtı, hesâp ve
cezâsı kesin gerçektir…”[19]
Yine cehennem azabının ebedî olduğunu ve
inkârcıların oradan bir daha çıkamayacaklarını açık bir şekilde bildiren
ayetlere ne olmuştur?
“Suçlular sürekli cehennem azâbı içinde kalırlar.
Azâpları hiç hafifletilmeyen suçluların kurtuluş umutları da yoktur…”[20]
ifadesi kime aittir?
Keza, peygamberlerini yalanlamakta ve Tevhid’i
kabul etmemekte direnen birtakım kavimlerin çeşitli şekillerde helak edilmesi
–haşa– masal mıdır?
“O eski milletlerin hikâyelerini gaflet içinde
değil, dikkat içinde dinleyen, onların sonucundan ibret aylıp yolunu düzeltir.
Hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Ölümden kurtulmak mümkün değildir. Ölüm, insan
ruhunun Allah’ın yüce Divanına geçiş kapısıdır. Ruh o Divân’da yaptıklarından
hesap verecektir. Öyle ise kişi kendisini oraya hazırlamalı, âhirette perişan
olmamak için dünyâda yolunu düzeltip Allah’a yönelmelidir.
“O helâk edilmiş milletler vaktiyle bunlardan daha
güçlü idiler. Şehirlerde tenkîb etmişlerdi. Yani dağları eşerek yollar açmışlar,
kayaları oyup evler yapmışlar, yahut şehirler arasında dolaşmışlar, seferler
yapmışlardı, yâhut şehirlerde nakîb olmuşlardı. Ölümden kurtulmanın çaresini
aramışlardı ama bir mahîs yani bir kaçamak bulamamışlar, sonunda helâk olup
gitmişlerdi…”[21] cümleleri size ait değil midir?
Yina aynı konuda, “Cehennemde bağırıp; yâ Rabbi
sizi çıkar, dünyâya gönder, daha önce yaptığımız gibi değil, güzel işler
yapalım”[22] ayetinin tefsirini yaparken, “Bunlar cehennem ateşinde yanıp
dururlar. Bağırırlar, Allah’a yalvarırlar: “Rabbimiz bizi buradan çıkar, dünyâya
gönder de artık güzel işler yapalım” Derler. Ama çare yoktur. Yüce Allah,
onların bu sözlerini reddeder…”[23] diyen kimdir?
Aynı şekilde ahiret, hesap, mizan, ceza ve mükâfat
ile ilgili ayetler nereye gitmiştir? Hakk’ı kabul etmeyip direnen kâfirlere en
ağır tehditler içeren ifadelerle dolu ayetlerin başına ne gelmiştir?
Evet, yukarıda dile getirdiğiniz hususlar, bir
ihtimal olarak dahi dikkate alınmaya değer ise, bütün bu soruların cevabını
nasıl verebiliriz? Siz ki, “Kur’an’ı Hz. Peygamber’in ve sahabilerinin
anlayışiyle” insanlara sunma iddiasında olan birisiniz;[24] yukarıdaki ayetleri
Hz. Peygamber (s.a.v)’in hangi hadisinden yahut hangi sahabî kavlinden hareketle
–bir ihtimal olarak dahi olsa– gündeme getirdiniz?
4- Yine Ateş’e göre “Bu takdirde ba’s (yeniden
bedensel hayâta çıkarma, öldükten sonra diriltme) olayı, kemâl bulmamış ruhlara
mahsus olabilir. Ba’s, kemâl bulmamış ruhların kemâl bulmak üzere bedensel
hayâta getirilmesidir ki, bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyânın
ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu
pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayâtıdır. Kötülüklerden korunan ve
Allah’a ibadetle olgunlaşan rûh, ebedîlik cennetine girer, bir daha, gerçekte
azâb olan bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya
dek yeni bedenlere sokularak dünyâya getirilirler.”
Demek ki ba’s, sadece inkârcılara mahsustur ve
kemal bulmuş ruhlar (:burada bu ifadenin tercümesi “mü’minler” oluyor) bir daha
diriltilmeyecektir. Bu ruhlar ölür ölmez, hemen huld cennetine gidecekler. Buna
mukabil olgunlaşmamış ruhlar reenkarne olacak ve “adam olana kadar” bu dünyaya
tekrar tekrar gönderilecekler. Onların çekeceği cehennem azabı, bu dünyaya
tekrar tekrar gönderilmektir. Ne zaman ki “adam olacaklar”, o zaman onlar da
kemale ermiş ruhların gittiği huld cennetine gitmeyi hak edecekler.
Şüphesiz Ateş’in burada söyledikleri ile tefsirinin
muhtelif yerlerinde sarf ettiği sözler arasında da çelişkiler mevcut. Üç örnek
vererek geçeceğiz:
1- “12-14 ncü âyetlerde (32/es-Secde, 12-4) bir
kıyâmet sahnesi sunulmaktadır. 13 ncü âyet de sahne ortasında bir açıklama
cümlesidir.
“Dünyada başları kalkık, burnu büyük kimseler suçlu
olarak Allah’ın huzuruna getirilmişlerdir. Orada gerçeği gören suçlular, artık
dünyâdaki davranışlarının tersine, yaptıkları işlerin verdiği utanç ile başları
öne eğik olarak Allah’a yalvarırlar. İnanıp güzel işler yapmak için kendilerini
yeniden dünyâya göndermesini isterler. Bu sahneyi sunan Allah, ezelî kararını
açıklıyor:
“Biz dileseydik, herkese hidâyetini verirdik. Fakat
bir kısım cin ve insanlarla cehennemi dolduracağım hakkındaki sözümün yerine
gelmesi için (herkesi zorla) yola getirmedik.”
“(…) Yüce Allah, bu ezelî hükmünü açıklayıp
cehenneme girenlerin, kendi yaptıklarının cezâsını çektiklerini bildirdikten
sonra âhiret hayâtını kabul etmeyip bu duruma düşen suçluları azarlıyor:
“Bugününüzü unuttuğunuzdan dolayı şimdi azâbı tadın! Siz nasıl bizi unuttunuzsa
şimdi biz de sizi öyle unuttuk. Artık sizi kurtaran olmaz. Böyle sürekli azâb
içinde kalırsınız. Yaptıklarınıza karşılık olarak azâbı tadın!” buyuruyor.
Suçluların çektiği azâba bir de umutsuzluk katan bu azar, azâbı daha dayanılmaz
hale getiriyor.”[25]
2- “Ruhun, bedenden ayrıldıktan sonraki hayâtına
berzâh hayâtı denir. Berzah hayâtında ruh, beden içinde yapmış olduğu amellerine
uygun bir durumda bulunur. Güzel işler yapmış olanlar cennet gibi; kötü işler
yapmış olanlar da cehennem gibi bir hayât içinde olurlar. (…) Dünyâda kötü işler
yapmış olanlar da fiillerine uygun azâbları tadarlar…”[26]
3- Bir başka yerde de, tıpkı yukarıdaki
iktibaslarda olduğu gibi reenkarnasyon konusunda bütün söylediklerini mahkûm
eden şu ifadeleri kullanıyor:
“9 ncu âyetten (16/en-Nahl, 9) insanın önünde iki
yol bulunduğu; doğru yolun, Allah’a giden ve O’nun gösterdiği yol olduğu, bu
yoldan ayrılanların eğri yollara girdiği; Allah istese, insanların hepsini doğru
yola ileteceği belirtilmektedir. Allah, insanların hepsini doğru yola sürebilir,
buna gücü yeter. Ama bu zorlama olur. O zaman insanın özgürlüğü kalmaz. Onun
için Allah bunu yapmaz. İnsanları düşüncelerinde serbest bırakır, yollarını
kendi iradeleriyle seçmelerini ister.
“Kaldı ki herkes doğru yolda olsa, insanlar
arasında mücadele de olmaz. Mücadele olmayınca kalkınma da olmaz. Çünkü mücadele
kalkınmanın kamçısıdır. Demek ki Allah, hikmeti gereği, bazı kimselerin doğru
yolda, bazı kimselerin de eğri yollarda gitmelerini dilemiştir. Fakat onları
buna zorlamamıştır. İnsan, önünde doğrusu ve eğrisi gösterilen yollardan birini
seçmekte serbesttir. Hangi yolu seçerse Allah ona o yolda yürüme gücü
verir…”[27]
Dediğimiz gibi, yukarıdaki ifadeleri ile burada
alıntılanan sözler arasında hatırı sayılır bir uyuşmazlık mevcut.
İşin bir de şu yönü var: Ateş’in yukarıdaki
ifadeleri, ba’s dediğimiz “öldükten sonra dirilme” olayının, sadece
olgunlaşmamış ruhlara mahsus olduğunu söylüyor ve “ba’s” kelimesinin, bizim
anladığımız gibi dünya hayatı sona erdikten sonra bütün insanların diriltilmesi
değil, olgunlaşmamış ruhların bu dünya hayatında yeniden bedenlendirilmesi
olduğunu ileri sürüyor.
Oysa Kur’an, bırakalım sıradan mü’minleri (Ateş’in
ifadesiyle “kemâle ermiş ruhları”), ba’s olayına peygamberlerin bile dahil
olduğunu söylemektedir.[28] Peygamberlerin ruhlarının kemale ermemiş ruhar
cümlesinden olduğu söylenemeyeceğine göre, buradan, peygamberlerin ba’sinin,
onların ruhlarının da bu dünyada başka bedenlere girmesi olarak mı anlamalıyız?
Ancak burada daha egzantrik bir problem var.
Problemi zikretmeden önce Ateş’i dinleyelim:
“Yapılan işler, yeteneklerin oluşmasına neden
olduğuna göre her organın yaptığı iş, o organda bir alışkanlık meydana getirir.
Meselâ el ile yapılan iş, el alışkanlığına, ayak ile yapılan iş, ayak
alışkanlığına neden olur. Ruhtaki izler, bu organların yaptığı işlerle oluşur.
Bunların her biriyle oluşan izlerin ayrı bir niteliği vardır. Ruhta meydana
gelen lekenin hangi organdan geldiği…”[29]
Demek ki insanın bu dünyada her azasıyla yaptığı
her iş, ruhta bir iz ve leke meydana getiriyor. Şu halde ömrünü türlü kötülükler
yapmakla geçirmiş, dolayısıyla kemale ermemiş bir kimsenin ruhu, bu beden
öldükten sonra yeni bir bedene girerken, eski bedenindeyken işlemeyi alışkanlık
haline getirdiği türlü kötülükler sebebiyle esasen lekelidir ve kötülük işlemeye
hazırdır.
Öyle ise daha başlangıçtan lekeli ve kötülük
işlemeye hazır bir vaziyette iken ikinci kere reenkarne olan bu ruh, kemale erme
şansını daha başlangıçta kaybetmiştir. Zira ilk hayatında lekesiz ve tertemiz
bir ruha sahip olduğu halde kötülük işlemeyi alışkanlık haline getirmiş olan bir
kimseye kıyasla, zaten lekeli bir bir ruha sahip olan bir kimsenin, kötülük
işlemekte ilk bedeni fersah fersah geride bırakacağı izahtan varestedir.
Bu ruh bu durumda daha da lekeli bir hal almayacak
mıdır? Daha ikinci hayatında böyle bir dezavantaj taşıyan bir ruhun üçüncü,
dördüncü… hayatında nasıl bir hal alacağını varın siz hesap edin!
Peki bu ruh, böyle bir süreç içinde nasıl kemale
erecektir? Yoksa tıpkı bilgisayar disklerinin formatlanması gibi Yüce Allah da
da her bir hayatına başlarken bu ruhu her defasında yeniden formatlayacak
mıdır?..
Bakın Ateş, bazı insanların, kendi tercihleri
sonucu hidayete gelmek istemedikleri ve bunun sonucu olarak da Allah Teala’nın (celle
celaluh), onları sapıklık içinde bırakacağını ne kadar sarih bir şekilde ifade
ediyor:
“Allah’ın şaşırttığını kimsenin doğru yola
getiremeyeceği de kötü niyetlerini bırakmayan kimselere Allah’ın hidâyetinin
erişmeyeceğini ifade eder. Çünkü Allah’ın gönderdiği hidâyete gelmeyen, asla
hidayet bulamaz. Tek doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur. O’nun gösterdiği
yola gelmeyen, hangi yola gitse sapıktır. Allah, ancak iyi niyetli, sağduyu
sahiplerini doğru yola iletir. Yalnız onlar Allah’ın gösterdiği yola girerler.
Allah zalimleri doğru yola iletmez, onları kendi hallerine bırakır. Zira onlar
zaten Allah’ın gösterdiği yola girmezler.Onlar girmeyince de Allah zorla onları
yoluna sokmaz, kendi hallerine bırakır. Allah’ın hidâyet etmesi için kulun,
aklını kullanarak iyiyi seçmesi ve iyiye yönelmesi gerekir. Kul bu eğilimi
göstermez, şirkinde direnirse Allah onu doğru yola iletmez. İşte âyette (39/ez-Zümer,
36. ayeti), bu psikolojik gerçektir.”[30]
Eğer gerçek buysa, birtakım ruhları yeniden ve
yeniden bedenleyip bu dünyaya göndermek “abesle iştigal” değilse nedir?
Öte yandan, görüldüğü gibi burada “güdük” bir
ahiret inancı bulunmaktadır. Yani cenneti olan, ama cehennemi olmayan bir ahiret!
Böyle bir ihtimali gündeme getirmek suretiyle
meseleye en küçük bir şüphe veya kapalılık gölgesi düşmesine mahal vermeyen açık
ve kesin nassların karşısında yer alma konusunda gösterilen cür’et ve cesaret,
bizzat o nassların tefsiriyle iştigal etmiş olan kişinin Kur’an’dan aldığı nasip
ile mi, yoksa “fikir özgürlüğü” ile mi açıklanmalıdır, bilemiyoruz; ama
bildiğimiz birşey var: Pek çok meselede ulemamızın ortaya koyduğu görüşlerin
karşısında yer almakta ve kişisel tercihini ortaya koymakta tereddüt etmeyen
birisinin, böyle önemli bir konuda “tarafsızlık” görüntüsü sergileme gayretiyle
susması ve “böyle düşünenler de var; varın doğrusunun hangisi olduğuna siz karar
verin” tavrıyla açık nasslar üzerinde ileri geri konuşulmasına zemin hazırlaması
bizzat Kur’an’ın tavrına hiç mi hiç uymamaktadır. Eğer bizler, Kur’an’ın açık
nassları söz konusu olduğunda “taraf” olmayacaksak, hangi konuda sergilediğimiz
tavır Kur’an’ım mü’minleri olduğumuz iddiasının delili olacaktır?
Bir diğer çelişki: Ateş’in kullandığı ifadelerden
çıkan netice odur ki, bu dünyada kemale ermiş olan ruhlar (daha doğrusu bu
ruhların bu dünyadaki bedenleri) için ba’s söz konusu değildir. Ba’s, tekrar
bedenlenme olduğuna göre ve bu da bu dünyada gerçekleşeceğine göre, bu durum
sadece kemale ermemiş ruhlar için söz konusudur.
Eğer bu doğruysa, Ateş’in 40/el-Mü’min, 11. ayetin
tefsiri esnasında söylediği şu sözler yanlıştır:
“Birinci ölüm, insanın dünyâya gelmezden önceki
durumudur. Meni hayvancığı iken insan, ölmüş gibi kendinden habersizdir. Meni
hayvancığı haline gelmezden önce hiçbir şey değildi. Demek ki dünyâya gelmezden
önceki durumu ölü sayılmaktadır. Dünyâ hayâtı, birinci hayattır. Dünyadaki
ömrünü tamamladıktan sonra ruhun bedenden ayrılması ikinci ölümdür. Kıyâmette
ruhun tekrar bedene girmesi de ikinci hayâttır.
“En doğru, sahâbî ve tâbiîlere dayanan açıklama
budur…”[31]
Peki en doğru görüş bu ise şu ifadeler hakkında ne
demeliyiz:
“Reenkarnasyona cevaz verdiğim iddiasına gelince:
Bu mânâya gelebilecek âyetler vardır. Geleneksel yorumları bırakıp âyetler
üzerinde düşünürsek, bu mânânın muhtemel olduğu anlaşılır. Zaten öyle olmasaydı,
İhvân-ı Safâ gibi bâzı felsefî akım mensupları sözkonusu âyetlerden bu anlamı
çıkaramazlardı….
“Ama bu, sadece bir ihtimaldir. Biz, kesinkes
böyledir, demedik, emin olmadığımız bir şeyi söylemeyiz. Bu konuda kesin bir
yargım yok. Yalnız önemli olan kıyâmet’i inkâr etmemektir. O inanç esası
olduktan sonra bir insanın tekrar denenmek üzere bir kez daha bedenlendirilmesi,
inanca aykırı olmayabilir.
“Esasen anne karnındaki cenîne üç aylık olduktan
sonra ruhun üflendiği , sahih hadîslerde açıkça belirtilmiştir. Demek ki insanın
ruhu daha önce vardır. Ba’s de ruhun bedene girip yeniden bedenlenmesinden başka
bir şey değildir.
“Bütün ruhların, bedenlerden önce ruhlar âleminde
var olduğu düşüncesi, Kur’ân’dan alınmış bir düşünce değildir. Sahîh hadîslerde
de bu konuda açık bir delîl yoktur. İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu’r-Rûh’unda
bunu izah etmiştir…
“(…) Âlem-i ervâh vardır ama, bu, henüz bedenler
yaratılmadan önce yaratılmış olan insan ruhlarının bulunduğu bir yer değil,
bedenlerden ayrılan ruhların gittiği yerdir.
“(…) Bedenlerden önce (mevcut olduğu söylenen)
âlem-i ervâh konusu delîle dayanmadığına göre, eğer hadîsler sahih ise –ki
sahihtir– cenîne üflenen ruh, bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu âlemden
alınmaktadır. Ya böyledir, ya da cenîne ruhun üflenmesi, ona bilincin verilmesi
anlamını taşır…
“Eğer hadîslerde anlatılan, ruhun üflenmesiyle
kasıt, insana bilinç verilmesi değil de cenîne insan ruhunun üflenmesi ise bu,
ruhun, bedenden önce var olduğunu gösterir. Ama ruh, bedenle birlikte
yaratıldığına göre nereden üflenecektir? Bu durumda bedenden ayrılmış bir ruhun
üflenmesi hatıra geliyor. Hatta … ayetlerinde (Ateş burada 2/el-Bakara, 28 ve
67/el-Mülk, 2 ayetlerini zikretmektedir) âyetlerinde ölümün hayattan önce
zikredilmesinde buna işâret görülmektedir…”[32]
Burada yer alan hususlar üzerinde de ayrıntılı
olarak durmaya değer doğrusu:
1- Ateş’e göre “Geleneksel yorumları bırakıp
âyetler üzerinde düşünürsek, bu mânânın muhtemel olduğu anlaşılır. Zaten öyle
olmasaydı, İhvân-ı Safâ gibi bâzı felsefî akım mensupları sözkonusu âyetlerden
bu anlamı çıkaramazlardı.”
İhvan-ı Safa ve Reenkarnasyon
Gönül isterdi ki Ateş, İhvan-ı Safa’nın, ilgili
ayetler konusundaki tavrını kendisine dayanak almadan önce, onların konuyla
ilgili görüşlerini iyice araştırmış ve netleştirmiş olsun.
Hemen belirtelim ki, İhvan-ı Safa’nın herhangi bir
Kur’an ayetini her hangi bir şekilde anlamış olması, “Geleneksel yorumlar”ı bir
kalemde silebilen birisi için hangi noktada dayanak teşkil edebilmiştir, doğrusu
merak ediyoruz. “Bakın ben bu konuda yalnız değilim; tarihte de benim gibi
düşünenler olmuştur” diyebilmek kendisine avantaj sağlar düşüncesiyle Ateş,
görüşünü mutlaka birilerine dayandırma ihtiyacı içinde olmalıdır.
O İhvan-ı Safa ki, dinler ve inançlar konusunda
günümüzün birçok sapık akımını geride bırakacak bir çizgidedir. İşte İhvan-ı
Safa’nın bu konudaki kanaatine küçük bir örnek:
“… Anlayışı, ma’rifeti ve hakikati noksan olan
kimseler için ise, Allah’ın peygamberlerinden başka Allah’a götürecek bir yol
yoktur. Allah’ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma’rifeti noksan olan
kimselere gelince, bunları Allah’a götürecek tek yol, peygamberlerin
halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah’ın salih kullarıdır.
Bunları yeterince anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak,
açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve
meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların
ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için
dua etmek, namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip
bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah’tan, kendisine yakınlık talep etmek
maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.
“Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi birşeye
kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah’a yaklaşan kimsenin durumu,
herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah’a yaklaşmayan kimseden
elbette daha iyidir. (…)
“Sonra bil ki, böyle (:herhangi bir dinî inanca
sahip olmayan) kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her halukârda
daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, birşeyi din edinmişlerdir, (onunla)
Allah’a yakınlaşır ve Allah’tan korkarlar ve O’na rücu ederler….”[33]
Yine o İhvan-ı Safa ki, Sokrat felsefesi ile
Hristiyanî ruhbanlığı, İslam ile aynı çizgide görme pervasızlığını gösteren bir
gruptur.[34]
Ancak Ateş, ille de İhvan-ı Safa’nın reenkarnasyon
konusundaki anlayışını tervic etmek istiyorsa, kendisine “Resâilu İhvâni’s-Safâ”yı
iyice gözden geçirmesini tavsiye etmemiz gerekiyor. Zira İhvan-ı Safa’da,
Ateş’in anladığı reenkarnasyonun “izini” bile bulmak mümkün değildir.
İşte İhvan-ı Safa’nın konuyla ilgili görüşü:
İhvan-ı Safa, kemale ermiş ruh ile kemale ermemiş
ruhu, anne karnındaki ceninin durumuna benzeterek, tıpkı hilkati tam ve azaları
eksiksiz olan ceninin, oluşumunu tamamlayıp dünyaya geldiken sonra dünyanın
nimetlerinden istifade etmesi gibi, olgunluğunu tamamlamış ruhların da (ölümle)
bedenden ayrılınca Mele-i A’lâ’ya yükselip melekler zümresine dahil olacağını
vs. söyledikten sonra şöyle der:
“Rahimde ceninin hilkati tamam olmadığı ve sureti
istikmal etmediği yahut nefisten ona bir eksiklik arız olduğu ve uzuvlarından
birisinde bir eğrilik meydana geldiği zaman ise, bu dünya hayatından tam bir
şekilde menfaatlenemez, bu dünya nimetlerinden mükemmel bir şekilde istifade
edemez. Kör, dilsiz, kötürüm, felçli vb. kimseler böyledir. (Kemalini
tamamlamamış) cüz’î ruhların (en-Nufûsu’l-Cüz’iyye) beşerî bedenlerinden
ayrılması esnasındaki durumu da böyle olur.
“Bu şöyle olur: Cüz’î ruhlar ulûm ve maarif ile
kendilerini tamamlamadıkları zaman, her ne kadar beşerî bedenlerle irtibatlı
haldeyken duyularla bilinebilen şeyleri idrake hazır bir halde iseler de,
eşyanın hakikatlerini bilmek suretiyle kemale ulaşamazlar. Yine her ne kadar
onların akıl, temyiz yeteneği ve görme kabiliyetleri var ise de, güçel ahlak ile
kendilerini ıslah etmemişler, gayret etme ve karar verme imkânları var ise de,
fasit görüşlerden ibaret olan eğriliklerini düzeltemezler. Kötü amelleri onları
günaha daldırmış, çirkin fiilleri onları ağırlaştırmıştır.
“Dolayısıyla bu ruhlar, cesetlerden ayrıldıktan
sonra cevherlerinin onlara bir faydası olmaz ve kendi zatlarıyla yükselemezler;
onlar için –günahlarının ağırlıkları sebebiyle– Mele-i A’lâ’ya yükselmek mümkün
olmaz. Onlar göğün melekûtuna yükseltilmezler, melekler zümresine dahil olma
liyakatini elde edemezler. Gök kapıları önlerine kapanır, o neş’e ve rahatı
elden kaçırırlar. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “onlara gök kapıları
açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete
giremeyeceklerdir. Suçluları işte böyle cezalandırırız.”[35] Çünkü ruh, bu
sıfatlarla mezmum olduğu, güzel ahlak ile süslenmemiş, kötü ahlak ile, zulümkâr/sapkın
yaşantı ile, bayağı alışkanlıklar ile, bozuk itikatlar ile, katmerli cehaletler
ile ve kötü ameller ile mukayyet bulunduğu sürece o şerefli mekâna layık
değildirler; (Mele-i A’lâ’ya yükselemeden, gök kapılarının önünde) bağlanmış ve
hapsedilmiş olarak kalırlar. Zira tıpkı kör, kötürüm, cahil ve dilsizler,
noksanlıkları sebebiyle hükümdarların meclislerine ve işretlerine layık değiller
se, bu ruhlar da o nuranî menzile ve ruhanî aleme layık değildirler.
“Bu ruhlar, o şerefli ve yüce mekânı elden
kaçırınca, boşlukta mukayyed bulunur ve göğün altında düşüp kalırlar. Bunun
üzerine kendileriyle bağlantılı olan cismanî şehvetler, fasit görüşler ve
heyülanî işlere olan ihtimamlarından ibaret şeytanları onları geriye,
karanlıklar içindeki ve derinlerdeki/aşağılardaki cesetlerin çukuruna, bedenî
tabiatın bağlarına çekerek götürüp yakıcı ve cehennem vadilerine sürükleyici
şehvet dalgalarına atarlar. Orada onların hiçbir yakınları/arkadaşları yoktur.
Tıpkı körlerin ve kötürümlerin, insanların gelip geçtiği yollardan başka
yollarda çekilip götürüldüğü gibi, şeytanları da onları çekip götürür. Nitekim
Allah Teala şöyle zikretmektedir: “Ve her kim o Rahman’ın zikrinden körlükte
bulunursa ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun için bir
refiktir.”[36] Yine şöyle buyurmaktadır: “Biz onlara birtakım arkadaşlar
musallat ettik de onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü
gösterdiler.”[37] Yine şöyle buyurmaktadır: “Yanındaki arkadaşı, “İşte yanımdaki
hazırdır” der.”[38] İşte bu durumda o ruhlara kıyamet kopana kadar kâh esîr[39]
ateşi, kâh zemheri soğuğu, karanlığın korkutuculuğu, elem ve azap isabet eder.
Bu ruhların bu esnadaki durumu, Allah Teala’nın zikrettiği gibi olur: “Ateş ki,
sabah ve akşam onun üzerine arz olunurlar ve kıyamet kopacağı gün de, “Firavun
ailesini azabın en çetinine sokun” denilecek.” Ve yine şöyle olur: “Onların
gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”[40]
“Bütün bunlar, o nefislerin, alıştıkları ve fakat
ayrıldıkları bedensel özelliklere duydukları şiddetli şevk ve arzu sebebiyledir.
Onlar ruhanî lezzetleri de elde edemezler. Onlar için dünya da ahiret de hüsran
olmuştur. “İşte bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.”[41] [42]
Yine bu konuyla ilgili olarak İhvan-ı Safa, hayatta
yiyip içmekten ve dünya zevklerini tatmaktan başka bir emeli olmamış, ilimsiz,
yahut birşeyler bildiği halde gereğini yerine getirmemiş kimselerin ruhları
hakkında şunları söyler:
“… Sonra kendisine ölüm sarhoşluğu hak olarak
geldiği zaman –ki o, ruhun bedenden zorla ve icbarla ayrılmasıdır–, bedensel
aleme ve tabiî maddî cisimler dünyasına gelen herkesin içmek zorunda bulunduğu
bir şerbettir bu. O esnada ruh cesetsiz kalır. Kişinin, kendisiyle cismanî
lezzetlere ulaştığı ve uzun zaman elde ettiği için alışkanlık haline getirdiği
–bu suretle onları elde etmek artık onun tabiatine yerleşmiştir – duyu araçları
kendisinden alınır. Kişi için bu lezzetlere ulaşmak, ancak o bedenin azaları ile
mümkündür. Ancak ruhun bedenden ayrılmasıyla kişi, artık bu lezzetlerinden men
edilir. Bu durum, gözleri kör olan, kulakları sağırlaşan, elleri kötürüm olan,
ayakları kesilen, dili tutulan, burun delikleri tıkanan, kalbi körleşen,
ahbapları kendisinden ayrılan ve arkadaşlarından cefa gören, kardeşleri
tarafından terk edilen, komşuları tarafından yalnız bırakılan, düşmanlarının
kendisine galebe çalmaya yol bulduğu ve kendisini çekemeyenlerin sevindiği
kimseye benzer ki, böyle kimsenin yanında kalan, sadece cesedinde azap çeken bir
ruhtur. Dolayısıyla bu kimse, yaşamaktan zevk alan diri olmadığı gibi, azaptan
müsterih olan ölü de değildir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: “O orada ne
ölür, ne de yaşar.”[43]
“Böyle ruhlar o durumda şaşkın ve ve duyular
aleminde alıştıkları ve artık ellerinden kaçırdıkları o lezzetleri yeniden elde
etme gayreti ile çaresiz bir şekilde kalırlar. Oysa artık onlara ulaşmaktan ve
onlara geri dönmekten men edilmişlerdir. Bu durumdayken arzu ve temenni içinde
şöyle derler: “Keşke geri çevrilsek de, yapmış olduğumuz şeylerden başkasını
(iyi ameller) yapsak”[44], “Keşke toprak olsaydım”[45], “Bize şefaat edecek
şefaatçiler yok mu?”[46] Sonra Allah Teala şöyle buyurur: “Eğer geri
gönderilseler,. yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir.”[47]
“Bu ruhlar, bu durumda iken hüsran ve pişmanlık
içinde, kendi zatları ile acı çekerek ve kötü adetlerinden dolayı azaplanarak,
cehaletleri içinde kör olarak ayın bulunduğu gök tabakasının altında öylece
kalırlar. Karanlıktaki cesetlerin çukurunda dolaşırlar. Geçmiş ümmetlerden
kendileri gibi olanlarla, şeytan kardeşleri ve iblis askerleri ile birlikte
hepsi beraber heyulâ denizine batmıştırlar; oluş ve bozuluş aleminde şaşkınlık
ve hasret içindedirler.
“Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: “Her ümmet
girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler…”[48] Onlar, kendileri gibi olan (ancak)
cesetlerde bulunan ruhlar ile irtibatlıdırlar. Onlara, vesvese vererek kendi
tabiatlarında bulunan ve duyularla hissedilen şu lezzetlerin arzularını
aşılarlar. Kendileri de sapmış, onları da içinde ebedî kalmak üzere cehenneme
saptırmışlardır. Nitekim Allah Teaya şöyle zikretmiştir: “Artık onlar, o
azgınlar ve iblis orduları, toptan oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar.”[49]
Şerir, cahil ve hakikatlerden ve şer’î ilimlerden gafil olan ruhların ceza, ikap
ve elim azabı işte budur.”[50]
İşte İhvan-ı Safa’da bulunduğu söylenen
reenkarnasyon budur. Burada söylenenler, İbnu’l-Kayyım’ın “Kitâbu’r-Rûh”da
söyledikleri ile hemen hemen aynı şeylerdir.[51] Biz, İhvan-ı Safa’nın
risalelerinde, Ateş’in anlattığı şekilde her hangi bir reenkarnasyon inancına
rastlamadığımız gibi, reenkarnasyon konusunda ileri sürülen diğer teorilerin
herhangi birisine uyan bir görüş de tesbit edemedik. Eğer bu konuda
yanıldığımızı gösteren –en az yukarıdaki alıntılar kadar net– bir delil
gösterilirse seve seve kabul etmeye hazırız.
Kıyamet ve ahiret inancına uygun bir reenkarnasyon
inancı olabilir mi?
2- Ateş şöyle diyor: “…Ama bu, sadece bir
ihtimaldir. Biz, kesinkes böyledir, demedik, emin olmadığımız bir şeyi
söylemeyiz. Bu konuda kesin bir yargım yok. Yalnız önemli olan kıyâmet’i inkâr
etmemektir. O inanç esası olduktan sonra bir insanın tekrar denenmek üzere bir
kez daha bedenlendirilmesi, inanca aykırı olmayabilir.”
Demek ki kendisi, bir ihtimal olarak gündeme
getirdiği bu hususun gerçek olup olmadığı hakkında kesin bir kanaat sahibi
değildir. Yani kıyamet ve ahiret inancı reddedilmediği sürece reenkarnasyona
inanmak mümkün olabilir.
O zaman soralım: Eğer reenkarnasyon size göre
kemale ermemiş ruhların, kemale erme sürecini tamamlayana kadar bu dünyaya başka
başka bedenlere yeniden gönderilmesi ise –ki söylediklerinizin özeti budur–
neticede ortaya çıkan şu olacaktır: Yukarıda mahiyeti özetlenen reenkarnasyon
süreci ile, önceden kemal bulmamış olan ruhlar da sonunda kemal bulacak,
dolayısıyla onlar da cennete gidecektir. Yani dünyaya gelen bütün insanlar
sonunda ne yapılıp edilip cennete sokulacaktır!
Peki cehenneme kim gidecektir? Daha önce de
zikrettiğimiz gibi, cehennemi olmayan, yalnızca cennetten ibaret olan bir ahiret
inancı “güdük”, hatta “yanlış” bir inanç değil midir?
Eğer Ateş burada, “Cehennem, aslında türlü eziyet
ve sıkıntıların yaşandığı bu dünyadır” diyecek olursa, karşısına kendi ifadeleri
ile çıkar ve sorarız: Aşağıdaki sözler kime aittir:
“Biraz önce temiz Kitâb ehli kimselerin cennete
girecekleri belirtildikten sonra bu âyetlerde de: nankörlerin ne mallarının, ne
de çocuklarının, kendilerine bir yarar sağlamayacağı, ateş halkı olan o
kimselerin sürekli cehennemde kalacakları, dünyâda onların yaptıkları hayırların
da boşa çıkacağı; zira küfürlerinin, tıpkı bir kavmin ürününü mahveden dondurucu
soğuk gibi bütün iyiliklerini mahvedeceği bildirilmektedir.”[52]
“… 13 ve 14 ncü âyetlerde de (4/en-Nisâ, 13-4) izah
edilen bu miras hukukunun, Allah’ın çizdiği sınırlar olduğu belirtilmekte,
Allah’a ve Elçisine itaat edip O’nun belirlediği sınırlar içinde duranları, yüce
Allah’ın ebedi kalınacak cennetlere sokacağı, en büyük kurtuluşun bu olduğu;
Allah’a ve Elçisine isyan edip Allah’ın koyduğu sınırları aşanları da yüce
Allah’ın, ebedi kalınacak ateşe sokacağı, orada kendileri için alçaltıcı bir
azâp bulunduğu ihtar edilmektedir!”[53]
“35-36 ncı âyetlerde (7/el-A’râf, 35-6) de Allah’ın
âyetlerini anlatan peyğamberlere uyup Allah’ın buyrukları dışına çıkmaktan
sakınan kimselerin korku ve üzüntü çekmeyecekleri: Allah’ın âyetlerini
yalanlayıp, onları kabule tenezzül etmeyenlerin de cehennemde ebedî kalacakları
vurgulanmaktadır.”[54]
Görüldüğü gibi Ateş, mü’min olmayanların akıbetini
anlatan birtakım ayetlerin tefsirinde, onların cehennemde sürekli/ebedî
kalacaklarını söylemektedir.[55]
O zaman yukarıdaki soruya paralel olarak şunu
sormak durumundayız: Eğer bu kimseler için cehennemde ebedî kalmak kaçınılmaz
bir akıbet ise –ki yukarıdaki iktibaslar bunu net bir şekilde göstermektedir–, o
zaman şu iki ihtimal ortaya çıkmaktadır:
A- Kemal bulmamış ruhların cehenneme gönderilmesi
demek, onların yeniden bedenlenmesi, sıkıntı ve çileden ibaret olan bu dünya
hayatına tekrar gönderilmesi demektir. Burada dünya hayatı cehennem olarak
yorumlanmaktadır. Bu da bizi şu neticeye götürür: Bu dünya hayatı ebedîdir.
B- Cehennem, kıyamet koptuktan sonra mücrimlerin
azap göreceği bir yerdir ve kemal bulmamış ruhlar da birer mücrim olarak burada
azap görecektir. Mü’minler sınıfına girmeyen mücrimlerin azabı ebedî olacağına
göre, cehennem de ebedî demektir. O halde Ateş’in, cehennemin çile ve
sıkıntılarla yaşanan dünya hayatı olabileceği şeklindeki ifadesi doğru değildir.
Öte yandan Ateş’in, “önemli olan kıyameti inkâr
etmemektir” cümlesi de aslında kendisine bir avantaj sağlamak yerine, başına
daha büyük sıkıntı açacaktır. Zira –tıpkı cehennemi dünya hayatının
sıkıntılarıyla tefsir etmek gibi– son derece zorlama, akla ve nakle aykırı
tevillere sapmadıkça Kur’an’ı Kerim’in ve sahih hadislerin kıyamet ahvali
hakkında verdikleri haberlerden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. Haşr’i, hesabı,
mizanı –ki bütün bu konulardaki ayetleri sıralayarak yazıyı daha da uzatmak
istemiyoruz– nereye koyacağız? Kıyamete inanmak demek, Allah Teala’nın ve Hz.
Peygamber (s.a.v)’in kıyamet hakkında verdikleri haberlere eksiksiz olarak
inanmak demektir. Kur’an nassıyla sabit olan herhangi bir hususun inkârının
kişiyi nerelere sürükleyeceğini Ateş’in çok iyi bildiğinden şüphemiz yok.
O zaman Ateş’ten, bütün bu konulardaki ayet ve
hadislerin muhtevası hakkında ne düşündüğünü sormak durumundayız. Mesela bir
kimse, “ben kıyamete ve ahirete inanıyorum, ama orada cennetin veya cehennemin,
haşrin, hesabın ve mizanın bulunduğuna inanmıyorum” diyecek olursa, Ateş’e göre
bu kimsenin kıyamet/ahiret inancı makbul ve sahih midir?
3- Ateş yine şöyle demektedir:
“(…) Bedenlerden önce (mevcut olduğu söylenen)
âlem-i ervâh konusu delîle dayanmadığına göre, eğer hadîsler sahih ise –ki
sahihtir– cenîne üflenen ruh, bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu âlemden
alınmaktadır. Ya böyledir, ya da cenîne ruhun üflenmesi, ona bilincin verilmesi
anlamını taşır…
“Eğer hadîslerde anlatılan, ruhun üflenmesiyle
kasıt, insana bilinç verilmesi değil de cenîne insan ruhunun üflenmesi ise bu,
ruhun, bedenden önce var olduğunu gösterir. Ama ruh, bedenle birlikte
yaratıldığına göre nereden üflenecektir? Bu durumda bedenden ayrılmış bir ruhun
üflenmesi hatıra geliyor. Hatta … ayetlerinde (Ateş burada 2/el-Bakara, 28 ve
67/el-Mülk, 2 ayetlerini zikretmektedir) âyetlerinde ölümün hayattan önce
zikredilmesinde buna işâret görülmektedir…”
Ateş burada, İbnu’l-Kayyım’ın alimler arasında
ihtilaflı bir mesele olarak aktardığı bir husustan hareket ediyor.
Mesele şudur: İbnu’l-Kayyım’ın naklettiğine göre
bir kısım alimler, ruhun bedenden önce yaratılmış olduğu görüşünü benimserken,
diğer bir kısım alimler de ruhun bedenden sonra yaratıldığı görüşünü
savunmuşlardır.[56]
Ancak Ateş’in bu ihtilaflı meselede de çelişkili
görüşler serdediyor ve mesela 1979′da kaleme aldığını söylediği bir kitabından
şu sözlerle başlayan bir alıntı yapıyor:
“Bedenden ayrılan ruh, başka bedenlere girmez.
Ruhun başka bedenlere girmesine tenâsüh denilir.”[57]
Daha sonra da tenasuhun, insan bedenindeki ruhun,
bilahare hayvan bedenide girmesi veya hayvan bedeninde olan ruhun bilahare insan
bedenine girmesi olduğunu söylüy
Kaynak:
BEYAN DERGİSİ