|
KUR'AN'DAKİ
SÜNNET
EBUBEKİR SİFİL - İSLAMİ EDEBİYAT
DERGİSİ
Bismillâhirrahmânirrahîm
Evvelemirde
burada "Sünnet" tabiriyle neyi kasdettiğimizi ortaya koyalım: Bizim burada
"Sünnet" tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Din'in tebliği ve
hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.
Konunun sağlıklı
bir zeminde ele alınabilmesi için öncelikle Sünnet'in bağlayıcı olup
olmadığının, doğrudan Kur'an'a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak
mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet'i bize
nakleden unsurların tesbiti ve güvenilir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü
aşamada ise "Sünnet'i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pratik
sonuçları neler olur?" sorusunun cevabı gelmektedir.
I- Sünnet'in
Bağlayıcılığı
Burada soru
şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün
tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?
Biz, Ehl-i Sünnet
Ve'l-Cemaat olarak bu soruya tereddütsüz "evet" diyoruz. Bir noktaya dikkat
çekelim: Kur'an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak
kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde
bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan "Sünnet" kelimesini çıkarıp,
yerine "Kur'an" kelimesini koymamız halinde değişen birşey olmayacaktır. Buradan
şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda
kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur'an'ın Sünnet'e göre tartışmasız bir
otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur'an gibidir; bu
noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.
Sünnet'in
bağlayıcılığı konusundaki Kur'an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:
A- Resul'e İtaati
emreden ayetler
1. "De ki:
"Allah'a ve Resulü'ne itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah
kâfirleri sevmez."[1]
Burada Allah
Teala, kendisiyle birlikte Resulü'ne de itaat edilmesini emir buyurmakta ve
bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz
sonuç, tıpkı Allah Teala'ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah'a
(s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.
2. "Ey iman
edenler! Allah'a itaat edin; Resul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat
edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer Allah'a ve ahiret gününe
iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de
sonuç itibariyle daha güzeldir."[2]
Bu ayetteki
"itaat" vurgusu, "itaat edin" ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v)
hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir.
Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü'minler için şiddetli bir
uyarı da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız,
aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala'ya ve O'nun Resulü'ne
götürün" demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya
mahkûmdur.
3. "Kim Resul'e
itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü
seni onlar üzerine muhafız göndermedik."[3]
Bu ayetin, Hz.
Peygamber (s.a.v)'e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır.
Burada Resul'e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala'ya itaat etmiş olacağı
belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz: Allah Teala'ya itaatin yolu, O'nun Resulü'ne itaatten
geçmektedir ve Resul'e itaat olmadan Allah'a itaat olmaz.
Nitekim Resul'e
itaat olmadan da Allah Teala'ya itaat edilebileceğini "işareten" dahi anlatan
bir tek Kur'an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi
ayetlerde Allah'a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul'e itaat olgusunun
emredildiği görülmektedir. Örnek olarak,
4. "Namazı kılın,
zekâtı verin ve Resul'e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz."[4] ayetini
zikredebiliriz.
Hatta bu ayette
şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada "namaz" ve "zekât" gibi iki
farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra "Resul'e itaat" emri
verilmektedir. Bu durum, Resul'e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz
olduğunu gösterir.
Ve nihayet bu
ayet ile ilahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yanında Resul'e itaate de
bağlanmış olmaktadır...
5. "Eğer mü'min
kimselerseniz, Allah'a ve Resulü'ne itaat edin."[5]
Ganimet taksimi
konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)'e soru soran mü'minler hakkında nazil olduğu,
metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah'a ve Resulü'ne
itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler
olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
6. "Ey iman
edenler! Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi iptal
etmeyin."[6]
Buraya kadar
örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde –ve diğer benzerlerinde– "Hz. Peygamber
(s.a.v)'e itaat" hususu, gerek mü'minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin
bir Kur'anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.
B- Resul'e tabi
olmayı emreden ayetler
Sünnet'in
bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori olarak "Resul'e ittiba"yı ihtiva ve
emreden ayetlerin mevcudiyeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki örnek zikredelim:
1. Yüce Allah
şöyle buyurur: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki, Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."[7]
Bu ayet, Allah
Teala'nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul'e ittiba
olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık
bir şekilde ortaya koymaktadır.
2. "O kimseler
ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları Resul'e, o Ümmî
Peygamber'e tabi olurlar; O onlara ma'rufu emreder ve onları münkerden
sakındırır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şeyleri haram
kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp
atar. O'na inanan, O'na ta'zimde ve yardımda bulunan, O'na yardım eden ve
O'nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta
kendileridir."[8]
Her ne kadar bu
ayette Ehl-i Kitab'ın bahse konu edildiğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda
Efendimiz (s.a.v)'in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımından konumuz
noktasında önemlidir.
Zira burada
O'nun, ma'rufu emrettiği, münkerden sakındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve
pis olan şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise
izahtan varestedir.
C- Resul'e
muhalefeti yasaklayan ayetler
1."Her kim,
kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e muhalefet eder ve
mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz
ve onu cehenneme daldırırız."[9]
Bu ayette Yüce
Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)'e muhalefet ederek mü'minlerin yolundan ayrılıp,
başka bir yola girenlerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta
şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli
olduktan sonra artık Peygamber'e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol,
Peygamber'e muhalefet etmemektir ve mü'minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu
yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.
2. "Onun
(Peygamber'in) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin ulaşmasından
veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar."[10]
Hz.
Peygamber (s.a.v)'in emrine muhalefet eden kimselerin, ya bir fitneye veya çetin
bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır.
Buradaki "fitne"yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya
bid'at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen "azap"
ise dünyada başa gelecek çeşitli bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.
3. "Allah ve
Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman mü'min bir erkekle mü'min bir kadının,
işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Kim Allah'a ve
Resulü'ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sapmış olur."[11]
Bu ayette
doğrudan mü'minlere yönelik bir ikaz görüyoruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve
Resulullah bir konuda hüküm verdikleri zaman, mü'minlerin artık o konuda başka
bir hükmü ve görüşü seçme hakları yoktur. Ben mü'minim diyen insanların bu
noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.
4. "Hayır!
Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin
etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan
tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."[12]
Muhtemel
İtirazlar
Buraya kadar
zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygamber (s.a.v)'in mü'minler için "güzel
örnek" olduğunu[13], O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa
ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu[14] bildiren ayetler bulunduğunu da
hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek
bazı yaklaşımlara değinmek istiyorum.
1
Özellikle ilk iki
kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların
muhataplarının inanmayanlar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz,
cevabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mutlak olması, mü'min
olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.
Durum böyle
olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerinde olmadığını daha doğrudan gösteren
ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:
"Eğer mü'min
kimselerseniz, Allah'a ve Resulü'ne itaat edin."[15]
Ganimet taksimi
konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)'e soru soran mü'minler hakkında nazil olduğu,
metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah'a ve Resulü'ne
itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler
olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
"Ey iman edenler!
Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin."[16]
Bu ayet, bir
taraftan "itaat" kelimesini (yukarıda 2. sırada zikrettiğim ayette olduğu gibi)
hem Allah Teala'ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaati vurgulamak için ayrı
ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati
mü'minlere yönelik bir emir olarak ifade etmesiyle öne çıkmaktadır.
Son iki sırada
zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki türden bir itirazın Kur'an açısından
makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.
2
Sünnet'in
bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz.
Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittibanın emredildiği ve O'na muhalefetin
yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz.
Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittiba ile O'na muhalefet etmemekten maksat, onun
Sünneti değil, Kur'an'dır. Bütün bu ayetlerde Kur'an'ın değil de Sünnet'in
kastedildiğini gösteren açık ve kesin bir delil yoktur.
Buna cevap olarak
şöyle deriz:
Bu yaklaşım,
ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli
bir saptırmanın ifadesidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uzağa
gitmeye gerek yok.
Örnek olarak
yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.
Mezkûr ayetlerden
birisi, hatırlanacağı gibi, "Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul'e itaat edin.
Umulur ki merhamet olunursunuz."[17] ayeti idi.
Burada önce namaz
ve zekâtın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği
kimselerin Kur'an'a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile
mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten
Kur'an'a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul'e itaatin ayrıca
vurgulanması ne anlama gelmektedir?
Dolayısıyla eğer
Resul'e itaat, sadece Kur'an'da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret
olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul'e itaatin de ayrıca
vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.
Bir diğer ayet:
"Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem
tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı
duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."[18]
Burada mü'minlere,
aralarında çıkan ihtilaflarda Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakem
tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.
Oysa Hz.
Peygamber (s.a.v) onlara Kur'an'ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve
dolayısıyla Kur'an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken
Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakem tayin edilmesinin emir
buyurulmasını Sünnet'e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?
Burada ayetin
mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:
Hz.
Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur'an ayetlerine göre çözecek
veya Kur'an'da yer almayan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal
sözkonusu olamaz.
Eğer bu
ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bunun bizi götüreceği nokta şurasıdır:
Hz. Peygamber (s.a.v) Kur'an'ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz
etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.
Bu ise Hz.
Peygamber (s.a.v)'in, murad-ı ilahiye, yani Kur'an'ın mana ve maksatlarına diğer
insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir. Öyleyse
Allah Teala'ya itaatin yanında Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaati de vurgulayan
ayetlerden, sadece Kur'an'a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur'an'ı
bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber'in varlığını kabul ettikten sonra
böyle bir iddianın geçerliliği olabilir mi?
İkinci ihtimali
kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almayan
hükümler getirebileceğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz
tamamen havada kalmaktadır.
3
Sünnet'in
bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sürdüğü bir diğer iddia da,
Kur'an'ın "herşeyi açıklayıcı" olduğunu[19], "hiçbir şeyi eksik
bırakmadığı"[20], "ihtilafları açıklamak için" gönderildiği[21], Hz. Peygamber
(s.a.v)'in bile Kur'an'dan başka hakem aramadığı[22] gibi hususları anlatan
ayetlerin, Kur'an dururken Sünnet'e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu
bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.
Bu iddiaya karşı
herşeyden önce şunu söyleyelim ki, itiraza delil olarak ileri sürülen ayetler,
her halukârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul'e itaatı, ittibayı
emreden ve O'na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte düşünülmek
zorundadır. Aksi halde Kur'an'ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise
terkedilmiş olur.
İkinci olarak;
eğer Kur'an'ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve herşeyi açıkladığını ifade eden
yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden
bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji,
tıp, felsefe, mantık, gramer, psikoloji, sosyoloji... vs. ile ilgili ne varsa,
hepsinin Kur'an'da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.
Yine bu
yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur'an'ın emrettiği
namaz, oruç, zekât, hac gibi pekçok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur'an'da yer
almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.
Şu halde
yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde
anlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum: Allahu a'lem bu ayetler ve benzeri
içerikteki diğerleri, gerek Din'in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya
ilişkin bilgilerin Kur'an'da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır.
Yahut da Kur'an'da, sözkonusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde
etmenin yolları ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayetler, temel dinî ve
ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur'an'ın herşeyi
açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyaç bırakmadığı şeklinde
anlaşılması mümkün değildir.
4
Diyelim ki,
buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde bizzat Resul'e ittiba ve itaat
emredilmekte, ve O'na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v)
artık aramızda değildir ve O'nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene
geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer
alan vurguları, O'nun hayatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira
bu ayetler bize, O'nun Sünneti'ne değil, bizzat O'nun kendisine ittiba ve itaat
etmemiz emredilmektedir.
Bu yaklaşımı
doğru kabul edenlerin şu sorulara tatminkâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:
1- Kur'an'da, Hz.
Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittibanın, O'nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı
bir sorumluluk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?
2- Bu soruyla
bağlantılı olarak, "Seni ancak bütün insanlık için bir müjdeleyici ve korkutucu
olarak gönderdik"[23], "Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik"[24] gibi
ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in misyonunun evrensel olduğunu göstermez mi?
3- Eğer Hz.
Peygamber (s.a.v)'in insanlara rehberliği yeryüzünde vahyin maksatlarını
gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O'nun vefatından sonra dünyaya
gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mahrum bırakılmış olabilirler? Bu
durum adl-i ilahîye ve murad-ı ilahînin dünya hayatında tecellisine aykırı değil
midir?
4- Hz. Peygamber
(s.a.v)'in Sünneti demek, O'nun söyledikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O'na
ittiba ve itaat, O'nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla oluyorsa, bu
itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti, bu
Ümmet'in takva ve vera ahli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tarafından
Sahabe döneminden itibaren muhafaza edilmiş ve bizlere kadar intikal
ettirilmiştir.
Yok eğer Sünnet
Hz. Peygamber (s.a.v)'in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman
bu itiraz sahiplerninin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e ittiba ve itaatten ne
anladıklarını ilmî bir şekilde izah etmeleri gerekir.
II-
Sünnet'i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve Güvenilirliği Meselesi
Şu ana kadar
ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya
yönelikti. Ancak sözün başında da altını çizdiğim gibi, mesele bununla
bitmemektedir. Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet'i bize ulaştıran
unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa kavuşturulması
gerekmektedir:
Malum olduğu
üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'ni bize nakleden iki önemli unsur
vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.
Şu halde
meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki
unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.
Bilindiği gibi
pek çok Kur'an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)'e, Kur'an'ı insanlara beyan etme,
yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek
olursak;
1. "Sana Zikr'i
indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp
anlasınlar."[25]
Bu ayette Hz.
Peygamber (s.a.v)'in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin
bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.
Bu ayet
dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:
1- Eğer Kur'an,
Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış
değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?
2- Hz. Peygamber
(s.a.v) bu "açıklama" görevini nasıl yerine getirecektir?
Burada iki
ihtimal sözkonusudur:
A- Hz. Peygamber
(s.a.v), Kur'an'ı yine Kur'an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.
B- Kur'an'ı,
Kur'an'da açıkça yer almayan bir çerçeve getirerek açıklayacaktır.
Bu şıklardan
hangisini kabul ederseniz edin –ki bir üçüncü şık sözkonusu olamaz–, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur'an'da yer almayan kimi
hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde
vuku bulduğunu söylemek zorundasınız. Şöyle ki;
İlk ihtimal,
Kur'an'ın yine Kur'an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)'e beyan
görevi verilmiş olması gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur'an'ı, sıradan
insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise
Kur'an'ın anlaşılmasında O'nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız
bulunduğunu gösterir.
İkinci ihtimal
ise doğrudan "gayri metluvv vahiy" olgusunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy
olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet'in Kur'an'ı beyan fonksiyonu
konusunda herhangi bir şüphe sözkonusu değildir.
2. "O Kur'an'ı
hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde)
toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz onu okuyunca sen onun
okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir."[26]
Hz. Peygamber
(s.a.v)'in Kur'an dışı bir vahiyle Kur'an'ı açıkladığının en kuvvetli
delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım:
Allah Teala, Kur'an'ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir
ifade ile beyan buyurmaktadır.
Buradan ilk
bakışta Kur'an'ın yine Kur'an'la açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de,
acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı vermeden şöyle
bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur'an'ın bütün ayetlerinin yine Kur'an
tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?
Oysa görüyoruz
ki, Kur'an'da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur.
Yukarıda da değindiğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda
edileceği konusunda Kur'an'da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.
Öyleyse şunu
söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'an'ı açıklama görevini yerine
getirirken, bir yandan murad-ı ilahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da
tabii olarak Kur'an'da yer almayan ilave hususlar getirmiştir. Nitekim gerek
Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in bu türden beyanlarıyla doludur.
Muhtemel bir
itiraz
Şimdi meselenin
can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz
etmeyen bir kısım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu
söylemekte ve şöyle demektedirler:
Evet, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani
Kur'an dışı vahiyle yerine getirilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere,
yani hadislere dayanan Sünnet'in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiğine dair
elimizde bir güvence yoktur.
Zira hadis
ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)'in mübarek ağzından çıktığı gibi,
aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden
itibaren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sadece manayı
aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mevcudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.
Üstelik mesele
sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa –ki
İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir–, hadisler konusunda
daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.
Şu halde geçmiş
ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne
güvenmemiz sözkonusu olamaz.
İşte bu,
günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve
tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli
kılmaktadır.
Bu itiraza cevap
sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Allah Teala Kur'an'da "Zikr"in kendisi
tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:
"Muhakkak ki
Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz."[27]
Bu ayet üzerinde
dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:
Buradaki "Zikir"
kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığını
söyleyen İbn Hazm[28] gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu
kelime ile Kur'an'ın kastedildiğini kabul ederek soralım:
1- Bu ayetten
yola çıkarak Kur'an dışında başka hiçbir şeyin ilahî koruma altında
bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale
gelecektir: Bugün Müslümanlar'ın kıldığı namazlar, Kur'an'ın emrettiği ve Hz.
Peygamber (s.a.v)'in mahiyetini Kur'an dışı vahiy kanalıyla öğrenerek kıldığı
namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de
söylemek pekala mümkün olmalıdır.
O zaman Allah
Teala'nın Kur'an'da emrettiği bu ibadetler, murad-ı ilahî hilafına icra
ediliyorsa Kur'an'ın bu konudaki ayetlerinin fiilen ilahî koruma kapsamının
dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?
2- Yine bu ayette
geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'ı anlattığını varsayarak söyleyelim: Kur'an,
ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yerine getirileceğini
bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu açıklamaları da bize kadar hadisler
kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabını
kim verebilir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, ilahi garanti altındaki beyan
fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur'an'ın sadece ayetlerinin
koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan
eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur'an'ı Sünnet mevkiinde beyan edecek
ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur'an ayetlerini dileyenin dilediği gibi
yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez
mi?
3- Yine
yukarıdaki ayette geçen "Zikir" kelimesinin Kur'an'a münhasır olduğunu
varsayarak soralım: Kur'an'ın korunması ne suretle olmuştur?
Bu soruya, "onu
ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar
sayesinde olmuştur" şeklinde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:
Burada işin içine
beşer unsurunun girmesi nasıl Kur'an'ın ilahî korunmuşluk niteliğine halel
getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadisleri de bize
kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?
Hatta Ulûmu'l-Kur'an
kitaplarından öğrendiğimize göre, Kur'an'ın mütevatir okunuş şekillleri olan 7
veya 10 mütevatir kıraat, istisnasız bütün unsurlarıyla her tabakada tevatür
seviyesinde nakledilmiş değildir.
Hatta daha
enteresan birşey söyleyeyim: Bilindiği gibi Kur'an, Hz. Ebu Bekir (r.a)
döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç
nüsha halinde çoğaltılmıştır.
Her iki aşamada
da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit
(r.a) şöyle demiştir: "Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin
iki ayetini sadece Ensar'dan Ebû Huzeyme'nin yanında bulabildim. Keza Osman
dönemindeki teksir esnasında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine
Ensar'dan Huzeyme'nin yanında bulabildim."
Müsteşrikler'in,
Kur'an'ın her ayetinin her tabakada sayıları tevatür seviyesine ulaşan kitleler
tarafından birbirlerine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku
bulmaktadır.
Bir şey daha
söyleyeyim: Şia mezhebine mensup olan bir kısım kimseler, Kur'an'da Velayet
suresi diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt'in faziletlerini anlatan bu
uzun surenin Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia
ederler.
Şia'nın elindeki
bir kısım yazma Kur'an nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke
tarafından 1842 tarihinde neşredilen "Târîhu'l-Mesâhif" adlı çalışmaya (II, 102)
dercedilmiştir.
Meşhur Şii alim
et-Tabressî, "Faslu'l-Hitâb fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi'l-Erbâb" adlı eserinde (s.
180) böyle bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının Farsça "Debistân-ı
Mezâhib" adlı eserde mevcut olduğunu söyler.
Yine Şia'nın
meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî'nin "el-Kâfî" (II, 643.) isimli
eserinde Cebrail (a.s)'ın Hz. Peygamber (s.a.v)'e getirdiği Kur'an ayetlerinin
sayısının 17.000 (onyedibin) olduğu söylenmektedir. Bu durumda elimizdeki
Mushaflar, Kur'an'ın 3'te 1'inden daha azını ihtiva etmiş olmaktadır.
Burada Şia'nın bu
iddialarını cevaplandırarak sözü uzatmak istemiyorum. Söylemek istediğim şu:
Kur'an'ın tahrif edildiği hususunda böyle iddialar sözkonusu iken bizler Ehl-i
Sünnet Müslümanlar olarak Kur'an'ın korunmuşluğu noktasında kalbimizde en küçük
bir tereddüte bile yer vermeyiz ve bu gibi durumların, Kur'an'ın korunmuşluğu
gerçeğine en küçük bir halel getiremeyeceği inancını tam bir itmi'nan ile
taşırız.
Peki buna benzer
iddialar hadisler hakkında varit olduğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve
hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?
Kaldı ki,
geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadislerin uydurulmuş olabileceği
ihtimalini gündeme getirenler –en azından bunların bir kısmı–mütevatir hadisleri
bu iddianın dışında tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit
edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddianın devam ettiriliyor olmasını
nasıl açıklayacağız?
Sonuç
Yukarıdan beri
söylediklerimizin, Sünnet'in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki
şüpheleri ortadan kaldırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:
Bütün bu
tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin bağlayıcı olup olmadığı
münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye'yi kurtuluşumuz için bir sığınak,
bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize
düşen, Allah Teala'nın muradına uygun yaşamak ve O'nun rızasına ulaşmak ise,
bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde
yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.
Her türlü
akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi
bulunacağını düşünemiyorum: Kur'an'ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal
biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)'dir. Şu halde O'nun
Kur'an'ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan
haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu
Hadis külliyatı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina
ve dikkati hak etmekkedir.
Bize kadar
intikal etmiş olması bile başlı başına bir mucize olan Hadis külliyatının içinde
yer alan ve ulema tarafından sahih addedilmiş olanları, "ya gerçekten sahih ise
ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!" tarzındaki bir endişe ile,
Nebevî emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket etmeli değil
miyiz?
Öyleyse
hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala'dan korkması ve Efendimiz
(s.a.v)'den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O'nun
şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.
---------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
[1] 3/Âl-i İmrân,
32.
[2] 4/en-Nisâ,
59.
[3] 4/en-Nisâ,
80.
[4] 24/en-Nûr,
56.
[5] 7/el-Enfâl,
1.
[6] 47/Muhammed,
33.
[7] 3/Âl-i İmrân,
31.
[8] 7/el-A'râf,
157.
[9] 4/en-Nisâ,
115.
[10] 24/en-Nûr,
63.
[11] 33/el-Ahzâb,
36.
[12] 4/en-Nisâ,
65.
[13] 33/el-Ahzâb,
21.
[14] 59/el-Haşr,
7.
[15] 7/el-Enfâl,
1.
[16] 47/Muhammed,
33.
[17] 24/en-Nûr,
56.
[18] 4/en-Nisâ,
65.
[19] 16/en-Nahl,
89.
[20] 6/el-En'âm,
38.
[21] 16/en-Nahl,
64.
[22] 6/el-En'âm,
114.
[23] 34/Sebe',
28.
[24]
21/el-Enbiyâ, 107.
[25] 16/en-Nahl,
44.
[26] 75/el-Kıyâme,
16-19.
[27] 15/el-Hicr,
9.
[28] Bkz. el-İhkâm,
I, 121-2.
MAKALELER
|