|
BAZI KAVRAMLAR ÜZERİNE BİR
SORUŞTURMA
EBUBEKİR SİFİL
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.
A- İçtihad: Lugatte “kişinin,
zor ve meşakkatli bir işi yerine getirmek için bütün gücünü sarfetmesi”
demektir.
Fıkhî literatürde ise bu
kelime “fakihin, fürua ait şer’î bir hükmün mahiyeti konusunda zannî bir netice
elde etmek için bütün gücünü sarf etmesi”ni ifade eder.
İçtihad için öngörülen
şartları şu şekilde toparlayabiliriz:
Şer’î hükümleri bilme
yollarını, bu hükümlerin kısımlarını, isbat yollarını, delalet şekillerini,
şartlarını, mertebelerini, tearuz durumunda tercih yönlerini, Kitap ve Sünnet
‘in ahkâma müteallik nasslarının delalet ve sübut bakımından durumlarını, nasih-mensuh
nassları ve üzerinde icma ve ihtilaf edilmiş olan konuları ve Arap dilini
bilmek; insanların ve yaşadığı toplumun ahvaline vakıf olmak ve nihayet kişisel,
toplumsal ya da siyasal herhangi bir yönlendirme/baskı altında bulunmamak.
B- Taklit: Lugatte “boyuna
kolye, gerdanlık vs. takmak” demektir.
Istılahta ise “başkasının
görüşüyle deliline bakmaksızın amel etmek”tir. Buradaki “görüş” kelimesi, taklit
edilen kişinin kavil, fiil ve takririne şamildir.
Taklid seviyesinden yukarı
çıkamamış olan (mukallid) kimsenin, bir meselede bir tek görüşü taklid etmesi
gerekir; bir tek meselede farklı içtihadlar ile amel edemez. Örneğin mukallid
olan kimse, abdestin hangi durumlarda bozulmuş sayılacağı noktasında bir tek
mezhebin görüşüyle amel etmelidir. Mezhepler arasında abdesti bozan kimi
hususlar ihtilaflı olduğu için bir durumda birini, diğer durumda öbürünü taklid
etmesi doğru değildir. Ancak iki farklı meselede iki farklı mezhebin görüşleri
ile amel edebilir. Mesela bir kimse abdest konusunda Hanefî mezhebinin görüşleri
ile amel ederken, oruç konusunda Şafiî mezhebinin görüşlerini taklid edebilir.
C- Telfik: Lugatte “kumaşın
iki tarafını birleştirip dikmek, süslemek, uydurmak vs.” anlamlarına gelir.
Bu kelime ıstılahî olarak
genellikle şu anlamda kullanılmaktadır: “Mukallidin, iki veya daha fazla
mezhebin bir meseledeki farklı hükümlerini birleştirerek amel etmesi.”
Örnek verecek olursak: Bir
mukallid, abdest aldıktan sonra vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığı ve
bu kan akacak şekilde çok olduğu zaman Şafiî mezhebinin görüşünü taklid ederek
abdestinin bozulmadığına hükmedebilir. Ancak aynı abdesti devam ederken o kimse
şehvetsiz olarak kadının vücuduna dokunsa ve bu durumda da abdestinin İmam Ebû
Hanîfe’nin mezhebine göre bozulmadığına hükmetse, bu kimse telfik yapmış
demektir. Zira bu durumlardan ilki İmam eş-Şâfi’î’nin mezhebine göre abdesti
bozmaz ise de İmam Ebû Hanîfe’ye göre bozar. İkinci durumda ise İmam Ebû
Hanîfe’ye göre abdestli iken İmam eş-Şâfi’î’ye göre değildir.
Ancak bir kimsenin bu iki
farklı hüküm ile iki farklı zamanda amel etmesi caizdir.[1]
D- İcma: Hz. Peygamber
(s.a.v)’den sonra Ümmet-i Muhammed’in bir asırda yaşayan müçtehidlerinin şer’î
bir mesele üzerinde görüş birliği etmesidir.
İcmaın hücciyyeti konusunda
Hariciler’in ve Şia’nın bir kısmı ile en-Nazâm’dan oluşan marjinal bir azınlık
dışında bütün ümmetin uleması fikir birliği içindedir. İcma’ın kaynaklık değeri
hakkındaki Kur’an ve Sünnet nassları Usul-i Fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak
zikredildiği için burada bunlara dalmayı gereksiz görüyoruz.
Kuşkusuz İcma’ın kaynaklık
değeri konusunda işaret ettiğimiz naklî deliller yanında aklî deliller de
mevcuttur. Bu ümmetin içtihad derecesine yükselmiş alimlerinin bir konudaki
görüş birliği, o konunun hükmünü zannî olmaktan çıkarıp kat’î mertebesine
yükseltir. Öte yandan icma, bir anlamda kollektif bir içtihadı ifade ettiğinden,
icmada yanılma payı ferdî içtihaddan çok daha azdır.[2] Burada meselenin ihtiyat
boyutunu da gözden uzak tutmamakla birlikte, özellikle şu noktayı dikkate almak
gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v) bu ümmetin dalalet ve hata üzerinde görüş birliği
etmeyeceğini bildirmiştir.[3] Bu ümmetin avamının, alimlerine tabi olduğu
gerçeği de işin içine katılarak düşünülürse, neticede bu ümmetin müçtehid
imamlarının icmaı, topyekün ümmetin görüşü olarak karşımıza çıkacaktır.
İcma’da görüşleri itibara
alınması gerekenler, Kur’an ve Sünnet’in hücciyyeti konusunda herhangi bir
çekincesi bulunmayan kimseler olmalıdır. Çünkü Kur’an ve Sünnet nasslarının
hücciyyeti ve bağlayıcılığı noktasında menfi tavra sahip olanların hakkıyla
içtihad edebileceğini düşünmek mümkün değildir. Bunun yanında mesela dört mezhep
imamını taklid ettiği için bütün ümmeti tekfir eden eş-Şevkânî[4] gibi marjinal
kimselerin icmaa aykırı görüşlerine itibar edilmesi de sözkonusu olamaz.
İcmaın vukuu ve nakli
konusunda ileri sürülen birtakım iddialar hakkında da kısaca şunları söylemek
mümkündür: Ulemanın bir meselede icma bulunduğunu söylerken kasdettiği, içtihad
mertebesine ulaşmış bulunan, Ehl-i Sünnet’e mensup müçtehid imamların –ya da Ehl-i
bid’at’ten olsa da, dinden olduğu zaruretle sabit olan ya da tevatüren
nakledilen herhangi bir hususu inkâr etmeyen müçtehidlerin– görüş birliğidir. Bu
noktanın bu şekilde sınırlandırılması oldukça manidardır. Çünkü içtihad
mertebesine ulaşamamış olan veya dinden olduğu zaruretle bilinen ya da tevatür
tarikiyle sabit olan bir hususu inkâr eden Ehl-i bid’at fırkalardan birisine
mensup bulunan bir kimsenin, “insanlar üzerine şahit” olması düşünülemez. Diğer
taraftan içtihad edebilmek için gerekli özellikleri taşıyan bir kimsenin üzerine
düşen asgari görevlerden birisi, içtihad ettiği konuda delillerini göstermek ve
bunları tartışmaya açmaktır. Çünkü o kimseye göre içtihad ederek vardığı nokta
“hak”tır. Bu itibarla bu hakkın gizlenmemesi, açığa vurulması gerekir. Zira
hakkı söylemeyerek susan kimse “dilsiz şeytan”dır; Yüce Allah (c.c)’a verdiği
ahdi ve misakı bozmuştur. Dolayısıyla böyle bir kimsenin, bırakalım içtihad
mertebesine layık olmayı, “şahit” olma özelliğini dahi taşıdığını düşünmek
mümkün değildir.
Öte yandan bu ümmetin başından
beri ortaya koyduğu uygulama, ilmin yazılması, karşılıklı görüşlerin
kaydedilerek topluma ve gelecek nesillere ulaşmasının sağlanması şeklinde
olmuştur. Çünkü toplumun din ve dünyasını öğrenmesinin; bilgiye ulaşanın onu
henüz ulaşmamış olana tebliğinin ve hakkın ortaya konulmasının yolu budur.
Şu halde herhangi bir asırda
fukaha topluluğunun ortaya koyduğu ve yayılıp duyulan herhangi bir görüş,
yukarıda vasıflarını zikrettiğimiz herhangi bir alimin muhalefeti ile
karşılaşmamışsa, bu görüşün “üzerinde icma edilmiş bir görüş” olduğundan şüphe
edilemez.
Muhakkik usul alimleri
tarafından dayanak olarak kabul ve itimat edilen icma işte budur.
E- Tecdid: Lugatte “yenilemek
ve yeniden yapmak” anlamına gelen bu kelime, şer’î bir ıstılah olarak “Zamanla
Kur’an ve Sünnet’te belirtilen aslî şeklini kaybetmeye yüz tutan kimi
uygulamaların, aslî, yani Selef zamanında uygulanan şekline döndürülmesi”
anlamında kullanılmıştır.[5]
Bu bağlamda “tecdit” kelimesi,
“Ceddidû îmânekum…”[6] hadisindeki “tecdit” ile aynı anlamdadır. İmanda ne
aslen, ne de şeklen herhangi bir tebdil/tağyir söz konusu olamayacağına göre
tecdidin imanda meydana getireceği yeniliğin, imanı ilk baştaki taze ve canlı
şekline döndürmek anlamına geleceği açıktır. Dolayısıyla mücedditlerin
fonksiyonu da başka herhangi bir şey değil, Kitap ve Sünnet hükümleri konusunda
“orijinaliteyi ve ilk baştaki tazeliği muhafaza”dır.
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî de
meseleyi aynı anlayışla ele almakta ve tecdit hadisini, “Bu ilmi, her kuşağın
adalet sahibi olanları yüklenir ve bunlar aşırıların tahrifini, ehl-i batılın
ona sızarak yapacağı tahribi ve cahillerin tevilini ondan uzak tutar”[7]
hadisinin tefsir ettiğini söyleyerek[8] yukarıdaki yaklaşımı teyit etmektedir.
Konuya bu açıdan bakıldığında,
birtakım dinî hükümlerde Sadr-ı Evvel’deki uygulama ile asla ilgisi bulunmayan
birtakım değişiklikler yapmak için günümüzde sergilenen gayretlerin tecdid ile
herhangi bir ilgisinin bulunmadığı görülür. Bu tür çabalar için bulunabilecek en
uygun niteleme “reform”dur. Bu kelime “yeniden şekillendirme, yeni bir biçim
verme” anlamlarını ifade ettiğine ve günümüzde tecdid adı altında yapılan
çalışmalar da maksat ve mahiyet olarak bu kelimenin içerdiği anlamla birebir
örtüştüğüne göre göre, bu faaliyetlerin adının tecdid değil, reform olarak
konması daha isabetli olacaktır.
Esasen tarih boyunca
mücedditlik geleneğinin temsilcisi olan alimlerin icra ettiği fonksiyon da
tecdit kelimesinin yukarıda ortaya koyduğumuz anlamının hayata geçirilmesinden
başka birşey değildir. İslam şeriatinin ölçüleri bellidir. Herhangi bir uygulama
bu şeriatin iki ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’e uygun olduğu sürece
İslamîdir ve muteberdir. Bu iki kaynağın mefhum ve gayesine ters düşen her
uygulama ise gayri İslamîdir ve merduttur.
Islah ve Islahat kelimeleri de
ortaya kuyduğumuz bu ölçü çercevesinde değerlendirilmelidir. İslam dünyasında bu
kelimenin yoğun olarak kullanılması, Cemaleddin Efgani hareketinin ortaya
çıkması ile paralellik arz eder. Onların bu kelimeyi Luther adı ile birlikte
telaffuz etmeleri yahut öngördükleri Islahat hareketini Luterizm ile
bağlantılandırmaları, kendilerini –yukarıda belirlediğimiz anlamda– müceddit,
hareketlerini de tecdid olarak nitelendirmemizi engelleyen en önemli faktördür.
2.
A- Dinde yenilik olur mu?
sorusuna iki bağlamda cevap verilebilir:
1- Tecdid kelimesi üzerinde
durulurken kısaca izah edildiği gibi, yenilik kelimesi, zamanla aslî şeklini
kaybetmeye yüz tutmuş birtakım İslamî hükümlerin, Kur’an ve Sünnet’te öngörülen
aslî şekline ve öz yapısına kavuşturulması anlamında kullanılıyorsa olur.
2- Şer’an muteber olan örf
esas alınarak vaz edilmiş bulunan hükümler, örfün değişmesi ve yerine yine
İslam’ın öngörülerine uygun bir başka örf cari olduğu zaman yenilenebilir ve
cari olan örfe göre yeniden düzenlenebilir.
Ancak örf hiçbir zaman
nassların üzerinde değildir ve onların yerini tutamaz. Zira aslolan nasslardır.
Bir şeyin Allah’ın rızasına ve şeriatin maksadına uygun olup olmadığını
belirlemenin tek yolu, o şeyin Kur’an ve Sünnet nasslarına uygunluk ölçüsünün
tesbit edilmesidir. Bu itibarla örf de Kur’an ve Sünnet nasslarına uygunluk
testinden geçmek zorundadır. Aksi takdirde insanların heva ve heveslerinin
ilahlaştırılması ve makbul-gayri makbul/helal-haram kıstaslarının insanların
kendi koydukları ölçülere göre tasarlanması gündeme gelecektir. Kur’an ve
Sünnet’ten böyle bir yaklaşmı tolere eden herhangi bir nass bulmak şöyle dursun,
burada zikredilmesi bir hayli yer tutacak olan pek çok Kur’an ve Sünnet nassı
böyle bir anlayışı kökünden yasaklamakta ve Tevhid anlayışına taban tabana zıt
ilan etmektedir. Esasen tarih boyunca insanlara ısrarla yeniden ve yeniden
peygamber gönderilmesinin temel sebebinin de bu sapma olduğu Kur’an’ın açık
beyanlarıyla ortadadır.
B- Modernizm: Batı ortaçağına
hakim olan kilise teokrasisine tepki olarak doğmuş bulunan Aydınlanma ve
Rönesans’ın çağımızda ulaştığı noktanın adı olan Modernizm’in temel
karakteristiği insanı ve bütün kutsallardan, aşkınlık düşüncesinden ve ilahi
hikmetten soyutlanmış aklı esas almasıdır. Bilimsellik, sürekli gelişme ve
ilerleme, değişim gibi temel kavramlar Modernist düşüncenin vazgeçilmez
unsurlarıdır. Rasyonalizm, Realizm gibi kavram/akımlar da Modernizm’i besleyen
esas unsurlardandır. Bunlara aykırı olan her şey kötüdür, yanlıştır; bunlara
uygunluk arz eden herşey iyidir, doğrudur ve yaşatılmalıdır.
Bu düşüncenin İslam ile
irtibatlandırılması halinde ise doğal olarak birden fazla alanda görülen
yansımalar karşımıza çıkmaktadır. İslam dünyasının Batı karşısında öncelikle
askerî alanda yenilgilere uğraması, Modernizm’in İslam dünyasına girişinin de
başlangıç noktasını teşkil eder. Ne var ki Modernizm, yapısı gereği –kendisine
amade kılınmış zihinlerin hazırladığı ortamın son derece müsait olmasının da
yardımıyla– sadece askerî alana hakim olmakla yetinmemiş, idarî, siyasî,
ekonomik, kültürel, sosyal, bilimsel, dinî… her alanda bütün kurumlara yayılıp
hakimiyet tesis etmiştir.
İslam modernizmi de –yukarıda
çizdiğimiz çerçeveden de kolayca anlaşılacağı gibi– akla, bilimsel verilere ve
değişime aykırı olduğuna inanılan bütün İslamî kurumların ve kabullerin gözden
geçirilerek elimine edilmesi temeline dayanmaktadır. Bununla birlikte şu ana
kadar İslam Modernizmi adına ortaya konan tavırlar temel denebilecek alanlarda
bile homojenite arz etmekten uzak kalmışlardır. Bu bakımdan İslam dünyasında
modernist düşüncenin tek bir tanım ve yaklaşım içinde sunulması, yahut bunlardan
sadece birisinin İslam modernizmini ifade ettiğinin söylenmesi oldukça güçtür.
Bu güçlüğün bir diğer sebebi
de günümüzde yaşanan kavram kargaşasıdır. Örneğin Efgani-Abduh-Rıza çizgisi
kimilerine göre Reformist anlayışı, kimine göre Tecdid geleneğini, kimine göre
ise Klasik dönem modernizmini temsil etmektedir. Oysa bu üç nitelik
birbirleriyle temelde farklılıklar arz eder.
C- Geleneksel İslam, Tarihsel
İslam, Klasik İslamî anlayış gibi ifadeler, bizim referans sistemimizde ve
zihinsel dünyamızda karşılığı bulunmayan kavramlardır. Düşünceyi oluşturan ve
geliştiren temel unsurlar kavramlardır. Ve böyle olduğu içindir ki, herhangi bir
düşünceden önce onu oluşturan temel kavramların sorgulanması gerekir.
Geleneksellik, tarihsellik vb. sözcüklerin esasen bugüne değin ortak kabul
görmüş bir tanımı bile yapılabilmiş değildir. Gelenek nedir, bir düşünce ya da
yaklaşım “geleneksellik” vasfını nasıl kazanır, tarihselliğin belirleyicileri
nelerdir, İslamî akide ve amel platformunda tarihselliğin sınırları nerelere
tekabül etmektedir, gelenekselliğin, tarihselliğin ve bunlara karşıt olarak
ortaya sürülmeye çalışılan alternatif düşünce sistemlerinin Kur’an ve Sünnet’te
belirlenmiş bulunan sabiteler karşısındaki durumu hangi ölçülere göre ve nasıl
değerlendirilecektir… gibi temel sorular, bu kavramlar etrafından düşünüp
konuşanlar tarafından cevaplanmayı beklemektedir.
Bu ve benzeri kavramların altı
biraz kurcalandığında ortaya en çıplak anlatımıyla “Ehl-i Sünnet düşmanlığı”
çıkmaktadır. Yahut şöyle diyelim: Bu kavramlarla oluşturulmaya çalışılan düşünce
biçimi, ne şekilde ifade ve nasıl kamufle edilirse edilsin, ülkemizde Ehl-i
Sünnet düşmanlığına tekabül etmektedir.
Bu kavramlar etrafında düşünce
üretmeyi teklif eden, deneyen ya da dayatan anlayışın temel eksiği, ortaya kabul
edilebilir, titizlikle hazırlanmış, ilmî ve ahlakî ölçülere uygun bir alternatif
yapı koyamamasıdır. Yine bu anlayışın temel kusuru, hangi alanda ve hangi konuda
olursa olsun ileri sürülen görüşlerin, geleneksellik ve tarihsellik kelimeleri
ile mahkûm edilmeye çalışılan İslam kültür ve irfanının argümanları/verileri ile
konuşmaktan bigâne kalamamasıdır. Bu da söz konusu yaklaşımın içinde bulunduğu
ilmî va daha da önemlisi ahlakî bir problemi ifade etmektedir.
D- Kur’an müslümanlığı, Gerçek
İslam, Yeniden yapılanma gibi kalıplar, bir önceki maddede kısaca ifade etmeye
çalıştığımız problemli/hastalıklı tavrın takdiminde kullanılan temel
söylemlerden birkaçını ifade etmektedir. Bu ve benzeri sloganların sıkça
kullanıldığı yazılara dikkat edilecek olursa, Ehl-i Sünnet düşmanlığının marazi
tepkiselliğinin hangi boyutlara ulaştığı rahatça tesbit edilebilir. Çoğunlukla
kendi içinde tutarlı bir yapı arz etmekten ve bütünlükten uzak, Kur’an ve
Sünnet’in zaman ve mekânüstü nasslarına karşı duyulan hazımsızlığı derme çatma
–ve çoğunlukla fotokopi– düşüncelerle ifadeye koymaya çalışan doğuştan kusurlu
bir düşüncenin böyle yaldızlı tabirlerden başka sığınabileceği ne olabilir ki?!
Bu kodlar etrafında
geliştirilmeye çalışılan düşüncenin hangi noktalarda ve nasıl çıkmazlara
girdiğini göstermenin, müstakil çalışmalara ihtiyaç duyduğu muhakkaktır.[9]
Bu nevzuhur söylemlerin
kaynağında Batı’lı İslamiyatçılar’ın çalışmaları bulunmaktadır. Yukarıda
üzerinde kısaca durduğumuz “tarihsellik”, “geleneksellik” gibi kavramların İslam
dünyasına bu kaynaktan girdiğini biliyoruz. İslam dünyasında adı Ahmet-Mehmet
olan, ama Batı’lılar gibi düşünüp konuşan –el-Kevserî merhumun ifadesiyle–
“Batı’nın bulanık kaynağından beslenen” yerli İslamiyatçılar marifetiyle bu
kavramlar tedavüle kondu. Ancak bu yapılırken kapsamlı herhangi bir sorgulama
yapılmadı. Kur’an ve Sünnet’in öğretileri bu kavramların sorgulanmasında birer
ölçü kılınmak yerine, tam tersi oldu ve Kur’an ve Sünnet’in öğretileri bu
kavramların karşısında sanık sandalyesine oturtuldu.
Sonuçta ne mi oldu? Cehîze
bütün konuşanları susturdu ve Pandora’nın kutusundan Ümmet-i İcabet’e şirk,
ihanet, küfür, lanet ve müebbed cehennem; Ümmet-i Davet’e ise demokrasi,
laiklik, tolerans, hoşgörü ve cennet çıktı.
——————————————————————————–
[1] Şayanı hayret bir husustur
ki, Prof. Dr. Hayreddin KARAMAN, “Fıkıh Usûlü” adlı kitabına (s. 48) “Eğer
telfik yapılınca icmaa aykırı bir şekil meydana gelirse, ittifakla bu telfik
caiz değildir.” derken, “İslam Hukukunda İctihad” adlı eserinde (s. 229) “Taklid
yoluyla telfiki men eden şer’î ve muteber bir delil olmadığı için iyi niyetle
yapılan, nassların lafız ve ruhuna aykırı olmayan telfikin caiz olmadığını
müdafaa edenlerin delilleri zayıf kalmaktadır” diyerek kendi ifadeleriyle
çelişmektedir.
[2] Burada dayanağı kıyas gibi
zannî bir delil olan icmaın kastedildiği açıktır. Dayanağı Kur’an veya mütevatir
Sünnet gibi kat’î bir delil olan icma’ın yakînî/kat’î ilim ifade ettiğini ayrıca
belirtmeye lüzum yoktur.
[3] Bkz. Ebû Dâvûd, “Fiten”,
1; İbn Mâce, “Fiten”, 8; el-Heysemî, “Mecmau’z-Zevâid”, VII, 221.
[4] eş-Şevkânî,
“Fethu’l-Kadîr” adlı tefsirinde (II, 403-4) “Hahamlarını ve rahiplerini
Allah’tan ayrı rabler edindiler…” (9/et-Tevbe, 31) ayetinin tefsirinde şöyle
demektedir: “Bu ayette, “Kalbi olan, yahut kulak vererek şahit olan kimse”ler
Allah’ın dininde taklitten sakındırılmakta ve geçmişlerin söylediklerinin, Kitab-ı
Aziz ve Sünnet-i Mutahhara’ya tercih edildiği anlatılmaktadır. Zira mezhep ehli
kimsenin, bu ümmet alimlerinden –nassların bildirdiği hükümlere, Yüce Allah (cc)’ın
hüccet ve bürhanlarına, gönderdiği kitap ve peygamberlerin söylediğine muhalif
davrandığı halde– sözüne uyup yolundan gittiği kimseye bu itaati, Yahudi ve
Hristiyanlar’ın, haham ve rahipleri Allah’tan başka rabler edinmesi gibidir.
Çünkü kesinlikle bilinmektedir ki Hristiyan ve Yahudiler, haham ve rahiplerine
ibadet etmemekte, ancak onlara itaat ederek onların haram kıldıklarını haram,
helal kıldıklarını da helal kabul etmektedirler. Bu ümmetin mukallit kesiminin
yaptığı da budur. Hatta onlar, haham ve rahiplerini rab edinen Yahudi ve
Hristiyanlar’a; yumurtanın yumurtaya, hurmanın hurmaya ve suyun suya
benzemesinden daha fazla benzemektedirler.
“… Öyleyse –Allah sizi de beni
de doğru yola irşat eylesin– geçip gitmiş ölülerinizin sizin için yazdığı
kitapları bir kenara bırakın ve onların yerine yaratıcınız, hem sizin hem de
onların ibadet ettiği ve hem sizin hem de onların mabudu olan Allah’ın kitabını
alın. İmamlarınız olduğunu iddia ettiğiniz kimselerin söz ve görüşlerini
bırakın, onların yerine hem sizin hem de onların imamı, hem sizin önderiniz hem
de onların önderi olan İlk İmam Muhammed b. Abdillah (s.a.v)’ın sözlerini alın…”
[5] Muhammed Zâhid el-Kevserî,
“Makâlâtu’l-Kevserî”, Râtib Hâkimî neşri, yersiz-1388/1968, s. 140.
el-Alkamî, tecdidin, Kitap ve
Sünnet’te yer aldığı halde zamanla unutulup kaybolan hususların ihyası ve bu iki
kaynakta yer alan hükümlerin muktezasıyla amelin emredilmesi olarak açıklar.
Bkz. “er-Ref’ ve’t-Tekmîl”,
Mektebetu’l-Matbû’âti’l-İslâmiyye, Halep-1411/1990, s. 44 (Abdülfettâh Ebû
Gudde’nin notu).
İmam el-Gazzalî’nin, “İhyâu
Ulûmi’d-Dîn”de, anlam kaymasına uğramış birtakım kavramları gündeme getirirken
ortaya koyduğu tavır da bu noktayı en güzel şekilde ifade eden hususlardandır.
[6] Hadisi İmam Ahmed, et-Taberânî
ve el-Hâkim, Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet etmişlerdir. el-Heysemî, özellikle
İmam Ahmed’in naklettiği senedin ricalinin sika kimseler olduğunu zikreder. Bkz.
“Mecmau’z-Zevâid”, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-1408/1988, X, 82; “el-Müstedrek”,
(”Telhîsu’l-Müstedrek” ile birlikte, Hindistan-1334/1915 baskısının
tıpkıbasımı), Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-?, IV, 356.
el-Aclûnî bu hadisi en-Nesâî’nin
de rivayet ettiğini söylemektedir. Ancak ne “es-Sünen”de, ne de “Amelu’l-Yevm
ve’l-Leyle”de bu hadisi bulamadım. Ayrıca el-Aclûnî bu rivayetin senedinin hasen
olduğunu belirtir. Bkz. “Keşfu’l-Hafâ”, (Ahmed el-Kallâş tahkikiyle),
Müssesetu’r-Risâle, Beyrut-1408/1988, I, 397.
[7] İbn Abdilberr, “et-Temhîd”,
(Mustafa b. Ahmed el-Alevî ve Muhammed Abdülkebîr el-Bekrî tahkik, ta’lik ve
tashihiyle), Mektebu’s-Sevâdî li’t-Tevzî’, ?-1402/1982, I, 59-60; bu hadisin
rivayet edildiği diğer kaynaklar için bkz. Alâuddîn el-Muttakî el-Hindî, “Kenzu’l-Ummâl”,
Müessesetu’r-Risâle, Beyrut-1409/1989, X, 176, Hadis no: 28918.
[8] Şah Veliyullah ed-Dehlevî,
“Hüccetullâhi’l-Bâliğa”, (Muhammed Şerif Sükker ta’lik ve şerhiyle), Dâru
İhyâi’l-Ulûm, Beyrut-1410/1990, I, 487.
[9] Biz ülkemizde bu
yaklaşımın temsilcilerinin düşüncelerini müstakil kitaplar halinde ayrı ayrı ele
almak üzere yeni bir çalışma başlatmış bulunuyoruz. Bu alanda ele aldığımız ilk
isim Yaşar Nuri ÖZTÜRK. Bu çalışmayı daha sonra Süleyman ATEŞ, –belki Hüseyin
ATAY–, Fazlurahman gibi isimler izleyecek. Cenab-ı Hak’tan bu çalışmayı kendi
rızasına muvafık biçimde hitama erdirmeyi nasip etmesini diliyoruz.
MAKALELER
|