EBUBEKİR SİFİL
Kâbe, tarihin bir döneminde Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail
(ikisine de selam olsun) tarafından taş ve çamurdan inşa edilen dört köşe bir
yapı mıdır sadece? O yapı ki tarih içinde birçok defa çeşitli sebeplerle tahrip
olmuş, kimi zaman tamir görmüş, kimi zaman temellerine kadar sökülüp yeniden
yapılmıştır.
Özel bir maksatla, özel bir mekâna, özel bir zamanda
yapılan yolculuktur Hac… Ziyaret edilen yer, gerek iklim gerekse tabiat
güzelliği bakımından başka bölgelere kıyasla çok da cazip değildir doğrusu.
Mahşerî bir kalabalığın zorunlu olarak aynı zaman dilimleri içinde aynı yerlerde
bulunmasının getirdiği izdiham da hesaba katıldığında, Hac seyahatinin başka
herhangi bir yolculuğa kıyasla hayli meşakkatli olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır.
Ne var ki, ne o haşr u neşri andıran kalabalığın izdihamı,
ne dışarıdan gidenler için mevsimin alışılmadık sıcaklığı, ne yolculuğun
sıkıntısı.. hiçbir şey bir gidenin bir daha, bir daha gitme arzusuyla yanıp
tutuşmasına engel olamıyor! Daha doğrusu dışarıdan bakanlar için birer “sıkıntı”
gibi görünen bütün durumlar, Haccı bütün anlam boyutlarıyla “yaşayanlar” için
söze dökülmesi imkansız bir idrak ve duyuş olarak ruhlara yerleşiyor.
Lebbeyk’in hikmeti
Özellikle ibadetler söz konusu olduğunda, neyi niçin
yaptığımızı belirlemek anlamında “illet” tesbiti yapmak mümkün değildir, ancak
bu gerçek, ibadetlerin bize bakan yönünden yansıyan hikmet parıltılarını
görmemize engel oluşturmuyor.
Mukaddes mekânlara yaklaşma heyecanı içimize düştüğü andan
itibaren kulluğu, teslimiyeti ve itaati en üst seviyede kelimelere döken
“Lebbeyk Allâhümme lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke
lek…” cümlesinin her tekrarlanışında dilden kalbe akan ve oradan bütün benliği
saran rikkat, başka herhangi ibadette böylesine sarsıcı ve kalıcı olmuyor.
“Bütün emirlerine gönülden bir boyun eğişle huzurundayım;
sen bütün varlığın yegâne yaratıcısı, sahibi, hakimi, ve Rabbi olarak ne
buyurduysan şeksiz-şüphesiz, itirazsız, sızlanmasız kabul edip, teslim oldum.
İşte bütün adanmışlığımla huzurundayım; emret Allahım… Hamd ancak sanadır, başta
‘var edilmişlik’ nimeti olmak üzere, hayatımızın devamı için, seni layıkı
veçhile tesbih ve tenzih, sana gereği gibi kulluk edebilmemiz için gerekli bütün
maddi ve manevi nimetlerin kaynağı ancak sensin. İçinde benim de bulunduğum
bütün varlık senindir. Hamdde, şükürde, taat ve kullukta, mülk ve varlıkta senin
hiçbir ortağın yok. Emret Allahım!” anlamına gelen bu inkıyad (boyun eğiş)
cümlesi, haccın aklî bir izahı bulunmayan birçok menasiki ile tam bir uyum
göstermektedir.
Sadece hacı adaylarının değil, bütün bir tabiatın
müştereken terennüm ettiği bu kulluk bildirisi, haccı diğer ibadetler yanında
“özel” kılan bir diğer husustur. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Hiçbir
mü’min yoktur ki, telbiye getirsin de, yeryüzünün bir ucundan ötekine sağında ve
solunda bulunan taş, ağaç, toprak da onunla birlikte telbiyede bulunmasın.” (Tirmizî,
İbn Mâce)
Hac menasiki ve teslimiyet
Kâbe’nin etrafında niçin 7 kere dönüyoruz? Arafat Vakfesi
dediğimiz “duruş”un anlamı nedir? Niçin bütün hacılar belli bir vakitte bir
dağın üzerinde veya eteklerinde bulunmak ve orada belli bir süre geçirmek
zorundadır? “Şeytan taşlama”nın rasyonel bir anlamı, aklî bir izahı var mıdır?
Harem-i Şerif sınırları içinde avlanmanın, ağaç kesmenin, ot yolmanın…
yasaklığının sebebi ne ola ki?!
Hac ibadetini benzersiz yapan belki de tam burasıdır.
İnsanı bu alemden alıp adeta Melekût Alemi’ne götüren bu iklimin her şeyi
farklıdır. Hacının dünyayı soyunarak ihramı giyinmesi, dünya hayatını
çağrıştıran her türlü renk, dil, cinsiyet… farklılığının, rütbe ve makamların,
şöhret ve etiketlerin sıfırlanması ancak hac atmosferinin bütünlüğü içinde
gerçeklik ifade ediyor. Yukarıda anlattığımız “Lebbeyk” manifestosu (Telbiye)
ancak ihramlı bir kimsenin dilinde bu kadar sahici ve gerçek olabilir!
Haccın hem mukaddes mekânlarda, hem belli bir vakitte, hem
de adeta bir ahiret provası tarzında eda edilmesi hep bu teslimiyeti vurgular
gibidir. Bize bu dünyaya bağlanmamamız, geçici dünyayı kalıcı ahiretle birlikte
yaşamamız gerektiğini ve dünyadayken yüzümüz ahirete dönük olarak yaşamamızı her
vesileyle öğütleyen yüce dinimiz, bunu soyut bir kabul seviyesinde bırakmamış,
hayatın içine sokmak suretiyle “gerçeklik” haline getirmiştir. İ’tikâf
uygulaması bunun örneklerinden biridir. Dünyadayken dünyadan soyutlanmak, ruhu
ve benliği bir süreliğine de olsa dünya taalluklarından arındırmak, bir “sünnet”
olarak yaptığımız i’tikâf uygulamasının hikmet boyutunda yakalayabildiğimiz
hususlardandır.
Ama dünyadayken dünyadan arınma halinin en üst seviyede
gerçekliğe dönüştüğü süreç, hiç şüphe yok ki Hac ibadetinin yapıldığı zaman
dilimidir. İnsanların “bir tarağın dişleri gibi” eşitlendiği, insanlar
arasındaki her türlü arızî farkın ortadan kalktığı ve layıkı veçhile yerine
getirildiği zaman insanı annesinden yeni doğmuşçasına tertemiz/günahsız yapan
Hac ibadeti, bu yönüyle diğer ibadetlerin çok üstünde bir anlam ve öneme
sahiptir.
Nitekim Efendimiz s.a.v.’e “Hacı kimdir?” diye
sorulduğunda, “Saçı başı toz toprak içinde olan, koku sürünmeyen kimsedir.” (Tirmizî,
Ebu Davud) buyurması, Hac ibadetinin hakkını vermiş olmak için dünyayı ve onunla
ilgili kaygıları Hac esnasında tamamen içimizden söküp atmak gerektiğini ifade
etmektedir.
Kadim zamanlara uzanmak
Hac ibadetinin bizim için bir diğer önemi de, kutlu ve
kadim zamanlara şahitlik etmiş mekânların bizi bürüyüp içine alan atmosferidir.
Kâbe’nin ilk inşa edildiği zamanlardan, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (ikisine de
selam olsun) döneminden, zamanın Efendimiz s.a.v. ve O’nun kutlu sahabesiyle
şereflendiği Saadet Asrı’na, yeryüzünde adaletin şahitleri ve bekçileri olarak
yaşadığımız uzun asırlardan günümüze gelene kadar neler yaşandı bu mekânlarda,
neler!.. Hac bize, o zamanlarda olmasa bile o mekânlarda bulunma fırsatı verdiği
için de ayrı bir önemi haizdir. Efendimiz s.a.v. bu noktaya dikkatlerimizi
çekerek şöyle buyuruyor: “Hac menasikini ifa ettiğiniz yerlerde durunuz. Çünkü
siz atanız İbrahim’in mirası üzeresiniz.” (Ebu Davud)
Hacca gitme fırsatını yakalayanların bu noktada bir ön
hazırlık yapması oldukça önemlidir. Milletine mensup olma şerefine nail
kılındığımız Hz. İbrahim a.s.’ın “tek başına bir ümmet olarak” yürüttüğü tebliğ
faaliyeti, bu uğurda maruz kaldığı eziyetler… Oğlu Hz. İsmail a.s.’ın muhteşem
teslimiyeti… Peygamberli zamanların son kıvrımında Alemlerin Efendisi s.a.v. ve
O’nun güzide arkadaşlarının Mekke’de ayrı, Medine’de ayrı yaşadıkları… Bütün
bunlar bize, insanlığın uzun yürüyüşünde aslında herhangi bir kesinti
olmadığını, Tevhid ve adalet sancağının kadim zamanlardan bu yana elden ele
taşınarak geldiğini anlatıyor. Yeryüzünde insanlar için inşa edilen ilk mabet
olan (Âl-i İmran, 96) kutlu Kâbe bunun en canlı şahididir; Makam-ı İbrahim de
öyle…
Kâbe: Bereket ve hidayet kaynağı
Rasyonel aklın bütün mekanizmalarını işlemez hale getiren
bir noktadayız şimdi. Kâbe, tarihin bir döneminde Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail
(ikisine de selam olsun) tarafından taş ve çamurdan inşa edilen dört köşe bir
yapı mıdır sadece? O yapı ki tarih içinde birçok defa çeşitli sebeplerle tahrip
olmuş, kimi zaman tamir görmüş, kimi zaman temellerine kadar sökülüp yeniden
yapılmıştır. (Geniş bilgi için bkz. Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Kâbe”
maddesi, 24/14 vd.)
O halde bu “yapı”nın özelliği nereden gelmektedir?
Şüphesiz ki zaman da mekân da Allah Tealâ’nın
mahlukatındandır. Dolayısıyla (Ramazan ayı, Cuma günü, Kadir gecesi… gibi) bir
kısım zamanlar ve (Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksa, Ravza-i
Mutahhara… gibi) bir kısım mekânlar, özellik ve değerini bizzat kendilerinden
değil, taallukatlarından alırlar. “Şerefu’l-mekân bi’l-mekîn” (Mekânın
üstünlüğü, orada bulunanın üstünlüğünden gelir) sözü buna yakın bir durumu ifade
eder. Yani zaman da, mekân da, kendilerini değerli kılan Rabb-i Müteal’in veya
O’nun değer verdiklerinin değer vermesi ile değerli olur. Bu sayede madde ile
mananın, fizik ile fizik ötesinin, beşer alemi ile Melekût Alemi’nin kesişme
noktaları olmak, bu zaman ve mekânların ortak özelliğidir. Kutlu bir zaman
olarak Hac mevsimi ve kutlu bir mekân olarak Kâbe de böyledir.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Şüphesiz alemlere bereket ve
hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke’deki (Kâbe)dir.”
(Âl-i İmran, 96)
Acaba Kâbe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet
kaynağı” olması ne demektir?
Bu sorunun biri özel, diğeri genel olmak üzere iki cevabı
vardır. Özel cevabı biraz sonraya bırakarak genel cevaba bakalım:
Yukarıda Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (ikisine de selam
olsun) tarafından inşa edildiğini söylediğimiz Kâbe, ilgili ayetlerin (Bakara,
125-127; Hac, 26) ifadesinden de anlaşıldığı gibi, onlardan daha önce mevcut
idi. İşaret ettiğimiz ayetlerde geçtiğine göre, Yüce Rabbimiz Kâbe’nin yerini Hz.
İbrahim a.s.’a göstermiş, o da temelleri üzerine Kâbe’yi inşa etmişti. Keza Âl-i
İmran 96. ayette de Kâbe’nin, “yeryüzünde kurulmuş ilk mabet” olduğunun
zikredildiğini yukarıda görmüştük.
Bu da gösteriyor ki Kâbe, insanlık tarihi kadar eski bir
geçmişe sahiptir ve ilk yapıldığı günden bu yana hep hakkın, hakikatin, tevhidin
ve hidayetin merkezi olmuştur. Rivayetlerden öğrendiğimize göre Kâbe yeryüzünün
merkezi olarak, Melekût Alemi’ndeki Beyt-i Ma’mûr’un tam hizasında
bulunmaktadır. (Musannef-i Abdürrezzâk, 5/28; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr,
11/417). Yine Efendimiz s.a.v.’in haber verdiğine göre orayı her gün yetmiş bin
melek ziyaret etmekte ve bir giden grup bir daha gitmemecesine bu böyle devam
etmektedir. (Buharî, Müslim, vd.). Melekût Alemi’nde meleklerin Beyt-i Ma’mûr
merkezinde eda ettiği kulluğu, dünyada da müminler Kâbe’nin etrafında ifa
etmektedir.
Buna bir de Mescid-i Haram’ın doğrudan Allah Tealâ
tarafından “haram bölge” olarak ilan edilmiş olması gerçeğini de ilave
ettiğimizde, Kâbe ve çevresinin aynı zamanda bir emniyet ve huzur mekânı
olduğunu anlarız. Avının avlanamaması, ekininin koparılamaması da bu yüzdendir.
Oraya korkuyla giren emin olur; kederle giren ferahlık
bulur, günahla giren arınmış olarak çıkar. Cahiliye Araplarının şirk
bataklığında debelendiği en karanlık zamanlarda bile Kâbe huzur ve güvenin
adresi olma özelliğini sürdürmüş, günlerini didişmekle geçiren cahiliye Arap
kabileleri, Kâbe’ye sığınanlara dokunmaz, onun hürmetini ihlal etmekten
çekinirlerdi. Kâbe’nin insanlar nezdindeki bu itibar ve hürmeti dolayısıyla
Yemen hükümdarı Ebrehe, kendi memleketinde bir bina inşa etmiş ve insanları
Kâbe’den vaz geçirip oraya sevk etmek için Kâbe’yi yıkmaya azmetmişti. Efendimiz
s.a.v.’in dünyaya teşrif ettiği yıl meydana gelen bu olayda Ebrehe ve ordusu Fil
Suresi’nde anlatılan feci akıbete uğramıştı.
İnançtan imana, imandan yakîne
Yukarıda Kâbe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet
kaynağı” olmasının biri özel, diğeri genel olmak üzere iki anlamı bulunduğunu
söylemiştik. Kasdettiğimiz özel anlam, hac ibadetinin müminler için yeniden
doğuş anlamına gelmesidir. Bu, zayıf inancı imana, imanı da yakîne dönüştüren
bir etkidir; haccın esrarından biri de müminde böyle bir dönüşümü
gerçekleştirmesidir.
Amerikalı zenci müslümanlardan merhum şehid Malcolm X’in,
önceleri “ırkçı bir müslüman” kimliğindeyken, hacca gittiği zaman Ümmet
tasavvuruna ulaştığı, yaygın olarak bilinen bir husustur.
Konuyla ilgili olarak pek çok örnek arasından seçtiğimiz
birisini zikrederek yazıyı nihayetlendirelim:
Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun anlattığına göre (Makâlât,
249), Osmanlı zamanında Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde eşraftan bir müslümanın
kızına bir genç talip olur. Hristiyan iken kısa bir zaman önce İslâm’a girmiş
olan gencin bu talebi konusunda şehrin müftüsüne danışan baba, görmüş geçirmiş,
alim ve fazıl müftüden, acele etmemesi tavsiyesini alır. Zira imanın kalbe
yerleşmesi birden bire olmaz. İslâm’a yeni girmiş kişi zahiren ne kadar mutmain
görünürse görünsün, bâtınının ne ahvalde olduğunu kimse bilemez.
Adam müftünün bu cevabı üzerine müstakbel damadı hakkında
övgü dolu şeyler söyleyip, duymak istediğini duyma konusunda ısrar edince,
tecrübeli ve hikmet ehli müftü niçin acele etmemesini söylediğini şöyle izah
eder:
“Ben küçükken bir müslüman tarafından evlat edinilmiş,
Bulgar asıllı bir kimseyim. Beni evlat edinen zat gerçekten çok iyi yetiştirdi.
İlim tahsili için İstanbul’a gönderdi ve büyük hocalardan ders alıp yetişmemi
sağladı. Eğitimimi tamamladım ve müftü olarak atandım. Bugüne kadar da din
hizmeti olarak bu görevi sürdürdüm. Buna rağmen içimde hep bir vesvese vardı:
Acaba eski dinim hak idi de, ben velinimetim olan o zata tabi olarak İslâm’ı
seçmekte hata mı etmiştim?
Bu düşünce aklıma gelir gelmez, hemen ardından tevbe
ederdim. Sonra bu vesvese bana tekrar tekrar gelmeye başladı. Ben bu düşünceyi
içimden atmaya ne kadar şiddetle çalışsam ve Allah’a sığınsam da, bir süre sonra
aynı vesvesenin kalbime tekrar gelmesine engel olamıyordum. Ta hacca gidene
kadar bu böylece devam etti. Ne zaman ki hac menasikini eda ettim, görülecek
yerleri gördüm, durulacak yerlerde durdum ve nihayet Peygamber Efendimiz
s.a.v.’in Ravza-i Mutahharası’nı ziyaret ettim; işte o zaman o vesvese beni
tamamen terk etti, elhamdülillah…
Bütün birikimime, sabr u sebatıma ve Allah Tealâ’ya
sığınmalarıma rağmen benim gibi birisi böyle durumlar yaşarsa, daha dün müslüman
olmuş birisinin hali nice olur?!”
Kaynak:
SEMERKAND DERGİSİ