|
KALIBIMIZA DEĞİL KALBİMİZE BAKILACAK
EBUBEKİR SİFİL
Bizi yol almaktan, yükselmekten
alıkoyan engelin bedenimizde olmadığını biliyoruz.
Bir bacağımız yürürken aksıyor olsa
da, zaten yürüyerek gidilemeyecek yere gidiyoruz. Sırat’tan geçişimize bunlar
engel olmayacak.
Bedenimizi burada bırakıp gideceğiz.
Mallarımızı ve biriktirdiklerimizi de… O gün orada, yanımızda sadece kalbimiz ve
amellerimiz olacak.
O halde çabamız, bizi ‘yol almak’tan
alıkoyan gerçek engelleri aşmaya yönelik olmalı. Kalıbımızdaki değil,
kalbimizdeki engelleri…
Dünya hayatını elden geldiğince
uzatmak ve konforlu kılmak, modern varlık anlayışının en önemli hedefleri
arasında bulunuyor. Bu hedefi gerçekleştirmenin en temel şartı da hastalık ve
fiziksel özür halini insandan uzaklaştırmaktır. Bunu sağlayabilmek için
özellikle “gelişmiş” denen ülkelerde sağlık sektörüne her yıl dev bütçelerin
ayrıldığını biliyoruz.
Yine bu sebeple çağımızda “hastalık
hastası” dediğimiz insan tipine yaygın olarak rastlıyoruz. “Hastalık ve âzâ
eksikliği kötüdür” düşüncesinin kabulü sonucunda bu türlü bir imtihana müptela
olan insanların psikolojisi kolayca bozuluyor, maneviyatı hemencecik kırılıyor.
Toplum da zaten onları dışlamaya hazır olduğu için, böyle insanlar genellikle
içlerine kapanık, problemli ve başkalarına yük olmaktan başka bir özelliği
olmayan kişiler olarak görülüyor. Hem toplum onları böyle görüyor, hem de
onların kendilerini böyle hissetmelerine yol açılıyor.
Hastalık üretip tedavi satan
medeniyet
Her ne kadar modern hayat tarzının
bizzat kendisinin önce hastalık üretip, sonra onu tedavi için ilaç keşfetmenin
peşinde koştuğu, hatta keşfettiği ilaçların, bir hastalığın iyileşmesine vesile
olurken başka hastalıkların sökün etmesine sebebiyet verdiği birer vakıa ise de,
bu yazıda bu nokta üzerinde durmayacağız.
Aynı şekilde modern hayat tarzı,
önce bedensel özürlü kimseleri “acınılacak” insanlar olarak görmeye yatkın insan
tipini üretiyor, sonra da özürlüleri rehabilite ederek topluma kazandırmanın
yollarını arıyor.
İnsanları her türlü reklam ve
propaganda tekniğini kullanarak midelerine esir edip, “yaşasın yemek yemek”
diyen, sonra da “mükemmel görünmek için fazla kilolarınızdan kurtulmak mı
istiyorsunuz, bizim yöntemimizi denemelisiniz” çağrıları yapan hep aynı çarpık
anlayış…
Tıpta “plastik cerrahi” diye bir
alan var. İnsanı iç güzelliği, kalp safiyeti, diğergâmlığı, takva ve ahlâkı ile
değil, sadece beden özellikleriyle değerlendiren “kaporta medeniyeti”, vücudunda
cerrahi müdahaleye uğramayan nokta kalmamış, dışı cilalı içi çürümüş insan tipi
üretmekle meşgul. Haris, bencil, mütekebbir, kişiliksiz, haya ve ahlâk fukarası,
edepten bînasip, şefkat ve merhamet yoksunu ama “güzel” ve “yakışıklı” tiplere
özendirilen nesillerin oluşturduğu bir toplumun çürümesinden daha doğal ne
olabilir?
Bütün bunlar, dış görünüşten başka
bir şeye önem vermeyen, insanı sadece bir cephesiyle ele alıp, onu “insan” yapan
asıl yanlarını törpüleyen ve sonunda adeta bedenine tapınan insanlardan
müteşekkil bir toplum oluşturan modern hayat anlayışının yansımaları…
Eğer her başımız ağrıdığında ağrı
kesici ilaçlara müracaat ediyorsak, en küçük bir hastalık belirtisi
hissettiğimizde doktor doktor dolaşıyorsak, “özürlü” sınıfına giren birisini
gördüğümüzde, “acıma” hissi bütün benliğimizi sarıyor ve “aman,
çoluk-çocuğumuzdan uzak olsun” diyorsak, dış görünüşümüz ahlâkımızdan daha
önemli hale geldiyse, modern hayat anlayışının bizi de etkisi altına aldığını
itiraf etmemiz gerekiyor.
Öyleyse müslüman olarak
hastalık-sağlık ve güzellik-çirkinlik olgularına bakışımızın ne olması
gerektiğini tesbit etme zaruretiyle karşı karşıya bulunuyoruz demektir.
Hastalık ve sağlığın hakikati
Yüce Dinimiz’in sağlığın korunmasını
esas kabul ettiğini burada öncelikle vurgulamak durumundayız. Rasul-i Ekrem
s.a.v. Efendimiz’in, sağlığın korunmasına yönelik birçok tavsiyesi bulunduğu
malum. Allah Tealâ’dan afiyet istemenin esas olduğunu belirtmesi,
hastalandığımızda tedavi olmamızı emir buyurması, veba hastalığının bulunduğu
yere gitmememizi, eğer bulunduğumuz yerde bu hastalık zuhur etmişse, oradan
ayrılmamamızı (karantina) emretmesi, mideyi yemekle tıka basa doldurmamayı
tavsiye buyurması… ilk akla gelen hususlardandır.
Yine sağlığını nerede, nasıl
harcadığı sorusunun, kulun ahirette kendisine verilen nimetlerle ilgili sorguya
çekileceği hususların başında yer alacağını da Efendimiz s.a.v.’den öğreniyoruz.
İnsanın, ancak sıhhatli iken kulluk
görevlerini hakkıyla yerine getirebileceği ve çevresine faydalı, üretken,
verimli olabileceği düşünüldüğünde, Yüce Dinimiz’in sağlığın korunmasına niçin
öncelik verdiğini daha iyi kavrarız.
Hastalık da ilâhi takdir, tedavi de
Ancak tek başına bu durum,
hastalığın ve âzâ eksikliğinin bizatihi kötü olduğunu ortaya koymaz. Sağlığın
da, hastalığın da, âzâların tamlığının da, eksikliğinin de, şu veya bu biçimde
yaratılmış olmanın ilâhi takdirle olduğunu bilen mümin için, Yüce Yaradan’ın
iradesine rıza ve teslimiyetten başka bir hal söz konusu değildir.
Söz Sultanı s.a.v., söylemek
istediğimiz şeyi birkaç cümleyle nasıl da çarpıcı bir şekilde özetlemiştir:
“Müminin durumuna şaşılır ki, onun her hali hayırdır. Bu durum müminden başka
hiç kimse için bahis konusu değildir. Kendisine bir bolluk isabet ederse
şükreder, bu onun için hayır olur. Kendisine bir musibet ve darlık isabet
ettiğinde ise sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim)
Yine şöyle buyurmuştur: “Allah, bir
topluluğu sevdiğinde onlara bela ve sıkıntı verir. Başına gelen bela ve
sıkıntıya rıza gösteren O’nun rızasını, öfkelenen de O’nun hoşnutsuzluğunu
kazanır.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, İbn Mace)
Sahabe’den Ebu Huzâme r.a.
anlatıyor:
- Ey Allah’ın Rasulü, dedim,
(hastalıktan iyileşmek için) rukye olarak yaptığımız duayı, tedavi olduğumuz
ilacı, (hastalığa tutulmamak için) tedbir almamızı nasıl buluyorsunuz? Acaba
bunlar Allah’ın takdirinden herhangi bir şeyi geri çevirebilir mi?
Bunun üzerine Rasul-i Ekrem s.a.v.:
- O (saydığın şeyler de) Allah’ın
takdiridir, buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, vd.)
Hastalıkta saklı şifa
Bizim için sağlıklı olmak, gereğini
yerine getirmekle yükümlü olduğumuz bir imtihan durumu olduğu gibi, hastalık ve
âzâ eksikliği de rıza ile karşılanması gereken durumlardır. Zira mümin için
hastalık, Yüce Rabbimiz’in günahlarımızı bağışlamasına vesile olması dolayısıyla
bir lütuf ve ihsandır.
Bir keresinde Efendimiz s.a.v.’in
yanında “humma” hastalığından söz açılmıştı. Orada bulunanlardan birisi bu
hastalığı kötüleyen bir söz söyleyince Efendimiz s.a.v. buyurdu ki:
- Humma hakkında kötü söz
söylemeyin. Zira ateş nasıl demirin pasını giderirse, humma da günahları öylece
giderir.” (Müslim)
Ebu Hureyre r.a. da: “Bana hummadan
daha çok sevdiğim bir hastalık isabet etmiş değildir. Zira humma tüm organlarıma
sirayet eder. Cenab-ı Hak da her organın sevabını ayrı ayrı bağışlar.” demiştir.
(İbnu’l-Kayyım, Zâdu’l-Meâd)
Hadis hafızlarının büyüklerinden İbn
Hacer, Bezlu’l-Mâ’ûn fî Fadli’t-Tâ’ûn adını verdiği eserinde, taun (bir tür
veba) hastalığının faziletlerini anlatan rivayetleri toplamıştır ki, hastalık
olgusuna bakışımızın nasıl olması gerektiği konusunda tek başına bu eser bile
şayan-ı ibrettir.
Yine Selef’ten birisi, “dünya
musibetleri olmasaydı, kıyamete müflis olarak gelirdik” demiştir. (İbnu’l-Kayyım,
aynı eser)
Allah dış görünüşe bakmaz
Her şeyden önce Dinimiz’in,
“bedensel özürlüler” diye bir kategori kabul etmediğini bilmemiz gerekiyor.
Dinimiz, insanı, malî ve bedenî durumuyla değil, kalbî ve amelî durumuyla
değerlendirir. Âzâ eksikliğinin ya da zahiri güzellik-çirkinliğin, insanın
bizatihi “insan” olması dolayısıyla haiz olduğu değere herhangi bir şekilde etki
etmemesi kadar normal ne olabilir ki!.. Bu gerçeği Efendimiz s.a.v. şöyle ifade
buyurmuştur:
“Muhakkak ki Allah sizin dış
görünüşünüze ve malınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Ahmed b.
Hanbel, Müslim, İbn Hibbân)
İlâhi tekliflere, aklı başında,
erişkin ve sorumluluğunu ifaya engel bir durumu bulunmayan her insan muhatap
olduğuna göre, Yüce Allah nazarında azaları sağlam kimselerle azaları eksik
kimseler arasında insanlık kıymeti ve teklife muhatap olmak bakımından bir fark
yoktur. Nazar-ı ilâhi bizim amellerimize ve kalbî durumumuza bakar, yoksa
azalarımızın eksikliği veya tamlığı ya da dış görünüşümüzün şu veya bu biçimde
olması O’nun nazarında bir kıymet ölçüsü değildir.
Şu kadar var ki, Dinimiz’de sadece
belli azaları eksik kimselerin bedenî ibadetleri yerine getirebilmesi için
kendine mahsus bir takım kolaylaştırıcı hükümler (ruhsatlar) vardır. Eğer aza
eksikliği sebebiyle bir ibadetin tam anlamıyla yerine getirilmesinde kişi için
meşakkat mevcut ise, bu durumda dinimiz böyle kimseleri zora sokmaz ve
kendilerine kolaylıklar tanır. Maddi durumu elverişli olduğu için hacca gitmek
kendisine farz olduğu halde, gözleri görmeyen ve kendisine rehberlik edecek
birisini de bulamayan kimsenin, yerine başkasını göndermesi veya bu ibadetten
tamamen muaf tutulması; yine kendisine rehberlik edecek kimsesi olmayan bir
âmânın, Cuma ve cemaat namazlarına gitmekten muaf olması… gibi hükümler bu türlü
kolaylıklar cümlesindendir.
Bunun dışında Dinimiz açısından
sağlam-engelli diye bir ayrım bulunduğuna dair başta Kur’an ve Sünnet olmak
üzere kaynaklarımızda herhangi bir veriye rastlamıyoruz.
“Özür” mü, hayır mı?
Hastalığın, dış görünüşün veya aza
eksikliğinin, mümin kişinin şahsiyetini etkilememesi gerektiği konusunda
yukarıdan beri söylediklerimizin canlı misallerine bakalım biraz da.
Abid ve zahid hanımlardan Ufeyre b.
el-Velid’in yanında birisi körlük hakkında konuşmuş ve şöyle demişti:
- Gözleri gören bir kimsenin
bilahare kör olması ne kadar zor bir durumdur!
Bunun üzerine Ufeyre şöyle dedi:
- Kalbin Allah Tealâ’ya karşı kör
olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah’a yemin
ederim ki, Allah Tealâ’nın, beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında
bütün azalarımı almasını arzu ederdim. (es-Safedî, Nektu’l-Himyân)
Hz. Ebu Bekr r.a.’ın torunu el-Kasım
b. Muhammed’in gözleri kör olduğunda bir adam:
- Yüzünün en güzel kısmı alındı,
dediğinde ona şu karşılığı verdi:
- Doğru söyledin. Ancak gözlerimin
kör olmasının benim için anlamı şudur ki, bana faydası olmayan şeylere bakmaktan
men edilmeme karşılık, faydalı ameller hakkında düşünme imkanına kavuşturuldum.
(es-Safedî, aynı yer)
Sabır ve mükafat
İbn Abbas r.a., bir keresinde Atâ b.
Ebi Rabah’a: “Ey Atâ! Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?” dedi. O, “evet”
deyince İbn Abbas r.a. şöyle devam etti: “Şu gördüğün esmer kadın bir gün
Rasulullah s.a.v.’in yanına geldi ve şöyle dedi:
- “Ben saralıyım. Sara nöbetim
tuttuğunda (yere düşüyorum ve) üstüm başım açılıyor. Benim için Allah’a dua
etseniz de bu hastalıktan kurtulsam.” Bunun üzerine Rasulullah s.a.v.:
- “İstersen sabret. Zira
karşılığında senin için cennet var. Dilersen, Allah’a seni afiyete kavuşturması
için dua edeyim.” buyurdu. Kadın:
- “Sabrederim. Yalnız, yere
düştüğümde üzerim açılıyor. Üzerimin açılmaması için Allah’a dua edin” dedi.
Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. onun için dua etti.” (Buharî, Müslim)
Ulemanın “tevessül”ün meşruiyetinin
delillerinden birisi olarak zikrettiği Osman b. Huneyf r.a. rivayetinde şöyle
deniyor: Sahabe’den gözleri görmeyen birisi Efendimiz s.a.v.’e gelerek: “Ey
Allah’ın Rasulü! Allah’a dua edin de bana afiyet versin (ve gözlerim açılsın).”
dedi. Efendimiz s.a.v.’in verdiği karşılık konumuz açısından önemlidir:
- “İstersen dua edeyim, istersen
sabret. Eğer sabredersen senin için daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Nesaî, İbn Mace,
vd.)
Zikrettiğimiz bu rivayetler ve daha
birçok benzerleri, görme engeli, “bedensel özür” veya “çirkinlik” olarak görülen
hususların dinimiz açısından insanı değerlendirmede hiçbir şekilde kıstas
olmadığını anlatmaktadır.
İşte modern kültürün bedeni
putlaştıran çarpık anlayışı karşısında Dinimiz’in insan telakkisi!..
ÂZÂLARI EKSİKTİ AMA…
Bizim tarihimizde âzâ eksikliği
bulunanların, müzmin hastalığa müptela olanların ya da şu veya bu beden
özellikleriyle yaratılmış bulunanların modern hayatta müşahede edildiği gibi
toplum dışına itildiği, tek başına yaşamaya mahkum edildiği veya acınılacak
kimseler olarak görüldüğü vaki değildir.
İlâhi vahye dayalı hükümlerin
şekillendirdiği hayat anlayışında, engelli-engelsiz, güzel-çirkin diye bir
ayrımın söz konusu olmadığı, bugün “engelli” diye nitelendirilen insanların,
hayat sahnesinde ilim, zühd ve ibadet hayatında etkin bireyler olarak yer
almalarından kolayca anlaşılır.
Bu söylediklerimizin subjektif
yorumlardan ibaret olmadığını gösteren birkaç ilgi çekici tablo zikredelim.
Atâ b. Ebi Rabah rh.a.
İmam Ebu Hanife rh.a’in, “ondan daha
üstününü görmedim” dediği bir zat vardır: Tabiun neslinin büyüklerinden, ilim ve
zühd hayatının önderlerinden Atâ b. Ebi Rabah…
Kaynaklar, günümüzde “fiziksel
engel” ya da “çirkinlik” diye ifade edilen özelliklerin hemen tamamının
kendisinde mevcut olduğunu söylüyor ve şöyle diyor:
Bir ayağı topal, bir eli sakattı
(eli, 73/692 yılında Abdullah b. Zübeyr r.a.’ın yanında Haccac’a karşı
savaşırken kesilmişti); bir gözü kördü (ömrünün sonuna doğru öbürü de görmez
olmuştu); kamburdu, burnu çok basıktı ve derisinin rengi kapkaraydı.
Döneminde Mekke müftüsü olan bu zat,
Sahabe’den iki yüz kişi ile görüşmüş, pek çok hadis rivayet etmiş, kendisinden
de Tabiun neslinin küçükleri ile Etbau’t-Tabiin’in büyükleri ilim almış, hadis
nakletmiştir. (ez-Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 4/279)
Abdullah b. Mesud r.a.
Sahabe’nin alim ve fakihlerinden,
ilk müslüman olanların altıncısı, içtihadları Hanefî mezhebine kaynaklık etmiş
bulunan, menakıp ve fezaili saymakla bitmeyecek olan Abdullah b. Mesud r.a.
Hazretleri, kaynakların zikrettiğine göre o kadar kısa boylu idi ki, ayakta
durduğu halde oturanların boyunda görünüyordu. (İbnu’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/284)
Efendimiz s.a.v., Abdullah b. Mesud
Hazretleri’nin son derece ince olan bacaklarının, Mizan’da Uhud dağından bile
daha ağır geleceğini beyan buyurmuştur. (İbnu’l-Esîr, aynı yer)
Amâ alimler
İslâm aleminin yetiştirdiği alim,
abid, zahid, yönetici, şair vs. arasında gözleri görmeyenlerin sayısı o kadar
fazladır ki, bunlar hakkında ulema özel kitaplar yazmıştır. Bu alanda kaleme
alınan kitapların en hacimlisi, Salahuddin es-Safedî’nin Nektu’l-Himyân fî
Nüketi’l-Umyân adlı eseridir. Doğuştan veya sonradan arız olan bir sebeple bir
veya iki gözü görmeyen 310 kişinin zikredildiği bu eserde yer alan ilgi çekici
isimlerden birkaçını burada zikredelim:
Sahabe’den: el-Bera b. Azib, Cabir
b. Abdillah, Hassan b. Sabit, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abbas b. Abdilmuttalib ve oğlu
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Erkâm, Abdullah b. Alkame, Abdullah b. Ömer,
Abdullah b. Umeyr, Itban b. Malik, Utbe b. Mesud, Hz. Ebu Bekr’in babası Ebu
Kuhafe (Osman b. Amir), Hz. Ali’nin kardeşi Akil b. Ebi Talib, Amr b. Kays, Ka’b
b. Malik, Malik b. Rebia, Mahrame b. Nevfel… (Allah hepsinden razı olsun)
Meşhur fakih, kadı, müfessir,
muhaddis ve alimlerden: İmam Tirmizî (Muhammed b. İsa), Ebu Bekr b. Abdirrahman
el-Mahzumî, Ubeydullah b. Abdillah b. Mesud (Medineli meşhur “yedi fakih”ten
ikisi), Hafs b. Ömer ed-Durî (Kur’an’ın 7 kıraat vechinden birisi olan meşhur
“Hafs kıraati”nin sahibi), Hammad b. Zeyd, Simak b. Harb (ikisi de meşhur hadis
imamlarındandır), Süveyd b. Said el-Hadesanî (İmam Malik’in el-Muvatta’ını
rivayet edenlerdendir), İbn Ebu Asrun (Abdullah b. Muhammed, başkadılık
yapmıştır), Abdürrezzak b. Hemmam (meşhur el-Musannef adlı hadis kitabının
sahibi), yukarıda zikri geçen Atâ b. Ebi Rabah, meşhur el-Muhassas adlı sözlüğün
sahibi İbn Sîde (Ali b. Ahmed) ve yine meşhur Lisanu’l-Arab adlı sözlüğün sahibi
İbn Manzur (Muhammed b. Mükerrem), Kûfeli meşhur hadis hafızı Amr b. Mürre, Hz.
Ebu Bekr’in torunu, meşhur fakih el-Kasım b. Muhammed, Tabiun’un büyüklerinden
Katade b. Diame, ünlü Şafiî fakihi Bedruddin b. Cemâ’a (Muhammed b. İbrahim),
“Müverrihu’l-İslam” lakabıyla meşhur hadis hafızı ez-Zehebî (Muhammed b. Ahmed),
meşhur abid, zahid ve alim Ebu Muaviye ed-Darîr (Muhammed b. Hâzim), meşhur
muhaddis Ebu’l-Abbas el-Asamm (Muhammed b. Yakub, kulaklarında sağırlık da
vardı), el-Bahru’l-Muhit adlı meşhur tefsirin sahibi Ebu Hayyan (Muhammed b.
Yusuf), meşhur Hadis imamı Ebu Amr el-Ezdî (Müslim b. İbrahim), meşhur hadis
hafızı ve fakih Muğire b. Miksem ed-Dabbî, büyük hadis hafızı el-Fesevî (Yakub.
b. Süfyan)…
Bunlar dışında İslâm ilim tarihinde
iz bırakmış, “özürlü” olduklarını sadece lakaplarından ve birkaç anekdottan
bildiğimiz pek çok isim vardır.
Kaynak:
SEMERKAND DERGİSİ
MAKALELER
|