|
SELEFİLİK
İTİKADİ BİR MEZHEP MİDİR?
Nazariyede doğru kabul
edilebilir gibi görünen, fakat pratikte yanlış neticelere sebeb olan hükümlere
“Paradoks” denilir. Bu hal, insan aklının kendi kendine kurduğu bir tuzaktır.
Muhakkak ki her mü’min; Resûl-i Ekrem (sav) ve Ashabının takip ettiği yolu (yani
Asr-ı Saadeti) esas kabul eder. Ehl-i Sünnet ve’l cemaate mensup
olabilmenin ilk şartı budur. Son yıllarda “Selefilik” adı altında;
herhangi bir usule bağlanmayı ve müctehid imamlara tabi olmayı hakir gören
bir akım teşekkül etmiştir. Daha ziyade sloganlarla ve suçlayıcı
mantıkla yürüyen bu akımın, selefi salihin ile bir alakası yoktur.
Bazen hak bir söz ile batıl murad edilebilir. Nitekim hariciler;
“Hakem Hadisesini” bahane ederek ve “Hüküm ancak Allahû Teâla (cc)’ya
aittir” diyerek, Hz. Ali (ra)’yi küfre düşmekle suçlamışlardır. Bunu duyan
Hz. Ali (ra): “- Hak bir söz!.. Ancak bununla batıl murad edilmekte”
demiş ve üzüntüsünü beyan etmiştir.
İslâm teşri tarihinde;
“Selefilik” diye bir mezhep ve usûl mevcut değildir. Selef-i Sali-hin’e
muhabbet noktasında her mü’min samimidir. Bazı kimselerin “-Biz
selefiyiz” diyerek, diğer mü’minleri “Selef-i Salihin’e
muhalefetle” suçlamaları iftiradan ibarettir.
Son yıllarda yayınlanan bazı
eserlerde; itikadi mezhepler tasnif edilirken “Selefilik, Eş’arilik ve
Maturidilik” seklinde ifade edilmektedir. İmam-ı Eş’ari’nin ve İmam-ı
Maturidi’nin “Selef-i Salihin’e” bağlı olmadığını ima eden bu tasnif,
son yüzyılda ortaya çıkmıştır. Aşağıda giriş bölümünün tercümesini
bulacağınız S. Ramazan El Buti’nin “Es Selefiyye” isimli eseri, bu
konudaki güzel bir araştırmadır.
SELEF KELİMESİ[1]
Selef kelimesi lügat manası
itibariyle, nisbi bir mana taşımaktadır. Birbirini takibeden zaman
dilimlerinden her birisi, kendisinden sonra gelen zamanlara göre selef
(geçmiş)tir. Daha önceki zaman dilimleri itibariyle ise halef (gelecek)tir.
Ancak bu kelime, zamanla
bundan çok farklı ıstılahi bir mana kazanmış ve hep bu yeni manasıyla
kullanılır olmuştur. “İslâm ümmetinin ilk üç asırlık dönemi” diye tarif
edilebilecek olan bu yeni mana, ifadesini İslâm tarihinin en şerefli ve en
çok itibara layık nesillerinden bahseden şu hadis-i şerifte bulmaktadır:
Buhari ve Müslim, Abdullah b.
Mesud (ra)’dan Rasülûllah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:
“İnsanların en hayırlısı benim asrım (daki Ashabım)dır. Sonra, onlara yakın
olanlar (Tabiin)dir. Sonra da onlara yakın olanlar (Etba-ı Tabiin)dir.
Sonra bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti (ihtirasla)
yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[2]
Fakat Rasülûllah (sav)’ın
genel olarak derecelendirdiği bu hayırlı nesillerden maksat acaba, bu
sıfatı taşımayan kimseler de bulunmakla birlikte, o dönemde yaşayan
müslümanların geneli mi, yoksa bir tek istisna bile olmadan Ümmetin
bütün fertleri midir?
Bu mevzuda cumhur ulemanın
görüşü şudur: Hz. Peygamber (sav)’in selef için tesbit ettiği, insanların en
hayırlıları olma özelliği, İslâm’a bağlılık ve yaşantı noktasındaki
farklılıklarına rağmen, bütün fertler için geçerlidir. İbn Abdil Berr (h.
363-463) ise, bu özelliğin müslümanların geneline (îlk üç asırda) ait
olduğunu, daha sonraki nesiller içerisinde selef asrı müslümanların pek
çoğundan daha faziletli insanlar bulunabileceğini ifade etmiştir.[3]
Şüphesiz o insanlara bu şerefi
kazandıran, daha sonraki nesilleri nübüvvet kaynağına ve risalet öğretilerine
ulaştıran zincirin ilk halkalarını temsil ediyor olmalarıdır.
Birinci halka: İslâm’ın temel
prensip ve inanç esaslarını bizzat Allah Rasülû (sav)’nden alan, dinin ahkâm ve
adabını her türlü şüphe ve bid’at tehlikesinden uzak olarak zihinlere ve
dillerine nakşetmiş olan ve kendilerine sahabe denilen öncü grubtur.
İkinci halka: Tabiin neslini
temsil eder. Ashabın, Rasüllûllah (sav)’i bizzat görüp onun nasihatlarına
muhatap olmak suretiyle elde ettiği aydınlık yolu takip etmeleri yönüyle,
tabiin müslümanlarını da nübüvvet nuru ışıtmakta idi.
Üçüncü halka ise:
Fitnelerden arınmış İslâm fıtratının ve fikir duruluğunun yok olmaya yüz
tuttuğu bir devrenin müslümanlarını, etba-ı Tabiin’i temsil eder. Artık bu
dönemin sonuna doğru bid’atlar hızla ortaya çıkmaya başlar. Üç kutlu asrın
aydınlık yolundan ayrılan sapık fırkalar birbirini izler ve her bir fırka,
sırat-ı müstakimden ayırdığı sokağın başına geçip insanları oraya
çağırır. Ama hiçbirisi şu ilahi düsturu çiğnediğini düşünmemektedir:
“Şüphesiz bu (Kur’an veya
İslâm) benim dosdoğru yolumdur. (Sırat-ı Müstakim). (Başka) yollara (sapıklık,
bid’at ve şüphelere) uymayın. Zira o (başka) yol sizi Allah’ın yolundan ayırır.
İşte (kötülükten) sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (Enam
154.)
Günümüze kadar devam edecek
olan heva, bid’at ve sapıklık rüzgarları artık esmeye başlamıştır. Nitekim,
müslümanlar Enes b. Malik (ra)’a Haccac’ın zulmünden şikayet ettikleri zaman
şöyle demişti:
“Sabrediniz! Çünkü bundan
sonra üzerinize gelecek zaman, muhakkak bundan daha şerli olacaktır. Ve bu
fenalık (siz ölüp de) Rabbinize kavuşuncaya kadar (asırlarca) böyle sürüp
gidecektir. Ben bu sözü Peygamberimiz (sav)’den işittim.”[4] Öyleyse daha sonra
yaşayan müslümanlar ne yapmalıydı?
SELEFE BAĞLILIK
Fikir ve davranışları
itibariyle bir çok üstünlüklere sahib olan altın nesil kendilerine
tabi olunması gereken insanlardır. Ama tabi oluş herşeyden önce, bir
samimiyet ve sevgi ister. Selefe tabi olmak onların şeri tashih ve
ikmal ederek muhafaza etmektir. Sonra üzerinde ittifak edilmiş olan
itikad, ibadet ve ahlak prensiplerine bağlı kalarak bu ittifaka değer
vermeyen kimselere de itibar eetmemektir. Bu konuda Resulullah (sav)
Efendimizin bizlere bir vasiyyeti vardır: “Şüphesiz İsrailoğulları
yetmişiki millete ayrılmıştı. Benim Ümmetim de yetmiş üç fırkaya
ayrılacaktır.Biri hariç tamamı cehennemdedir.” O müstesna topluluk
kimdir Ya Resulullah? sorusuna ise şöyle cevap vermişdi: “Benim ve
Ashabımın yolunda olanlar (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat)dır.”[5]
“Kur’an ve sünnete sımsıkı
sarılmak” diye kısaca ifade edilebilecek olan bu talimata hakkıyla
uyabilmek, selef-i salihinin metodlarına bağlı kalmadan mümkün olmayacaktır.
Burada gaye, zaman itibariyle bizden bir süre önce yaşamış olan bir gurup
insanı, bunlar bizim atalarımızdır diye, taklid etmek değildir. Onlar,
Allah kelamının manalarına vakıf olma ve nebevi sünneti anlama hususunda
ümmetin önde gelenleri oldukları için bu böyledir. Zira, yaratılışları
itibariyle Arap dinini en iyi anlama kabiliyetine sahib idiler. Arapça’yı ve
İslâm’ı sonradan öğrenmenin sebeb olabileceği birtakım problemleri yoktu. Yine
onlar, Rasülûllah (sav)’in hayatıyla içiçe yaşadıkları için, onu en güzel
şekilde yorumlayıp daha sonraki nesillere aktarmışlardır. Yaşayış itibariyle
Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatına en yakın, fıtratları, en temiz, bütün
bid’at, yapmacık ve gösterişlerden en uzak, dolayısıyla itimad edilmeye en
layık olan yine onlardı.
Öyle anlaşılıyor ki, fikir
ayrılıkları ve münakaşalar ortaya çıktığı, özellikle birçok müslümanın
Arapça’nın temel mantığını yitirmesiyle dildeki fesahat ve belagat bozulmaya
yüz tuttuğu zamanlardan bu örnek neslin eğiliminden geçmek
gerekmektedir.
“Selefe bağlılık”
manasına gelecek olan bu tedrisat, bazı cüzi meselelere saplanıp kalmak ya da
onların cümlelerine, ifadelerine harfiyyen ve körükörüne sarılmakla
olmayacaktır. Zaten onları kendi seleflerine karşı tavırlarında da böyle bir
uygulamaya rastlamak kabil değildir. Yapılması gereken, nassların (ayet ve
hadislerin) tefsir ve te’vili için koydukları prensipler ile ictihad
usûllerinde onlara müracaat etmektir.
Üzerinde durulması gereken
önemli bir husus da şudur. Bu kaide ve prensiplere bağlı kalmak, daha sonra
yaşayacak müslümanların bütünü için geçerlidir. Yoksa sadece herhangi bir
devirde yaşamış veya belli özellikleri taşıyan bir grup bundan sorumludur, demek
son derece anlamsızdır. Zamanları ve mekanları ne kadar farklı olursa olsun,
bütün müslümanlar bu ortak paydada birleşmek zorundadırlar.
Bu mevzuda altın nesle
yakın olanların bir üstünlüğünden bahsedebilir ki biz de bu yönüyle onları
örnek almak durumundayız. Altın neslin takipçileri, devraldıkları ilim ve kültür
mirasının ne kadar önemli olduğunun farkına varmış ve altın neslin koymuş
olduğu kaide ve usulleri daha sonra geleneklerin de hizmetine sunmak için
tedvin etmişlerdir. Bu meziyetleri de daha sonra kazanacakları
başarıların ana sebebi olmuştur.
SELEFİLİK
Selef kelimesinden, daha
sonraları, İslâm düşünce ve teşri tarihinde hiç rastlanmamış olan yeni bir
ıstılah türetilmiştir: Selefiyye (selefilik). Yapılan hata buradadır.
Adeta bu kelimeyi, müslümanlardan belli bir grubun özel ismi yapıyoruz ve onlar
da bu isimden hareketle kendilerine has bir düşünce yapısı ve buna bağlı
olarak bir takım ayırdedici özellikler kazanıveriyorlar. Böylece de, sürekli
münakaşa ederek müslümanları üzen ve çoklukları ile -sanki- iftihar eden
müslüman fırkalardan birisi oluyorlar. Öyle bir fırka ki, fikir ve arzuları,
kendilerine has karakter ve ölçüleriyle diğer müslümanlardan farklı bir yapı
arzediyor..
İşaret ettiğimiz manasıyla
böyle bir ıstılah türetmek, bırakın onlara bağlılığı, selef-i salihinin ve
onları izleyen halefin bu ümmete tanıtmadığı bir bid’attır, desek herhalde
mübalağa etmiş olmayız. Zira Selef bu kelimeye kesinlikle, belli bir grubu
veya fikri oluşumu diğerlerinden ayıracak böyle bir mana vermemiştir. Ayrıca
selef kendi inanç ve davranış ölçülerini müstakil bir düşünce, fikir ve
şahsiyete sahip bir grubun tekeline de vermiş değildir. Aksine selef ile
daha sonra yaşayan bütün nesiller arasında en ileri derecede bir etkileşim,
ilim, kültür ve metod alışverişi vardır. Tabi ki bahsettiğimiz ölçüler
dahilinde. Yine hiç düşünülmemiştir ki bir grup müslüman çıkıp (selefe bağlılık
adına) bir takım engeller ortaya koyacak ve bu engeller yüzünden sözü geçen
etkileşim ve diyalog kesilecek sonuçta da müslüman nesiller, fikir, tasavvur ve
hedefleri tamamen farklı iki ayrı parçaya ayrılacak.
“Selefe bağlılık” başlığı
altındaki açıklamalar gözönünde tutulduğu zaman görülecektir ki,
“selefilik nedir?” ya da “selefi olmak ne gibi esaslara bağlı kalmayı
gerektirir?” sorularına verilecek iki cevap vardır.
Birinci cevap: Selefilik,
selefin sürekli bağlı kaldığı adetler, yaşayış biçim ve sözlere, hiçbirşey
eksiltip eklemeden, harfiyyen uymaktır.
Tahlil: Unutulmamalıdır ki;
onlar, kendi söz ve fiillerini böylesine dokunulmaz konum da görmemişlerdir.
Bu hakkı sadece Allah’ın kitabı ve Allah Rasulü (sav)’nün sahih sünnetine
layık görmüşler ve bu naslara, çıkarılan hükümlerin illetlerinin
değerlendirilmesi, hayattaki değişim ve yenileme, sürekli en doğruya ulaşma
ideali ışığında sımsıkı yapışmışlardı. Bunu yaparken mutlak otorite olarak
kabul ettikleri Kur’an ve Hadis naslarının çizdiği sınırları ihlal
etmediği sürece, bölgeden bölgeye, nesilden nesile meydana gelen bütün
değişim ve yenilikleri dikkate aldıklarını görüyoruz.
Nebi (sav) ve ashabının
Mekke’de iken sahih oldukları ve uygulayageldikleri birtakım örf-adetleri var
idi. Oysa Medine’ye hicretten sonra, daha önce bilmedikleri yeni uygulamalarla
karşılaşacaklardı. Bu ise bölge halkı ile aralarındaki etkileşim ve dayanışmanın
tabi sonucu idi. İşte müslümanlar da bunları gayet normal karşılayarak
yeni hayata adapte oldular. Bu mevzuda aşağıdaki olaylar örnek
olarak verilebilir.
• Mekke’de bulundukları sürece
müslümanlar dikişli elbiseyi tanımadılar. Ama Medine’ye yerleşip çevre kabile ve
bölgelerle ilişkiler başlayınca, pahalı İran ve Yemen kumaşlarından dokunmuş
elbiseler giydiklerini görüyoruz…
• Rasülûllah (sav) gerek Mekke’de
gerekse Medine döneminin ilk yıllarında yüzük kullanmamıştı. Ancak kendisine,
kralların mühürsüz mektupları okumadığı söylenince gümüş bir yüzük yaptırıp
üzerine mühür olarak Muhammed’ün-Rasülûllah cümlesini kazdırmıştır.[6]
• Rasülûllah (sav), Cuma
hutbelerini, 7-8 yıl boyunca bir hurma kütüğüne dayanarak irad eyledi.
Buhari’nin Cabir (ra)’den rivayetine göre, Ensar’dan bir kadın gelerek marangoz
bir oğlu olduğunu ve hutbeler için güzel bir minber yaptırabileceğini
söylemişti. Rasülûllah (sav) bunu kabul etmiş olmalı ki karşı koymamış
ve artık hutbeleri o minberden vermiştir.
• Müslümanlar Mekke ortamında
okuma-yazma ile gerektiği gibi ilgilenememişlerdi. Allah Rasulü (sav)
Medine’ye hicretten hemen sonra ashabını sürekli ilme ve eğitime teşvik
etmişti.
• Sahabe devri boyunca, satın
alma ya da kiralama usulü ile, Mina topraklarında bina yapmak serbest iken Ömer
b. Abdülaziz (ra), sayıları gittikçe artan hacıların daha rahat hareket
etmelerini sağlayabilmek için mina çevresinde bina yapmayı
yasaklamıştı..
• Sahabe özellikle itikad
konularında, Kur’an ve sünnete mutlak bir teslimiyet ile her türlü tartışmadan
şiddetle kaçınırdı. Hatta bir kimse kafasındaki şüpheleri gidermek için bu
mevzuda uzun münazaralar yapacak olsa hemen onu azarlayıp bid’atçılıkla
itham ederlerdi. Ama ne zaman ki tabiin asrı başladı, bir yandan ilim
meclisleri çoğalırken öteyandan sahabe sayısı azaldı, fetihlerin genişlemesiyle
fırklı dinlerin mensupları (hristiyan, yahudi, zerdüşt, mani) İslâm’a girdiler
ve zihinlerindeki pek çok şüphe ve batıl inancı da beraberlerinde getirdiler,
artık bu tür münakaşa ve münazaralar kaçınılmaz hale geldi. Çünkü onların
itikadi ve fikri problemlerini çözmek ve bunun için de ilmi mantıki izahlar
yapmak gerekiyordu. Aslında sahabenin ileri gelenlerinden bazıları, mesela Hz.
Ali (ra), Abdullah b. Abbas (ra), kaza-kader, cebr-i ihtiyar gibi bazı
mevzularda, şüphelerini gündeme getiren müslümanları sapıklıktan korumak için
bazı mantiki izahlar ve münazalar yapmışlardı. Ama içlerinde Hasan-ı Basri,
Ömer b. Abdülaziz, Ata b. Rebah, Süleyman b. Yesar, Tavus b. Keysan gibi ilim
otoritelerinin de bulunduğu tabiin nesli ulemasının girdiği kıyasıya mücadeleler
ve şiddetli tartışmalar bunun çok ötesindeydi. Mesela Beyhaki’nin
“Kitabu’1-Esmâ ve Sıfat” adlı eseri incelendiğinde, bu türden sahabenin
şiddetle kaçındığı pek çok meseleler ve münakaşalar görülebilir…
Bütün bu sayılanlar selef-i
salihinin örnek hayatında meydana gelmiş olan ve normal karşılanması gereken
değişim ve yenilenmeye dair bazı örneklerdir. Dikkat edilirse, bu tür örnekler
birinci hicri asrın sonlarına doğru yani altın neslin ilk görülmeye
başlanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, selefiliği, bütün bu örnekleri gözardı
ederek, kurukuruya bir taklid olarak tanımlamak, kendisini selef pratiğine
uydurmak isteyenler için son derece anlamsız ve değersiz olacaktır.
İkinci cevap: Selefilik,
nasların tefsiri, hüküm istinbatı ve ictihad için gerekli olan kaideleri
belirleyebilmek için onların ortaya koyduğu usûlleri öğrenip, uygulamaktır. . .
Tahlil: Tabi ki
böylesine bir selef bağlılığı, kitap ve sünneti en doğru şekilde anlamak ve
değişmezlik özelliğine sahip şer’i hükümlerle, zaman ve mekana göre
değişebilenleri titizlikle ayırabilmek gibi güzel bir neticeye götürecektir.
Ancak önemli olan böyle bir selef bağlılığı ile seleflik adı altında
ekolleşme arasında ne derece bir irtibat olduğunu tesbit etmektir.
Bütün ilim adamları ve
araştırmacılar tarafından kabul edilmiştir ki, bahsedilen bu usûl ve metodlara
bağlılık herhangi bir dönemde belli bir müslüman grubun mümeyyiz vasfı
olmamıştır. Zaten selef asrının (h. 2. asır) ortalarına kadar bu tür usûl ve
metodlar tedvin edilmiş değildi. O zamanlar nasları iyi anlamak ve
kavrayış sahibi olmak, yaratılış ve dil yapısı itibariyle Arap mantığına
sahip olmaya bağlı idi. İşte her ne kadar selefiyye ekolü fikri ve ruhi
temellerini bu dönemde buluyor idiyse de tabiin asrında ortaya çıkan rey ve
hadis ekolleri de bütün farklılıklarına rağmen selef asrının özünü temsil
etmektedirler. Tabiin dönemi, rey ve hadis ekolleri arasındaki pek çok fikri
ve içtihadı münakaşalara sahne olmuştu.
Neticede, başlarında İmam
Şafii’nin bulunduğu, devrin uleması, arap lügatini olgunlaştırmak ve anlayıp
en güzel şekilde kullanma prensiplerini ortaya koymak suretiyle ve aynı
zamanda dildeki safiyet ve tabiliklerini kaybetmemiş olan cahiliye arapları ile
ilk dönem müslümanlarına da müracaat ederek, nasların tefsiri ve ictihadda
kullanılacak olan prensipleri tesbit etmişlerdi. Bu tesbit, bütün müslümanların
aynı ölçüde faydalanabileceği daha doğrusu faydalanması gereken bir kıstas
ortaya çıkarmıştı. Bu kıstas, nasların otoritesine boyun eğen ictihad
anlayışı ile onları kendi istek ve arzularına göre yorumlamak isteyen şahsi
görüşleri birbirinden ayıracaktır. Bu genel-geçer kıstas, o gün bugündür
bütün müslümanların anlama ve kavrama kabiliyetlerini şekillendirmiştir. Bu
hususta kimsenin imtiyaz hakkı yoktur. Şeri ilimlerde araştırma yapan herhangi
bir müslüman, bu kaideleri dikkate almayacak olursa dini hafife almış kabul
edilir. Belki de bu yaptığı, bir sapma alameti olarak gösterilir.
Demek oluyor ki bu usûl ve
kaidelere bağlı kalan bir kimse, Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılma talimatına
hakkıyla uymuş ve Allah Resulü (sav)’nün “benim ve ashabımın yolu” diye
tabir ederek iştirak edilmesini emir buyurduğu cemaatin bir ferdi olmuş
oluyor.
Selef döneminde veya daha
sonra yaşamış olması hatta selefilerce kabul edilip edilmemesi sonucu
etkileniyor.
Usullere bağlılık ne
kazandırır?
Selef metodunda içtihadı
ilgilendiren meselelerin özel bir yeri vardır. Ulema herkes tarafından
çözülemeyen bu tür konularda farklı görüşler ileri sürmüş ve çoğu kez ittifaka
varmak mümkün olmamıştır. İşte böyle hassas bir noktada bu usullere riayet
etmek, bütün farklı görüş sahiplerini Ehl-i Sünnet vel cemaat sınırları
içinde tutan bir güvence dolayısıyla bir müsamaha ortamı oluşturmaktadır.
Bir kimsenin kendi görüşünü doğru kabul etmesi en tabi hakkıdır. Ama doğru
olmayan, farklı anlayış sahiplerini yanlış yolda olmak (sapıklık)’la itham
etmesidir. Zira faklı yorumlara açık olan ve böylece ittifaka ulaşmayı
engelleyen bu tür kapalı meselelerde tabii olarak farklı ictihadlar ortaya
çıkacaktır. Herhalde kendi fikrini doğru kabul etme hakkını başkalarından
esirgemek bencillik ve fikri bir zulüm olur. Şu kadarı var ki bir müctehid
diğer müctehidin hatalı gördüğü noktalarını gösterebilir. Ama hatalı bile olsa
bir müctehidin gerekli samimiyet ve şartları yerine getirdiği sürece en
az bir mükafat alacağını ve onun böylesine hayırlı bir işle uğraştığını
aklından çıkarmamalıdır.
MAKALELER
|