|
SELEF VE
SELEFİLİK
EBUBEKİR SEFİL
Tarih içinde izine rastlanmadığı
halde, günümüzde birçok fırka ve fikir akımı dikkat çekmektedir. Modernistler,
Reformistler, Ehl-i Kur’an (Kur’aniyyun, Mealciler) ve İslâm’ın saf haline dönme
iddiasında bulunan Selefîler bunlardan başlıcalarıdır.
Günümüzde ilmin zayıflaması ve doğru
ile yanlışın birbirine karıştırılmış olması sebebiyle bu tür akımlar, bazı iyi
niyetli müslümanların aldanmasına, yanlış yollara sapmasına vesile olmaktadır.
Bu yazı, son dönemlerde ortaya çıkan
akımlardan biri olan Selefîliği kısaca tanıtmak ve yanlışlıklarını ortaya koymak
maksadıyla kaleme alınmıştır. Bu akımın görüşleri, temsilcileri ve onların
tenkidi, hakkında müstakil kitaplar yazılacak kadar ayrıntılı ve önemlidir. Biz
burada sadece konuyu ana hatları ile ele alacak ve kısa değerlendirmeler
yapacağız.
Selef kime denir?
Hz . Peygamber s.a.v.’in “En hayırlı
nesil benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onların
ardından gelenlerdir.”[1] şeklindeki hadisinde “en hayırlı nesiller” oldukları
haber verilen ilk üç kuşağa Selef denir.
Bu ilk üç kuşak, sırasıyla Sahabe,
Tabiun ve Tebe -i Tabiîn’dir . Bunlar imanda, ilimde ve amelde bütün müslümanlar
için örnek nesillerdir.
Sahabe kuşağı, Hz . Peygamber
s.a.v.’in vefatından sonra İslâm’ın biricik temsilcileri olarak yaşamış, gerek
Hicaz bölgesinde, gerekse fethedilen yeni bölgelerde İslâm’ı hakkıyla tebliğ
etmiş, öğrenciler yetiştirmişlerdir. Kur’an’ı, hadis-i şerifleri ve İslâmî
uygulamaları bütün müslümanlar Sahabe kanalıyla öğrenmiştir. Bu sebeple
Sahabe’nin İslâm ilim tarihinde olduğu kadar, iman, amel, edep, zühd , vera ,
takva ve ahlâkta da müstesna bir mevkii vardır.
Onlardan sonra gelen kuşağa Tabiun
denir. Bu kuşak da Sahabe’nin dizinin dibinde yetişmiş, imanı, ilmi ve ameli
onlardan almıştır. Bu kuşağa Tabiun (izleyenler, tabi olanlar) denmesinin
sebebi, Sahabe’ye uymakta gösterdikleri titizlik, ciddiyet ve özendir.
Sahabe’nin önemi, Kur’an’da hayırla
yad edilmiş olmaları, Hz . Peygamber s.a.v.’in yaşantısının ilk ve en önemli
temsilcileri olmaları hasebiyle İslâm’ı en doğru şekilde anlayıp yaşamanın
kıstası olmaları… gibi hususlardan kaynaklanmaktadır. Tabiun’un önemi ise
temelde şu iki noktaya dayanmaktadır:
1. İslâm’ı, Sahabe kuşağından, yani
en doğru şekilde anlayıp yaşamış olan kuşaktan öğrenmiş olmaları.
2. Sahabe zamanında rastlanmayan,
sonradan karşılaşılmış yabancı birçok fikir akımı, kültür ve inanç şekliyle ilk
defa onların muhatap olması.
Başta felsefî akımlar ve Mu’tezile ,
Cebriye, Mürcie gibi bid’at fırkalar olmak üzere pek çok kültür, inanç ve
cereyan ilk defa Tabiun döneminde İslâm toplumuna girmiş ve önemli fikrî ve
akidevî sarsıntılara sebebiyet vermiştir.
İşte Tabiun nesline mensup büyük
alimler, bu akımlarla mücadele ederek Sahabe’den devralınan sahih İslâm
anlayışının zedelenmeden yaşamasına ve gelecek nesillere aktarılmasına sebep
olmuş ve çok büyük hizmette bulunmuşlardır. Dolayısıyla İslâm’ın özüne yabancı
her türlü cereyan karşısında nasıl bir tavır takınacağımızı, Tabiun neslini
örnek alarak tesbit etmekteyiz.
Tabiun dönemi, aynı zamanda fıkhî
mezheplerin temellerinin atıldığı ve müstakil mezheplerin ortaya çıktığı dönem
olarak da dikkat çeker. Bu dönemde yaşamış olan Hasan-ı Basrî , Süfyan -ı Sevrî
, İbrahim en- Nehaî , Şa’bî … gibi pek çok büyük alim, birer müçtehid olarak,
müstakil mezhep sahibi idiler. Hanefî mezhebinin imamı Ebû Hanîfe de bu kuşağa
mensuptu. (Allah hepsinden razı olsun)
Tabiun’dan sonra gelerek onlara
öğrencilik etmiş olan kuşağa da Tebe -i Tabiîn veya Etbau’t -Tabiîn (Tabiun
neslini izleyenler) denir. Bu dönem de ilmî ihtisaslaşmanın ya şandığı, hadis-i
şeriflerin yaygın olarak müstakil kitaplarda toplandığı, itikadî ve fıkhî
mezheplerin iyice yerleşip müesseseleştiği bir zaman dilimidir.
Kısaca tanıttığımız bu üç nesil,
gerek Kur’an ve Sünnet’te övgüye mahzar olmaları, gerekse sahih İslâm
anlayışının bize kadar kesintisiz olarak gelmesinde kilit rol üstlenmiştir. Bu
sebeple, daha sonraki asırlarda devamlı olarak merkezî bir yer tutmuş ve adeta
doğru-yanlış ayrımının ölçüsü olarak algılanmıştır.
Tarih boyunca İslâm toplumlarında ne
zaman bir sarsılma, gevşeme ve bozulma görülmüşse, bu üç neslin temsil ettiği
İslâm anlayışına dönüş gayretleri sayesinde toparlanma olmuş ve doğru çizgi
muhafaza edilmiştir.
Bu sebeple “Selef-i Salihîn”, İslâm
Ümmeti için vazgeçilmez bir nirengi noktası ve ölçü olmuştur.
Selefîlik nedir?
Selefilik, İslâm’ı, yukarıda
tanıttığımız Selef-i Salihîn’in anlayıp yaşadığı gibi anlayıp yaşama iddiasının
vücut verdiği bir akımdır. İlk defa Mısır’da Cemaleddin Efganî ve öğrencisi
Muhammed Abduh tarafından başlatılan “ İslâmî ıslah” hareketi, daha sonra
Selefîlik adıyla anılan zümrenin doğmasına kaynaklık etmiştir.
Aşağı yukarı aynı dönemde bugünkü
Suudi Arabistan’ın sınırları içinde bulunan Necid bölgesinde ortaya çıkan ve
Mısır’daki hareket ile benzer söylemleri dillendiren Muhammed b. Abdilvehhab’ın
yürüttüğü “ Vahhabîlik ” hareketine de daha sonra Selefîlik denmiştir.
Bu iki hareket arasında temelde
önemli farklılıklar bulunmamakla birlikte, söz konusu iki akım şu noktalarda
birbirlerinden ayrılır:
1. İtikadî sahada Vahhabîler Kelâm
mezheplerini kabul etmezler. Ehl-i Sünnet’in iki büyük kelâm alimi Ebu Mansur
el-Maturidî ve Ebu’l -Hasan el- Eş’arî Vahhabîler’e göre, saf İslâm akidesini
kelamî deliller kullanmak ve aklı nakle (ayet ve hadislere) hakem kılmak
suretiyle bulandırmışlardır. Özellikle müteşabih [2] ayet ve hadislerin Allah
Tealâ’nın şanına ve yüceliğine uygun olarak tevil edilmesine şiddetle itiraz
eden Vahhabîler, tasavvufa da aynı şiddetle karşı çıkarlar.
Efganî - Abduh çizgisi ise itikadî
sahada kelâm alimlerinin kullandığı metoda temelde itiraz etmez; Felsefe, mantık
ve kelâm gibi ilimleri reddetmez ve müteşabih ayet ve hadislerin, Allah Tealâ
ile mahlukat arasında benzerlik kurulmaması için tevil edilmesi taraftarıdır.
2. Vahhabîler, fıkhî mezhep olarak
İbn Teymiyye ve öğrencisi İbnu’l -Kayyım’ın çizgisini izler. Diğer mezhepleri
ise istihsan, ıstıslah, mesalih-i mürsele … gibi delillere yer verdikleri için
bid’atçilikle itham ederler.
Efganî - Abduh çizgisi ise genel
olarak bir tek mezhebe mensubiyeti reddederek, bütün fıkhî mezhepleri
birleştirme eğilimindedir.
Aralarındaki ihtilafları kısaca
zikrettiğimiz bu iki cereyan, zaman içinde birbirine yaklaşarak “Selefî” diye
anılmışlardır. Ortaya çıkış döneminden günümüze doğru ilerledikçe, Selefîlik
akımının içine başka görüşler de katılmıştır. Dolayısıyla “ Selefîlik ” dendiği
zaman akla her ferdinin aynı şekilde düşündüğü homojen bir gruptan ziyade,
aşağıda zikredeceğimiz görüşleri benimseyen kozmopolit bir kitle gelmektedir.
Selefîlerin görüşleri
Müteşabih ayet ve hadislerle
ilgili görüşleri:
Selefîliğin en bariz vasıflarından
birisi, müteşabih ayet ve hadisleri lugat anlamını esas alarak olduğu gibi kabul
etmek şeklinde kendisini göstermektedir.
Buna göre Kur’an’da ve hadislerde
Allah Tealâ hakkında zikredilen “el, yüz, gelme, oturma, inme, Arş’a istiva
etme, gazaplanma , gülme…” gibi sıfatlar, mahlukat hakkında ne ifade ederse,
Selefîler’e göre Allah Tealâ hakkında da aynı şeyi ifade eder.
Oysa Kur’an’da yer alan pek çok
ayet, Allah Tealâ’nın bu gibi sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetmenin
doğru olmadığını ortaya koymaktadır.
Her ilim dalında, o sahanın
mütehassıslarının söylediklerine itibar edileceği açıktır. Bu gerçekten
hareketle tefsir sahasında müfessirler, hadis sahasında muhaddisler , fıkıh
sahasında fukaha ve akaid sahasında kelâm/ akaid alimleri ne demişse ona itibar
edilir. Ömrünü fıkıh ilminin meselelerine vakfetmiş bir kimsenin akaid alanında
söyledikleri, bir akaid aliminin söyledikleri gibi değerlendirilmez. Yahut
yıllarını tefsir alanında çalışarak geçirmiş bir alimin, hadis ilminin derinlik
ve inceliklerini bir hadis alimi kadar bilmesi beklenmemelidir.
Tasavvuf hakkındaki görüşleri:
İslâm dünyasının bazı yerlerinde
tasavvuf adı altında sergilenen birtakım yanlış anlayı ş, Selefîler’in
tasavvufun özüne düşmanlık beslemesine gerekçe teşkil etmiştir. Oysa Ehl -i
Sünnet ve’l -Cemaat’ten asla ayrı düşünülemeyecek olan gerçek tasavvuf,
Batınîlik, Hurûfîlik gibi sapık cereyanlardan uzaktır. Ehl -i Sünnet çizginin
muhafazasında ve yayılmasında son derece büyük katkıları bulunan gerçek tasavvuf
ehli, müslümanların kalbî ve ruhî hayatının inkişafında, ahlâkın
güzelleştirilmesinde ve erdemli fertlerin yetişmesinde Sahabe döneminden
itibaren izlenen yolu izlemiş ve tamamen onlara uymuştur. Gerek itikadî ,
gerekse amelî sahada gerçek tasavvuf büyüklerinin eserleri ve görüşleri
ortadadır.
Taklid hakkındaki görüşleri:
Bir kısım Selefîler, fıkhî
meselelerde herhangi bir müçtehid imamın taklid edilmesine de şiddetle karşı
çıkarak, bunun da kişiyi şirke ve küfre götüreceğini iddia ederler. Bu
iddialarını ispat için de birtakım ayet ve hadisleri delil olarak öne sürerler.
Oysa bu ayet ve hadislere yakından
bakıldığında taklidin haramlığı iddiasına uygun hale getirmek için zorlama
yoluyla tevil edildikleri görülür. Tıpkı tevessül konusunda olduğu gibi,
taklidin haramlığı konusunda da bu ümmetin tatbikatı Selefîler’in iddialarının
geçersiz olduğunu gösteren en büyük delildir.
Hadis alimleri arasında ittifakla
dile getirilen bir husus vardır: Hadislerin sahih, hasen veya zayıf olduğu
konusunda hadis alimleri tarafından verilen hükümler, onların kendi
içtihadlarının sonucudur. Dolayısıyla onlardan sonra gelen ve onların
kitaplarında yer alan hadisleri delil kabul edenler, onların bu hadislerin
sıhhati konusundaki içtihadlarını taklid etmiş olmaktadırlar.
Bugün bizlerin, bizden bin ikiyüz ,
bin üçyüz sene önce yaşamış hadis ravilerinin ahvalini ve durumlarını bilmemizin
bir tek yolu vardır. O da hadis alimlerinin bu konudaki görüşlerini bize
nakleden kitaplara başvurmaktır. Şu halde bizim, herhangi bir hadisin güvenilir
olup olmadığı yolundaki değerlendirmemiz, tamamen hadis alimlerinin içtihadına
dayanmaktadır ve bu da tamamıyla bir “ taklid”dir . Her hususta Selef’e tabi
olduklarını iddia eden Selefîler dahi bu konuda hadis alimlerini taklid eden
birer “ mukallid”dir .
Eğer herhangi bir alimin bir
görüşünü, delilini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu haramı
Selefîler de işlemektedir. Eğer hadis alimlerinin hadislerin sıhhati-zaafı
konusundaki kanaatlerini taklid etmek caiz ise, müçtehid imamların fıkhî
konulardaki içtihadlarını taklid etmek niçin haram olsun?
Kıyas konusundaki görüşleri:
Günümüzde Selefîler olarak anılan
grup içinde, kıyasın şer’î bir delil sayılamayacağını, çünkü kıyasın, “Allah’ın
dininde şahsi görüş ile hüküm vermek” olduğunu söyleyenler mevcuttur.
Oysa fıkıh usulü kitaplarında
ayrıntılı bir şekilde açıklandığı gibi, gerek Kur’an ayetleri, gerekse hadisler,
vakıa olarak sınırlıdır ve insanlığın karşılaştığı her olayın hükmünün,
ayetlerde ve hadislerde zikredilmiş olması mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet
konusunda biraz malumatı olan herkes bu noktayı kabul ve itiraf eder.
Şu halde hükmü Kur’an ve Sünnet’te
zikredilmeyen olaylar hakkında yapılabilecek iki seçenek var. Ya bu olaylar
hakkında İslâm’ın herhangi bir hükmünün ve açıklamasının olmadığını söylemek, ya
da karşılaştığımız olayın bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkında Kur’an ve
Sünnet’te yer alan bir hükmü, aralarındaki benzerlik dolayısıyla yeni olaya da
tatbik etmek.
Bu seçeneklerden ilkinin doğru
olduğunu söylemek, İslâm’ın evrensel olduğunu, bütün zaman ve mekânların
problemlerine çözüm getirme özelliğini haiz bulunduğunu inkâr etmek demektir.
Kıyas’ı inkâr eden İbn Hazm , bu
iddiası sebebiyle, bırakalım bir “İslâm alimi”ni, aklı başında sıradan bir
kimsenin bile gülüp geçeceği şeyler söylemiştir. Mesela Kur’an ve Sünnet’de
domuz etinin haram olduğu zikredilmiştir. Ama domuzun yağının haram olduğuna
dair ne Kur’an’da , ne de Sünnet’te herhangi bir hüküm yoktur. Sırf bu
gerekçeyle İbn Hazm , domuzun yağının haram olmadığını söylemiştir.
İşte kıyasın reddedilmesi sonucunda
varılacak komik nokta budur.
Ehl-i Sünnet ne diyor?
Her ne kadar Selefîler, yukarıda
özetlemeye çalıştığımız görüşlerinde Selef-i Salihîn’i örnek aldıklarını
söylüyorsa da, bunun sadece bir iddia olduğunu söylemek durumundayız. Esasında
mesela İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri de Selef’tendir ve onun gerek itikadî ,
gerekse fıkhî görüşlerini benimsemek, gerçek Selefîliktir . Bu söylediğimiz
diğer büyük imamlar için de söz konusudur.
Ebu’l -Muzaffer el- İsferâînî , Ehl
-i Sünnet ve’l -Cemaat’in itikadî çizgisini ortaya koyan özellikleri
zikrettikten sonra şöyle der:
“ Bilmi ş ol ki, Fırka-i Naciye’nin
(kurtuluşa eren grubun) akaidinin özellikleri olarak zikrettiğimiz bütün bu
hususlar, imanın sıhhati babında bilinmesi gereken hususlardır. (…)
“ Ehl -i Sünnet ve’l -Cemaat’in
itikadı olarak zikrettiğimiz hususların hiç birisi hakkında Şafi’î ile Ebu
Hanîfe ; (Allah her ikisine de rahmet eylesin) arasında herhangi bir ihtilaf
yoktur. Sadece bu iki imam değil, Malik, Evzaî , Davud ez-Zahirî, Zührî , Leys
b. Sa’d , Ahmed b. Hanbel , Süfyan es- Sevrî , Süfyân b. Uyeyne , Yahya b. Maîn
, İshak b. Rahuye , Muhammed b. İshak el- Hanzalî , Muhammed b. Eslem et- Tûsî ,
Yahya b. Yahya en- Nisaburî , Hüseyin b. Fadl el- Becelî , Ebu Yusuf, Muhammed
b. Hasan, Züfer b. Hüzeyl , Ebu Sevr ve Hicaz, Şam, Irak imamları, Horasan ve
Maveraunnehir imamları gibi Ehl -i Rey ve Ehl -i Hadis’in tümü ile onlardan önce
yaşamış olan Sahabe, Tabiun ve Etbau’t -Tabiîn de bütün bu konularda görüş
birliği içindedir. Bu iki fırka ( Ehl -i Rey ve Ehl -i Hadis) arasında bütün bu
konularda herhangi bir ihtilaf bulunmadığını tahkik etmek isteyenler, Ebu
Hanîfe’nin Kelâm sahasında yazdığı Kitabu’l -Âlim ( ve’l - Müte’allim )’e, el-
Fıkhu’l - Ekber’e (…) ve Osman el- Bettî’ye yazdığı (…) el- Vasıyye’sine baksın.
Keza Şafiî’nin yazdığı eserlere baksın. Bu ikisinin mezhebi arasında herhangi
bir farklılık bulamayacaktır.
“Bütün bu imamlardan, burada
zikrettiğimiz hususlar ile çelişik olarak nakledilen görüşlerin tümü,
bid’atçilerin , kendi mezheplerini güzel ve doğru göstermek için uydurduğu
yalanlardır. (…) Bu kimseler, Ehl -i Sünnet’in kılıçlarından korktukları için
kendi habis akidelerini ihtiva eden sözleri Ebu Hanîfe’ye nisbet etmiş ve onun
arkasına gizlenmişlerdir….” (et- Tabsîr fi’d -Dîn, s. 113-114)
Bu ifadeler bize şunu
göstermektedir: Selefîler’in “Selef” anlayışı ile gerçek Selef arasında büyük
farklılık var. Dolayısıyla adına Selefîlik denen akım, her ne kadar Selef’in
anlayış ve uygulamalarını esas aldığını söylüyorsa da, aslında Selef’in anlayış
ve uygulamalarıyla bağdaştırılması hayli zor olan fikirler benimsemiştir.
Onların reddedici, dışlayıcı, katı ve tekelci anlayışı, ne “ Ehl -i Sünnet-i
Hâssa” dediğimiz Selef’te, ne de “ Ehl -i Sünnet-i Âmme” dediğimiz Halef’te
görülür.
MAKALELER
|