|
|1. BÖLÜM |
|2.BÖLÜM|
-
BAŞLANGIÇ:MÜCTEHİDLERİMİZ
Dünyanın her
tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslam tarihinin ilk asırlarından
zamanımıza kadar ibadet ve hukuk meseleleri hususunda dört büyük müctehidden
birine bağlana gelmişlerdir. Bu dört müctehid şu zatlardır:
1- İmam-ı Azam Ebu Hanife: Adı Numan'dır. Babasının adı da Sabit'dir.
Hicretin 80. yılında Kûfe'de doğmuş ve 150 tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir.
Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
Sabit, İmam Hazret-i Ali'nin hizmetinde bulunmuş ve kendi nesli için onun
duasını almıştır.
İmam-ı Azam'ın annesi, babası Sabit öldükten sonra, İmam Caferi Sadık ile
evlenmişti. İmam-ı Azam bu muhterem zatın yanında yetişmişti. Ashab-ı Kiram'dan
birkaç zatı görmüş olmak şerefini kazanmıştır.
İmam-ı Azam'a uyanlardan her birine Hanefî veya Hanefiyyü'l Mezheb denir. Biz
Türkler ve diğer ırklara bağlı olan birçok müslümanlar bu büyük müctehidin
mezhebine uymuş bulunmaktayız. Onun için amel bakımından imamımız, İmam-ı
Azam'dır.
İmam Ebu Hanife Hazretleri bütün Ehl-i Sünnet tarafından saygı duyulan dört
büyük müctehidin birincisidir. İmam-ı Azam denilince yalnız bu hatıra gelir.
İlmi, zekası, zühd ve takvası çok yüksekti. İçtihadındaki yükseklik,
mezhebindeki kolaylık ve mükemmellik bütün müslümanlar tarafından
benimsenmiştir.
İmam-ı Azam'ın yetiştirdiği alimler arasında güçlü müctehidler vardır; fakat
hepsi de esas bakımından hocalarına uymuş, hepsi de Hanefî mezhebinin fıkıh
alimlerinden sayılmışlardır. Bunların en ünlüleri İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed
ve İmam Züfer'dir.
İmam Ebû Yusuf'un adı Yakub İbni İbrahim El-Ensarî'dir. Dedesi Sa'd ashab-ı
Kiram'dandır. Hicretin 113 yılında Kûfe'de doğmuştur. 182 veya 192 tarihinde
Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Harunürreşid'in
Kadılar Kadısı (Kadı'l-Kudat'ı) olarak görev yapmıştı.
İmam Muhammed, Hasan Şeybanî'nin oğludur. Babası Şamlıdır. Hicretin 135.
yılında Vasıt'da doğmuş olup Kûfe'de yetişmiştir. 189 tarihinde Rey şehrinde
vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun... Din ilimleri üzerinde doksan
dokuz kitab yazdığı rivayet ediliyor. El-Mebsut, El-Ziyadat, El-Camiu's-Sağır,
El-Siyeru'l-Kebir, El-Siyeru'l-Sağir adlı kitablar bunlardan bazılarıdır. Bu
kitablardaki meselelere "Zahirü'r-Rivaye" denir. Kitablara da "Zahirü'r-Rivaye
Kitabları" denir.
Hanifî mezhebinde en geçerli rivayetler de bunlardır. İmam Muhammed, İmam
Malik'den ders okumuştur. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e İmameyn
(İki imam) denir.
İmam Züfer İsfahan'da ve Basra'da valilik etmiş olan Hüzeyl adında bir zatın
oğludur. İmam-ı Azam'ın Züfer'e verdiği değer büyüktü. Hicretin 110 yılında
doğmuş ve 158 tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine
olsun...
İlmihalimizin ibadetlere dair kapsadığı meseleler bütünüyle İmam-ı Azam'ın
mezhebine göre yazılmıştır. Bununla beraber bazı önemli meselelerde diğer
müctehidlerin mezheblerine de işaret edilmiştir.
Hanefî mezhebinin ihtilaflı meselelerinde önce İmam-ı Azam'ın sonra İmam Ebû
Yusuf'un, sonra İmam Muhammed'in, sonra İmam Züfer'in görüşü ile işlem yapılır.
Bu bir esastır. Bunlardan yalnız bazı meseleler ayrı tutulur ki, sırası gelince
açıklanacaktır.
2- İmam Malik İbni Enes: Hicretin 93. yılında Medine-i Münevvere'de
doğmuş ve 179 tarihinde Medine'de vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine
olsun. İmam Malik, müslümanların haklı olarak kendileriyle övündükleri dört
büyük müctehidin ikincisidir. Çok yüksek bir ilme, üstün bir zekaya, büyük bir
zühd ve takvaya sahib idi. Mezhebi önceleri Endülüs'e, bütün Mağrib'e (Fas'a)
yayılmıştı. Bugün de Fas, Sudan, Trablusgarb, Cezayir ve Yemen taraflarında
benimsenmiş bulunmaktadır.
3- İmam Muhammed İbni İdris El-Şafiî: Hicretin 150. yılında Askalan'da
veya Şam beldelerinden Gazze'de doğmuş, 240 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir.
Allah'ın rahmeti üzerine olsun...
İmam Şafiî soyca Kureyş kabilesindendir. Büyük dedesi Şafiî gençliğinde Resül-i
Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize kavuşma şerefine ermişti. Onun
babası Sabit de, Bedir Savaşı'nda İslamiyeti kabul etmişti. Saygıdeğer bir
sahabî idi.
İmam Şafiî, dört büyük müctehidin üçüncüsüdür. Büyük bir alimdir. Çok büyük
bir tefsir ve hadis alimidir. Tıb ilminde şiir ve edebiyatta da ehliyeti vardı.
Mezhebi doğu ve batı yönlerine yayılmıştır.
4- İmam Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbelî:
Şeyban kabilesidendir. Aslen
Mervez'lidir. Hicretin 164 yılında Bağdad'da doğmuş ve 241 tarihinde yine
Bağdad'da vefat etmiştir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun.
İmam Ahmed de pek büyük bir alimdir ve dört büyük müctehidin dördüncüsüdür.
Hadîs ilminde üstün bir yetkiye sahibdi. Ezberinde bir milyon hadisi şerif
bulunduğu rivayet edilir. "Müsned" adındaki kitabında otuz bin hadis vardır.
Büyük alim Kuhistanî'nin sözüne göre, hadislerin sayısı elli bin yedi yüzdür.
Zühd ve takvası, yüksek ahlakı her türlü övgünün üstünde idi. Mezhebi, Necd
ülkesine ve İslam aleminin diğer bazı yerlerine yayılmıştır.
Bu yetkili dört büyük imamın mezhebleri, kitab, sünnet, ümmetin icmai ve
fukahanın kıyası üzerine kurulmuştur.
Kitab'dan maksad Kur'an-ı Kerîm'dir. Sünnet'den maksad, Peygamberimizin
mübarek sözleri, yaptığı veya yapıldığını görüp de yasaklamadığı işlerdir.
Peygamber Efendimizin evvelce yasaklamadığı bir şeyi görüp de ona karşı
susmaları, o şeyin meşru olduğunu gösterir.
Ümmet'in icmaından maksad, bir asırda bulunan bütün müctehidlerin bir olayın
şer'î hükmü hakkında birleşmeleridir. Peygamber Efendimiz: "Ümmetim
(sapıklık) üzerinde toplanmaz," buyurmuştur. Bir hadis-i şerifte de:
"Müslümanların güzel gördüğü bir şey, Allah yanında da güzeldir,"
buyurulmuştur. Onun için müslümanların din varlıklarını temsil eden bütün
müctehidlerin bir mesele üzerinde aynı görüş ve fikirde bulunmaları, o meselede
şer'an geçerli bir delil, bir hüccettir.
Kıyas-ı Fukahaya gelince: Bundan maksad da, bir olayın kitab, sünnet veya icma-i
ümmet ile sabit olan hükmünü, aynı illet ve sebebe, aynı hikmete bağlayarak o
olayın tam benzerinde de göstermekten ibarettir. Bu ikinci olay üzerinde varılan
hüküm de güzel düşünülünce, anlaşılır ki, yine hüküm, kitab, sünnet ve icma-i
ümmet ile sabit olmuştur. Müctehid yaptığı kıyas ile bu hükmü yeniden meydana
çıkarmış oluyor.
Kıyas-ı Fukaha, bir ictihad meselesidir. Bunun meşru ve makbul olması şeriatça
sabittir.
"Ey akıl ve düşünce sahibleri! İbret alınız" (Haşr: 2)
mealindeki Kur'an emri buna delildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetinin fıkıh
alimleri için böyle bir içtihadı caiz görmüş ve övmüşlerdir.
Bir örnek gösterebiliriz: Peygamberimiz ashab-ı kiramdan Muaz İbni Cebel'i (radıyallahu
anh) kadı tayin etmişti. Peygamberimiz ona: "Ey Muaz, ne ile hükmedeceksin?"
diye sorunca:
- Kitab ile hükmedeceğim, onda bulamazsam sünnet ile hükmedeceğim, onda
bulamazsam ictihadımla hükmedeceğim cevabını vermişti.
Peygamber Efendimiz de bu cevap üzerine: "Yüce Allah'a hamd olsun ki,
peygamberinin görevlendirdiği elçisini, peygamberinin razı olduğu şeye
kavuşturmuştur," buyurarak memnuniyetini açıklamıştı.
Bu bakımdan yetkili alimlerin kıyas yolu ile ictihad yapmaları da şeriatça pek
güzel bulunmaktadır.
Kitab, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'ya Edille-i Erbaa, Usul-i Erbaa
(dört delil, dört esas) denir. Bütün müctehidler tüm olarak bu dört delili kabul
etmişler ve bütün şer'î hükümleri bu dört delilden birine veya bir kaçına
dayamışlardır. Artık bu delillerin hepsini kabul etmek de bir vecibedir. Bu
deliller, insanların hak ve vazifelerini bildiren İslam hukukunun gelişmesini
sağlayan birer yüksek feyiz ve hikmet kaynağıdır. Müslümanların dinî hayatı, bu
feyizli hikmet ve ihtiyaç kaynağından asla uzak kalamaz.
Yukarda adlarını yazdığımız dört büyük İmam, müslümanlar için Allah'ın bir
rahmetidir. Bunlar dört delilden dinî hükümleri çıkarmışlar ve müslümanlara
izleyecekleri yolu göstermişlerdir. Artık bunlardan herhangi birinin mezhebine
uyan kimse, hak bir mezhebe bağlanmış, peygamberimizin yolunda bulunmuş
demektir.
Bu saygıdeğer büyük müctehidlerin hepsi de dinî meselelerin esasında
birleşmişlerdir. Bu bakımdan aralarında ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede
bulunan bir kısım meseleler üzerinde ayrılık göstermişlerdir. Fakat güzelce
incelenirse görülür ki, bunların çoğu görünüşte olan bir ayrılıktan başka birşey
değildir. Çünkü bu meselelerin bir çoğunda bu büyük zatlardan biri
"Azimet-Takva" yolunu, diğeri de bir "Ruhsat-Müsaade" yolunu seçmiştir. Böylece
mü'minlerin önüne geniş bir rahmet sahası açılmıştır. İşte: "Ümmetim arasında
bulunan görüş ayrılıkları bir rahmettir", hadis-i şerifi ile buna işaret
buyurulmuştur.
Düşünelim: Müslümanlıkta ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara ait ne
kadar çok mesele vardır. Bunların hükümlerini Kur'an'dan, Sünnet'ten ve Ümmetin
icmaından bulup meydana çıkarmak öyle her müslüman için kolay bir şey değildir.
Bu çok büyük bir ilim ve dirayet işidir. İşte bu büyük müctehidler yalnız Allah
rızası için, müslümanlara gerekli olan bütün meseleleri açıkça bildirmişlerdir.
Her asırda milyonlarca müslümana ışık tutmuşlardır. Artık bu büyük zatların
müslümanlık alemine ne büyük hizmetlerde bulunduklarından, ne kadar teşekküre
hak kazandıklarından kim şübhe edebilir?!..
Bu kıymetli alimler, büyük bir ihlas ve ciddiyetle ve çok güzel bir niyetle
ictihad alanında çalıştıkları içindir ki, doğruyu buldukları meselelerden dolayı
ikişer kat, hata ettikleri meselelerden dolayı da birer kat sevab
kazanmışlardır.
Şunu da ekleyelim ki, bu dört müctehide ait dört mezhebden her birinin
bağlıları, kendi mezheblerinin daha doğru, daha isabetli, sünnet ve maslahata
daha uygun ve daha elverişli olduğuna inanır. Aksi halde o mezhebi seçmelerinin
bir manası kalmaz. Bununla beraber diğer mezheblerin kıymetini azaltmak da
akıllarından geçmez. Bu dört mezhebin dördüne de saygı duyarlar. Bu saygı Ehl-i
Sünnet'in bir alametidir.
Bilindiği gibi, İslam hukukuna ait ilme "Fıkıh" denir. Fıkıh, lügat anlamında
bir şeyi olduğu şekilde tam olarak bilmek ve anlamak demektir. İbadetlere,
muamelelere ve cezalara dair dinî hükümleri bildiren ilme de "Fıkıh İlmi" adı
verilmiştir. Yazdığımız "İlmihal" bu fıkıh ilminin bir bölümüdür.
Dinî hükümleri ayrıntılı delillerden, yukarda yazdığımız dört delilden anlayıp
çıkarmaya yetkisi olan İslam alimlerinden her birine "Fakih", çoğuluna da "Fukaha"
denir. Müctehidler ise, fukahanın en yüksek tabakasını teşkil ederler.
Dinî hükümleri göstermek ve açıklamak yetkisi, bu ehliyetli Fukaha'ya aittir.
Ezberlerinde binlerce hadis-i şerîf, binlerce ilmî mesele bulunan nice insaflı
alimler, dinî hükümleri belirlemek hususunda sözü Fukaha'ya bırakmış, bu çok
ince ve zor görevi yerine getirmek için kendilerinde yetki görmemişlerdir.
Gerçek şu: Mübarek isimleri ile sayfalarımızı süslediğimiz dört büyük imamdan
ve muhterem müctehidden her birine uyan zatlar arasında öyle derin ve geniş
muhtelif ilimlere sahib kudretli alimler vardır ki, her biri üstün ilim ve
irfana sahib iken, ictihad yapmaya cesaret göstermemiş, bu imamdan birine uymayı
şeref kabul etmiştir.
Artık dar bilgili kimselerin kendilerinde böyle bir yetki görmeye nasıl
hakları olabilir?
Kabul etmeliyiz ki, dinî meselelerle ilgili olayların hükümlerini öteden beri
herkes tarafından kabul edilen bu büyük müctehidlerden öğrenmek zorundayız.
İctihad gücünde olmayan kimselerin dinî konular üzerinde, müctehidlerin
mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi
düşüncelerine göre cevab vermeleri, Allah katında çok büyük bir sorumluluğa
sebeb olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevabda doğru olsa bile, bilmeksizin
cevab vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i
şerîfin meali şöyle: "Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dinî
meselelere) cevab vermeye en çok cesaret göstereninizdir."
Bir düşünelim: Bir kimse tababet, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi
olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez.
Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur.
Artık bu ilimlerden çok daha önemli ve geniş olan, üstelik sorumluluğu büyük
olan dinî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların söz söylemeye ve cevab
vermeye cesaret göstermeleri nasıl doğru olabilir? Böyle bir cesaret, büyük
sorumlulukları gerektirmez mi? Bunun benzeri, insanların yapmış oldukları kanun
maddelerini bilmeyen kimselerin bu maddeler konusunda gelişi güzel söz
söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl uygulanacağını
açıklamaya kalkışmaları asla doğru görülmez. O halde Allah kanunu olan yüce
dinin yüksek hükümleri hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların söz söyleyip
cevab vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun manevî
sorumluluğunu düşünüp titremelidir. Maddî çıkarlar, hiç bir zaman manevî
sorumlulukları karşılayamaz.
Eğer din konusunda herkes, müslümanlar tarafından kabul edilen muhterem bir
müctehide uymaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa, hak dinin yüce
aslını kaybetmiş ve büyük bir sapıklık içine düşmüş olur. Nitekim böyle karanlık
bir durum, geçmiş ümmetlerden bir çoğunun başına gelmiştir. Bu sebebden dolayı,
müslümanlar böyle bir sapıklığa düşmemek için, öteden beri bu dört büyük
müctehidden birine uymuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir. Bu sayede de
manevî sorumluluktan kurtulmak çaresini elde etmişlerdir.
Sonuç: Bu dört müctehidin büyüklüğü üzerinde ve onların mezheblerinin hak
olduğunda müslümanlar çoğunluğunun birliği vardır. Bu dört mezhebden başkasına
uyulmaması konusunda da yine bütün müslümanların sanki bir birlik anlaşmaları
olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müctehidden her biri, Hazret-i
Peygamberimizin devrine çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ve güzel
amellerle vasıflanmışlardı. Üstün bir zekaya sahib olan, eserleri zamanımıza
kadar ulaşan ve bütün müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır.
Böylece müslümanlar arasında fazla ayrılık kapısı kapanmış, tam yetki sahibi
olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.
Ara sıra meydana çıkacak bazı mesele ve olayların hükümlerini belirlemek için
bu dört müctehidden birinin uygulamış olduğu esasa ve benimsemiş olduğu usule
başvurmak yeterlidir. Bunlara uyarak din ilimlerinde yetki ve faziletleri
kabullenilmiş olan kimseler tarafından, bu gibi mesele ve olayların hükümleri
çözümlenip belirlenebilir.
Bu saygıdeğer dört müctehide, Eimme-i Erbaa (Dört İmam) denir. İmam-ı Azam'dan
başka üçüne de, Eimme-i Selâse (Üç İmam) denir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.
Amîn...
-
MÜSLÜMANLIKTA İBADETLER,
TAHARETLER
1- İslam dini, Yüce
Allah'a ibadetten, itaat ve teslimiyetten ibaret en kutsal bir dindir. Bu kutsal
din, Yüce Allah'ı bilmek, ona ibadet ve itaatta bulunmak için insanların
yaratılmış olduklarını bildirmektedir.
Büyük İslam dini, insanları yükseltir, insanları melekler gibi temiz bir
hayata kavuşturur, insanların ruhlarını manevî duygularla aydınlatır. Bütün
kainatın yüce yaratıcısına kulluk ve ibadet görevinde bulunmalarını emreder.
İkramı bol olan ezeli yaratıcımızın manevî huzurunda kabul edilmek, insan için
ne büyük bir nimet, ne büyük bir şereftir. İşte ibadet ve itaat, insana bu nimet
ve şerefi kazandırır.
Uyanık bir ruhun ferahlığı, sağlam düşünceli bir insanın kalben huzuru, gerçek
bir neş'eye ve bir mutluluğa kavuşması, ancak Yüce Allah'a ibadet sayesinde elde
edilir.
İbadet ve itaat zevkinden yoksun olanlar, kendi yaratılışlarındaki hikmetten
habersiz olan zavallılardır.
Yüce Allah'a kulluk ve ibadette bulunmayanlar, borçlu oldukları şükür görevini
terk etmiş, sonsuz ahiret hayatlarını tehlikeye düşürmüş mutsuz kimselerdir.
Hiç şübhe yok ki, insanların mutluluk ve selameti, gerçek varlığı, Yüce
Allah'a güzel niyet ve samimi bir kalb ile ibadet ve itaat etmekle kazanılmış
olur. ibadetlerin bir kısmı da temizliğe ve paklığa bağlıdır.
2- Müslümanlık, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Taharet, maddî ve manevî
kirlerden arınmak demektir. Bir kısım ibadetlerin şartı, başlangıcı,
anahtarıdır. Temizlik bulunmadıkça bu ibadetler yerine getirilemez. Temizlik
bulunmadıkça insan Yüce Allah'ın manevî huzuruna giremez. Nitekim bir hadis-i
şerîfte:
"Temizlik imandandır" buyurulmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifde de: "Namazın anahtarı temizliktir"
buyurulmuştur.
Aynı zamanda temizlik sağlık için yararlıdır. Rızkın çoğalmasına sebeb olur.
Nitekim bir hadis-i şerifde: "Temizliğe devam et ki, rızkına genişlik
verilsin" buyurulmuştur.
Sonuç: Ehliyet ve yetki sahibi olan her insan birtakım ibadetlerle,
temizliklerle din bakımından görevlidir. Bazı şeyleri yapmakla ve bazı şeyleri
yapmamakla sorumlu tutulmuştur. Bunlara dair ilmihalimizde yeterince bilgi
verilecektir. Ancak din kitablarında, yazışmalarda ve konuşmalarda çokça
tekrarlanan bazı deyimler vardır ki, önce bunların anlamlarını bilmek gerekir.
Bunun için önce bunların lügat ve terim manalarını yazacağız.
3- İbadet:
Lûgatta kullukta bulunmak demektir. Şeriat teriminde "İyi niyete bağlı olarak
yapılmasında sevab bulunan her iştir." Yüce Allah'a saygı ve itaat için yapılır.
Namaz kılmak, oruç tutmak gibi...
4- Taat: Emri benimseyip yerine getirmek demektir. Buna itaat de denir.
Şeriatta itaat ise, yapılmasından dolayı sevab kazanılan herhangi bir iştir;
gerek niyet bulunsun, gerek bulunmasın. Kur'an-ı Kerîm'i okumak gibi...
5- Kurbet: Yakınlık demektir. Şeriatta ise, Yüce Allah'a manevî olarak
yakınlığa sebeb olan herhangi güzel bir iştir. Sadakalar ve nafile kılınan
namazlar gibi...
6- Niyet: Kasıd manasındadır ki, kalbin bir şeyi yapmaya yönelmesi
demektir. Şeriatta ise, yapılan bir görevle Yüce Allah'a ibadette bulunmayı ve
O'na manevî bakımdan yaklaşmayı kasdetmektir.
Bir işin ibadet olabilmesi için böyle bir niyete ihtiyaç vardır. Örnek: Biz
namazlarımızı, yalnız Yüce Allah'ın emrine uymak için, O'nun nzasını kazanmak
için kılarız. İşte bu, namaz hakkında bir niyettir. Yoksa başkalarına göstermek
veya vücut sağlığı için namaz şeklinde yapılacak olan hareketler, Allah rızasını
taşımadığı için, ibadet sayılmaz. Allah rızası niyetine bağlı bulunan temizlik
gibi bir abdest de, bir ibadettir.
7- Teklif: Bir kimseye zorluk veren bir şeyi emretmek ve ona
yüklemek demektir. Şeriatta ise: İslam dininin ehliyet ve yetkiye sahib olan
insanlara birtakım şeyler yapmalarını ve birtakım şeyleri yapmamalarını emredip
yüklemesidir. Bunlarla din yönünden görevlenmiş olan bir insana da Mükellef
(Yükümlü) denir. Çoğulu "Mükellefin"dir.
İnsanlar yetki ve kudretleri nisbetinde mükellef (yükümlü) olurlar. Aklı
bulunan ve bûluğ çağına ermiş olan kimsenin ehliyeti tam olacağından yükümlülüğü
de öylece tam olur.
8- Akıl: Ruhun bir kuvvetidir ki, insan onunla bilgi sahibi olur. İyi
ile kötüyü ayırır ve eşyanın gerçek hallerini onunla anlar.
Diğer bir tarife göre akıl ruhsal bir nurdur ki, insana gideceği yolu
aydınlatır, insana hak ve gerçeği bildirir. Bu ruhsal kuvvete sahib olana akıllı
kimse denir. Bundan yoksun olana da Mecnun (deli) denir.
9- Büluğ: Belli bir çağa yetişmek ve belli birtakım vasıflara sahib
olmak demektir. Belli bir yaşta bulunan ve belli vasıflara sahib olan kimseye
"Baliğ ve Baliğa" denir. Şöyle ki: Uykuda gördüğü bir rüyadan dolayı üzerine
gusletmek gereken (ihtilam olan) bir erkek baliğdir. Evlendiği takdirde çocuk
yapabilecek genç bir erkek de baliğdir.
Baliğ veya baliğa olma yaşının başlangıcı, erkek çocuklar için tam on iki, kız
çocuklar için de tam dokuz yaştır. Bu yaşların sonu da her ikisinde tam on beş
yaştır.
Böyle on beş yaşını bitirmiş olduğu halde, kendisine ihtilam ve gebelik gibi
buluğ eseri belirmeyen kimse, hükmen baliğ sayılır.
10- Hüküm: Karar, bir şeyin sonucu olma, bir sonucu gerektirme, etki,
emretme manalarında kullanılır. Din deyiminde ise, bir şeyin üzerine düşen eser
demektir. Yükümlülerin (mükelleflerin) işleri ile ilgili olan dine ait
hükümlerden her birine "Şer'î hüküm, çoğuluna da Ahkam-ı Şer'iye (Şer'î
hükümler) denilir.
Örnek: Zekat farzdır, hırsızlık haramdır, denilmesi birer Şer'î hükümdür.
11- Ef'al-i Mükellefin (Yükümlülerin İşleri): Mükellef insanların
yaptıkları işlerdir ki, farz, vacib, sünnet, müstahab, helal, mubah, mekruh,
haram, sahih, fasid, batıl gibi kısımlara ayrılır.
12- Farz: Yapılması din yönünden kesin şekilde gerekli olan herhangi
bir görevdir. Farz, kat'î ve zannî diye ikiye ayrıldığı gibi, farz-ı ayın ve
farz-ı kifaye olarak da kısımlara ayrılır.
13- Farz-ı Kat'î (Kesin farz): Kesin olarak şer'î bir delil ya
Kur'an'ın açık bir ayeti yahut peygamberimizin sağlam bir hadisi ile yapılması
emredilen ve istenen görevdir. Namaz ve zekat gibi...
14- Farz-ı Zannî: Müctehidlerce kesin sayılan delile yakın bir derecede
kuvvetli görülen ve böylece zannî bir delil ile sabit olan görevdir. Amel
bakımından kesin farz kuvvetinde bulunur. Buna Farz-ı Amelî (amel bakımından
farz) da denir. Aynı zamanda böyle bir farza, delilinin zannî olmasından dolayı
"Vacib" adı da verilir. Buna göre farz-ı amelî, farz kısımlarının zayıfı, vacib
kısımlarının da kuvvetlisi bulunmuş olur. Nitekim abdest almakta başa mutlak
olarak meshetmek kesin bir farzdır. Fakat başın dörtte biri kadarını meshetmek
ise, amelî bir farzdır.
15- Farz-ı Ayn: Yükümlü (mükellef) olan herkesin yapmak zorunda olduğu
farzdır. Beş vakitte kılınan namazlar gibi...
16- Farz-ı Kifaye: Yükümlülerden bazılarının yapmaları ile
diğerlerinden düşen ibadetlerdir. Cenaze namazı gibi...
Farzların yapılmasında büyük sevablar vardır. Özürsüz olarak yapılmamaları da,
Allah'ın azabını gerektirir. Kifaye olan farzı, müslümanların bir kısmı
yapmadığı takdirde, bundan haberi olan ve bunu yapmaya gücü yeten bütün
müslümanlar Allah katında sorumlu olup günah işlemiş bulunurlar.
Kesin olan farzı inkar etmek küfür olur. Amelî olan bir farzı inkar bid'attır,
günahı gerektirir. Bütün bunlar farzların hükmüdür. Farzın çoğulu feraizdir.
17- Vacib: Dinimizde yapılması kesinlik derecesinde bir delil ile sabit
olmayan ve yine kuvvetli bir delil ile sabit görülen şeydir. Vitir ve bayram
namazları gibi...
Vaciblerin yapılmasında sevab vardır. Terk edilmeleri de azabı gerektirir.
Vacibin inkar edilmesi bid'attır ve günahtır. Bunlar, vaciblerin hükmüdür.
"Vecibe" sözü, bazen farz yerinde ve bazan da vacib yerinde kullanılır. Çoğulu "Vecaib"dir.
18- Sünnet: Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
Efendimizin farz olmayarak yaptığı işlerdir. Müekked sünnet ve gayr-i müekked
sünnet kısımlarına ayrılır. Sünnet-i şerifin bir manası da kitabın başlangıç
bölümünde geçmişti. Sünnetin çoğulu "Sünen"dir.
19- Sünnet-i Müekkede (Müekket, kuvvetli sünnet): Peygamber Efendimizin
devam edip de pek az yapmadıkları ibadetlerdir. Sabah, öğle ve akşam
namazlarının sünnetleri gibi...
İslam dininde önemle benimsenen ezan, ikamet ve cemaate devam gibi sünnetlere
"Sünen-i Hüda" denir. Bunlar da birer müekked sünnettir.
20- Gayr-i Müekked Sünnet: Peygamber Efendimizin ibadet maksadı ile
bazan yapmış oldukları şeylerdir. Yatsı ve ikindi namazlannın ilk sünnetleri
gibi...
Peygamber Efendimizin yiyip içmeleri, giyinip kuşanmaları, oturup kalkmaları
gibi, kendi öz hallerine ait işlere de, "Sünen-i Zevaid" adı verilmiştir. Bunlar
da birer gayr-i müekked sünnet demektir.
Müekked sünnetlerle "Sünnet-i Hüda" adı verilen sünnetlerin yapılmasında sevab
vardır. Kasden terk edilmelerinde azab yoksa da, ayıplama vardır. Gayr-i müekked
ile "Zevaid" sünnetlerin yapılması çok güzeldir. Sevgili peygamberimize uymanın
bir nişanı olduğundan, bunları yapmak sevaba ve Peygamberimizin şefaatına
kavuşmaya bir yoldur. Bunların yapılmaması azarlanmayı gerektirmez. İşte bunlar
sünnetlerin hükümleridir.
Ashab-ı Kiram'ın hal ve tutumlarına, onların izledikleri zühd ve takva
yollarına da, biz Hanefîlerce sünnet denir.
21- Müstahab: Lügat manası, sevilmiş şey demektir. Din deyiminde,
Peygamber Efendimizin bazen yaptıkları ve bazen da terk ettikleri ibadettir.
Kuşluk namazı gibi. Bu bir nevi müekked olmayan sünnettir.
Peygamber Efendimiz, müstahab denilen bazı şeyleri sevmiş ve benimsemiştir.
İlk devrin değerli müminleri de bunları seve seve yapmışlar ve bunların
yapılmasını din kardeşlerine öğütlemişlerdir.
Müstahab olan şeylere; "mendub, fazilet, nafile, tatavvu', edeb" adı da
verilir. Şöyle ki: Müstahab olan şeye, sevabı çok olup yapılması istendiğinden
ötürü mendub ve fazilet denilir. Farz ve vacib üzerine ilave olarak yapıldığı
için de ona "Nafile" denilir. Kesin bir emre dayanmaksızın sadece bir sevab
isteği ile yapıldığı için ona "Tatavvu" adı verilir. Güzel ve övgüye değer bir
iş olduğu için de ona "Edeb" denmiştir. Bunun çoğulu "Adab"dır. Edeb üzerinde
bilgi için bu eserin ahlak bölümüne müracaat edilsin.
Müstahab olan şeyin yapılmasında sevab vardır. Terk edilmesinde azarlama ve
ayıplama olmadığı gibi, tenzih yolu ile de kerahet yoktur. Bunlar da,
müstahabların hükümleridir.
Şafiî ve Hanbeli Mezheblerinin fıkıh alimlerine göre sünnetler, müstahablar ve
mendublar birdir. Herhangi bir sünnete müstahab yahut mendub da denir.
22- Helal: Dinde caiz görülen herhangi bir şeydir. Yapılmasından ve
kullanılmasından dolayı ayıplama gerekmez. Helalin her çeşit lekeden arınmış
olan saf ve tertemiz kısmına "Tîb ve Tayyib" denir.
23- Mubah: Yapılması ve yapılmaması dinde caiz görülen şeydir. Ne
yapılmasında, ne de yapılmamasında günah vardır. Helal olan bir yemeği yahut
meyveyi yiyip yememek gibi...
24- Mekruh: Lügatta sevilmeyen ve hoş görülmeyen şey demektir. Din
deyiminde, yasaklığı sabit olmakla beraber, ona aykırı olarak da bir delil veya
işaret görülen şeydir. Yapılması doğru olmayıp yapılmaması iyi olan bir iştir.
25- Kerahet: Bir şeyi fena görmek, ona razı olmamak demektir. Kerahet
iki kısma ayrılır: Kerahat-i Tahrimiyye ki, harama yakın olan mekruhtur. Kerahat-i
Tenzihiyye ki, helala yakın olan kerahettir. Bu tarif İmam-ı Azam ve İmam Ebû
Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre, tahrimen mekruh olan bir şey, haramdan
sayılır. Haram gibi ahiret azabını gerektirir. Tenzihen mekruh olan bir şey ise,
ittifakla helala yakındır. Böyle bir kerahetin yapılması azabı gerektirmez.
Ancak yapılmaması sevab kazandırır.
Fıkıh kitablarında bir kayda bağlanmaksızın mutlak olarak "Kerahet" sözü
anılınca, bundan genellikle tahrimen kerahet kasdedilir. İleride görülecektir.
26- Haram: Bir şeyin yapılması, kullanılması, yiyilip içilmesinin İslam
dininde kesin bir delille yasaklanmış olmasıdır. Bu da "Haram liaynihi ve Haram
ligayrihi" kısımlarına ayrılır.
27- Liaynihi Haram: Aslı itibariyle herkes için haram olan şeydir.
Şarab, akan kan ve lâşe gibi.
..
28- Ligayrihi Haram: Aslında helal olup başkasının hakkından dolayı
haram olan şeydir. Şeriat çerçevesinde sahibinin izni olmadıkça o şeyden
başkaları faydalanamaz. Başkasına ait kıymetli bir malı veya yemeği izinsiz
almak gibi...
Haram olan şeylere "Muharremat" denir. Haramın yapılmamasından sevab
kazanılır. Yapılması ise azabı gerektirir. Haram olduğu ittifakla kesin şekilde
sabit olan bir şeyi helal saymak, insanı imandan çıkarır.
29- Sahih: Rükün ve şartlarını toplayan herhangi bir ibadet veya
işlemdir. Farz ve vaciblerini gözeterek kılınan bir namazın sahih olması gibi...
30- Caiz: Dince yapılması yasak sayılmayan şey demektir. Bazan sahih
yerinde, bazan da mubah yerinde kullanılır. Bazı işlemler dünya ahkamı
bakımından sahih olduğu halde, ahiret ahkamı bakımından caiz olmaz. Cuma
namazını kılmakla yükümlü olan bir kimsenin cuma ezanı okunurken yaptığı
alışveriş muamelesi gibi. Böyle bir muamele sahihtir ve geçerlidir. Fakat manevî
sorumluluğu gerektirdiği için caiz değildir.
31- Fasid: Kendi başına sahih ve meşru iken, gayri meşru bir
şeye yakınlığı sebebiyle meşru olmaktan çıkan şeydir. İbadet konusunda fasid ile
batıl aynı hükümdedir.
Meşru olan bir işi bozan, hükümsüz kılan şeye de "Müfsid" denir. Kasden
yapılması azaba sebeb ise de, yanılarak yapılması azabı gerektirmez. Namaz
içinde gülmek gibi. Gülmek, aslında sahih olan namazı bozar.
32- Batıl: Rükünlerini veya şartlarını büsbütün veya kısmen kendisinde
toplamayan herhangi bir ibadet ve muameledir. Bir özür bulunmaksızın abdestsiz
kılınan namaz gibi.
33- Taharet: Lügat manası temizlik ve nezafet demektir. Din deyiminde
taharet, pislik ve necasetten arınmış olmak veya hades (abdestsizlik) denilen
şer'î bir engelin kalkması halidir. Temiz olan şeye tahir, temizleyici şeye de "Tahûr
veya Mutahhir" denir. Temizleme işine de, "Tathir" denir.
Taharetler, Kübra (büyük) ve Suğra (küçük) diye ikiye ayrılır.
34- Taharet-i Suğra (Küçük Temizlik): Abdestsizlik denilen hali
gidermek için yapılan temizliktir, Abdest almak gibi.
35- Taheret-i Kübra (Büyük Temizlik): Cünüblük ile hayız ve nifas
denilen hallerden çıkmak için yapılan yıkanmadır ki, ağıza ve burna su vermek
şartı ile bütün vücud yıkanır. Buna "gusül, iğtisal, boy abdesti" de denilir.
36- Hades: Bazı ibadetlerin yapılmasına şer'an engel olan ve hükmen
necaset sayılan bir haldir. Hades-i asgar (küçük hades) ve hades-i ekber (büyük
hades) kısımlarına ayrılır.
37- Hades-i asgar (küçük hades): Yalnız abdest (taharet-i suğra) ile
giderilen haldir. İdrar yapmak, vücudun herhangi bir yerinden kan çıkmak
sebebiyle gelen abdestsizlik hali gibi...
38- Hades-i ekber (büyük hades): Ağız ve burun dahil bütün vücudun
yıkanması (büyük temizlik) ile giderilen taharetsizlik halidir Bu hal da cünüblükten, hayız ve nifas denilen hallerden meydana gelir. Bunların ayrıntılı
olarak açıklamaları ileride gelecektir.
39- Hades: Maddeten temiz ve pak olmayan herhangi bir şeydir. Buna "necis,
gerçek necaset, pislik" de denir. Şöyle ki: Aslen veya geçici olarak temiz
bulunmayan bir şeye necis ve necaset denir. Bunun çoğulu "Encas"dır. Örnek:
Sidik aslen necis olduğu gibi, bulaştığı bir elbise de necis, pis ve murdardır.
Aslen murdar olan şeye "Neces" de denir.
Hakîkî necasetler, namazda bağışlanan mikdarlarına göre, "Necaset-i hafîfe" ve
"Necaset-i galiza, mugallaze" kısımlarına ayrıldığı gibi, akıcı olup olmamaları
bakımından da, "mayi" ve "camid" kısımlarına ve görülüp görülmemeleri bakımından
da "necaset-i mer'iyye" ve "necaset-i gayr-i mer'iyye"
kısımlarına ayrılır.
40- Necaset-i Hafife: Pis olduğu konusunda şer'î delil olmakla beraber
aksine bir görüş de bulunan şeydir. Bu tür necasetler bir delile göre murdar
görülmekte ise de, diğer bir delile göre murdar sayılmazlar. Eti yenen
hayvanların sidikleri gibi...
41- Necaset-i Galize: Pisliği hakkında şer'î bir delil olup aksine
başka bir delil bulunmayan şeydir. İnsan ve hayvan tersleri gibi...
42- Necaset-i Mer'iyye: Yoğunluğu olan veya kuruduktan sonra
görülebilen herhangi pis bir maddedir. Akan kanlar gibi...
43- Necaset-i Gayr-i Mer'iyye: Donup kalmayan veya bulaştığı yerde
kuruduktan sonra görülmeyen herhangi pis bir maddedir. Sidik gibi.
Sonuç: Gerek hakikaten, gerekse hükmen temiz sayılmayan şeyler, bazı
ibadetlerin yapılmasına engeldir. Bunları belli bir usul ile temizlemek gerekir.
Temizlik için en çok kullanılan şey sudur. Bunun için hangi şeylerin temiz olup
olmadığını ve temiz olmayanların nasıl temizleneceğinı bilmek her müslüman için
şarttır. Bu konular üzerinde din ölçüleri bakımından bilgi verilecektir.
44- Sular Şer'an
iki kısımdır: Biri, mutlak sulardır ki, su denilince bu tür su anlaşılır. Bunlar
yaratılışlarındaki vasıf üzerinde duran sulardır. Yağmur suyu, kar suyu, deniz
suyu, kuyu suyu, göze ve pınar suları gibi... Bunların her birine "Mutlak Su"
denir.
Diğer kısım sulara "Mukayyed Sular" denir. Yabancı bir maddenin mutlak sulara
karışması ile asıl vasıflarından çıkan ve özel bir isim alan sulardır. Gül
suları, çiçek suları, üzüm, asma ve et suları gibi... Bunların her birine "Mukayyed
Su" denir.
45- Mukayyed sular, aslî ve gayr-i aslî diye iki kısma ayrılırlar.
Aslen mukayyed olanlar: Kavun, karpuz, asma, gül suları ve benzerleridir. Gayr-i
aslî olan mukayyed sular, aslında mutlak su iken yabancı bir maddenin karışması
ile meydana gelen sulardır. Bir su içine yaprakların düşmesi, o yaprakların
çürüyerek suyun incelik ve akıcılığını, renk ve kokusunu değiştirmesiyle bozulan
sulardır.
46- İçinde nohut ve mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve
akılcılığını kaybeden bir su da mukayyed su sayılır. Yine üç vasıfdan (renk, tad
ve kokudan) birini veya ikisini değiştirecek şekilde mutlak suya mukayyedin
karışması ile su mukayyed olur. Şöyle ki: Bir mutlak suya, süt gibi renk ve
taddan ibaret iki vasfı olan bir içecek madde yahut karpuz suyu gibi yalnız bir
tad vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız biri meydana
çıksa veya sirke gibi üç vasıflı (tad, renk koku) bir sıvı karışıp da bu
vasıflardan ikisi mutlak suda belirse, artık o su, mukayyed olur.
47- Mutlak olan su yosun tutarak veya bekleyerek renk ve kokusu değişirse,
yahut içine tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zaferan, toprak ve yaprak
gibi temiz ve katı şeyler düşerse yahut içinde mısır ve nohut gibi şeyler
ıslatılmış olursa mutlak su olmaktan çıkmaz. Bu durumda incelik ve akıcılığını
değiştirmemek şartı ile üç vasfı bozulmuş olsa bile, mutlak hükmünden çıkmaz.
Ancak suyun tabiatı olan incelik ve akıcılık halinin değişmesiyle mukayyed olur.
Mutlak Suların Nevileri ve Hükümleri
48- Mutlak sular, tahir ve mutahhir (temiz ve temizleyici) olup olmamaları
bakımından beş kısımdır:
1) Temiz ve temizleyici olan ve kerahetten beri bulunan sulardır. Üç vasfı
(rengi, tadı, kokusu) bozulmamış ve kendisinde keraheti gerektiren bir şey
bulunmamış olan herhangi mutlak bir su bu kısma girer. Bu su, hem içilir, hem
yemeklerde kullanılır, hem de onunla her türlü temizlik yapılabilir.
2) Temiz ve temizleyici olmakla beraber mekruh olan sulardır. Ev kedisi gibi
evcil bir hayvanın yahut çaylak ve doğan gibi yırtıcı bir kuşun yahut evlerden
eksik olmayan fare gibi hayvanların içlerinden içmiş oldukları sular bu
kısımdandır. Başka bir su varken böyle suları içmek, yemekte ve temizlikte
kullanmak tenzihen mekruhtur.
3) Temiz olduğu halde temizleyici olmayan sular: Bunlar bir hadesi (hükmî
necaset olan abdestsizliği) gidermek için insanın bedeninde ibadet maksadı ile
kullanılan sulardır. Böyle abdest ve gusül için kullanılmış olan sulara Mâ-i
Müstamel (kullanılmış su) denir.
Örnek: Abdesti olmayan bir müslümanın bütün abdest azalarında veya bir
kısmında kullanıp biriktirdiği, yahut cünüb bir müstümanın bütün bedeninde
kullanmış olduğu su, bu kısımdandır.
Abdesti olan bir müslümanın abdest almış olduğu yerden başka bir yerde sevab
niyeti ile abdest alması yahut bir ibadet yaptıktan sonra aynı yerde tekrar
abdest alması suretiyle toplanan sular da böyledir.
Yine yemeklerden önce ve sonra, Peygamberimizin sünnetine uymak maksadı ile el
yıkamakta kullanılmış olan sular da böyledir.
İşte bu şekilde kullanılmış sular her ne kadar temiz iseler ve maddi
pislikleri giderirlerse de, (abdestsizlik gibi) hükmen necasetleri gideremezler.
Bu sularla abdest alınmaz ve gusledilmez.
Kullanılmış böyle suların temiz olup temizleyici olmamaları İmam Muhammed'e
göredir. Fetva da buna göredir. Fakat İmamı Azam ve İmam Ebu Yusuf'a göre, bu
sular temiz değildir, pis sayılırlar.
(İmam Malik ve İmam Şafiî'den nakledilen bir görüşe göre, bu kullanılmış sular
hem temiz, hem de temizleyicidir. Ancak ikinci defa kullanılmaları mekruhtur.)
4) Bunlar temiz olmayan sulardır. İçine pislik düştüğü kesin olarak bilinen
yahut fazla bir zanla bilinen az mikdardaki sulardır. Böyle sular pis
hükmündedir. Ancak büyük su hükmünde olan kuyu ve havuz gibi sulara pislik
düşünce, o suyun üç vasfından birini (tad, renk veya kokusunu) değiştirirse o
zaman bu büyük su da pis olur. Aksi halde büyük sulara necaset düşmekle,
vasıflarından birini kaybetmedikçe pis olmazlar. Akar halde olan sular da
böyledir. Böylece büyük sularla akar halde olan sular aynı hükmü taşımış
oluyorlar.
Durgun olup akar halde bulunmayan suların kare şeklinde bulunmaları halinde
yüz ölçümünün yüz arşını bulması ile ve daire halinde olanların çevresi otuz
altı arşını bulması ile bunlar büyük su sayılırlar. Bu ölçüden az olanlar da
küçük su hükmündedir.
Akar halde olan sulara gelince, bunlar az olsun, çok olsun büyük sular (büyük
havuzlar) hükmündedir. Böyle bir akar su içine düşen bir pislikle suyun üç
vasfından biri değişip bozulmadıkça, bu su temizdir ve temizleyicidir. Bunların
derinliğine bakılmaz. Avuç ile alınan sudan dolayı, suyun dibinin açılmaması,
büyük su olmak bakımından yeterlidir. Bir suyun da akıcı sayılabilmesi için, en
az bir saman çöpünü götürmesi lazımdır.
5) Şüpheli (Meşkûk) Sular: Bunlar, merkeblerin ve katırların artığı olan
sulardır. Böyle bir su temiz ise de, abdestsizliği (hades denilen hükmî
necaseti) gidermeğe yeterli olup olmadığı şüphelidir. İlerde bu konuda bilgi
verilecektir.
49- Bir kimsenin abdesti varken, sadece serinlemek için yahut başkasına abdest
alınışını öğretmek için abdest aldığı su, hem temizdir, hem de temizleyicidir.
Yine bir kimse abdest aldıktan sonra aynı mecliste daha abdesti bozulmadan ve
o abdestle bir ibadet yapmadan tekrar abdest alırsa, biriken su temizdir,
temizleyicidir. İçinde temiz bir kabın veya temiz bir çamaşırın yıkandığı su da
böyledir. Çünkü bu sularla ne maddî ne de hükmî bir temizlik yapılmıştı. Ancak
böyle kullanılmış sulardan insan tiksinir; sağlık bakımından da zararlı olmaları
düşünülür. Zaruret olmadıkça bu gibi sular içilmez, yemeklerde kullanılmaz.
Bunlarla abdest ve boy abdesti alınmaz.
50- Bir mutlak (tabiî) suya kullanılmış (müstamel) su karıştığı zaman bakılır:
Eğer asıl temiz su, karışan (müstamel) sudan iki kat fazla ise, onunla hükmî
necaset (abdestsizlik) giderilebilir. Durum aksine olursa, karıştırılan müstamel
(kulanılmış) su asıl temiz sudan iki kat fazla olursa, onunla abdestsizlik (hades)
giderilemez, gusül yapılamaz. Her iki suyun mikdan eşit olduğu zaman, ihtiyat
olarak hüküm yine böyledir.
Mukayyed Suların Hükümleri
51- Yukarıda işaret edildiği üzere, mutlak sularda dıştan bir tesir
bulunmayınca bunlar içilir, yemeklerde ve bütün temizlik çeşitlerinde
kullanılır, abdest veya gusül alınır. Gerek hakîkî, gerek hükmî kirler
giderilir. Mukayyed sular ise böyle değildir. Bunlarla abdest ve boy abdesti
alınmaz. Bunlarla hades denilen hükmî necaset (abdestsizlik) giderilemez. Çünkü
bu gibi temizlikler için dinimiz mutlak (tabiî) suları kullanmayı emretmiştir.
Bununla beraber mukayyed suların bazıları içilebilir, yemeklerde kullanılabilir.
Yine mukayyed sulardan yağlı ve kaygan olmayan ve sıkılmakla akıp gidenlerle
hakikî necasetler (pislikler) giderilebilir.
52- Mutlak sular, içlerine düşecek bazı şeylerden dolayı temizliklerini
yitireceği gibi, mukayyed sular da yitirir. Bu halde her iki su da, ne hakikî ve
ne de hükmî pislikleri gidermekte kullanılabilir. Bunlarla ilgili olarak bilgi
verilecektir.
-
SU ARTIKLARI HAKKINDA HÜKÜMLER
53- Az ve durgun
olan su artıkları şu kısımlara ayrılır:
1) Hem temiz, hem de temizleyici olan ve kerahet taşımayan artıklar: Bunlar,
ağızları temiz olan bütün insanların, deve sığır ve koyun gibi, eti yenen evcil
hayvanların, atların ve attan veya inekten doğmuş katırların, eti yenen vahşi
hayvanların, eti yenen kuşların artıklarıdır. Bu cins hayvanların su artıkları
içilir ve bu artıklarla temizlik yapılabilir. Ağızları temiz olmayanların
artıkları da temiz değildir. Şarap içen veya ağız dolusu kusan kimselerin şarap
içmelerinin veya kusmalarının hemen arkasından içtikleri suyun artığı gibi.
2) Kullanılmaları mekruh olan artıklar: Bunlar, kedilerin, tavukların ve
atmaca, şahin, doğan, çaylak, katal gibi yırtıcı kuşların ve pislik yemekten
çekinmeyen koyun, sığır, keçi gibi hayvanların artıklarıdır.
Başka temiz su varken bunların içilmesi ve temizlikte kullanılması tenzihen
mekruhtur. Fakat başka su bulunmayınca, bunlar içilebilir ve bunlarla temizlik
yapılabilir. Bu gibi sular varken teyemmüm yapılması caiz değildir.
3) Kullanılmaları şüpheli olan artıklardır. Bunlar, yabanî olmayan merkeblerin
ve bunlardan doğmuş katırların artıklarıdır. Başka temiz su bulunmayınca hem
abdest alınır, hem de ihtiyat olarak teyemmüm yapılır.
Şüpheli (meşkûk) bir su ile, şüpheli olmayan bir su birbirine karışacak olsa,
tartıca ağır gelene itibar edilir. Bu iki su eşit olunca, yine ihtiyat olarak
teyemmüm de edilir.
4) Necis (pis) sayılan artıklardır. Bunlar, köpek, kurt, aslan, kaplan, domuz
ve benzeri hayvanların ve vahşi kedilerin artıklarıdır. Bunlar temizlikte
kullanılamaz ve zaruret olmadıkça da bunlar içilemez.
54- Terler ve salyalar, ağızdan akan sular hüküm bakımından artıklar gibidir.
Bu bakımdan artığı temiz olanın, ter ve salyası da temizdir. Artığı mekruh veya
şüpheli (meşkûk) olanın, ter ve salyası da mekruh veya meşkûk (şüpheli) olur.
Artıkları temiz olmayan hayvanların terleri ve salyaları da temiz değildir.
55- Bir arada bulunan kaplardan çoğunda temiz su ve az bir kısımda pis su
bulunsa, araştırma yapmak gerekir. Kapların hangilerinin temiz olduğu zan
üstünlüğü ile tayin edilir. Ondan sonra da, tayin edilen sulardan içilir, abdest
ve gusül temizliği yapılır. Çünkü hüküm kuvvetli olan hale göredir. Fakat temiz
olmayan kaplar temizlerden daha çok veya temizlere eşit olsa, yemekte ve içmekte
kullanılmak için araştırma yapılabilir; ancak abdest ve gusül için araştırma
yapmak gerekmez. Bu sular döküldükten veya hayvanların ihtiyacı için
birbirlerine kanştırıldıktan sonra teyemmüm yapılır.
-
KUYULAR ÜZERİNDEKİ HÜKÜMLER
56- Kuyular, suları ne kadar çok olursa olsun, yüzeyleri yüz
arşın (takriben altmış beş) metrekareye ulaşmadıkça yahut daima akıp giden bir
su yolu üzerinde bulunmadıkça küçük sular (küçük havuzlar) hükmündedirier. Bu
esasa göre, içlerine düşecek şeylerden dolayı haklarında aşağıdaki hükümler
uygulanır.
57- Üzerlerinde pislik bulunmadığı bilinen insan veya eti yenen koyun ve deve
benzeri hayvanların içlerine düşüp de diri olarak çıkmış oldukları kuyuların
suyu pis olmaz.
Yine katırın ve merkebin, atmaca, şahin, çaylak gibi yırtıcı kuşların, köpek,
kurt, kaplan benzeri canavarların içine düşüp de diri olarak çıktıkları
kuyuların da suyu pis olmaz; ancak ağızlarının salyasının düştükleri suya
bulaşmaması lazım. Bulaştığı takdirde su, salyanın hükmüne bağlıdır. Hayvanın
salyası temiz ise, artığı gibi su da temizdir (*). Salyası
pis ise, su da pis olur. Bu durum daha önce bildirilmişti.
58- Bir kuyunun içine fare, serçe veya bunlardan birinin büyüklüğünde başka
bir hayvan düşüp ölse, o hayvan henüz şişmemişse, bu hayvan kuyudan
çıkarıldıktan sonra yirmi kova su kuyudan çekilip dökülür. Bu miktar suyun
çıkarılması vacibdir. Bu mikdar su çıkarılmadıkça kuyunun suyu temiz olmaz.
Böyle bir kuyudan otuz kova çıkarılması müstahab olur.
59- Bir kuyunun içine kedi, tavuk, güvercin veya bunlardan biri büyüklüğünde
başka bir hayvan düşüp ölse de, henüz şişmeden çıkarılsa, o kuyudan kırk kova su
çekilir ki, bu mikdar su çıkarmak vacibdir. Elli veya altmış kova su çıkarılması
müstahab olur.
60- Bir kuyunun suyuna, bir damla dahi olsa, kan, şarab, sidik gibi akıcı bir
pislik karışsa, o su pis olur. Yine bir kuyunun içine domuz düşse yahut koyun,
keçi ve bunlar büyüklüğünde bir hayvan düşüp öldükten sonra şişmiş olsa, yahut
serçe ve fare büyüklüğünde küçük bir hayvan düşüp ölerek dağılsa veya tüyleri
dökülse, o kuyunun dibinde bir kova su kalmayacak şekilde suyunun tümünü
çıkarmak icab eder. Ancak kuyunun suyu çok olup devamlı olarak kaynamakta ise,
iki yüz kova su çekmek yeterlidir; bu vacibdir. Üç yüz kova çıkarılması
müstahabdır. Daha sağlamı, kuyunun içindeki su mikdarının kaç kova olduğu
hesaplanarak o mikdar suyun çıkarılmasıdır. Bazı alimlere göre fetva, bu şekilde
işlem yapmaktır.
61- Bir kedi köpekten korkarak yahut bir fare kediden veya bir koyun kurttan
korkarak kaçıp da ölmeyecek şekilde kuyuya düşse, kuyunun bütün suyu pis
sayılır. Çünkü bu hallerde hayvanların işemiş olmaları ihtimali kuvvetlidir.
Fakat geçerli sayılan diğer bir görüşe göre, bu halde kuyu pis olmuş sayılmaz.
Zaruret bakımından bu hal bağışlanmıştır.
62- Tavuktan çıkan taze bir yumurtanın ve yeni doğmuş bir kuzunun içine
düştüğü su pis olmaz; ancak bunların üzerinde pislik bulunduğu bilinirse, su pis
olur.
63- Tercih edilen görüşe göre, bir kuyuya devenin, koyunun, keçinin, atın,
katırın, merkebin, sığırın ve mandanın tersleri düşmekle o kuyunun suyu pis
olmaz. Bu terslerin yaş yahut kuru, sağlam veya kırık olması arasında fark
yoktur. Çünkü bunlardan korunmak çok zordur. Hele kırlardaki kuyularda bunlardan
korunmak daha güçtür. Ancak kuyuya düşen bu pislik parçaları adet itibariyle çoğumsanıyorsa yahut her su çekilen kovada en az bir ve iki parça görülürse, o
zaman su temizliğini kaybetmiş olur. Bununla beraber daha güvenilir bir görüşe
göre zaruret esas alınır. Şöyle ki: Evlerdeki kuyuları bu pisliklerden korumak
güç olmadığı için, kuyuya düşmeleri halinde böyle kuyular pisleşir. Fakat
kırlardaki kuyuları korumak güç olduğundan bu pislikler o kuyuları temizlikten
çıkarmaz.
64- Kaz, tavuk, ördek gibi hayvanların tersleri suyu bozar. Onun için içine
düştükleri kuyunun bütün suyunu boşaltmak gerekir. Çünkü bunların pislikleri
galiz (ağır) necasettir.
65- Güvercin ve serçe gibi eti yenen kuşların tersleri, kuyularda ve kaplarda
olan suları bozmaz. Eti yenmeyen kuşların tersleri de suyu bozmaz. (İmam
Şafiî'ye göre bunların tersleri suyu bozar.)
66- İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, yırtıcı kuşların
tersleri kuyuların suyunu bozmaz; çünkü bunlardan kuyuları korumak güçtür.
Mikdarları çok olmadıkça elbiseyi pis yapmazlar. Suyun vasıflarını bozmadıkça;
çok olan suları da temizlikten çıkarmazlar. Fakat kaplardaki sular bozulmuş
olur; çünkü bu kabları korumak mümkündür.
67- Bir kuyuda lâşeden (ölü hayvan kalıntısından) başka bir pislik görülse,
pislik görüldüğü andan itibaren o kuyunun suyu pis sayılır. Artık o sudan abdest
alınmaz, başka temizlik işinde de kullanılmaz. Su kuyusunda fare veya kedi ölüsü
gibi bir lâşe görüldüğü zaman, eğer düşüş zamanı biliniyorsa, o vakitten
itibaren kuyunun suyu pis sayılır. Fakat lâşenin kuyuya düştüğü zaman bilinmez
de, kuyudaki ölü hayvan şişmiş, dağılmış veya tüyleri dökülmüşse, o kuyu üç gün
ve üç geceden itibaren pislenmiş sayılır. Eğer kuyuda bulunan ölü hayvan
şişmemiş, dağılmamış veya tüyleri dökülmemiş ise, bir gün ve bir geceden
itibaren ihtiyaten o kuyu pis kabul edilir. Bu esasa göre o müddetler içinde
alınan abdestler ve gusüller sahih olmamış demektir. Bunlarla kılınmış olan
namazların kazası lazım gelir. Aynı zamanda bu sularla yıkanmış olan pis
elbiselerin tekrar yıkanmaları gerekir. Fakat o sularla pis olmayan çamaşırlar
yıkanmışsa, onları tekrar yıkamak gerekmez. Bütün bunlar, "kesinlikle bilinen
şey, şübhe ile gerçekliğini kaybetmez" kuralına dayanmaktadır.
Bu mesele İmamı Azam'a göredir. İmameyn'e (Ebû Yusuf ve Muhammed'e) göre eğer
inceleme sonunda kuyuda bulunan ölü hayvanın ne zaman kuyuya düştüğü
anlaşılamazsa, görüldüğü andan itibaren kuyunun pis olduğu kabul edilir. Ondan
önce kılınan namazlar kaza edilmez ve yıkanan çamaşırlar tekrar yıkanmaz. O ölü
hayvan dışardan bir rüzgarla yahut başka bir sebeble kuyuya henüz düşmüş
olabilir. Meydana gelen bir olayın en yakın zamana nisbet edilmesi esastır.
68- Pislenmiş bir kuyunun içinde bulunan sular kuruyup çekildikten sonra,
tekrar suyu gelmeye başlasa, kuyu temizlenmiş sayılır; çünkü bu şekilde çekilip
kaybolan pislik geri gelmez.
69- Kuyuların suyunu boşaltmada kullanılacak kovalar, orta büyüklükteki
kovalardır. Bazı alimlere göre, yaklaşık olarak 5 kg. (1400 dirhem) su alacak
büyüklükte olmalıdır. Bu kovaların tam ağızlarına kadar dolması gerekmez. Suyu
pislenen kuyudan tayin edilen mikdar su çekilince, kuyunun geri kalan suyu da,
çamurları ve taşları da, kova ile kovanın ipi de, kovayı çekenin elleri de
temizlenmiş olur. Çünkü bunların temizliği, kuyunun temizliğine bağlıdır. Bir
kuyudan çekilmesi icab eden suyu bir günde çekmek şart değildir, ayrı günlerde
çekilerek gereken mikdar tamamlanabilir.
70- Akıcı kanı bulunmayan balık, çekirge, kurbağa, sinek, küçük yılan, akreb,
su köpeği ve su hınzırı gibi hayvanların suda yahut başka bir sıvı içinde ölmesi
ile o su pis olmaz. Böyle bir su ile abdest alınabilir.
71- Az su hükmünde olan bir su içine, az dahi olsa pislik düşmekle o su pis
olur. Fakat bir oluktan akmakta olan su, bir ölü hayvan leşine (karada yaşayan
ve kanı olan bir hayvan ölüsüne) veya başka bir pisliğe dokunup geçerse hemen
pis olur mu? Bu konuda duruma bakılır. Şöyle ki: Suyun tamamı veya çoğu o
pisliğin üzerine uğrarsa, su pislenmiş olur. Ancak üzerine suyun uğradığı pislik
tamamen dağılarak eseri görülmez bir hale gelmiş olursa,o zaman su pislenmiş
olmaz, temiz sayılır.
Yine suyun az bir kısmı böyle bir pisliğe uğrasa, yine su temizliğini
kaybetmiş olmaz. Ancak suyun dokunduğu pislikten suda bir iz kalmış olursa,
temizlikten çıkar.
72- Pisliğin üç vasfından biri (renk, koku ve tad) kuyunun suyuna geçmeyecek
şekilde, kuyu ile tuvalet arasında mesafe bulunsa, o kuyunun suyu pis sayılmaz(**).
Fakat pisliğin üç vasfından biri suya geçmiş olursa, kuyu pis olur. Tuvaletle
kuyu arasında bulunan mesafe uzak bile olsa, yine bu durumda kuyunun suyu pis
sayılır.
(*) Bütün bu bahisde sözü geçen temizlikten din
bakımından ibadetlerin yapılmasına engel olan hades ve habesin giderilmesinin
kasdedildiğini, yoksa tıbbî ve fennî temizlik kasdedilmediğini önemle kaydetmek
gerekir.
(**) 57. paragrafın dipnotuna bakınız. (Yukarıdaki * dipnottur.)
-
DİN YÖNÜNDEN TEMİZ SAYILAN ŞEYLER
73- Aslen bütün yeryüzü, bütün madenler, bütün sular, bütün
otlar, ağaçlar, çiçekler ve meyvalar, domuzdan başka hayvanların üzerlerinde
pislik olmamak şartı ile bedenlerinin dışı temizdir. Bunların dokunması ile
elbiseler pislenmiş olmaz. Domuzun sadece kılları, zaruret dolayısıyle badana
yapmak ve ayakkabı dikmek için kullanılabilir. Bunlarla yapılan badana ve
dikilen ayakkakbı pis sayılmaz.
Yine bir su kovası, domuz kılları ile yapılmış olan bir fırça ile boyanmış
olur da, boya kuruyarak suda boyadan bir iz kalmazsa, yine kova temiz sayılır;
onunla kuyudan su çıkarılabilir. O kıllardan az bir mikdar suya düşse de, su
bozulmuş olmaz. Bu hüküm İmam Muhammed'e göredir. Tercih edilen de bu görüştür.
İmam Ebû Yusuf'a göre, bu kıllar içine düştüğü suyu bozar. Çünkü bu kılların
kullanılışı bir zaruret sebebiyle caiz görülmüştür. Bunların su içine düşmeleri
zaruret dışında kalır. Bu kılların fırça olarak kullanılmaları da hoş
görülmemektedir. Bunların yerine kullanılacak başka bir şey bulunduğu zaman,
kullanılmamaları şübhesiz ki daha iyidir.
Şunu da belirtelim ki, bir şeyin temiz sayılması, onun yenip içilmesinin helal
olmasını gerektirmez. Nice zehirli sular ve nice sarhoşluk veren otlar vardır
ki, bunlar temiz oldukları halde yenip içilmeleri haram bulunmaktadır.
(Malikî'lere göre, köpek ile domuz dahil, her canlı hayvanın bedeni temizdir.)
74- Domuzdan başka olarak boğazlanıp kanları akıtılan bütün hayvanların deri,
ciğer, yürek, dalak ve damarları ile etleri arasında kalıp akmayan kanları
temizdir. Bu boğazlamanın din usulüne göre yapılmış olması görüşü daha
kuvvetlidir. Bit, pire ve tahta kurusu kanları da böylece pis değildir.
75- Su içinde yaşayan hayvanlardan suda ölen balıklar ve diğer hayvanlar
temizdir. Bununla beraber bu deniz hayvanlarından bir kısmının yenmesi haramdır.
Sekizinci kitaba bakılsın.
76- Domuzdan başka olan hayvanların, boynuz, tırnak, kemik, kıl ve tüyleri
gibi içlerine kan girmeyen organları ve tabaklanan derileri hayvanların
ölümleriyle pis olmaz. Sahih olan görüşe göre, sinirleri temiz değildir. Çünkü
bunlarda acı duyacak kadar bir canlılık bulunmuştur.
77- Misk kedisi temizdir, yenmesi de helaldir. Miskin göbeği de temizdir. Zibad denilen yağ da temizdir.
78- Henüz ot yememiş süt kuzularının kursakları temizdir. Bunlar ister
boğazlansın, ister boğazlanmasınlar, bunlardan peynir mayası yapılabilir.
79- Tavuğun ölümünden sonra çıkan yumurta temizdir, yenebilir. Ölmüş bir
koyunun memesinden çıkan süt de temizdir. Bu süt İmamı Azam'a göre içilebilir,
iki İmama (Ebû Yusuf ve Muhammed'e) göre süt temiz ise de memenin pis olmasından
dolayı içilmez.
80- Kokmuş et, ekşimiş yemek, acılaşmış yağ, kokup kurtlanmış et veya peynir
bu durumda temizliğini kaybetmiş olmaz. Fakat bunların zararlı olmaları
itibariyle yenmeleri uygun olmaz.
81- Ev kedilerinin sidiği, dokunduğu kapları ve içine düştüğü suyu
pisleştirir. Bir zaruret olduğu için elbiselere dokunması ile elbise pis
sayılmaz.
Yine farelerin de sidiği suları temizlikten çıkarır. Ancak yenecek ve içilecek
şeylere az mikdarda dokunan fare sidikleri ve tersleri, yiyecek ve içeceklerde
tadları belirmeyince bağışlanmıştır. Çünkü bunlardan korunmak zordur. Diğer bir
görüşe göre, hem kedinin hem de farenin sidikleri suları da bozar, elbiseleri de
bozar. Bunun için ihtiyat yolunu seçmelidir.
82- İğne ucu yahut iğne deliği kadar küçük olan sidik serpintileri bir bedene
yahut bir yere veya elbiseye sıçrarsa o yerler pis sayılmaz. Fakat böylece suya
sıçrayan olursa, bu bağışlanmaz; durgun ve az olan suyu pisletir. Çünkü bu gibi sıçrantılardan suyu korumak kolaydır.
83- Akar veya durgun bir halde olan suya pisliğin düşmesinden dolayı sıçrayan
damlalar temizdir. Ancak damlalarda pislik izi olursa, o zaman pis sayılırlar.
84- Heladan, ahırdan ve hamamdan çıkan buharların oluşturduğu su damlaları
temiz sayılır. Fakat pis sayılan bir şeyden sıkılarak çıkarılan sıvılar temiz
değildir.
85- Caddelerin gerek sert ve gerek yumuşak olan çamurları, pislikten arı
olmasa da temiz sayılır. Elbiseye sıçrayan böyle çamurun tümünün pis olduğu
belli değilse, bu elbise ile namaz kılmak sahihdir.
86- Bir cenazenin üzerinde pislik yoksa, onun yıkanması halinde meydana gelen yıkantı temizdir, namaza engel olmaz. Fakat ölü üzerinde pislik varsa, o halde
yıkantısı da pistir; ancak yıkama işi ile uğraşılırken sıçrantılardan korunmak
güç olduğu için bunlar bağışlanmıştır.
87- Necaset yıkantısı da pistir. Temizlenmesi üç kez yıkamakla olan şeylerin
dördüncü kez yıkantısı temiz olur.
88- Pis yerler üzerinden esip gelen bir rüzgarın dokunduğu elbise ve kumaşlar
pis olmaz. Ancak elbise veya kumaşlarda pislik eseri görülürse o zaman pislenmiş
sayılırlar.
89- Ancak sıkılmak suretiyle damlayabilecek kadar ıslak olan bir bohçaya temiz
elbiseler sarılır da, bu elbiselerde pislik eseri görülmezse, elbiseler temiz
sayılır.
Yine kurumuş halde bulunan pis bir yer üzerine serilen çamaşırda pislik eseri
bulunmazsa, o çamaşırın ıslaklığı pis yer üzerinde görülse bile pislenmiş olmaz.
90- Bir kimse pis bir yatak veya pis bir yer üzerine yatıp uyumuş olsa, adam
pislenmiş sayılmaz. Ancak terinden veya ayağındaki bir yaşlıktan dolayı pisliğin
eseri elbisesinde veya bedeninde görülürse, bu pisliklerin yıkanması gerekir.
91- Keçi ve koyun benzeri hayvanların memesine yapışmış olan pisliklerin
sağılan süt içine düşmesiyle süt pis olur. Fakat süt sağılırken sütün içine kuru
olarak düşen bir iki parça pislik henüz dağılmadan hemen çıkarılıp atılırsa ve
sütte de bir iz bırakmazsa, o süt temizdir. Bu mikdar bağışlanmıştır; çünkü
bundan korunmak güçtür.
-
DİN YÖNÜNDEN TEMİZ SAYILMAYAN
ŞEYLER
92- Maddeleri
bakımından dinde temiz sayılmayan şeyler, namaza engel olan mikdarları
bakımından iki kısma ayrılır: Ağır pislik ve Hafif pislik.
Ağır pislikler şunlardır:
1) İnsanların sidikleri, tersleri, menileri, idrardan sonra gelen vedîleri
(kalın akıntı) ve şehevî bir istekten sonra gelen mezîleri, ağız dolusu
kusuntuları, organlardan çıkıp akan kanları ve bedenlerinden kesilip düşen et ve
deri parçaları...
Kadınlara ait adet ve lohusalık kanları ile, devamlı bir şekilde gelen
istihaze kanları da bu ağır necasetler kısmına girer.
(Şafiî ve Hanbelîlere göre menî temizdir.)
2) Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, ağızlarından gelen salyaları, akan
kanları ve kuşlardan başka bütün hayvanların tersleri...
Yarasanın sidiğinden ve tersinden sakınmak mümkün görülmediği için temiz
sayılır.
3) Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin tersleri...
4) Lâşeler (ölü hayvanlar): Karada yaşayan ve boğazlanmaksızın ölen yahut din
kurallarına uyulmaksızın kesilen kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış
derileri... İşte bu gibi hayvanlara Meyte (lâşe) denilir. Kaz ve ördek ölüleri
de böyledir.
(Malikîlere göre, ölü hayvanın eti pis olduğu gibi, derisi, kemiği, sinirleri
de temiz değildir. Kılları ve yünleri ise temizdir. Şafiîlere göre ise, ölü
hayvanın tüylerine ve kıllarına, tımaklarına varıncaya kadar bütün cüzleri
pistir. Çünkü bu cüzlerin hepsine canlılığın geçişi vardır.)
5) Şarab ittifakla ve diğer sarhoşluk veren içkiler çoğunluk görüşü ile
pistir. Çünkü bunların hepsi akla ve sağlığa zararlıdır. Hepsi dince yasak
şeylerdir. Bunlardan kaçınmak dince istenmektedir. Bunlara yasağın konması ve
bunlardan nefret edilmesi de bu hikmete bağlıdır. Hele ibadetlerde temizliğe ve
paklığa riayet edilip ihtiyatlı davranmak en önemli işlerdendir. İbadetlerin tam
bir temizlik içinde Allah'ın emrine uyularak yapılması farzdır.
(Şafiî Mezhebine göre de, sarhoşluk veren bütün içkiler, az olsun veya çok
olsun temiz değildir.)
Hafif Olan Pislikler
1) Atların ve eti yenen koyun, geyik gibi ehlî hayvanların ve yabanî
hayvanların sidikleri hafif pisliktir. Bu hayvanların tersleri İmam Azam'a göre
ağır pisliktir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre ise hafif pisliktir.
Fetva, bu iki imama göredir. Katırlarla merkeblerin tersleri hakkında da ihtilaf
vardır.
2) Etleri yenmeyen hayvanlardan atmaca, çaylak ve kartal gibi havada pisleyen
kuşların tersleri...
3) Her hayvanın karaciğerine bağlı olan öd kesesi ve işkembesi, tersinin
hükmüne bağlıdır. Koyunun tersi hafif olduğu gibi, onun öd kesesi ve işkembesi
de hafif pisliktir.
-
TEMİZ OLMAYAN ŞEYLERİN HÜKÜMLERİ
93- Temiz olmayan
şeyler: Gerek ağır olsun, gerek hafif olsun, maddî şeyleri kirletmek hususunda
eşittirler. Bu yönden pislikler ağır ve hafif kısımlarına ayrılmaz. Ancak
namazın sahih olmasına engel olmak veya olmamak bakımından bu iki kısım esas
alınarak aşağıdaki hükümler uygulanır.
94- Ağır necaset sayılan bir şeyin: Katı ise üç gramdan, sıvı ise el ayasından
daha geniş olan miktarı, giderilmesi mümkün olunca, namazın sıhhatine engel
olur. Bu anılan ve ondan daha az olan miktarlar ise az necasettir, namazın
sıhhatine engel olmaz; bağışlanmış sayılır.
Buna göre namaz kılanın elbisesinde veya ayaklarını basıp namaz kıldığı yerde,
yaklaşık olarak üç gramdan çok katı olan ağır pislik bulunursa, onun namazı
sahih olmaz. Secde ettiği yere gelince, bu hususda İmam Azam'dan iki rivayet
vardır. İmam Muhammed'e göre, burada aynı mikdar necaset sebebiyle namaz sahih
olmaz. Fakat İmam Ebû Yusuf'a göre sahih olur.
95- Hafif pisliğe gelince: Bunların bulaştığı beden organlarının ve
elbiselerin dörtte birinden azı namaza engel olmaz. Bu az mikdar sayıldığı için
bağışlanmıştır. Bu mikdardan fazla olan pislikleri gidermek mümkün olduğu zaman,
namazın sıhhatına engel olurlar.
Yine: Bir meste bulaşan böyle hafif bir pislik, mestin topuklardan aşağı olan
kısmının dörtte birinden az ise, bağışlanır; fazla ise bağışlanmayıp namaza
engel olur.
İmam Ebû Yusuf'a göre, enine ve boyuna yalnız bir karış mikdarı bulaşması
bağışlanmıştır. Bedenin ve elbisenin bundan fazlasına bulaşması namaza engel
olur. Bununla beraber imkan olunca, bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin,
pislik çok az bile olsa, temizlenmesi bir fazilettir. Bir pisliğin az bir
mikdarı ile namaz kılınması sahih ise de keraheti vardır. Bunu gidermeden namaz
kılmamalıdır.
96- Pis olan eşyayı
temizlemek için, cinslerine göre değişik yollar vardır. Temizleme yolunun
başlıcası su ile yıkamak ve kaynatmak usulüdür.
Diğerleri, silmek, kazımak, ovalamak ve yakmak suretiyle temizlemedir. Bunları
sırasıyla anlatıyoruz:
1) Su İle Yıkayarak Temizleme
Hades (Hükmen necaset) denilen abdestsizlik, cünüblük ile hayız ve nifas
halleri, her çeşit temiz mutlak sularla giderilir. Bu sulardan bulunmayınca
abdestsizlik gibi, hades halleri teyemmümle giderilir, ileride açıklanacaktır.
Hubus (hakikî necaset) denilen pislikler de temiz olan mutlak ve mukayyed
sularla temizlenir.
Örnek: Maddî bir pislik, yağmur, dere ve deniz sularıyla giderilebildiği gibi,
çiçek suları ile, meyve ve sebzelerden çıkan sularla ve içinde nohut veya
mercimek gibi şeyler ıslatılmış sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan
sularla, yağlı ve yapışkan sıvılarla, akıcılık ve incelik vasfını kaybeden
sularla pislikler giderilmez.
Görünür halde olan pislikler, izleri (renk, koku ve maddeleri) giderilinceye
kadar su ile yıkamakla temiz olurlar. Bir defa yıkamakla tamamen pislik
giderilmiş olursa, sahih olan görüşe göre, bir daha yıkanması gerekmez. Eğer
pisliğin rengi, bulaştığı yerden kaybolmayacak halde ise, o eşya, kendisinden
bembeyaz su akıncaya kadar yıkanır. Pis boya ile boyanmış elbise ve kaplar
gibi...
Görülemeyen bir pisliğin bulaşmış olduğu eşya, bir kap içine konarak üç kez
yıkanır ve her defasında sıkılmakla temiz olur. Sıkmak, yıkayıcının kuvvetine
göre olur. Son sıkmada, hiç su damlamayacak şekilde sıkmak gerekir. Böylece hem
yıkanan şey; hem yıkayıcının eli, hem de kullanılan kap temizlenmiş olur. Başka
başka kaplarda pis eşya yıkanmış olursa, birinci kap üç kez, ikinci kap iki kez
ve üçüncü kap da bir kez yıkanmakla temizlenmiş olur.
Köpeğin yaladığı bir kap da, üç kez yıkanmakla temizlenir. Bununla beraber pis
şeyin koku ve tadı kalmamalıdır. Ancak kokusunun giderilmesi mümkün olmazsa, o
zaman koku eserinin bulunması bağışlanır.
Pis olan bir şeyi su ile yıkamak hususunda akar su, durgun su ile kap içinde
yıkamak veya kap içinde yıkamamak bakımından bir fark yoktur. Yeter ki su berrak
bir duruma gelsin. Bu yıkamada sıcak su veya sabun gibi temizleyici maddelerin
kullanılması şart değildir, güçlük olmadığı zaman bunların kullanılması tercih
edilir.
Keçe ve benzeri, sıkılmaları mümkün olmayan pis eşyalar kap içinde üç defa
yıkanır ve her yıkayışta pis eşyanın suyu süzülür ve damlaları kesilinceye kadar
bırakılmış olursa, temizlenmiş sayılır. Fazla kurutulması gerekmez. Böyle bir
eşya akarsu içine bırakılırsa veya üzerine sular dökülerek yıkanırsa, onda
pislik izi kalmayınca temiz olur. Ayrıca sıkılıp kurutulmasına ve tekrar tekrar
suya sokulmasına gerek yoktur.
Pis olan bir kına ile boyanan bir organ üç kez yıkanmakla temiz olur. Kınanın
organ üzerinde kalan rengi bir zarar vermez. Bir organa değen kan ve benzeri bir
maddeyi üç kez yalayıp tükürmekle izi giderilmiş olursa, hem organ ve hem de
yalayanın ağzı temiz olur.
Topraktan yapılarak ateşte pişirilen kaplar pisleşince, her defasında
damlaları kesilinceye kadar suyu sıktırılmak şartı ile üç kez yıkanır. Bir
görüşe göre, bu gibi kapların yenisi ateş alevine tutulmakla temizlenir.
Tahtadan yahut topraktan yapılmış yeni kaplar pisleşince, üç kez yıkanır ve
her defasında kurutulur. Pisliğin rengi ve kokusu tamamen gidince bu eşya temiz
olur. Çünkü bu eşyaların o pisliği emmiş olmaları düşünülebilir.
İçine murdar bir şey düşmüş olan zeytinyağı ve benzeri bir yiyecek, bir kap
içinde üzerine üç defa su döküldükten sonra çalkalanır ve her defasında suyu
süzülerek yiyecek madde alınırsa, temizlenmiş olur.
Temiz olmayan bir su içinde kalarak şişen buğday ve arpa gibi şeyler üç defa
temiz suda ıslatılır ve her defasında kurutulup suyu çekildikten sonra
temizlenmiş olur.
Görülmeyen bir pislik, bedenin veya çamaşırın hangi tarafına dokunmuş olduğu
bilinmez yahut unutulmuş olursa, o bedenin veya çamaşırın bir tarafı yıkanınca,
sahih olan görüşe göre, her tarafı temizlenmiş sayılır. Fakat bedenin veya
çamaşırın tümünü yıkamak daha uygun düşer.
Üzerinde necaset veya meni bulan kimse, bunun ne zaman bulaştığını bilemezse,
necaset için son abdest bozduğu, meni için de, son uyku uyuduğu zamandan
itibaren kılmış olduğu namazları tekrar kılar.
Bir çeşmenin su boruları pislenmiş olsa, içinde akacak temiz su ile borularda
necasetin izi kalmadığı anlaşıldığı anda temizlenmiş olur.
2) Suda Kaynatma ile Temizleme
İçine pis bir şey karışan ve yüzeyi 65 metre kareden küçük olan süt, pekmez ve
bal gibi sıvı şeyler, asıl mikdarlarına düşünceye kadar temiz su ile kaynatılır.
Üçüncü ameliye yapılmakla bunlar temizlenmiş olur. Çünkü böyle yapmakla temiz
olmayan şeyin aslında bir değişiklik meydana gelir.
Usulüne göre boğazlandıktan sonra, henüz bağırsakları çıkarılmadan, tüylerini
yolmak için kaynar suya atılmış olan tavuk ve benzeri hayvan pislenmiş olur;
artık temizlenmez. Çünkü pis suyu içine çekmiş olur. Onun için böyle bir hayvan
kesildikten sonra, üzerindeki akar kanını, hem de içini çıkardıktan ve
yıkadıktan sonra kaynar suya atmalıdır. İşkembe de yıkanıp temizlenmeden önce
kaynar suya atılırsa bir daha temiz olmaz. Fakat henüz kaynar hale gelmemiş suya
atılıp çıkarılırsa, temiz su ile yıkanarak temizlenmiş olur. Kaynar suyu içine
daha çekmeden hemen sudan çıkarılırsa yine yalnız yıkamakla temiz olur.
3) Ateşe Sokmak Yolu İle Temizleme
Pis su verilen bir bıçağın hem içi, hem de dışı pis olur. Bu durumda onun dışı
yıkanmakla veya temiz bir bezle silinmekle temizlenir. Artık o bıçakla karpuz ve
et gibi yiyecekler kesilip yenebilir. Fakat bu halde bıçağın sadece dışı temiz
olduğundan üzerinde onu taşıyanın namazı sahih olmaz; çünkü iç kısmı pistir. İç
kısmının temizlenmesi için ateşin içine konur ve üç kez veya bir kez ona temiz
su verilir.
Pis çamurdan yapılan testi ve çanak gibi şeyler, ateşte pişip onlarda pislik
eseri kalmayınca temizlenmiş olur.
Boğazlanmış bir hayvanın kellesi üzerinde veya herhangi bir maden parçası
üzerinde bulunan kanlar, ateşe sokulup kaybolmakla o şeyler temizlenmiş olur.
İçlerine yaş pislik dokunmuş olan fırınlar ve tandırlar, içlerinde yanan
ateşle temizlenmiş olurlar. Artık onlarda ekmek pişirilebilir.
4) Silmek Yolu ile Temizleme
Bıçak, cam, abanos, cilalı tahta, düz mermer ve tepsi gibi şeyler, kuru veya
yaş pislikle kirlenirlerse, yaş bir bezle veya süngerle veya toprakla veya
yaprak benzeri birşeyle silinirler de, pisliğin izi kalmadığına kanaat
getirilirse, bunlar temizlenmiş olur. Buna göre kana bulaşmış sonra da temiz bir
bezle veya toprakla tamamen silinmiş olan bıçağın veya kılıcın taşınması ile
namaz bozulmaz.
5) Kazımak ve Ovalamak Yolu İle Temizleme
Pisliği emmeyecek bir halde olan mest ve ayakkabı benzeri şeylere, hayvan
tersi gibi görünür bir necaset dokununca, su ile temizlenebilir. Ayrıca bıçak ve
benzeri şeylerle kazımakla ve yere sürüp ovalamakla da temizlenir. Fakat sidik
gibi görünmeyen necaseti ancak yıkamakla temizlemek mümkündür. Elbiseye ve
bedene dokunan pisliği de kazımak veya toprağa sürmek yeterli değildir, bunu
yıkamak gerekir.
İnsanların kurumuş olan menileri ovalamakla temizlenebilir.
Dokunmuş olduğu elbise astarlı olsa da, yine ovalamak yeterlidir. Fakat yaş
halde olan meniyi mutlaka su ile yıkamak gerekir. Bununla beraber elbiseye
dokunup kurumuş olan bir meni, ovalanmakla temizlendikten sonra, o elbise ile
namaz kılınabilirse de, o yer sonra ıslanmış olsa, sahih kabul edilen görüşe
göre pislik hali geri döner; onu tekrar kurutup ovalamak veya yıkamak gerekir.
Pislenen bir çukur veya kuyu, artık pisliğin bulaşmadığı inancına varılıncaya
kadar çevresinden kazınmakla temiz olur.
6) Kurumak ve Toprak Sermekle Temizleme
Yeryüzü ve yeryüzünde temelli olan herhangi bir şey pislenince kuruyarak
temizlenir. Şöyle ki: Pis olan bir yer parçası, güneş, rüzgar ve ateşle kuruyup
üzerindeki pisliğin izi kalmazsa, temizlenmiş olur. Böyle bir yer üzerinde namaz
kılınabilir, fakat bu toprakla teyemmüm yapılamaz. Çünkü böyle bir toprak temiz
ise de temizleyici değildir.
Yerde sabit bulunan ot, ağaç, döşenmiş taş, tuğla ve kiremit benzeri şeyler de
bunlara dokunan pisliğin izi kalmamak üzere kurumakla temizlenmiş olur. Fakat
yerde sabit olmayıp koparılmış veya çıkarılmış bulunan otlar, ağaçlar, taşlar,
tuğlalar, kerpiçler ve benzeri şeyler, kendilerinde pislik eseri kalmadığı
inancına varıncaya kadar su ile yıkanmakla temizlenirler; kurumakla temiz
sayılmazlar. Ancak cilalı olmayan sert ve katı olan taşlar, yerden ayrılmış
olsalar bile, kurumakla temizlenirler; değirmen taşları gibi. Çünkü bunlar
pisliği içlerine çektiğinden yeryüzü hükmündedirler.
Pis olan bir yer parçası, pisliğin izi kalmayıncaya kadar üzerine su
akıtılmakla veya pisliğin kokusu kalmayacak derecede üzerine temiz toprak
sermekle temizlenir.
7) Suyun Akması veya Kaybolması Yolu ile Temizleme
İçine pislik düşmüş olan küçük bir su, bir havuz ve su dolu bir hamam kurnası,
bir taraftan veya üstündeki musluktan temiz su gelip akıp gitmekle, pisliğin
eseri kalmamışsa temiz olur. Bu bir akar su hükmünde olur. Fakat gelen suyun
havuz altından akıp gitmesi yeterli değildir.
Pis olan bir kuyunun suyu çekilip kaybolunca o kuyu temizlenmiş olur. Bundan
sonra gelen suyu pis olmaz. Çünkü giden pislik artık geri dönmez.
8) Hal Değişme (İstihale) Yolu ile Temizleme
Pis olan bir madde temiz olan bir madde haline dönüşürse temiz olur. Örnek:
Bir merkeb veya bir domuz, diri veya ölü olarak tuzlaya düşüp de tuz haline
gelse temiz sayılır.
Yine bir yığın gübre toprak kesilse, tezek yanıp kül olsa, şarab sirkeye
dönse, misk ahusunun kanı miske dönse bunlar temizlenmiş olurlar. Pis bir toprak
altüst edilmekle, pis bir zeytinyağı sabun haline getirilmekle temizlenmiş olur.
Bir şıra veya şarab, içine herhangi bir pislik düşüp dağıldıktan sonra sirke
yapılmakla temizlenmiş olmaz. Bunların içine fare düşmeside aynıdır.
Yine pis olan bir süt peynir yapılmakla veya pis bir buğday öğütülmekle veya
unundan ekmek yapmakla, pis bir susamdan yağ çıkarılmakla temiz olmaz. Çünkü
bunlarda hal değişikliği yoktur.
9) Bazı Davranışlar Yolu İle Temizleme
Harmanda döğülen buğday ve arpa gibi yiyeceklerin bilinmeyen bir mikdarı
hayvanın kaşanması ile pislendikten sonra, o pis mikdarına eşit veya daha ziyade
ondan çıkarılsa, geri kalan temiz sayılır. Çünkü bunun bütününde temizlik
asıldır ve muhakkakdır. Temiz olmayan mikdarın hangi kısımda kaldığı da
şübhelidir, bilinmemektedir. Asıl olan temizlik, şübhe ile kaybolmaz. Böyle bir
buğday ve benzeri şeyler bölüşülmekle veya kısmen yıkanmaklada temizlenmiş olur.
Yarısından azı veya bilinmeyen bir mikdarı pis olan bir pamuk yığını hallaç
tarafından tamamen atılınca temizlenmiş olur; fakat çoğunluğu pis ise
temizlenmez.
10) Boğazlama ve Tabaklama Yolu ile Temizleme
Domuzdan başka herhangi bir hayvanın derisi, meşru şekilde boğazlanmakla temiz
olur. Böyle bir hayvan derisi üzerine namaz kılınabilir. Etine gelince: Eğer eti
yenen hayvanlardan ise, eti de temiz olur. Fakat eti yenmeyen hayvanlardan ise,
sahih olan görüşe göre, eti temiz olmaz. Böyle bir etten 3 gr. kadar bir
kimsenin üzerinde bulunsa, onun namazı sahih olmaz. Boğazlanmasıyla eti temiz
sayılsa bile, yenmesi caiz olmaz. Çünkü her temiz olan şeyin yenmesi gerekmez.
Domuzdan başka her hayvanın derisi tabaklanmakla da temiz olur. İki çeşit
tabak yapılır: Biri hakikî tabaktır ki, şap, mazı, tuz ve benzeri kimyasal
maddelerle yapılır. Bu uygulama ile deriler ve postekiler koku ve rutubetten
kurtulur. Diğer çeşit tabak da, hükmen tabakdır ki, deri ve postekilere toprak
serpmekle, güneşe, havaya ve rüzgara karşı bırakmakla yapılır. İşte bu iki çeşit
tabaklama usulünden biri ile işlem gören bir deri temizlenmiş olur. Böyle bir
deri üzerinde namaz kılınır, böyle bir deriden yapılmış olan bir elbiseyi
giyenin namazı da sahih olur.
Tabak yapılmakla postekilerde olan pis yaşlık kaybolur. Domuz derisi ise,
bütün eczaları ile pis olduğu için tabaklanmakla temizlenmez.
İnsan derisi, hürmet ve kerametinden dolayı tabaklanmaz. Tabaklanmakla
temizlense de, asla kullanılamaz.
Yabancı ülkelerde pis maddelerle tabaklandıkları bilinen deriler, üç defa
yıkandıktan sonra ancak onlarla namaz kılınabilir. Şübheyi gidermek için,
durumları kesinlikle bilinmeyen böyle derileri yıkamak bir ihtiyattır.
11) İstinca (büyük abdest temizliği) ve İstibra (küçük abdest
temizliği) Yolu ile Temizleme
Kan, meni, sidik ve gaita gibi pisliklerin çıkmış oldukları yerleri temizlemek
gerekir ki, buna "İstinca" denir. Bu temizleme, avret yerlerini
yabancılara göstermeksizin su ile, yoksa küçük taşlarla yapılır. Önce taşlarla,
sonra su ile yapılması daha uygundur. Fakat kemik, kireç, kömür, tezek, bez,
pamuk ve kağıt gibi şeylerle istinca mekruhtur.
Su ile istincanın sağlık yönünden yararları çoktur. Bu konuda tıb kitablarında
önemli bilgiler vardır.
İstinca yerini taşarak namazın sıhhatini engelleyecek kadar fazla olan
pislikleri yıkamak farzdır.
Erkekler idrar yaptıktan sonra, sidik sızıntısının kesilmesini beklemeleri
gerekir ki, buna "İstibra" denir. İstibra usulü her insanın bünyesine
göre değişiktir. Bekleyerek, biraz yürüyerek, ayakları hareket ettirerek ve
öksürerek yapılır. İdrarın kesildiğine kanaat hasıl olunca, istinca (su ile
yıkama) yapılır. Çünkü idrar yaşlığın bulunması, idrarın damlaması gibi abdestin
sıhhatine engeldir.
İstinca'da temizliğe fazla dikkat edip idrar ve benzeri pislik eseri
bırakmamaya "İstinka" denir. İstinca'dan sonra ayağa kalkmadan temiz bir
bez parçası ile veya sol el ile kurulanmalıdır. Böylece temizlik için kullanılan
suyun kalıntılarını gidermeye çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle
buyurulmuştur: "İdrardan çok korununuz; çünkü kabrin bütün azabı ondandır."
Bunun için idrardan son derece sakınmalı ve temizliğe dikkat etmelidir.
Kadınlara "İstibra" gerekmez. Onların bir müddet beklemeleri yeterlidir. Ondan
sonra istinca edip abdest alabilirler.
İstinca ile istibranın bazı edebleri vardır. Onlar da şunlardır: Helaya
girerken "Allah'ım! Pislikten ve pis olmaktan sana sığınırım" diye dua
edilir. Helaya sol ayakla girilir ve heladan sağ ayakla çıkılır. Helada kıbleye
yönelik oturmamalı, arkayı da kıbleye çevirmemelidir. Bunları yapmak mekruhtur.
Rüzgara karşı, bir özür yokken ayakta, karınca ve benzeri böceklerin yuvalarına,
abdest ve gusül alınacak sulara işemek mekruhtur.
Yol üzerine, mescit civarına, mezarlığa, durgun ve akarsulara, ırmak
kenarlarına, ağaç altlarına abdest bozmak da mekruhtur. İnsanların görebileceği
bir yerde istibra yapılması da edebe aykırıdır.
Helada iken konuşmamalı, din ve dünya işleri düşünülmemelidir. Avret yerine ve
çıkan pisliklere bakmamalıdır. İdrarın içine tükürülmemelidir. Oruçlu olmayan
kimse istinca ederken ayaklarını birbirinden uzak tutmaya çalışmalı ve gevşek
oturmalıdır. Temizlenme bakımından daha iyi olduğu için böyle yapmak mendubdur.
-
ÖZÜRLÜ KİMSELERE AİT BAZI
MESELELER
97- Abdesti bozup
da devam eden illete Özür denilir. Çoğulu A'zar gelir. Erkek olan özür
sahibine "Ma'zur" kadma da "Ma'zure" denir.
Örnek: Zaman zaman kısa fasılalarla burun kanaması, herhangi bir organdan kan
çıkıp devamlı akması, bir ağrıdan dolayı gözün irinle sulanması, meme ve kulak
gibi organlardan irin ve benzeri bir suyun akıp durması, mesaneden gayri
ihtiyarı idrar çıkıp zaman zaman devam etmesi, kendini tutamayacak şekilde
ishalin bulunması veya yel çıkması birer özürdür. Bu haller kimde bulunursa o
mazur veya mazure sayılır.
98- Bir illetin özür sayılabilmesi için bir müddet kısalığı bulunması şarttır.
Şöyle ki: Bir özür, önce abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir zaman
kesilmemek üzere tam bir namaz vakti devam etmelidir. Sonra da her namaz
vaktinde hiç olmazsa bir kez daha o illet meydana çıkıp durmalıdır ki, bu illet
sahibi özürlü sayılsın.
Mesela: Bir kimsenin burnu, bir gün öğle vaktinin başından sonuna kadar, bir abdest ile bir namaza müsait olmamak üzere kanayıp da bu durum, sonra gelen her
namaz vaktinde bir kez olsun meydana gelecek olursa, o kimse özürlü (mazur)
olmuş olur. Fakat böyle bir özür, tam bir namaz vakti içinde bir kez olsun
meydana çıkmazsa, artık özür kesilmiştir, sahibi de özürlü olmaktan çıkmıştır.
99- Özürlü olan kimse, her namaz vakti abdest alır. O vakit
içinde aldığı abdestle -abdesti bozacak bir başka şey olmadıkça- dilediği kadar
farz ve nafile namaz kılabilir. Kazaya kalmış namazları kılabilir. Vitir namazı
ile bayram ve cenaze namazlarını da kılabilir. Ancak illet devam etmelidir.
Misal: Özürlü bir kimse, sabah namazı için tam vaktinde abdest alsa, bu abdest,
sabah namazı vaktinin çıkmasına kadar devam eder. Bu vaktin çıkması (güneşin
doğması) ile son bulur. Artık vakti çıktıktan sonra o abdest ile başka namaz
kılınamaz. Ancak muvakkat bir zaman için özrü kesildikten sonra abdest almışsa
ve henüz özrü de belirmemişse, başka bozacak bir halde olmamışsa, vaktin çıkması
ile abdesti bozulmuş olmaz.
Fakat özürlü kimse, güneşin doğmasından sonra abdest almış olursa, onun
abdesti öğle vakti çıkıncaya kadar devam eder, dilediği namazları kılar. Yeter
ki, kendisinden abdesti bozan başka bir hal çıkmasın.
Sonuç: Özürlü olanların abdestleri, namaz vaktinin girmesi ile bozulmaz;
vaktin çıkması ile bozulur. Bu hüküm İmamı Azam'a göredir. Sahih olan da budur.
|