|
-
PEYGAMBERİMİZİN MÜBAREK NESEBLERİ
78- Resûl-i
Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kureyş kabilesindendir. Haşim
ailesinden gelmiştir. Muhterem babasının adı Abdullah, dedesinin adı
Abdülmutalib ve annesinin adı "Amine"dir.
Peygamber Efendimizin baba tarafından mübarek nesebleri şöyledir:
Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İbni Abdullah, İbni
Abdülmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusey, Hakim, Mürre, Kâ'b, Lüey, Galib, Fihr,
Malik, Nadir, Kinane, Hüzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Mead, Adnan. Adnan
da İsmail aleyhisselâm'ın oğlu "Kıyzar"ın neslindendir. Adlarını yazdığımız bu
zatlardan her birinin evlâdı birçok kabilelere ayrılmıştır. Malik'in oğlu
Fihr'in evlâdından da Kureyş kabilesi meydana gelmiştir.
79- Peygamber Efendimizin anne tarafından
yüksek nesebleri de şöyledir:
Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İbni Amine, binti Vehb, İbni
Abdi Menaf, İbni Zühre, İbni Hakim.
Buna göre, Peygamber Efendimizin babası tarafından mübarek nesebleriyle ana
tarafından nesebleri Mürre oğlu Hakim'de birleşiyor.
80- Kureyş kabilesinin Reisi bulunan
Abdülmuttalib, Peygamber Efendimizin hem dedesi, hem de Kabe'nin Mütevellisi idi
(Kabe'nin idare ve ihtiyaçlarını görüyordu). Bunun, Ebû Talib, Ebû Leheb, Haris,
Zübeyr, Hamza, Abbas, Abdullah ve diğerleri olmak üzere on üç oğlu vardı. Fakat
bunlardan en ziyade Abdullah'ı severdi. Çünkü onda başka bir güzellik, başka bir
nüraniyet vardı. Abdulmuttalib bu sevgili oğluna Beni Zühre Reisi Vehb'in kızı
olan ve Kureyş kızları içinde her yönden seçkin bulunan Hazret-i Amine'yi
nikahladı. İşte bu iki kutsal varlıktan Peygamber Efendimiz dünyaya şeref
vermiştir.
Abdullah Hazretleri, Peygamber Efendimizin doğuşundan iki ay önce bir ticaret
kafilesi ile Medine-i Münevvere'ye gidip orada vefat etti. O zaman yirmi beş
yaşındaydı. Böylece Peygamber Efendimiz yetim kalmıştı.
-
HAZRET-İ PEYGAMBERİN ÇOCUKLUĞU VE
İLK EVLENMELERİ
81-
Peygamber Efendimizin çocukluk çağı, pek kutsal bir halde geçti. Daha doğar
doğmaz birtakım mucizeler belirmiş, kavim ve kabilesi arasında bir bolluk ve
bereket meydana gelmişti. Kâbe-i Muazzama içinde bulunan müşriklere ait putlar,
yüzleri üzere yere düşmüş, ateşe tapanların ateşleri sönmüş, acaib rüyalar
görülmüştü.
Peygamber Efendimizin dedeleri arasında evlâddan evlâda geçen bir nur vardı.
Bu nur sonunda Peygamber Efendimize geçti ve onun mübarek yüzünde parlamaya
başladı.
82- Mekke-i Mükerreme halkı, yeni doğan
çocukları, havası hoş olan yerlerde yaşayan ve dilleri pek açık olan
aşiretlerden birer süt anneye verirlerdi. Hazret-i Muhammed'i de, Beni Sa'd
kabilesinden Haris adındaki adamın karısı Halime'ye verdiler. Halime, bu
meleklerden daha güzel ve daha pak olan çocuğu bağrına bastı, yurduna alıp
götürdü. Onu dört yıl besledi. Bu süre içinde Hazret-i Muhammed'de gördüğü üstün
hallere ve yurdunda beliren berekete nihayet yoktu. Artık onu getirip annesi
Amine'ye teslim etti. Hazret-i Amine de bu masum yavrusunu alıp dayı çocukları
bulunan Neccar oğullarını ziyaret için Medine-i Münevvere'ye götürdü. Bir süre
orada kaldılar. Sonra Mekke'ye dönerken, Hazret-i Amine Ebva denilen yerde daha
yirmi yaşında iken vefat etti. Peygamber Efendimiz henüz altı yaşında iken
annesini de kaybederek öksüz kalmış oldu. Ümmü Eymen adındaki dadısı, kendisini
alıp Mekke'ye getirdi ve dedesi Abdulmuttalib'e teslim etti. İki yıl sonra da
Abdulmuttalib vefat etti. Ondan sonra Peygamber Efendimiz, amcası Ebû Talib'in
yanında kaldı.
83- Ebû Talib, kardeşinin oğlu Hazret-i
Muhammed'i pek çok sever, pek ziyade korurdu. Ebû Talib bazen ticaret için
kafile ile Şam tarafına gidiyordu. Henüz on iki yaşında bulunan Hazret-i
Muhammed'i de beraber götürdü. Busra denilen yere kadar gittiler. Alış-verişi
bitirip birkaç gün sonra geri döndüler.
Peygamber Efendimiz on yedi yaşında iken de, diğer amcası Zübeyr ile Yemen'e
gidip az sonra dönmüşlerdi.
84- Hazret-i Peygamber Efendimiz artık
Kureyş arasında büyük bir şeref ve şan sahibi olmuştu. Kendisine Muhamme-dü'l-Emîn
deniliyordu. Kureyş kabilesinin pek şerefli ailesinden Huveylid kızı Hadice
adında çok muhterem ve zengin bir hanım vardı. Daha genç iken dul kalmıştı. Bazı
adamlara sermaye vererek ticaret yaptırıyordu.
Peygamber Efendimize de sermaye verdi. Kölesi Meysere'yi de beraberine verip
Şam tarafına gitmelerini istedi. Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul ederek
Busra'ya kadar gitti. Orada işlerini görüp birkaç gün içinde geri döndüler.
İşte Peygamber Efendimizin gençliğindeki seyahetleri bundan ibarettir. Bu
seyahatler süresince kendisinden bazı mucizeler çıkmış, kendisinin büyüklüğünü
bazı kimseler görüp anlamışlardı. Fakat yazdığımız gibi, bu yolculuklar uzun bir
zaman devam etmediği için, Peygamber Efendimiz birtakım şahıslarla görüşme
imkânını bulamamıştı.
85- Peygamber Efendimiz henüz yirmi beş
yaşında idi. Hazret-i Hadice de, kırk yaşını geçmişti. Pek yüksek bir ruha sahib
olan ve çok şerefli bir aileye mensub bulunan Hazret-i Hadice, Peygamber
Efendimizin muhterem zevcesi olmak şerefine her yönden lâyıktı. Onun için
Peygamber Efendimiz Hazret-i Hadice ile evlenmiş, o mübarek annemiz de ilk
zevcesi olmak şerefine kavuşmuştur.
86- Peygamber Efendimizin, cariyesi
Mariye'den doğan İbrahim adındaki oğlundan başka, bütün erkek ve kız evlâdı
Haticetü'l-Kübra validemizden dünyaya gelmiştir. Önce Kasım adındaki oğlu
doğmuş, bunun üzerine Hazret-i Peygambere künye olarak Ebû'l-Kasım (Kasım'ın
Babası) denilmiştir. Sonra oğlu Abdullah ile Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve
Fatımetü'z-Zehra adındaki kızları dünyaya gelmiştir. Kasım, İbrahim ve Abdullah
Hazretleri daha çocuk iken vefat etmişlerdir. Peygamber Efendimizden sonra
yalnız Fatma kaldı. O da altı ay geçmeden Peygamber Efendimizden sonra vefat
etmiştir. Böylece iki oğlu Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin'i öksüz
bırakmıştır. Yüce Allah hepsinden razı olsun.
-
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ALLAHIN
VAHYİNE VE ELÇİLİĞİNE KAVUŞMASI
87-
Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, çocukluğundan beri
üstün bir fazilet ve çok güzel bir ahlâk içinde yaşamıştı. Kavminin cahilce
yaptıkları işlerden ve âdetlerden tamamen uzaktı. Kimseden bir şey okumamış, bir
şey yazmamıştı. Kimse ile dini konulara ait bir şey konuşmamıştı. Onun üzerinde
kimsenin hocalık hakkı olamazdı. O, bütün cihanın en büyük hocası ve en yüksek
mürşidi olmaya adaydı. Onu, Yüce Allah bir mucize olarak yaratmıştı. Onun
kalbine bütün ilim ve hikmetleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk bırakacaktı. O,
tam bir masumiyet içinde kırk yaşına yaklaşmıştı. O sırada mübarek gözlerine
melekler görünür, "Ya Muhammed!" diye ortalıktan seslenilirdi. Kendisine
taşlardan ve ağaçlardan selâm sesleri gelirdi. Aklı, zekâsı, maddî manevî
sağlığı üstün bir şekilde mükemmeldi.
88- Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi
ve sellem) Efendimiz tam kırk yaşına girince, peygamberlik şerefine kavuştu.
Şöyle ki: Peygamber Efendimiz, Mekke halkından bazı büyüklerin âdetleri üzere
kırk yaşlarına yakın yılda bir ay kadar gider, Hira dağında bir mağarada
bekleyip Yüce Allah'ın kudret ve azametini düşünür, oradan geçen yolculara
yiyecek ve içecek verirdi. Tam kırk yaşına girince, önce altı ay kadar rüyasında
gördüğü şeyler sabah aydınlığı gibi açık olarak meydana çıkmaya başladı. Bu,
Peygamberliğin bir başlangıcı idi. Yüce Allah'ın vahy suretiyle vereceği
hükümleri ve indireceği Kur'ân âyetlerini kavrayabilmesi için bir alıştırma
demekti. Bu altı aydan sonra, yine Hira'da iken bir gün Melek Cibrîl-i Emîn
geldi. "İkra" sûresinin ilk âyetini getirdi. Kendisini peygamberlikle müjdeledi.
89- Peygamber Efendimiz, Kur'ân-ı
Kerîm'in inmeye başlaması dehşetinden titremiş, kim bilir ne büyük manevî haz ve
heyecan içinde kalmıştı. Hemen muhterem zevcesi Hadice'nin yanına giderek durumu
anlatmış, böylece peygamberliğe kavuştuğu gerçekleşmişti.
Bundan sonra bir süre İlâhî vahy kesildi. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri inmedi.
Çok şiddetli olan Allah'ın vahyine güç kazanabilmek için ve tam bir istek
kazanmak için böyle bir süre beklemeye gerek vardı. Rivayete göre bu süre üç
yıldır. Bundan sonra tekrar Cibrîl-i Emîn göründü. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini
getirmeye başladı. Peygamber Efendimiz de, gerek kendi kavmini ve gerekse diğer
bütün insanları hak dine (İslama) çağırmaya görevlendirilmiş oldu.
90- Peygamber Efendimiz Allah tarafından
aldığı göreve, Nübüvvet, Risalet denildiği gibi, Bi'set ve Meb'usiyet de denir.
Onun için Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Yüce Allah'ın bir
Nebîsidir, bir Resulüdür, Bir Meb'usudur (elçisi ve peygamberidir). O bütün
peygamberlerin sonuncusu ve en faziletlisidir.
Peygamber Efendimize Allah tarafından Kur'ân âyetlerinin gelmesine "Nüzul-i
Kur'ân" denir. Bu âyetleri Cibrîl-i Emîn'in getirmesine de: "İnzal, Tenzil"
denilir. Bu yönden Kur'ân-ı Kerîm'e "'Kitab-ı Münzel" denilmektedir.
-
İSLAMIN ÇIKIŞINDA ARABİSTAN'IN
DİNİ VE İÇTİMAİ DURUMU
91-
Peygamber Efendimizin doğduğu ve daha sonra peygamberliğe kavuşmakla İslâm
dinini her tarafa yaymaya başladığı zaman, bütün dünya gibi, Arabistan'da büyük
bir cehalet ve sapıklık içinde bulunuyordu. Arablar o zaman değişik batıl din ve
mezheblere bağlı idiler. Birçoğu yıldızlara, ağaçlara, taşlara ve heykellere
tapmaktaydı. Hepsi de cahil idi. Aralarında okuryazar kimseler çok azdı.
Medeniyetten yoksundular. Dağınık bir halde yaşarlardı. Bazı kabileler yeni
doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömer de bundan acı bile duymazlardı.
92- Arabistan, önceleri böyle acıklı bir
cehalet ve gaflet içinde yaşamakla beraber, Bedevîlik sayesinde asıl
geleneklerini bir dereceye kadar koruyabilmişlerdi. Yaratılış bakımından zevki
ve cesur idiler. Misafire hürmet eder, emaneti gözetirlerdi. Yalan söylemekten
kaçınırlardı. Özellikle aralarında güzel söz söylemek ve şiir okumak san'atı
ileriye bir düzeyde idi. Çok şairler ortaya çıkmış, pek parlak kaside ve
manzumeler söylenmiş ve yazılmıştı. Artık bunlar da, bütün insanlık âlemi gibi,
İlâhî bir dine muhtaçtılar. Gerçek bir din sayesinde yüksek ve temiz bir hayata
kavuşmaya muhtaç idiler. Yüce Allah onlara lütfetti, İslâm dini sayesinde bu
ihtiyaçtan kurtuldular.
Cihanda misli görülmemiş bir yükselişe kavuştular. Az bir zaman içinde
dünyanın doğusuna ve batısına hakim kesilerek bütün beşeriyeti uyandırmaya
çalıştılar. Hak ve hakikati, fazilet ve medeniyeti öğretmeye koyuldular ve
başarı sağladılar. İslâmiyetin yüksek esaslarına ve prensiplerine sarıldıkça
yükselişten yükselişe, başarıdan başarıya kavuştular.
-
İSLAMİYETİ İLK KABUL EDENLER
93-
Resûl-i Ekrem Efendimiz kendisine peygamberlik gelince, ilk önce çevresinde
bulunan bazı kişileri özel şekilde İslâm dinine çağırdı. Bu daveti ilk önce
Hazret-i Hatice validemiz kabul edip İslâmiyet şerefine kavuştu. Sonra Kureyş'in
büyüklerinden olan Ebû Bekir ile Peygamberirimizin azadlısı Zeyd İbni Harise ve
peygamberimizin amcası Ebû Talip'in oğlu olan 9-10 yaşlarındaki Hazret-i Ali
İslâmı kabul etmişlerdi. Az sonra da Hazret-i Ebû Bekir'in delâleti ile Osman
İbnî Affan, Abdurrahman İbnî Avf, Sa'd İbni Ebû Vakkas, Zübeyr İbnî Avvam, Talha
İbnî Ubeydullah hazretleri İslâmiyetle şereflendiler.
94- Peygamber Efendimiz, daha sonra
insanları açıkça dine çağırmaya başladı. Herkese Yüce Allah'ın birliğini,
varlığını ve büyüklüğünü anlatarak ondan başka hiçbir şeye tapılmamasını
söyledi. Bunun üzerine gerçeği anlayanlar müslüman olmaya can atıyorlardı.
Cehaletten kurtulup mutluluğa eriyorlardı. Bir süre sonra peygamberimizin
amcalarından Hazret-i Hamza İslâmiyeti kabul etti. Bundan az sonra da Ömer İbnî
Hattab müslüman olarak İslâm dininin yayılmasına çalıştı. Artık müslümanların
sayısı günden güne artıyordu.
95- Peygamber Efendimizi görüp de ona
iman edenlere çoğul olarak sahabe ve ashab denir. Bunun tekili "Sahabî'dir. Bu
şerefe kavaşan hanımlara da "Sahabiyyat" denir ki, tekili "Sahabiyye"dir.
Ashab-ı Kiramın en büyüklerinden olan Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali
Hazretlerine "Hulefa-i Raşidin, Çaryar-i Güzin" denir ki, bunlar Hazret-i
Peygamberden sonra sırasıyla halifelik makamına geçmişlerdir. İslâm dinine pek
çok hizmetler etmişlerdir. Bu dört sahabi ile Abdurrahman İbnî Avf, Sa'd İbnî
Vakkas, Zübeyr İbnî Avvam, Talha İbnî Ubeydullah, Saîd İbnî Zeyd, Ebû Ubeyde
İbnî Cerrah Hazretlerine de Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi)
denir ki, bunlar Hazret-i Peygamber tarafından cennetle, müjdelenmişlerdir.
96- Peygamber Efendimiz görüp de ona
iman edenlerin hepsi de mübarek, mukaddes, her yönden saygı değerdirler. Onların
değer ve şerefleri diğer bütün müslümanlardan daha yüksektir. Bu da Peygamber
Efendimize kavuşma şerefine erişmelerinin ve İslâm dinine ilk hizmet etmenin bir
neticesi, bir mükâfatıdır.
Onun için biz o yüksek zatların hepsine istisnasız hürmet ve sevgi besleriz.
Onların arasında meydana gelmiş bazı olaylar, birer içtihada ve hikmete
dayandığından biz o olayları kurcalamayız. O olaylardan dolayı hiç birine dil
uzatamayız. Peygamberin ve diğer din büyüklerinin bizlere emir ve öğütleri bu
şekildedir.
Allah'a hamd olsun ki, Sünnet ehlinden olan bütün müslümanlar bu şekilde
hareket eder, bütün ashab-ı kiramdan, "radıyallahu anhüm = Allah onlardan razı
olsun," diyerek hayır dua ile anarlar. Bu konuda "Ashab-ı Kiram Hakkında
müslümanların Nezih İtikatları" adlı eserimizde geniş bilgi vardır. Yüce Allah
Hazretleri bütün ashab-ı kiramdan razı olsun, amîn...
-
İLK MÜSLÜMANLARIN ÇEKTİKLERİ
EZİYETLER, HABEŞİSTAN'A HİCRETLERİ VE ÇEMBER İÇİNDE KALMALARI
97-
Peygamber Efendimizi doğrulayıp İslâm dinini kabul eden ashab-ı kiramdan
birçokları, bu uğurda pek çok eziyetler çekmiş, birçok maddî mahrumiyetlere
katlanmış, dinleri uğrunda mallarını ve canlarını vermişlerdir. Peygamber
Efendimiz dahi birçok eziyetlere uğramış, hiç bir peygamberin görmediği eza ve
cefaya uğrayarak bunlara sabretmiş ve metanet göstermiştir. Yüksek Peygamberlik
görevini en üstün bir şekilde çalışarak yerine getirmiştir.
98- Kölelerden ilk önce müslüman olan
"Bilâl-i Habeşî" idi. Bu zat müslüman olunca, görmediği eziyet kalmamıştır.
Müşrikler bu muhterem zatın boynuna ip takmışlar ve onu çocukların eline vererek
sokaklarda ve kızgın kumların üzerinde dolandırmışlardır. Onu bayıltıncaya kadar
döğmeye devam etmişlerdir. Fakat Hazret-i Bilâl: "Allah birdir, Allah birdir,"
diyerek dininde direniyor, bu eziyetlere katlanıyordu. Sonra onu Ebû Bekir
Hazretleri satın alarak azad etmişti. Dinindeki sebat ve metanetinin mükâfatıdır
ki, onun mübarek ismi asırlardan beri bütün İslâm ümmeti tarafından saygı ile
anılıp durmaktadır. (Allah ondan razı olsun).
99- İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmı
da, gördükleri eziyet yüzünden vatanların terk ederek Habeşistan'a hicrete
mecbur kalmışlardı. Şöyle ki: Bunlardan ilk defa on bir erkek ile dört kadın,
sonra seksen iki erkek ile yirmi kadın hicret etmiştir. Peygamberimizin muhterem
kızı Rukiye ile kocası Hazret-i Osman da bu ilk hicret
edenlerdendir. Habeşistan hükümdarı olan Necaşî bu muhacirlere çok hürmet
etmiş, onlara yer göstermiş ve sonra da İslâmiyeti kabul etmişti.
100- Peygamberimize elçilik görevi
verildiğinin yedinci senesi olmuştu. Mekke'deki müşrikler, müslümanların günden
güne artmakta olduklarını ve güçlendiklerin görerek onlara bir kat daha şiddet
kullanmaya başladılar. Peygamber Efendimizin mensub olduğu Beni Haşim (Haşim
Oğulları) ile alışverişi kesmiş, onlara yararlı olan şeyleri bildirmeye karar
vermişlerdi. Onların yoksulluk içinde yaşamaları için kendileriyle her türlü
ilgiyi kesmek hasusunda bir sözleşme yazıp Kabe'nin bir duvarına asmışlardı.
Artık Haşim Oğullarından gerek müslüman ve gerekse müslüman olmayanlar, "Şa'b-i
Ebû Talib" denilen bir mahallede çember altına alınmış duruma sokulmuşlardı. Son
derece sıkıntı içinde vakit geçiriyorlardı. Diğer müslümanlar da gelip bu
mahallede toplanmışlardı. Fakat bu sözleşmenin başındaki "Bismikallahümme
(Allah'ımızın adı ile)" yazısından başka bütün yazıların güvelerin yemiş
olduğunu, Peygamber Efendimiz bir mucize olarak haber vermişti. Onlar gidip
baktılar, bu gerçeği anlayınca biraz utandılar. Böylece müşrikler Haşim
Oğullarına karşı olan sözleşmelerini bozdular. Haşim Oğulları da, diğer
müslümanlar gibi, bu çemberden kurtulup biraz nefes aldılar.
-
EBU TALİP İLE HAZRET-İ HATİCE'NİN
VEFATLARI
101- Amcası
Ebû Talib, Peygamberimizi çok sever, pek ziyade korurdu. Efendimizin pek
muhterem ve pek doğru sözlü bir zat olduğunu bilirdi. Fakat kavminin
dedikodusundan çekinerek görünüşte iman etmiş değildi. Kalben iman etmiş olduğu
kendisine isnad edilen bazı şiirlerinden anlaşılmaktadır. Gerçeği ancak Yüce
Allah bilir. Seksen yaşında olduğu halde, Risaletin onuncu yılında vefat
etmiştir.
102- Ebû Talib ölümüne yakın bir zamanda
Kureyş büyüklerini yanına çağırarak onlara şöyle bir öğüt vermiş: "Ey Arab'ın
seçkinleri! Kimsesizlere sevgi, fakirlere yardım ediniz. Namus ve fazileti
gözetiniz. Daima birlik ve beraberlik içinde hareket ediniz. Özellikle
Muhammedül'l-Emîn'e itaat edip onu gözetiniz. İyi biliniz ki, Hazret-i Muhammed
her sözünde doğrudur. O, Allah'ın hidayetine başarısına kavuşmuştur. Bütün
Kureyş oymakları ve bütün çevre insanları onun emrine boyun eğecek, onun
çağrısına koşacaktır. Eğer daha yaşayacak olsaydım, her türlü zorluklara
katlanarak ona yardıma davem ederdim."
103- Ebû Talib'den üç gün sonra da "Hadicetü'l-Kübra"
validemiz vefat etmiştir. Bunların ölümleri Peygamber Efendimizi çok
duygulandırmıştı. Peygamber Efendimiz Hazret-i Hatice'den çok memnundu. Onun
üzerine başkası ile evlenmemişti. Onun için şöyle buyurmuştur: "Bana ondan daha
hayırlı bir zevce nasib olmadı. Beni kimseler doğrulamadığı bir zamanda o
doğruladı. Benden herkes malını esirgerken o, mallarını bana harcadı. Benim
dünyada bir dostum vardı; o da Hatice idi."
Peygamber Efendimiz Hazret-i Hatice'nin vefatından sonra Zem'anın kızı "Sevde"
validemizle, Hazret-i Ebû Bekir'in kızı "Aişe-i Sıddıka" validemizle, daha sonra
Hazret-i Ömer'in kızı "Hafsa" validemizle, Hazret-i Ebû Süfyan'ın kızı "Ümmü
Habibe" validemizle evlenmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.
-
PEYGAMBERİMİZİN KABİLELERİ DİNE
DAVETİVE AKABE BEYATI
104-
Mekke'deki müşrikler, Ebû Talib'in öğütlerini dinlemediler. Onun ölümünden sonra
Hazret-i Peygambere daha ziyade düşmanlık ettiler. Eziyet etmeğe kalkıştılar.
Peygamber Efendimiz de azadlısı olan Zeyd'le beraber Mekke'den çıkıp Taife
gitti. Önce civarında bulunan "Bakr ibni Vail" kabilesi ile "Kahtan"
kabilelerinden birini dine davet etti; fakat bunlar daveti kabul etmediler.
Sonra Taife vardılar. Orada "Benî Sakıf' kabilesini dine çağırdı; onlar da kabul
etmediler, uygunsuz sözler söylediler. Hazret-i Peygamber Mekke'ye döndü,
Mekke'ye bir konaklık mesafede bulunan "Batni Nahle" vadisine gelince, bir gece
orada kalıp ibadetle meşgul oldu. "Errahman" sûresini okurken cinlerden bir
bölük gelip okunan âyetleri dinlediler ve Peygamber Efendimize iman ettiler.
Duyduklarını gidip diğer cinlere de anlattılar. Bu bir gerçektir. Bunu Kur'ân-ı
Kerîm bildirmektedir.
105- Peygamber Efendimiz yalnız insanlara
değil, cinlere de peygamber gönderilmiş bulunmaktadır. Bunun içindir ki,
kendisine Resulü's Sakaleyn (insanların ve cinlerin peygamberi) denilmiştir.
Meleklere de peygamber olarak gönderilmiş bulunduğunu söyleyenler vardır. Gerçek
şu ki, onun varlığı bütün âlemler ve yaratıklar için Allah tarafından bir rahmet
olmuştur.
106-Peygamber Efendimiz Taif'den Mekke'ye
dönünce, yine her türlü eziyetlere katlanarak halkı İslâm dinine çağırmaya devam
etti. Her sene hac mevsiminde civardan Mekke'ye gelen ve "Suk-ı Ukaz"
denilen panayırda toplanan kabilelerle görüşüp onları İslâm dinine çağırıyordu.
Bunlardan bir kısmı daveti kabul ederek müslüman olmuş ve böylece İslâmiyet
yavaşça Arab yarımadasına yayılmaya başlamıştı. Mekke müşrikleri de, bu
yayılmanın önüne geçmek istiyorlardı. Peygamberimize iftira ediyor, ona şair,
kâhin, mecnun, sahir demek küstahlığında bulunuyorlardı.
Ne garipdir ki, içlerinde "Velid ibni Muğire" gibi cin fikirli adamlar,
Hazret-i peygamber için şöyle diyorlardı:
"Biz Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl kâhin diyebiliriz ki, onun
sözleri asla kâhinin sözlerine benzemiyor. Biz ona nasıl mecnun diyelim ki, onda
asla cinnet alâmeti yoktur. Biz ona şair de diyemeyiz; çünkü biz şiirin bütün
kısımlarını biliriz. Onun sözleri bunlardan hiç birine benzemiyor. Ona büyücü
veya sihirbaz da diyemeyiz; çünkü o ne okuyup üflüyor, ne düğüm bağlıyor. Onun
neresi sihirbaza benziyor? Doğrusu bu dediklerimizin hiç biri ona yakışmıyor."
107- Birtakım hayırsız kimseler,
peygamberde görülen İlâhi nuları ve olgunluk hallerini anlayamayıp ondan
yararlanamadıkları gibi, başkalarının da yararlanmasına engel oluyorlardı. Fakat
zavallılar bilmiyorlar ki, Yüce Allah'ın güneşini hiç kimse perdeleyemez.
Allah'ın nurunu kimse söndüremez. Böyle tehlikeli hareketlerde bulunanlar ve
kötü kuruntu taşıyanlar yıkılıp giderler. Allah'ın nuru yine anlayış sahibi
mü'minlerin gönlünü aydınlatmaya devam edip gider. Dünya tarihi buna şahiddir.
108- Peygamberliğin on birinci yılı idi.
Peygamber Efendimiz yine hac mevsiminde kabileleri dine davet ediyordu. Medine
halkından ve Hazreç kabilesinden bir topluluğa "Akabe" denilen tepede rasgeldi.
Kendilerine İslâm dinini anlattı. Kalbleri duygulandıran ve aklı düşünmeye
götüren Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden bir mikdar okudu. O muhterem topluluk da,
İslâmiyetin ne yüksek bir din olduğunu anlayarak Allah'ın peygamberini
doğruladılar ve iman ettiler. Bir yıl sonra bunlardan beş kişi ile yine Medine
halkından diğer yedi kişi gelip "Akabe" isimli yerde Hazret-i Peygamberle
görüştüler. "Bundan sonra Yüce Allah'a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina
etmeyeceklerine, hiç kimseye iftirada bulunmayacaklarına, kız çocuklarını
öldürmeyeceklerine" dair Hazret-i Peygambere söz verdi, and içtiler. İşte bu
şekilde yapılan sözleşme'ye (and'a), "Birinci Akabe Bey'atı"
denir.
109- Birinci Akabe Bey'atını yapan ashab-ı
kiram Medine'ye döndüler, orada İslâmiyeti yaymaya başladılar. Peygamberliğin on
üçüncü yılında, Medine'deki Evs ve Hazreç kabilelerinden yetmiş üç erkek ile iki
hanım yeniden geldiler. Ebu Eyyüb El-Ensarî de bunların arasında idi. Peygamber
Efendimizle Akabe denilen yerde buluştular ve İslâmiyeti kabul ettiler. Ayrıca
Peygamber Efendimizi Medine'ye davet ettiler. Medine'ye şeref verdikleri zaman
da kendisini canları gibi koruyacaklarını ve emirlerine uyacaklarını,
müslümanların fakirlerine ve zayıflarına yardım edeceklerine yemin ederek
kabullendiler ve buna söz verdi, and içtiler. İşte bununla "İkinci Akabe
Bey'atı" meydana gelmiştir.
-
AYIN BÖLÜNMESİ VE MİRAÇ MUCİZELERİ
110- Ayın
iki parçaya ayrılması, peygamberliğin sekizinci yılında olmuştur. Şöyle ki:
Müşriklerden bir kısım kimseler, mehtaplı bir gecede, ayın ikiye ayrılıp sonra
birleşmesini Peygamber Efendimizden istediler. Böyle bir mucize gösterilmedikçe,
iman etmeyeceklerini söylediler. Hazret-i Peygamber de Yüce Allah'a dua etti. Ay
da, Yüce Allah'ın kudreti ile iki parçaya ayrıldı. Bir parçası Nur (Hira)
dağının bir tarafında, diğer parçası da öbür tarafında yüksekten göründü. Sonra
birleşip eski halini aldı. Bu mucizeyi, o gece bazı yolcular da görmüştü.
Mekke'ye geldikleri zaman bu olayı anlattılar. Ne yazık ki, müşrikler yine iman
etmediler. Bu olayı bir sihir sandılar. Oysa ki, Yüce Allah'ın kudreti her şeye
yeterlidir. Bir peygamber için mucize olmak üzere böyle bir olayı meydana
getirmesine ne engel vardır? Gökyüzünde nur saçan birçok yıldızların veya diğer
varlıkların güneşten ayrılarak onun çevresinde bir düzen kurduklarını bugünkü
alimler iddia edip duruyorlar. Artık bu üstün âlemleri yaratıp düzene sokan Yüce
Allah böyle bir mucizeyi yaratamaz mı?..
Çok yazıktır ki, inkarcı ve gafil insanlar, Yüce Allah'ın sonsuz kudretini
hudutlandırmış oluyorlar da, bundan haberleri olmuyor. Doğrusu böyle tabiatla
ilgili mucizeleri inkâr etmeye veya başka türlü yorumlamaya asla ihtiyaç yoktur.
Yazıklar olsun buna aykırı bir düşünceye sahib olanlara!..
111- Peygamberliğin on üçüncü senesinde de
"Miraç" mucizesi olmuştur. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem) Hazretleri, Medine'ye hicretlerinden sekiz ay önce Receb ayının yirmi
yedinci gecesi idi. Cibril-i Emin geldi ve "Burak"adında bi binit getirdi.
Peygamberimizi alıp Kudüs'deki "Mescid-i Aksa"ya götürdü. Oradan göklere
çıkardı. Peygamber Efendimiz nice âlemler gördü. Diğer peygamberlerin ruhları
ile görüştü. "Sidretü'l-Münteha" denilen makama kadar vardı. Yüce Allah'ın
birçok tecellisine kavuştu. Peygamberin kendisine ve ümmetine beş vakit namaz
farz kılındı. Aynı gece ve kısa bir zaman içinde evine geri getirildi.
Sabahleyin bu olağanüstü olayı insanlara haber verince, mü'minler onu tebrik
ettiler. Müşrikler ise, "Böyle bir şey olamaz" diyerek inkârda bulundular.
O bilgisiz ve düşüncesiz insanlar hayvanlara, taşlara ve ağaçlara
tapıyorlardı. Yüce Allah'ın kudretini de, bu taptıkları şeylerin kudretine ve
kuvvetine benzeterek böyle üstün bir olayın meydana gelmesine imkân
göremiyorlardı. Eğer bunlar, bu kâinatı yaratanın nasıl büyük bir yaratıcı
olduğunu biraz bilseler ve eğer o hikmet sahibi Allah'ın şu üstümüzdeki sonsuz
boşlukta milyonlarca büyük küçük küreleri tutup büyük bir hızla hareket
ettirmekte olduğunu düşünselerdi, böyle bir mucizeyi inkâra gerek görmezlerdi.
Zavallı insanlar!.. Kendi yapacakları taşıtlarla, füzelerle Merih'lere ve
Zühre'lere yükselip çıkabileceklerini düşündükleri halde, Miraç olayının sadece
Allah'ın kudreti ile olmasını nasıl uzak görebilirler?..
Şüphe yok ki, Yüce Allah'ın gücü her şeye yeter.
-
İSLAMİYETİN MEDİNE'DE YAYILMASI VE
MÜSLÜMANLARIN ORAYA HİCRETİ
112-
Medine'nin eski adı "Yesrib" idi. Oraya Yemen'in Ezd kabilesinden bir toplum
gelip yerleşmişlerdi. Bu toplumun başkanı olan Haris ölünce, Evs ve Hazreç
adlarındaki iki oğlunu bırakmıştı. O toplum da ikiye ayrıldı. Bir kısım Evs,
diğer bir kısmı da Hazreç'e bağlandı. Böylece Medine'de Evs ve Hazreç adında iki
kabile türemiş oldu. Daha sonra bunların arasına şiddetli düşmanlık girdi. Daima
birbirleriyle çarpışıp dururlardı. Dünyayı verseler aralarını bulmak ve
kalblerini birleştirmek mümkün değildi. Fakat ne zaman ki İslâmiyet nurları
parlamaya başladı, hemen o eski düşmanlığı unuttular. Bu düşmanlık yerine bir
sevgi ve bir kardeşlik meydana geldi. Birbirine din bağı ile bağlandılar ve
birbirinin selâmetine,mutluluğuna çalıştılar. Böylece ortak düşmanları olan
Yahudilere üstün geldiler.
İşte İslâmiyet Medine'de bu iki kabile arasında günden güne hızla yayılıyordu.
Ashab-ı kiramdan ''Umeyr oğlu Mus'ab" bunlara Kur'ân-ı Kerîm ve İslâm ahlâkını
öğretmek için Medine'ye gönderilmişti. Sonra Başkanları olan "Sa'd ibni Muaz ve
Üseyyid ibni Hudayr" de müslüman olunca, bu iki kabile arasında İslâm olma
nimetine kavuşmayan kalmamış gibiydi.
113- Mekke'deki müslümanlar, müşriklerden
çekilemeyecek derecede eziyet görüyorlardı. İkinci Akabe Bey'atından sonra, azar
azar gizlice Medine'ye hicrete başladılar. Yalnız Hazret-i Ömer Mekke'den
çıkacağı zaman Kabe'yi ziyaret edip orada toplanmış bulunan müşriklere açıkça
şöyle söyledi: "Siz ne akılsız kimselersiniz ki, taştan ve ağaçtan yapılmış
şeyleri mabud tanıyorsunuz!.. İşte ben gidiyorum... Babasını evlâdsız, evlâdını
babasız, karısını kocasız bırakmak isteyenler varsa, beni izlesin." Bu konuşmayı
açıktan yaparak çıkıp gitmişti.
Medine-i münevvere'ye hicret eden ashab-ı kirama, Muhacirin (göç edenler)
denir. Medine halkından olan ashab-ı kirama da Ensar (yardım edenler) denir. Bu
zatlar muhacirlere çok büyük yardımlarda bulundukları için kendilerine "Ensar"
unvanı verilmiştir. Yüce Allah hepsinden razı olsun.
-
PEYGAMBERİMİZİN MEDİNE'YE
HİCRETLERİ VE ORADAKİ BAZI ÇALIŞMALARI
114-
Peygamberliğin on dördüncü yılı idi. Mekke'deki müslümanlar Medine'ye hicret
etmişlerdi. Mekke şehrinde yalnız Hazret-i Peygamber ile aile halkı ve Hazret-i
Ebû Bekir ile Hazret-i Ali kalmışlardı.
Müslümanların böyle Medine'ye gidip orada bir kuvvet meydana getirmeleri,
Mekke'deki gayrimüslimleri düşündürüyordu. Darü'n-Nedve denilen bir binada
toplandılar. Müslümanların en büyük düşmanı olan Ebû Cehil adındaki şahsın
sözüne uydular. Hazret-i Peygamberi öldürmeye karar verdiler. Her kabileden bir
şahıs ayrılarak geceleyin Hazret-i Peygamberin evini kuşattılar. Uyumasını
bekliyorlardı, onu öldüreceklerdi.
İşte o gece, Cibril-i Emîn geldi, durumu Hazret-i Peygambere bildirdi ve
Medine'ye hicret için kendisine izin verildiğini söyledi. Hazret-i Peygamber
kendi yatağına Hazret-i Ali'yi yatırdı. Yerden bir avuç toprak alıp dışarda
bekleyen müşriklerin üzerlerine saçtı. Hiç birisi görmeksizin aralarından çıkıp
gitti. O gece bir yerde kaldı. Gündüzün öğle vakti Hazret-i Ebû Bekir'in evine
gitti ve beraberce hicret edeceklerini müjdeledi.
115- Rebiülevvel ayının ilk günleri idi.
Peygamber Efendimiz Hazret-i Ebû Bekir ile geceleyin Mekke'den çıktılar.
Mekke'ye bir saatlik uzaklıkta bulunan "Sevr" dağına gittiler. Orada "Athal"
denilen bir mağarada saklandılar. O gece orada kaldılar. Mekke müşrikleri durumu
öğrenince, Hazret-i Peygamberin peşine düştüler. Her tarafı yokladılar. Öyle ki,
bu mağaranın yanına bile geldiler. Fakat mağaranın kapısına örümcekler hemen
ağlarını örmüş, güvercinler de oracıkta yuva kurmuşlardı. Orada kimsenin
bulunamayacağını anlayarak geri döndüler. Bu bir mucize idi.
Sonra Peygamber Efendimiz muhterem arkadaşı ile mağaradan çıktı. Daha önce,
Abdullah ibni Ureykıt adında biri aracılığı ile hazırlanmış oldukları iki
deveden birine Hazret-i Peygamber ile Hazret-i Ebû Bekir, diğerine de Hazret-i
Ebû Bekir'in oğlu Abdullah ile "Âmir ibni Füheyre" binerek Medine tarafına
yöneldiler. Yolda birçok üstün haller meydana geldi.
116- Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi
ve sellem) Efendimizin Mekke'den çıkmış olduğunu öğrenen müşrikler, Peygamberi
ve arkadaşı Ebû Bekir'i yakalayıp getirecek kimselere yüz deve vereceklerini
ilân etmişlerdi. Bunu almak için Benî Müdliç aşiretinden "Süraka" adında birisi
Peygamberimizin arkasına düştü. Kudeyd denilen yerde Peygamberimize yetişti.
Fakat atının ayakları dizlerine kadar yere battı. Bundan davranışının kötü
olduğunu anladı. Peygamberimizden güvenlik sözü istedi ve onu peygamberden aldı,
bu şekilde kurtuldu. Mekke'nin Fethinde de İslâmiyeti kabul etti.
Benî Eslem kabilesinde "Büreydetü'bnü'l-Huseyb" adındaki biri de, yetmiş kadar
atlı ile Hazret-i Peygamberi yakalatmak sevdasına düştü. Fakat Hazret-i
Peygambere yetişince, fikrini değiştirdi. Kalbinde iman parlamaya başladı, beyaz
sarığını çözdü: "Ey Allah'ın Resulü! Sizin
böyle bayraksız yürümenize gönlüm razı olmuyor; izin veriniz de, alemdarınız
(sancaktarınız) olmak şerefine kavuşayım," dedi ve aldığı izin üzerine,
sarığını kargısının ucuna bağladı. Medine'ye bir saat uzaklıkta olan "Kuba"
köyüne kadar Peygamberin yanından ayrılmadı. İslâmın ilk bayrağı bu mübarek
sarıktır.
117- Peygamberimizin Medine'ye varacağını
Medineliler işitmişti. Her sabah Medine dışına çıkar, sıcaklar basıncaya kadar
beklerlerdi. Bir pazartesi günü, Hazret-i Peygamber ile mağara arkadaşı Ebû
Bekir'in gelmekte oldukları görüldü. Hemen karşılamaya koştular ve Kuba köyünde
onlarla buluştular.
Peygamber Efendimiz Kuba'da üç gün kaldı ve meşhur Kuba mescidini yaptırdı.
İslâmda yapılan ilk mescid budur. Sonra Hazret-i Ali arkadan yetişip Kuba'da
Hazret-i Peygamberle buluştu. Ashab-ı kiramdan meşhur "Selman-ı Farisî" de
Kuba'ya gelip İslâm dinini kabul etti.
118- Peygamber Efendimiz, Rebiülevvel
ayının on altısına raslayan bir cuma günü idi ki, sabahleyin müslümanlardan yüz
kişi ile Kuba'dan ayrılıp medine'ye yürüdüler. Yolda "Ranuna" denilen derenin
üst tarafına indiler. Peygamber Efendimiz orada çok açık ve güzel hutbe okuyup
cuma namazını kıldırdı. Hazret-i Peygamberin ilk kıldırdığı cuma namazı budur.
Peygamber Efendimiz, o gün Medine'ye şeref verdiler. O gün müslümanlar için
bayram olmuştu. Her ağızdan: "Ya Resûlallah" Hoş geldiniz," sesleri
yükseliyordu. Her yüzde bir neşe ve sevinç parlıyordu. Güzel şiirler okunuyordu.
Ensar-ı kiramdan her biri: "Ya Resûlallah! Benim evimi şereflendir," diye
yalvarıyordu. Fakat Peygamber Efendimiz, hiç birinin gönlü kalmasın diye:
"Devemi bırakınız, Yüce Allah tarafından görevlendirildiği tarafa gidiyor.
Bakalım nerede duracak!" buyurdu. Deve de önce "Malik ibni Neccar"ın evi
önündeki boş arsada çöktü. Sonra kalkıp Beni Neccar'dan "Halid Ebû Eyyüb El-Ensarî'nin
evinin önünde çöktü. Oradan da kalkıp yine eski yerine dönerek orada durdu.
Peygamber Efendimiz: "İnşallah konağımız burasıdır," diyerek Hazret-i Halid'in
evine şereflendirdi. Yedi ay o evde oturdu.
119- Ensar-ı kiram (Medineli ashab), her
gün peygamberi ziyaret ederek nöbetle yemek getirir ve hizmette bulunurlardı. O
süre içinde, adı geçen boş arsa on miskal altına satın alınarak üzerinde bir
mescid bina edildi. Bugün imarına pek büyük önem verilerek yapılmış olan Mescid-i
Nebevi (Peygamberin Mescidi) işte aslen bu mübarek mesciddir. Bunun çevresinde
yapılmış olan hücreler (odalar) tamamlanınca Peygamber Efendimiz bunlara
taşındı. Mekke'de kalmış olan mü'minlerin annesi Hazret-i Sevde ile
Peygamberimizin diğer aileleri Medine'ye getirildi. Artık Medine-i Münevvere bu
mübarek mü'minlerin ikinci yurdu olmuştu.
Müslümanlar tarafından kubul edilen "Hicrî Tarih", Peygamber Efendimizin
Medine'ye hicret ettikleri yılın Muharrem ayından başlar. Bu tarihten itibaren
müslümanlar için pek parlak bir ilerleme ve açılma devresi başlamış oldu.
120- Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi)
yapıldıktan sonra, ashab-ı kiram toplanıp beş vakit namazı cemaatla kılmaya
başlamışlardı. Fakat namaz vakitlerini ilân edip bildirmek gerekiyordu. Başka
milletlerin ibadete çağrı için boru öttürmek, çan çalmak, yüksek bir yerde ateş
yakmak gibi kabul etmiş oldukları anlamsız işaretler İslâmiyete yakışmazdı. Bir
aralık Hazret-i Ömer'in teklifi ile: "Essalâte Camiaten (topluca namaza)" diye
seslenildi. Sonra Ensar-ı kiramdan Abdullah ibni Zeyd'e rüyasında bildiğimiz
şekilde ezan öğretildi. Hazret-i Ömer de böyle bir rüya gördü. Peygamber
Efendimiz bunu işitince: "İnşaallah bu rüya hakdır, namaza böyle çağrılmalıdır,"
diye emretti. Sonra bu rüya, Allah'ın vahyi ile de sağlamlaştırıldı. Artık namaz
vakitleri bu şekilde ilân edilir oldu.
Yeryüzünda namaz vakitleri değişik saat ve zamanlara rast geldiği için, hiç
bir saat yoktur ki, orada, Muhammedi Ezan okunmasın. Bu şekilde Yüce Allah'ın
birliği ve büyüklüğü, Peygamberimizin elçiliği, namazın kurtuluşa sebeb olduğu
bütün insanlık âlemine yüksek bir sesle ilân edilmiş oluyor.
Peygamber Efendimiz ilk müezzini Bilâl Habeşî'dir. Ebu Mahzure Samure İle Amr
ibni Ümmi Mektüm ve Sa'dü'l-Karaz da Peygamberimizin müezzinlerindendir. (Radıyallahu
Teâlâ anhüm).
-
PEYGAMBERİMİZİN CİHADA MEZUNİYETİ
VE BAŞLICA DÜŞMANLARI
121-
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, bütün âlemlere rahmettir. O, insanlık
âlemini bir kardeşlik düzeni üzere yaşatmak ve yükseltmek isterdi. Cehalet
karanlıkları içinde kalmış insanları hidayet nurları ile aydınlatmaya çalışırdı.
Bunun için kavmine çok güzel öğütler verdi. On üç senede çok yumuşaklık ve
tatlılık gösterdi. Ne yazık ki, onlardan birçokları bu mutlu hayatın kıymetini
bilemediler. Müslümanların canlarına saldırmaktan geri durmadılar. Sonunda
onları yurdlarından çıkmaya da mecbur bıraktılar. Fakat bununla da yetinmediler.
Diğer Arab kabilelerini de müslümanların aleyhine kışkırttılar. Bazı şairleri
alet kullanarak müslümanların şereflerine dil uzatmaktan çekinmediler. Artık
öğüt ve tatlılıkla hareket etmek zamanı geçmiş, müslümanlar kuvvet bulmuş, İslâm
fazilet ve medeniyetini bütün dünyaya yaymak zamanı gelmişti.
122- Hicretin birinci yılı idi. Yüce Allah
tarafından cihad için müslümanlara izin verildi. İslâm dinini söndürmek
isteyenlere karşı kuvvet kullanılmasına müsaade edildi. Bunun üzerine birçok
savaşlar yapıldı, düşmanlara karşı birlikler gönderildi. Bütün bunlar, İslâm
varlığını koruma yolunda yapılmıştır.
Peygamber Efendimizin bizzat bulunduğu savaşlara "Gazve" denilmiştir ki, bunun
çoğulu "Gazevat'dır. Ashab-ı kiramdan bir zatın kumandası altında savaşa giden
az bir kuvvete de "Seriyye" adı verilmiştir. Bir Seriyye, beş kişiden dört yüz
kişiye kadar olan seçkin askeri bir birlik demektir.
Peygamberimizin gazveleri (savaşları) sayı olarak yirmi yedidir. Seriyyelerin
sayısı da kırk dört veya elli altıdır. Biz bunların önemleri hakkında biraz
bilgi vereceğiz.
123- Peygamber Efendimizin karşısında
bulunan başlıca düşmanlara (gayrimüslimlere) gelince, bunlar üç sınıf idiler.
Şöyle ki:
Birinci sınıf: Mekke'de bulunup da henüz iman
etmemiş olan Kureyş kabilesi idi. Bunlar baştan beri müslümanların en büyük
düşmanı kesilmişlerdi. Peygamber Efendimiz Mekke'de bulunduğu süre içinde onları
tatlılıkla ve hoş bir şekilde öğütlerle yola getirmeğe çalıştı. Fakat bunların
düşmanlık ve saldırıları hicretten sonra da devam ettiğinden, artık onlara karşı
silâh kullanılmasına mecburiyet görülmüştür.
İkinci sınıf: Tarafsızlar idi. Bunlar, işin
sonunu gözlüyorlardı. Bunların bir kısmı müslümanları severdi. Benî Hüzaa
gibi... Diğer bir kısmı da müslümanların ilerlemesini istemezdi. Benî Bekr
kabilesi gibi...
Üçüncü sınıf: Bunlar müslümanlara sulh ve anlaşma
yapan Yahudi kabileleri idi. Benî Kurayza, Benî Nadir, Benî Kaynuka kabileleri
gibi.
Bunlar hicretin birinci yılında Hazret-i Peygamberle sözleşme yapmışlardı.
Müslümanlara asla saldırmayacaklardı. Buna karşılık da, kendileri dinî
ayinlerini serbestçe yapabilecekler, mal ve canları korunmuş olacaktı. Fakat
bunlar verdikleri sözde durmadılar. Müslümanların aleyhinde bulunmuşlardır.
124- Yukardaki üç sınıftan başka bir de
"Münafıklar Topluluğu" meydana çıkmıştı. Bunlar görünüşte müslüman idiler; fakat
içerden müslümanlığın aleyhinde bulunuyorlardı, bozgunculuk çıkarıyorlardı.
Hazreç kabilesinden "Abdullah ibni Ubeyy ibni Selül" ve Evs kabilesinden "Haris
ibni Süheyl" gibi...
Bir de, bazı şairler vardı. Bunlar önceden kabilelerinin en büyük adamları
sayılıyordu. Yazdıkları şiirlerle insanların fikirlerine hakim bulunurlardı.
Bunlar cahiliyet duygusu ile müslümanların aleyhine şiirler söylerler,
putperestliği överlerdi. "Übeyyetü'bnü Ebi Salt" bunlardandı.
Bu gayrimüslim şairlere karşı, müslümanların da pek seçkin şairleri vardı.
Bunlar İslâm dinini savunurlar, gayrimüslim şairlere cevab verirlerdi. Ensar'dan
"Hassan ibni Sabit, Kâ'b İbni Malik, Abdullah ibni Revahe" gibi...
-
MÜSLÜMANLARIN İLK SANCAKTARI VE
İLK SERİYYESİ
125-
Mekke'de bulunan gayrimüslimler, müslümanları bu mübarek yurdlarından
çıkarmışlar, mallarını ellerinden almışlar, canlarına da düşman kesilmişlerdi.
Yüce Allah buna karşılık cihada izin vererek bunların mallarını, canlarını ve
yurdlarını müslümanlara helâl kılmıştır.
Bunun için hicretin ikinci yılında, Mekkelilerin ticaret için Şam'a
gönderdikleri bir ticaret kervanına taaruz edilmesine karar verildi. Böyle
yapılmakla, düşmanların müslümanlar aleyhindeki tecavüz hareketleri son bulacak,
kuvvet ve cesaretleri de kırılacaktı.
Peygamber Efendimiz altmış süvari ile bu kafileyi izlemeye çıktı. "Benî Damre"
kabilesinin yurduna kadar vardı. Fakat kafileye raslanamadı. Beni Damre kabilesi
ile karşılıklı yardımlaşma esası üzerine bir sözleşme yapıldı ve Medine'ye
dönüldü.
Bu sefer esnasında Peygamber Efendimizin amcası Hazret-i Hamza sancaktar tayin
edilmiştir. Kendisine beyaz bir sancak verilmişti. İşte müslümanların ilk
sancaktarı Hazret-i Hamza'dır. İlk sancağı da bu sancaktır.
126- Yine hicretin ikinci yılı idi. Ebu
Cehil'in idaresi altında Şam'dan Mekke'ye bir Kureyş kervanı dönmüş bulunuyordu.
Bunu vurmak üzere Hazret-i Hamza'nın kumandası altında otuz kişilik bir kuvvet
hazırlandı. Bu kuvvet, üç yüz kişiden ibaret olan Kureyş kabilesine ansızın
rastgeldi. Aralarında savaş çıkacağı sırada, iki tarafla da barışık bulunan "Cüheyne"
kabilesinden Amr oğlu Mecdi ortaya çıktı; yatıştırıcı sözlerle bunların arasını
buldu ve anlaştırdı. İslâm birliği bir ganimet sağlayamadı. Fakat kendisinden
sayıca on kat fazla olan bir düşmanı korkutup anlaşmaya mecbur etti. Bu bakımdan
maneviyat yönünden büyük bir başarı kazanmış oldular.
İşte ilk İslâm seriyyesi de bu otuz kişilik kuvvettir.
-
BİRİNCİ VE İKİNCİ BEDİR SAVAŞLARI
127-
Kureyş kabilesinden bir seriyye (çete), Medine ve civarına kadar sokulup
müslümanların hayvanlarını vurmuşlardı. Peygamber Efendimiz bunu öğrenince,
Hazret-i Ali'yi sancaktar tayin ederek Muhacirlerden bir birlik ile bu çeteyi
izlemeye çıktı. Bedir denilen yere kadar gittiler. Fakat çete savuşup
gittiğinden, geri döndüler. İşte buna Birinci Bedir Savaşı denmiştir.
128- İkinci Bedir savaşına gelince, bu da
hicretin yine ikinci yılı Ramazan ayında olmuştur. Buna "Bedr-i Kübra" da
denilir. Şöyle ki:
Peygamber Efendimiz, Mekkelilere ait olup Şam'dan geri dönmüş bulunan bir
ticaret kafilesini elde etmek için üç yüz beş kişi ile Medine'den "Revha"
denilen yere çıkmıştı. Bu askerlerin altmış dördü muhacirlerdendi. Geri kalanı
da Ensar'dandı.
Müslümanların ilk ordusunu bunlar teşkil ediyordu. Ticaret kafilesi bunu
öğrenince, başka bir yola saparak Mekkelilere haber göndermişlerdi. Mekkeliler
dokuz yüz elli kişilik bir ordu ile kafileyi kurtarmaya koştular. Kafilenin
Bedir'den savuşup kurtulduğunu öğrendikleri halde, sadece Ebu Cehil'in ısrarı
üzerine geri dönmediler. Bedir'e kadar geldiler. Müslümanlarla savaşmak
istiyorlardı.
129- Peygamber Efendimiz, düşmanın bu
hareketini öğrendi. Ashabı ile müşavere (danışma) yaptı. Kafileyi mi izleyelim,
Kureyş ordusuna karşı mı çıkalım? Yüce Allah bunlardan birini bana va'd
etmiştir, buyurdu. Ashabdan bazıları, biz böyle bir kuvvetle savaşacağımızı
bilmiyorduk, yoksa daha hazırlıklı olurduk, diyerek kafileyi izlemek istediler.
Fakat Hazret-i Peygamberin savaş etmeye meyilli olduğunu anlayınca: "Ya
Resûlallah! Biz sana bağlıyız; sen ne tarafa yürürsen, biz de seninle beraberiz.
Denizlere atılacak olsan, biz de beraber atılırız," şeklindeki sözleri ile
dinlerindeki sağlamlığı ve Hazret-i Peygambere olan bağlılıklarını isbat
ettiler.
Böylece İslâm ordusu Bedir'e doğru yürüdü. Peygamber Efendimiz mübarek elleri
ile: "Burası Kureyş'ten falanın, şurası da falanın ve falanın öldürüleceği
yerdir," diyerek işaret etti. Sonra hep öyle oldu.
130- Düşman ordusu önceden Bedir suyunu
tutmuş olduğundan İslâm ordusu susuz kalmıştı. Yüce Allah o gece müslümanlara
tatlı bir uyku verdi. Karşılarında düşman yokmuş gibi, korkusuzca uyuyup
yorgunluklarını giderdiler. Ertesi gün de yağmurlar yağdı, dereler aktı.
Müslümanlar su sıkıntısından kurtuldular. Bulundukları yer savaşa elverişli bir
hale geldi. Nihayet savaş başladı. Düşman tarafından atılan bir ok ile Hazret-i
Ömer'in azadlısı olan "Mihca" şehid düştü. Peygamber Efendimiz, "Mihca
şehidlerin seyyididir," buyurmuştur. Müslümanlardan savaş meydanında ilk şehid
budur. Allah ondan ve diğerlerinden razı olsun...
131- Peygamber Efendimiz:"Allah'ım!
Müslümanlara zafer ver. Eğer bugün bu İslâm topluluğunu helak edersen,
yeryüzünde sana ibadet edecek kimse bulunmayacaktır," anlamında dua etti ve
yerden bir avuç ufacık taşlar alarak,' Yüzleri kara olsun" deyip düşmanların
üzerine saçtı. Bu taşlardan her biri bir mucize olarak müşriklerden birinin
gözüne veya kulağına isabet etti. Sonunda düşman ordusu fena bir halde bozuldu.
Hain Ebu Cehil iki müslüman genç tarafından öldürüldü. Düşmandan yetmiş kişi
öldürülmüş, yetmiş kişi kadar da esir alınmıştı. Müslümanlar ise, on dört şehid
vermişlerdi.
Düşmandan alınan esirlerin bir kısmı para karşılığında, bir kısmı da parasız
azad edilmişti. Bazıları da, Ensar'dan on çocuğa yazı öğretmek şartı ile azad
edilmişti. Esirleri öldürmeye Peygamber Efendimiz razı olmamıştı.
132- Bedir savaşının İslâm tarihinde önemi
pek büyüktür. Bu savaşa birçok melekler katılmış, müslümanların kuvvetini
artırmışlardı.
Bedir savaşında düşman ordusu, İslâm kuvvetinin üç mislinden fazla idi. Fakat
yine de İslâm ordusuna yenildiler. Çünkü düşmanların arasında kavmiyet
(ırkçılık) duygusundan, cahilce bir gururdan başka bir bağ yoktu. Müslümanlar
ise dine ve insanlığa hizmet etmek arzusunda idiler. Aralarında din bağlılığı
vardı. Manevî kuvvetleri çok yüksek idi. Şehidlik rütbesinin çok yüksek olduğuna
inanmışlardı. Baş kumandanları olan Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem) Efendimizin her emrine itaat ediyorlardı. Din uğrunda can vermeyi
mutluluk biliyorlardı. İşte bu duygularla parlak bir zafere ulaştılar.
Müslümanlar kuvvet buldu. Birçok kimseler gelip İslâmı kabul etti.
Bedir savaşında bulunan ashab-ı kiram ile özürlerinden dolayı bulunamayan
sekiz kişiye "Ashab-ı Bedir" denir ki, bunların hepsi üç yüz on üç sahabidir.
Seçkin ashab arasında bunların dereceleri pek yüksektir. Yüce Allah onların
hepsinden razı olsun.
-
BENİ KAYNUKA VE UHUD SAVAŞLARI
133-
Peygamber Efendimiz, Medine'nin "Aliye" denilen bölgesinde oturmakta olan Beni
Kaynuka Yahudileri ile sözleşme yapmıştı. Sonra bir müslümanı haksız yere
öldürerek verdikleri sözü bozdular. İslâmiyetin ilerlemesinden telâşa
düşmüşlerdi. Müslümanlar arasında gizlice bozgunculuk yapıyorlardı.
Peygamber Efendimiz onların reislerini çağırarak ona şöyle dedi: "Ey Kaynuka
Oğulları! Benim gerçek bir peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki,
Kureyş'in (Bedir'de) uğradığı felâkete uğramıyasınız." Onlar da şu cevabı
vermişlerdi: "Sen bizi Kureyş gibi savaş bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa
hazırız."
Bunun üzerine İslâm ordusu, hicretin ikinci yılında onların çok sağlam olan
kalelerini on beş gün kuşattı. Teslime mecbur oldular ve aldıkları izin üzerine
yedi yüz kişi oldukları halde Şam tarafına çıkıp gittiler. Kendilerinden alınan
ganimet mallarının beşte biri ilk olarak Devlet Hazinesine yatırıldı. Geri
kalanı da gaziler arasında bölüşüldü.
134- Uhud Savaşına gelince: Bu savaş
hicretin üçüncü yılında olmuştur. Şöyle ki: Mekke'de bulunan gayrimüslimler
toplanmışlar. Üç bin kişiden ibaret bir oldu ile Medine'ye yakın Uhud dağının
civarına kadar gelmiş ve yerleşmişler. Bedir savaşının acısını çıkarmak
istemişlerdi. Yanlarında on beş kadın da vardı.
Peygamber Efendimiz bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın
boğazlandığını, Zülfikar adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığını ve
arkasına sağlam bir zırh giyip elini o zırhın yakasına soktuğunu gördü. Bu
rüyayı tabir ederek: "Boğazlanan sığır, ashabdan bazılarının şehid olacağına,
kılıcımdaki gedik de Ehl-i Beytimden birinin şehid olacağına, sağlam zırh da
Medine'ye işarettir." buyurdu. "Bunun için Medine'den çıkmayalım. Düşman
saldırırsa, savunma yapalım," diye öğütledi.
Medine'nin her tarafı bina ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde
bulunduğundan bu şekilde hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir savaşında
bulunmamış gençler, bu defa düşmanla çarpışarak cihad şerefine kavuşmak
istediler. Yüce Allah'ın aslanı olan Hazret-i Hamza'nın da Medine'de kapanıp
kalmaya gönlü yatmıyordu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Medine dışına
çıkmaya karar verdi ve üstüste iki zırh giydi. Kılıcını kuşandı.
135- Hazret-i Peygamberin tavsiyesine
aykırı olarak fikir yürütenler pişman olup: "Ya Resûlallah! Biz senin emrine
bağlıyız, nasıl uygun görürseniz öyle yapalım," dediler. Fakat Hazreti
Peygamber:
"Silâhını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek, bir peygambere
yakışmaz," buyurdu ve bin kişiden ibaret bir kuvvetle şehir dışına çıktı.
Münafıkların başı olan Ubeyy İbni Selül'ün oğlu Abdullah: "Resûlüllah
gençlerin sözüne uydu da şehir dışına çıktı," diyerek başlarında bulunduğu üçyüz
münafıkla geri döndü. İslâm ordusundaki kuvvetin sayısı yedi yüze indi.
136- Nihayet iki ordu karşılamıştı.
Peygamber Efendimiz, ashabdan Cübeyr oğlu Abdullah'ı elli ok atıcı ile bir
derenin ağzında görevlendirdi. Onlara şu talimatı verdi: "Buradan düşmanın
saldırısı beklenir. Sakın benden emir almadıkça ayrılmayınız." Savaş sonunda
düşman fena bir şekilde bozularak kaçmaya yüz tutmuştu. Abdullah'ın kumandası
altındaki erler, düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arkalarına düşmek ve
ganimet malı almak istediler. Komutanlarının emrini dinlemeyerek dağıldılar.
Düşman bunu görünce, o dereden İslâm ordusunun sol yanına saldırdı. İslâm
ordusunda ansızın bir yenilgi baş gösterdi. Bu esnada Hazret-i Hamza ile daha
birçok sahabi şehid olmuştu.
Peygamber Efendimiz savaş meydanında yalnız kalmıştı. Yanlarında birkaç kişi
bulunuyordu Mübarek dudağı yarılmış, bir dişi kırılmış, zırhının iki halkası
kırılmış ve güllerden daha nazik olan vücuduna saplanmıştı. Bir ara
Peygamberimizin şehid düştüğüne dair bir haber yayılmıştı. Bu esnada Hazret-i
Ali, Peygamberimize saldıran düşman kuvvetlerini geri püskürtüyordu. Sa'd ibni
Ebi Vakkas da düşmana ok atıp duruyordu. Ummü Ümare denilen "Nesibe" adındaki
muhterem kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu.
Hazret-i Peygamberi düşmanlardan koruyordu.
137- Peygamber Efendimizin şehid
edildiğine dair yayılan haberden dolayı, müslümanlar büsbütün perişan olmuş, her
biri kendi başının çaresine düşmüş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi
hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Oysa ki, Peygamber Efendimiz savaş
meydanında Yüce Allah'ın koruması ile ayak diretiyordu. Bu durumu ilk önce
ashabdan Kâ'b ibni Malik görmüştü. "İşte Resûlullah! Hamd olsun sağ ve
selâmette!" diye seslenmişti. Bunun üzerine müslümanlar tekrar toplanmaya
başladılar. Düşmanın saldırısını kırdılar.
Düşman daha fazla savaşmaya cesaret edemeyip geri döndü. Yirmi iki kadar ölü
vermişlerdi. Müslümanların şehidleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu mübarek
şehidler, birer, ikişer ve üçer olarak gömüldü. Yüce Allah hepsinden razı olsun.
138- Müslümanlar Uhud savaşında yenilgiye
uğrayarak üzgün bir şekilde Medine'ye dönmüşlerdi. Fakat bu savaş onlar için bir
uyarı olmuştu. Çünkü içlerinden bir kısmı, Hazret-i Peygamberin arzusuna aykırı
olarak şehirden dışarı çıkmak istemişti. Bir kısmıda korumakla
görevlendirildikleri yeri bırakıp ganimet peşine düşmüştü. Böylece savaşın
sonunda, Hazret-i Peygambere uymamanın ve verilen görevi yerine getirmemenin ne
kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi. Gelecekte müslümanlar için bir ibret
levhası ve bir uyanma dersi oldu. Bir de savaş sonunda gerçek müslümanlar
seçilmiş oldu, münafık olanlar anlaşıldı. Dost düşman belirlendi.
-
BENİ NADİR, HENDEK VE BENİ KURAYZA
SAVAŞLARI
139- Benî
Nadir Yahudileri, Medine'ye iki saat uzakta olan "Zühre" köyünde otururlardı.
Müslümanların aleyhinde çalışmamak üzere verdikleri sözü bozmaya başladılar.
Uhud savaşında da, fikirlerini büsbütün bozdular. Yayılan uyarmaları
dinlemediler. Hicretin dördüncü yılı Rebiülevvel ayında, Hazret-i Peygamber
tarafından kaleleri on beş gün kuşatıldı. Aldıkları izin üzerine, bir kısmı
Hayber'e, bir kısmı da Şam ve Filistine gittiler.
140- Hendek savaşına gelince, bu da
hicretin beşinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Yahudilerin teşvikiyle, Kureyş
topluluğu diğer birtakım kabileleri birlikleri içine alarak on bin kişiden fazla
bir ordu ile Medine'ye doğru yürüdüler.
Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ashab-ı kiramla
istişarede bulundu. Selman-ı Farisî'nin tavsiyesi üzerine Medine şehrinin düşman
gelecek yönüne hendek kazdılar ve savunma durumuna geçtiler. Hendek kazma işinde
Peygamberimiz de arkadaşları ile çalışıyordu. O sırada büyük bir kaya çıkmış,
çalışmaya engel olmuştu. Durumu Peygamber Efendimize bildirdiler. Hazret-i
Peygamber mübarek eline aldığı bir balyozu, "Bismillah" diyerek kayaya indirdi.
Kayanın üçte birini kopardı. Kayadan bir kıvılcım çıkıp Yemen tarafına sıçradı.
Peygamber Efendimiz: "Allahu Ekber, bana Yemen'in anahtarları verildi. Şu anda
San'anın kapılarını görüyorum," dedi. Sonra "Bismillah" diyerek bir daha vurdu.
Kayanın bir parçası daha koptu. Bu defa da çıkan kıvılcım, Şam tarafına sıçradı.
Hazret-i Peygamber: "Allahü Ekber, bana Şam'ın anahtarları verildi. Şam'ın
kırmızı köşklerini görüyorum." dedi. Bir daha vurunca, kaya büsbütün parçalandı.
Bu defa da çıkan kıvılcım İran tarafına sıçradı. Peygamber Efendimiz: "Allahü
Ekber, bana Fars bölgesinin anahtarları verildi. Medayin'de Kisra'nın beyaz
köşklerini görüyorum," dedi. Sonra Selma-ı Farisî Hazretlerine şöyle buyurdu:
"Ey Selman! Bu fetihler benden sonra ümmetime nasib olacaktır." Doğrusu bu
müjdeyi verdiği gibi oldu.
Diğer taraftan münafıklar da: "Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bize,
Kayser'in ve Kisra'nın hazinelerini va'd ediyor. Biz ise, Medine'nin dışına
çıkamayıp hendek kazmakla uğraşıyoruz," diye mırıldanıyorlardı.
141-İki hafta içinde Hendek işleri
bitmişti. Düşman da görünmeye başladı. Fakat önlerine çıkan hendeği görünce
şaşırdılar. O zamana kadar Arabistan'da böyle bir savaş usulü görülmemişti.
Hendeği geçmek isteyenler, beri taraftan ok ve taşlarla engelleniyorlardı.
Hendeği atlayarak beri tarafa geçen ve bir bölük süvariye denk tutulan Amr İbni
Abdi Vud adında bir düşman eri, müslümanlara meydan okumaya başladı. Benimle
çarpışacak er varsa, karşıma çıksın, dedi. Karşısına çıkan Hazret-i Ali (kerremellahu
vechehu) tarafından çatışma sonunda öldürüldü.
Kuşatma on beş gün kadar uzadı. Mevsim soğuktu. Düşmana usanç gelmeye
başlamıştı. Bir gece çıkan şiddetli bir fırtına ile çadırları alt-üst oldu.
Artık ertesi gün dağılıp gittiler. Bıraktıkları yiyecekleri ve develeri
müslümanlar elde ederek kıtlık sıkıntısından kurtuldular. Bu Hendek savaşında
müslümanlar beş şehid vermişlerdi. Düşmanın da dört eri ölmüştü.
Hendek savaşında, Necd diyarında bulunan Gatfan ve Beni Eslem gibi birçok
kabileler düşmanla birlikte olmuşlardı. Bunun için bu savaşa "Ahzâb Savaşı" da
denilmişti. Bundan sonra meydan artık müslümanlara kalmıştı.
142- Benî Kurayza savaşına gelince: Bu da
Yahudilerin hiyanetinden ileri gelmişti. Şöyle ki: Medine'ye yakın bir köyde
oturan "Benî Kurayza" Yahudileri, Hendek savaşında düşmanlarla birleşmiş,
önceden Hazret-i Peygamberle yapmış oldukları sözleşmeyi bozmuşlardı.
Müslümanları zor bir duruma sokmuşlardı. Hazret-i Peygamber henüz Hendek
savaşından dönerek mü'minler silâhlarını bırakmıştı ki, Cibrîl-Emîn geldi. Benî
Kurayza üzerine yürümesi için Yüce Allah'dan emir getirdi. Peygamber Efendimiz
tekrar silâh kuşandı. Üç bin kişilik bir ordu ile Benî Kurayza kalesini on beş
gün kuşattı. Kalede bulunanlar, Ashabdan Sa'd İbnî Muaz (radıyallahu anh)
Hazretlerinin vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler. O da hüküm verdi:
Eli silâh tutan erkekler öldürüldü. Toprakları Ensar'ın rızası üzere muhacirlere
verildi. Artık Benî Kurayza'nın haince olan sözleşmeyi bozma olayı da böyle
uygun bir ceza ile son buldu. Tarihin ibretli sayfalarına karıştı.
-
HUDEYBİYE ANDLAŞMASI VE HAYBER
SAVAŞI
143- Hicretin
altıncı yılı idi. Peygamber Efendimiz Beytullah'ı ziyaret için Zilkade ayının
başında bin beş yüz kadar ashabla Medine'den çıktı, Mekke'ye yöneldi. Maksadları
savaş olmadığı için, müslümanlar yanlarına mükemmel savaş aletleri almayıp
yalnız birer kılıç kuşanmışlardı.
Mekke müşrikleri, Hazret-i Peygamberin Medine'den Mekke'ye doğru yola
çıktığını haber alınca, bir ordu halinde Mekke'den çıkmış ve engel olmaya karar
vermişlerdi. Hazret-i Peygamber onlara Hazret-i Osman'ı gönderdi. Maksadlarının
savaş değil bir Umre ziyareti olduğunu bildirdi. Fakat onlar yine razı
olmadılar.
144- Mes'ud Sakafî'nin oğlu Urve, yolda
Peygamber Efendimize rast gelerek müslümanların davranışlarına dikkat etmişti.
Müslümanların Hazret-i Peygamber etrafında pervane gibi dolaştıklarını, bütün
emirlerini hemen yerine getirdiklerini, huzurlarında son derece edeble hareket
ederek yavaşça konuştuklarını, peygamber abdest alırken serpilen damlaları alıp
yüzlerine ve gözlerine sürdüklerini görmüştü.
Urve Mekkelilerin yanına gidince; "Ey cemaat! Ben Kayserin, Kisra ile
Necaşî'nin divanlarında bulundum. Birçok hükümdarlarla görüştüm. Vallahi ben,
Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında arkadaşlarının yaptığı hürmet ve
itaatin bir benzerini görmedim. Bunlar öyle kolay kolay dağılacak bir toplum
değil!" diyerek kendilerini uzlaşmaya götürmek istedi. Mekkeliler, Arabların en
güzel söz söyleyeni olan Amr oğlu "Süheyl"i Peygamberin huzuruna gönderdiler.
Sonunda on sene müddetle sulh karar verildi. Buna "Hudeybiye Musalahası (Barış
Andlaşması)" denir.
145- Hudeybiye Barış Andlaşması sırasında,
Hazret-i Osman'ın Mekke'de şehid edildiğine dair bir heber yayıldı. Bunun
üzerine Peygamber Efendimiz bir ağacın altına oturdu. Bütün müslümanlar
toplandı. Ölünceye kadar direnip savaştan kaçmayacaklarına dair Peygambere söz
verdiler. Buna "Bey'atü'l-Rıdvan" denilmiştir. Çünkü böyle söz verip, bey'at
eden müslümanlardan Yüce Allah razı olduğunu Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiştir.
Fakat Hazret-i Osman hakkındaki bu haberin doğru olmadığı anlaşıldı.
Düşmanlar, müslümanların bu kararını duyunca korktular. Hazret-i Osman'ı serbest
bıraktılar. Sulh andlaşması imzalandı. Hazret-i Peygamber ile ashab-ı kiram
kurbanlarını keserek Medine'ye döndüler.
146- Hudeybiye Musalahasının (Barış Andlaşmasının)
başlıca şartları şunlardır:
1) Müslümanlarla karşı taraf arasında on sene
savaş olmayacak iki tarafın hiç biri diğerinin malına ve canına el atmayacak.
2) Müslümanlar bu yıl Beytullah'ı ziyaret
etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl üç günden fazla olmamak üzere Mekke'ye
gelip Beytullah'ı ziyaret edecekler. Bu üç gün içinde Mekkeliler şehir dışına
çıkacaklar.
3) Müslümanlardan Kureyş'e sığınacak olursa, geri döndürülmeyecek,
fakat onlardan müslümanlara sığınanlar geri döndürülecek
4) Müslümanlardan Hac, Umre ve ticaret için
Mekke'ye gideceklerin canları ve malları güven altında olacak. Kureyş tarafından
Mısır'a ve Şam'a gidenlerle ticarette bulunmak üzere Medine'ye gelenlerin de
canları ve malları güven altında bulunacak.
5) Kureyş'den başka diğer kabileler isterlerse
müslümanların, isterlerse Kureyş'in koruması altına girebilecek.
Bu anlaşma üzerine, Huza'a kabilesi müslümanların ve Beni Bekr kabilesi de
Kureyş'in koruması altına girdiler.
147- Hudeybiye Andlaşmasının önemi İslâm
tarihinde pek büyüktür. Bunun çok yararları görülmüştür. Bu, büyük bir başarı
demekti. Fakat önceden bunu bilen sadece Peygamber Efendimiz olmuştur.
Bu yararların bir kısmı şunlardır:
1) Ashab-ı kiram savaş için hazırlanmışlardı,
silâhları noksandı. Düşman ise son derece hazırlıklı idi. Bu durumda âdete göre
savaş yapılması uygun değildi. Bu andlaşma ile böyle bir savaş önlenmiş oldu.
2) Müslümanlar çok iyi bir şekilde eğitilmiş
oldukları için, belki de düşmanlarına üstün geleceklerdi; fakat kesin bir gerek
olmadığı halde savaş ile Mekke'ye girmek, Kabe'ye saygısızlık olacaktı. Bununla
beraber Mekke'de kalıp da İslâm olduklarını saklayan bazı müslümanlar da
çiğnenmiş olabilirdi. Bu anlaşma böyle işlere engel olmuştu.
3) Mekkeliler, Medine'de kurulan İslâm hükümetini
o zamana kadar tanımıyorlardı. Bu andlaşma ile müslümanlar kendi devletlerini
onlara tanıtmış oldular.
4) Müslümanlar bu andlaşma sebebiyle Kureyş'in
saldırısından emin olarak başka düşmanları ile uğraşmaya zaman kazandılar. Başka
yerlerde fetihlerde bulundular.
5) Bu andlaşma ile birçok kabile müslümanlarla
serbestçe görüşerek İslâmın yüksekliğini anlamış oldular. İslâmiyeti kabul
edenlerin sayısı birden bire çoğaldı. Sonuç bakımından Hudeybiye Andlaşması açık
bir zaferdi.
148- Hayber Savaşına gelince: Bu da
hicretin yedinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Hayber, Medine'nin Şam yönünde dört
günlük uzaklıkta bulunan bir şehirdi. Çevresinde birçok kaleler, hurmalıklar ve
tarlalar vardı. Bu ülkede Yahudi'ler oturuyordu. Birçok İslâm düşmanları da
bunlara katılıyordu. Bunlar müslümanlar için bir tehlike oluyordu.
Hicretin yedinci yılı muharrem ayında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) Hazretleri dört yüz piyade ve iki yüz süvari ile burasını kuşattı.
149- İslâm ordusunun Hayber'e ulaşması
geceye rastlamıştı. Fakat bir kavmi ansızın habersiz bir şekilde basmak
Peygamberimizin âdetleri değildi. Sabaha kadar beklenildi. Sabahleyin kuşatma
başladı. Hayber kaleleri çok sağlamdı. İslâm sancağı her gün ashabdan büyük bir
zata teslim ediliyordu. Fakat kesin sonuç alınamıyordu. Sonra bir gece Hazret-i
Peygamber şöyle buyurdu: "Yarın İslâm sancağını öyle bir kimseye teslim edeceğim
ki, o devamlı olarak düşmana saldırır, asla geri çekilmez. O, Allah'ı ve onun
Peygamberini sever; Allah ve onun peygamberi de, onu sever. Allah onun elleri
ile fetih (zafer) verecektir."
Ertesi gün Hazret-i Ali Medine'den gelip orduya yetişti. Göz ağrısından
rahatsız olduğu için geri kalmıştı. Peygamber Efendimiz İslâm sancağını Hazret-i
Ali'ye verdi. O da, hemen Kamus kalesi üzerine yürüyüp önünde sancağı dikti.
Birçok Yahudi ile mübaredezede (açık çarpışmada) bulundu ve hepsini öldürdü.
Sonunda Kamus kalesini ele geçirdi. Diğer kaleler de birer birer ele geçirildi.
150- Hayber arazisi Devlet Hazinesine
bırakıldı. Halkı da , bu araziyi ekip gelirinin yarısını Hazineye vermek üzere
yerlerinde bırakıldı.
O tarihe kadar İslâm ordusunda, yalnız Reislere ait olmak üzere bir sancak
bulunurdu. Hayber savaşında ise, askerlere de bayraklar verilmişti.
Hayber savaşında müslümanlar on beş şehid vermişti. Düşmanın kaybı da doksan
üç kişi idi.
Hayber savaşından sonra, Haris kızı Zeyneb ismindeki bir Yahudi kadın,
peygamberimize hediye diye kızartılmış bir koyun ikram etti. Peygamber Efendimiz
bundan bir lokma alır almaz: "Bu zehirlidir, sakın yemeyiniz!" buyurdu. Sonra
mübarek omuzları arasından kan aldırdı. Bu kadını da kendisi için
cezalandırmayıp bağışladı. Fakat Bera oğlu Bişr adındaki sahabi, yediği zehirli
lokma yüzünden hemen öldü. Zeyheb de suçunu itiraf ettiğinde, Bişr'in
varislerinin isteği üzerine Zeyneb kısas cezası ile öldürüldü. İşlediği
cinayetin cezasını çekti.
-
HAZRET-İ PEYGAMBERİN HÜKÜMDARLARI
İSLAM DİNİNE DAVET ETMESİ
151-
Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bütün milletlere
peygamber gönderilmiş olduğundan İslâm dinine davet için Hicretin yedinci yılı
muharrem ayında birer davet mektubu yazdırıp onları mühürledikten sonra, birer
elçi ile çevresindeki hükümdarlara göndermişti. Bu mektubları, Necaşi denilen
Habeş Hükümdarı "Ashane"ye, Mısır Hükümdarı "Muhavkıs"e, Doğu Roma İmparatoru "Hirakl"e,
Şam Meliki olup Hirakl'in bir valisi hükmünde olan "Haris"e, Yemame Meliki
Hıristiyan Ali oğlu "Hevze"ye, İran hükümdarı "Hüsrev Perviz"e ve başkalarına
hitab edilerek yazılmıştı.
152- Necaşi, Hazret-i Peygamberin
mektubunu alır almaz öpüp yüzüne gözüne sürmüş ve Habeştan'a hicret etmiş
bulunan Hazret-i Cafer'in huzurunda İslâmiyeti kabul etmişti.
Mısır Hükümdarı da Hazret-i Peygamberin elçisine hürmet etmiş ve
peygamberimize dört cariye ile Düldül adındaki meşhur katırı hediye olarak
göndermişti. Bu cariyelerden biri "Mariye" (radıyallahu anha)'dır ki, Peygamber
Efendimizin İbrahim adındaki oğlu bundan doğmuştur. Rum Kayseri de birçok
hediyeler göndermiş; fakat kavminden çekindiği ve saltanatına düşkün olduğu için
müslüman olmamıştı.
Haris ise, Peygamberin mektubunu yere atmış olduğundan peygamberin duası ile
az sonra kahrolup cehenneme gitmiştir.
Yemame Meliki de; "Hazret-i Peygamber beni kendisine Başvezir yaparsa
müslüman olurum, değilse kendisi ile savaşırım," diye terbiyesizce hareket
ettiğinden az sonra helak olmuştur.
Acem Hükümdarı da, mektubu alır almaz parçalanmış olduğundan Peygamber
Efendimiz şöyle dua etmişti: "Allah'ım! O benim
mektubumu nasıl parçaladıysa sen de onun mülkünü öyle parçala!..."
Az sonra İran Devleti parçalandı, büsbütün sönüp İran ülkesi müslümanların
eline geçti.
-
UMRETÜL-KAZA VE MUTE SAVAŞI
153-
Peygamber Efendimiz Hicretin yedinci yılı Zilkade ayında Umre için (Kâbeyi tavaf
ve sa'y için) Medine'den iki bin ashabı ile çıktı. Ashabın ileri gelenlerinden
meşhur şair Abdullah İbni Revahe de önde yürüyerek güzel şiirler okuyordu.
Peygamber Efendimiz Hudeybiye Andlaşmasına dayanarak Mekke'de yalnız üç gün
kaldı. Sonra Medine'ye döndü.
Bu Umre, Hicretin altıncı yılında yapılması istenilen ve fakat Hudeybiye olayı
sebebiyle yerine getirilemeyen Umre'ye bedel olduğundan buna "Umretü'l-Kaza
(Kaza umresi)" denilmiştir.
154- Mu'te savaşına gelince: Bu da
Hicretin sekinci yılında olmuştur. Şöyle ki: Peygamber Efendimiz Busra valisine,
Haris İbni Umeyr ile bir mektub göndermişti. Haris, Şam diyarında "Mu'te"
denilen yere varınca, elçi olduğu bilindiği halde, Rum Kayser'inin
kumandanlarından "Şürahbil" tarafından şehid edildi. Bundan dolayı Şürahbil
üzerine üç bin kişilik bir ordu gönderildi. "Vadi'l-Kıra" da düşmanla savaş
yapıldı. İlk saldırıda düşman bozuldu. İslâm ordusu Maan'a vardı. Kayser'in yüz
bin askerden ziyade bir ordu çıkardığı duyuldu. Fakat İslam ordusu geri dönmeyip
Mu'te'ye kadar yürüdü. Burada şiddetli bir savaş oldu.
155- Mu'te savaşında İslâm sancağını tutan
Zeyd İbni Harise, sonra Cafer İbni Ebû Talib ve daha sonra Abdullah İbni Revahe
Hazretleri şehid düştüler. Sonunda Allah'ın kılıcı (Seyfullah) ünvanını taşıyan
meşhur Halid İbni Velid, İslâm askerlerini başına topladı. O gün başarı ile
savaştı. Ertesi gün yine aslanca savaşa başladı. Ordunun iki kanadına yer
değiştirdi.
Müslümanlara yardımcı kuvvet gelmiş zannı ile düşmanın gözü yıldı. Sonunda
düşman ordusu bozulup geri çekildi. Hazret-i Halid de bundan faydalanarak İslâm
ordusu ile Medine'ye döndü.
156- Müslümanların Romalılarla yaptıkları
ilk savaş bu Mu'te savaşıdır. Bu savaşta üç bin müslüman, yüz bin Rum'a galib
gelmişti. Bu olay, müslümanların ne yüksek manevî bir kuvvete sahib olduklarını
isbata yeterlidir.
Bu savaş Mu'te'de devam ederken, Peygamber Efendimiz savaş alanında neler
olduğunu, gözleri önünde imiş gibi görüyordu. İslâm sancaktarlarının şehid
düştüklerini, gözleri yaşlı olarak yanında bulunan ashaba haber veriyordu.
Hazret-i Cafer'e kesilen iki koluna karşılık, Allah tarafından iki kanat
verildiğini de müjdeliyordu. Bundan dolayı bu muhterem şehide Cafer-i Tayyar
(Uçan Cafer) denilmiştir. Yüce Allah bütün ashab-ı kiramdan razı olsun, âmin...
157- Hicretin
sekizinci yılında Beni Bekr kabilesi, müslümanların koruması altında bulunan
Huzaa kabilesi üzerine ansızın saldırırdı. Kureyş Reislerinden bazıları da Beni
Bekr kabilesine yardımda bulunmuştu. Bu arada Huzaa kabilesinden yirmi üç kişi
öldürülmüştü. Böylece Mekkeliler Hudeybiye Andlaşmasını bozmuşlardı. Huzaa
kabilesinden bir cemaat Medine'ye gelerek uğradıkları felâketi anlattı ve yardım
istediler Peygamber Efendimiz Ramazan ayının onuncu gününden sonra, on bin
kişilik bir ordu ile Medine'den yola çıktı. Yolda "Beni Süleym" kabilesi de bu
orduya katıldı. Mekke'ye doğru yürüdüler.
158- Peygamber Efendimizin muhterem amcası
Abbas (radıyallahu anh) evvelce müslüman olmuştu; fakat Mekke'de oturduğu için
müslümanlığını gizlemişti. Bu defa İslâm olduğunu açığa vurarak Medine'ye doğru
gelmekte iken İslâm ordusuna rastgeldi. Bu kutsal ordu ile tekrar Mekke'ye
döndü. Peygamber Efendimiz buna çok sevindi ve ona şöyle hitab etti: "Ey Abbas!
Sen muhacirlerin sonuncusu oldun."
159- Peygamber Efendimiz: "Kureyş
tarafından bize saldırı olmadıkça savaşmayınız." diye emretmişti. İslâm ordusu
savaşmaksızın Mekke'ye girdi. Tekbir sesleri dağları, taşları titretiyordu.
Yalnız Hazret-i Halid İbni Velid'in kumandası altındaki birlik, "Handame"
denilen yerde düşmanın saldırısına uğradığından savaşmaya mecbur olmuş ve bir
saldırıda düşmanı dağıtıp Mekke'ye girmişti.
160- Peygamber Efendimiz Mekke'ye girmeden
önce İslâm ordusunu gözden geçirmişti. Bir an Mekke'den yalnızca hicret
ettikleri zamanı hatırladı. Bir de bu büyük başarıyı düşündü. Hemen Yüce
Allah'ın büyük ihsanına karşı devesinin boynu üzerinde secdeye kapandı. Ne
yüksek bir kulluk ifadesi, ne büyük bir şükür belirtisi!..
161- Cuma günü idi. İnsanlar Harem-i Şerif'de toplanmıştı. Önceden
Hazret-i Peygambere verdikleri eziyetleri hatırlayarak kendilerinden bugün nasıl
bir intikam alınacağını düşünüyorlardı. Oysa ki, O yüce Peygamber hepsini
bağışlamıştı. Hepsine merhamet ve şefkat gösterdi. "Hepiniz haydi gidiniz,
hürsünüz," diye onlara dokunmadı.
Kabe'yi temizletti. Ötede beride bulunan putları da kırdırdı. Mekke'de bulunan
erkekler ve kadınlar akın akın gelip müslüman oldular. Artık çok yüksek bir
inkılâb (devrim) olmuştu. O zamana kadar taşlara, ağaçlara ve insanlara
tapanlar, şimdi sadece Yüce Allah'a tapmaya başlamışlardı. Şimdiye kadar
Hazret-i Peygambere düşman olanlar, şimdi onu canlarından çok seviyorlardı.
Yeryüzünün bu mübarek beldesinden tabaka tabaka karanlıklar kalkıp açılmış,
onların yerine hidayet, fazilet, diyanet ve gerçek medeniyet nurları
yerleşmişti.
Hazret-i Peygamber, Mekke-i Mükerreme'ye, pek genç yaşta bulunan fakat her
yönü ile yeterli olan Esîd oğlu Attab'ı (radıyallahu anh) vali tayin etti.
Zilkade ayının son günlerinde Medine-i Münevvere'ye dönüldü.
-
HUNEYN SAVAŞI İLE EVTAS OLAYI
162-
Mekke'nin fethi üzerine birçok kabileler müslüman oldular. Ancak en büyük
kabilelerden olan "Beni Havazin ve Beni Sakıf' kabileleri savaşa kalkıştılar.
Taif ve Mekke arasında "Huneyn" denilen yerde toplandılar. Hazret-i Peygamber
henüz Mekke'de idi. Şevvalin yedinci günü on bin kişilik bir ordu ile Huneyn'e
doğru yürüdü.
Müslümanlardan bazıları: "Bu ordu, hiç bir zaman azlıktan dolayı yenilmez,"
demişti. Bu, yanlış bir düşünce idi. Çünkü zafer ancak Allah tarafındandır.
Askerin çokluğu ise görünüşte olan bir sebebdir. İnsan bu sebebleri hazırlamalı,
fakat başarıyı Yüce Allah'dan beklemelidir. İşte kendilerine bir uyarı dersi
olmak üzere, müslümanlar bu savaşta önce bozuldular. Fakat sonra Yüce Allah'ın
lütfü ile yine üstün geldiler. Şöyle ki:
Büyük kumandan Halid İbni Velid Hazretleri, yanındaki erlerle beraber
tedbirsiz yürürken pusuda bulunan Mekkeli müslüman erler de dağıldı. Böylece
bozgun bütün İslâm ordusuna sıçradı. Savaş alanında yalnız Peygamber Efendimizle
ashabdan birkaç kişi kalmıştı. Hazret-i Peygamberin gösterdiği metanet ve
cesaret çok üstündü. Şöyle sesleniyordu: "Ey Allah'ın dinine ve
Peygamberine yardım edenler! Nereye gidiyorsunuz? Geliniz, ben Allah'ın kulu ve
peygamberiyim!.." Sonra müslümanlar uykudan uyanır gibi uyandı,
toplarlanmaya başladılar. Düşmana çok şiddetli bir saldırıda bulunarak şanlı bir
zafer kazandılar.
163- Evtas olayına gelince: Huneyn savaşı
sonunda Beni Hevazin kabilesi İslâmiyeti kabul ettiği için azad edilmişti. Kaçan
düşmanlardan bazıları "Evtas" denilen vadide toplanmışlardı. Gönderilen bir
İslâm birliği tarafından esir edildiler. İçlerinde Beni Sa'd kabilesinden
Haris'in kızı "Şeyma" da vardı. Şeyma, Hazret-i Peygamberin süt kızkardeşi idi.
Hazreti Peygamber onun esir düştüğünü öğrenince üzüldü ve mübarek gözlerinden
yaşlar aktı. Onu okşayıp birçok ikramda bulunduktan sonra kabilesine gönderdi.
Savaştan kaçan Beni Sakıf kabilesi de gidip Taif'e kapanmışlardı. Taif şehri
İslâm ordusu tarafından on sekiz gün kuşatıldı. Fakat o sırada fethedilemedi,
çember kaldırıldı. Bir yıl sonra Taif halkı gelip müslüman oldular.
164- Hicretin
dokuzuncu yılı idi. Romalıların Şam'da İslama karşı büyük bir ordu hazırlamış
oldukları haberi geldi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz otuz bin kişilik bir
ordu ile Medine'den çıkarak "Tebük" denilen yere kadar vardı. Yirmi gün orada
kaldı. Fakat düşmandan hiç bir hareket görülmedi. Artık Şam'a kadar gidilmesi
uygun görülmeyerek Medine'ye dönüldü.
165- Tebük seferi sırasında Medine'de
kıtlık vardı. İslâm ordusu güçlükler içinde hazırlanmış olduğundan bu orduya
Ceyşü'l-Usre (Güçlük Ordusu) denilmiştir. Bu orduya, zenginlerin yanı sıra
fakirler de yardıma koşmuştu. Bir çok kadınlar küpelerini, bileziklerini ve
mücevherlerini bağış yaptılar.
Hazret-i Ebû Bekir, bütün malını getirip teslim etti. Hazret-i Ömer malının
yarısını verdi. Hazret-i Osman, Şam'a göndermek üzere hazırladığı bir ticaret
kervanını tamamen bağışladı. İşte bunlar, bizler için Allah yolunda yapılan
birer fedâkârlık örneğidir.
166- Tebük seferi esnasında bazı
kabilelerle münafıklardan birçokları birer bahane ile sefere katılmayıp geri
kalmışlardı. Bir kısım münafıklar: "Böyle sıcak bir mevsimde yola çıkılır mı?
Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Roma devletini oyuncak mı sanıyor?" diye
insanlara korku ve ürkeklik veriyorlardı. Hatta yolculuk esnasında Hazret-i
Peygamber'in devesi kaybolmuştu. Münafıklardan biri: "Muhammed (sallallahu
aleyhi ve sellem) peygamberim diyor, yerden gökten haber veriyor, fakat
devesinin nerede olduğunu bilmiyor," demişti.
Zaten münafıkların ve İslâm düşmanlarının âdetleri budur. Her olaydan
yararlanarak müslümanları şüpheye düşürmek, temiz inançlarını sarsmak ve böylece
onların kutsal varlığını perişan etmek isterler. Fakat ileri görüşlü
müslümanların asıl maksadlarının ne olduğunu, ne gibi bozuk fikirler
taşıdıklarını çok güzel bilir ve değerlendirirler.
Sonuç: Peygamber Efendimiz o münafıkın yukarda
geçen cahilce sözlerini, Yüce Allah'ın bildirmesiyle ashaba anlatmış ve:
"Vallahi ben Yüce Allah'ın bildirdiği şeylerden başkasını bilmem. Şimdi Yüce
Allah bana bildirdi: Deve falan derededir, yuları bir ağacın dalına sarılıp
kalmıştır. Gidin getirin," diye emretti. Onlar da koşup gittiler ve deveyi o hal
üzere buldular. Oradan alıp getirdiler.
167- Tebük seferinden savaş yapılmaksızın
dönülmüştü. Fakat bu seferin birçok yararları görülmüştür. Bir kısmı:
Müslümanların koca bir Roma imparatorluğuna böyle meydan okuması herkese dehşet
saldı. İslâm ruhundaki kahramanlığı gösterdi. Birçok memleket idarecileri,
müslümanlara cizye ismi ile vergi vermeyi kabul ettiler. Yemen'den, Necid'den ve
diğer yönlerden birçok kabileler müslüman olmak üzere Medine'ye elçiler
gönderdiler.
Artık Arab Yarımadası'nda, müslümanlara karşı durabilecek bir kuvvet
kalmamıştı. Müslümanlığın çevreye yayılması beklenmedik bir genişlemeye
varmıştı.
168-
Hicretin onuncu yılında Veda Haccı olmuştur. Şöyle ki: Zilhicce ayına on gün
vardı. Hazret-i Peygamber Efendimiz hac farizasını yerine getirmek için ashabdan
kırk bin kişi ile Mekke'ye yollandı. Arefe cuma gününe rastlamıştı. Peygamber
Efendimiz, yüz binden çok müslümanla birlikte Hacc-ı Ekber yaptı. O gün çok
etkili bir hutbe okudu, ümmetine öğüt verdi. Şöyle buyurdu:
"Ey İnsanlar! Dinleyiniz, anlayınız ve biliniz ki, müslümanlar hep
birbirinin kardeşidir. Bir kimseye kardeşinin malı helâl olmaz; ancak gönül
rızası ile olabilir. Sakın nefislerinize zulmetmeyiniz. Ey İnsanlar;
kadınlarınızın üstünde sizin hakkınız, fakat sizin üzerinizde de onların hakları
vardır. Onlar, sizin haklarınızı gözetmelidirler. Siz de onlara güzel
davranmalısınız. Ey insanlar! Ben size gerekli olan din hükümlerini tebliğ ettim
ve size bir şey bıraktım ki, ona sarıldıkça hiç bir zaman sapıklığa düşmezsiniz.
O da, Allah'ın kitabı ile Peygamberinin sünnetidir."
Daha birçok yüksek öğütlerden sonra: "Ey İnsanlar! Kıyamet gününde,
"Muhammed size risaletini tebliğ etti mi? diye sorulur. O vakit siz ne cevab
verirsiniz?" diye sordu. Onlar da: "Evet, tebliğ etti, diye şahidlik
ederiz." dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, üç kez: "Şahid ol,
Allah'ım!.." dedi.
169- O gün akşam üstü:
"Bugün size dininizi tamamladım," âyet-i kerîmesi nazil oldu.
Bu âyet-i kerîme, İslâm dininin en mükemmel ve en son din olduğunu gösteriyor.
Bu din ile müslümanlara ne büyük nimetler verildiği ve İslâm'dan başka hiç bir
dinin geçerli olmadığı adı geçen âyet-i kerîmenin devamından açıkça anlaşılıyor.
Her müslüman, kavuştuğu bu büyük nimet ve mutluluğu bilir, takdir eder, buna
aykırı hiç bir söz ve hareket aklına gelemez.
Bu âyet-i kerîme, Hazret-i Peygamber'in âhiret âlemine göçeceklerine işaret
ediyordu. Çünkü artık Peygamberin kutsal görevi tamamen yerine getirilmiş,
insanlar kısım kısım İslâm dinine girmiş ve girmeye devam ediyordu. Artık
Hazret-i Peygamber'in Yüce Allah'ın sonsuz rahmetine kavuşması zamanı gelmişti.
170- Hazret-i Peygamber "Mina" denilen
kasabaya inince bir hutbe daha okudu. İnsanlara şöyle hitab etti:
"Ey insanlar! Her birinizin canı ve malı diğerine haramdır. Kıyamet
gününde Rabbınızın huzuruna çıkacaksınız. O da, size yaptıklarınızdan soracak ve
yaptıklarınızın karşılığını verecektir. Sakın benden sonra, gayrimüslimler gibi,
ayrılığa düşerek birbirinizin boynunu vurmayın. Ey topluluk! Hac işlerini ve
yapılma şeklini benden öğreniniz. Bilmem ama, belki bundan sonra benimle bir
daha buluşamazsınız."
Bu hac, Peygamber Efendimizin son haccı olmuştu. Bu hac görevini Mekke'de on
gün içinde tamamladı. Oradaki mü'minlerle vedalaşarak Medine'ye döndü. Bundan
dolayı bu hacca "Haccetü'l-Veda (Veda haccı)" denilmiştir.
-
PEYGAMBER EFENDİMİZİN AHİRETE GÖÇ
ETMELERİ
171-
Peygamber Efendimiz, Veda haccından sonra ahiret hazırlıklarına başlamıştı.
Hicretin on birinci yılı Sefer ayının son günlerinde şiddetli bir baş ağrısı ile
ateşli bir hastalığa tutuldu. Hastalığı ağırdı; buna rağmen Mescid-i Saadete
çıkıp bir hutbe okudu. Ashabı kirama çok yüksek bir ifade ile hitab etti. Onlara
yüksek bir adalet ve fazilet ve bir hakseverlik dersi vermek için şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Her kimin arkasına vurmuşsam, işte arkam! Kalksın bana
vursun. Her kimin bende alacağı varsa, işte malım! Gelsin alsın."
Kendisinden sonra, Arab Yarımadası'ndan müşriklerin çıkarılmasını emretti.
Çevreden gelecek elçilere ikramda bulunulmasını öğütledi. Sonra ahiret âlemine
göçeceğine işaret eden şu konuşmayı yaptı:
"Yüce Allah, kulunu, dünya ile kendisine kavuşma arasında serbest
bıraktı. O kul da, O'na kavuşmayı seçti."
172- Peygamber Efendimizin hastalığı
ağırlaşınca, Ensar "Acaba halimiz ne olacak?" diye endişelenmişlerdi. Bunu
duyan, Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ali ile, amcası Hazret-i Abbas'ın oğlu
Fadl'ın kollarına dayanarak tekrar Mescid-i Şerife çıktı. Etkili bir hutbe
okudu. Şöyle öğüt verdi:
"Ey İnsanlar! Benim vefat edeceğimi düşünerek telâşlanıyormuşsunuz.
Hiç bir peygamber ümmeti arasında ebedî kalmadı ki, ben de sizin aranızda ebedî
kalayım. Ey ensar! Size öğüdüm şudur: İlk muhacirlere hürmet ediniz ve onları
gözetiniz. Ey Muhacirler! Size de öğüdüm şudur: Ensar'a güzel muamele yapınız.
Ey insanlar! Günah, nimetin kaybolmasına sebep olur. Eğer insanlar Allah'ın
emirlerine boyun eğerlerse, onların amirleri de öyle olur. İnsanlar âsi olursa,
onların amirleri de böyle olur."
173- Peygamber Efendimiz hasta olduğu
halde, her ezan okundukça Mescid-i Şerife çıkıyor, ashab-ı kirama imam olup
namaz kıldırıyordu. Fakat göçmelerine üç gün kala, hastalığı arttı. Artık
Mescide çıkamaz oldu. Ebû Bekir'e söyleyiniz, imamet etsin;" diye buyurdu.
Rebiülevvel ayının on ikinci pazartesi günü, Ebû Bekir Hazretleri ashab-ı
kirama sabah namazını kıldırıyordu. Hazret-i Peygamber kendisinde bir kuvvet
buldu, mescide çıktı. Ashabının saf saf olup ibadet ettiklerini görünce, bundan
pek hoşlandı ve Ebû Bekir'e uyup namaz kıldı.
174- Ashab-ı kiram Peygamberimizin
iyileştiğini sanarak çok sevinmişlerdi. Oysa ki, Peygamber Efendimiz namazdan
sonra saadetli evlerine dönüp rahat döşeğine yattı. Artık Yüce Allah'ın manevî
huzurlarına kavuşacakları zaman gelmişti. O güllerden daha tatlı olan mübarek
yüzleri bazen kızarıyor, bazen sararıyordu. Alnından jaleler gibi ter damlaları
serpiliyordu. Nihayet zeval vakti idi ki, birer hidayet yıldızı olan o güzel
gözlerini semaya doğru kaldırdı: "Allah'ım! Beni en yüce dosta kavuştur," diye
dua etti. Sonra da mübarek başları aşağıya doğru meylediverdi. Artık kutsal ruhu
en yüksek mertebeye uçup gitti. (Sallallahu tealâ aleyhi ve sellem)
-
PEYGAMBER EFENDİMİZİN
GÖÇMELERİNDEN DOĞAN ÜZÜNTÜLER
175-
Hazret-i Peygamberin ahirete göçmeleri, ashab-ı kiram arasında pek büyük
üzüntüler uyandırdı. O büyük Peygamberin ehl-i beyti ağlayıp sızlamaya
başlamıştı. Hazreti Fatıme: "Ah babacığım!.." diye ağlıyordu. Hazret-i Aişe
validemiz de, Peygamber Efendimizin yüksek ahlâkını ve büyük olgunluklarını
anarak: "Eyvah! Şanı yüce o peygambere ki, dünyayı asla önemsemedi, ümmetinin
günahlarını düşünerek bir gece olsun, döşeğinde rahat uyuyamadı. Müşriklerin her
türlü eziyetlerine katlanarak asla ümitsizliğe düşmedi. Yoksulları ve zayıfları
lütuf ve ihsanından mahrum bırakmadı," diye hazin hazin ağlıyordu. Diğer ashabı
kiram ise konuşamaz bir halde kalmışlardı.
176- Hazret-i Ömer, Peygamberin âhirete
göç ettiğine inanamaz bir halde idi. Sonra Hazret-i Ebû Bekir gelip Hazret-i
Peygamberin yanına girdi. Peygamberin pak cismini örten örtüyü kaldırdı ve o pak
vücudu öptü. "Ey Peygamber, senin ölümün de hayatın gibi güzel!.." diye ağladı.
Ehl-i Beyt'e teselli vermeğe çalıştı. Sonra Mescid-i şerife gidip minbere çıktı.
İnsanlara şöyle hitab etti:
"Ey insanlar! Kim ki Hazret-i Muhammed'e inanıyorsa, bilsin ki, o vefat etti.
Her kim Yüce Allah'a tapıyorsa, bilsin ki Allah hayat sahibidir, ölmez." Sonra
hiç bir peygamberin dünyada ebedî olarak kalmadığını söyledi. Dinlerinden
döneceklerin asla Allah'a zarar veremeyeceklerini, İslâm dininde sebat
göstereceklerin mükâfata kavuşacaklarını açıklayarak ashab-ı kiramın kendilerine
gelmesini sağladı.
177- Ashab-ı kiramın bütün seçkinlerini
Beni Saide'nin, sofasında topladılar. Biraz münakaşadan sonra Ebû Bekir
Hazretleri ittifakla Hazret-i Peygambere halife seçildi. |