|
|1. BÖLÜM |
|2.BÖLÜM|
-
KEFFARETİN MAHİYETİ VE NEVİLERİ
167-
Keffaret, lûgat deyiminde gidermek ve örtmek manasındadır. Allah, bazı kusurları
ve günahları birtakım vesilelerle bağışlayıp örttüğünden bu vesilelerden her
birine "Keffaret" denilmiştir. Bunun çoğulu "Keffarât"dır. Günahları affetmeğe
de 'Tekfir-i Zünûb" denilir.
168- Keffaretler, "Keffaret-i Savm = Oruç
Keffareti". "Keffaret-i zihar= zevceyi haram kılma keffareti" Keffaret-i halk =
ihramda tıraş olmanın keffareti". "Keffaret-i katil = hataen adam öldürme
keffareti" ve "Yemin keffareti" diye başlıca beş kısımdır. Bu keffaretler, yasak
olan şeylerden insanları alıkor ve engeller. Yapılan bir günaha, verilen bir
ceza yerinde bulunur. Aynı zamanda bir ibadet manasında bulunduğundan günahların
bağışlanmasına bir vesile olur. Bunları sırasıyla açıklıyoruz:
Oruç Keffareti
169- Oruç keffareti, Ramazanda bir özür
bulunmaksızın belli şartlar içinde orucunu bozan bir mükellefin, müslüman veya
gayr-i müslim bir köle veya cariye azad etmesidir. Buna gücü yetmiyorsa, arka
arkaya kesinti yapmaksızın iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmezse altmış
fakire (sabah akşam) yemek yedirir.
Oruç keffareti böyle yemek yedirmekle olabileceği gibi, yiyeceği aynen verip
temlik etmekle de olur.
(Oruç keffaretinde böyle sırayı gözetmek hem Hanefîlerce, hem de Şafiîlerce
gereklidir. Malikîlerde sıra gözetmek yoktur, insan dilerse köle azad ederek,
dilerse oruç tutarak ve dilerse yemek yedirerek bunu yapar.)
170- Yemek, aç olan büluğa ermiş veya
yaklaşmış altmış fakiri sabah akşam doyuracak kadar yedirmektir. Bu yedirilecek
yemek yalnız buğday ekmeği de olabilir, buğday ekmeği yanında katık mecburiyeti
yoktur. Fakat katıksız arpa ekmeği yeterli değildir.
171- Eğer yüz yirmi fakire yalnız bir
vakit yemek yedirilse, bu ancak altmış fakire yedirilmiş sayılır. Bunlardan
altmış fakire tekrar sabah veya akşam yemek yedirmek gerekir. Böyle altmış
fakire bir defa yemek yedirildikten sonra dağılıp gitseler, ya gelip hazır
olmalarını beklemeli, ya da tekrar altmış fakiri sabah-akşam doyurmalıdır.
172- Oruç keffaretinin eşya verilip temlik
yolu ile yapılmasına gelince, altmış fakirden her birine beş yüz yirmi dirhem
(yarım sa') buğday veya bin kırk dirhem (bir sa') arpa veya hurma veya kuru üzüm
verilir. Bu, tam bir fitre sadakası mikdarıdır. Bunların kıymetini vermek de
caizdir.
173- Oruç keffaretinde bir fakire altmış
gün sabah-akşam yahut yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam yemek yedirmek de
yeterlidir.
Yine, bir fakire iki ayda her gün ya aynen veya kıymet olarak birerden altmış
fitre sadakası verilmesi de yeterlidir. Fakat bir fakire bir günde topluca
verilecek altmış fitre mikdarı, yalnız bir günlük fitre yerine geçer. Onun için
her gün bir fakire bir fitre mikdarı verilir. Bu keffaretlerde uygulanır.
174- Oruç keffaretinin iyi hal sahibi olan
fakirlere verilmesi daha faziletlidir. İmam Ebû Yusuf'a göre, bu keffaret bedeli
gayr-i müslim fakirlere verilemez. Fetva da buna göredir.
175- Oruç keffareti, oruç tutmak suretiyle
olunca, bunda kesintisiz arka arkaya tutmak şarttır. Onun için oruca başlayan
kimse, ara vermeden iki ay oruç tutar. Eğer daha iki ay dolmadan herhangi bir
sebeble orucunu bozarsa, yeniden iki ay oruç tutmaya başlar. Bundan kadınların
lohusa halleri değil de, adet halleri müstesnadır. Geçirecekleri adet günleri
kesinti sayılmaz. Çünkü bu halden kurtulmak kadınlar için mümkün olmayacak
derecede zordur. Ramazan orucunun veya muayyen bayram günlerinin araya girmesi
de, keffaretin arka arkaya olmasına engeldir.
176- Keffaret hususunda, keffaret ödeyecek
kimsenin ödeme zamanındaki haline bakılır. Buna göre, bir keffaret ödeyicisi,
keffaretin gerektiği zamanda zengin iken, bunu ödeyeceği zaman fakir düşmüşse,
keffaretini oruç tutmakla yerine getirir. Fakat daha orucunu bitirmeden tekrar
zenginleşip köle azad etmeye güç kazansa, köle azad etmek suretiyle keffareti
yerine getirmesi gerekir.
177- Keffaret orucuna, kamerî aylardan
birinin başlangıcında başlanırsa. ayın ilk günü esas alınır. Böylece tam iki
ayın geçmesiyle oruç keffareti tamamlanmış olur. Fakat ayın başında oruca
başlanmazsa, birinci ay üçüncü aydan tamamlanarak otuz gün hesab edilir, ikinci
ay ise, ayın başı alınarak oruca devam edilir. Bu, iki İmama göredir. İmamı
Azam'a göre, bu takdirde tam altmış gün oruç tutmak gerekir, ay başına bakılmaz.
178- Bir kimse bir ramazan içinde veya
birkaç ramazanda özürsüz olarak birkaç defa kasden orucunu bozmuş olsa,
bunlardan dolayı yalnız bir keffaret öder. Sahih olan görüş budur. Çünkü ceza
yönü, keffarete üstün gelmektedir. Sebebleri bir olan cezalarda bir ceza
yeterlidir. Bu bir ceza hepsine yeter. Fakat keffaret yapıldıktan sonra tekrar
orucunu aynı şekilde kasden bozacak olursa, bundan dolayı ayrıca bir keffaret
gerekir. Birinci keffaret ile tam bir ders alınamadığı anlaşılmış olur.
Zihar Keffareti
179- Bir kimse karısının tamamını veya
onun yarısı gibi bir payını veya tümüne delâlet edecek bir uzvunu, kendisine
ebedî olarak haram bulunan anne ve kız kardeş gibi bir kadının tamamına veya
bakması haram olan bir uzvuna benzetirse, bu zihar olur. Karısına şöyle demesi
gibi: "Sen bana anam gibisin, sen bana anamın arkası gibisin, senin boynun
annemin arkası gibidir." Bu şekilde söz söyleyen mükellef bir müslüman üzerine
keffaret gerekir ki, bu keffareti yerine getirmeden karısı ile ilişki kurması
helâl olmaz. Böyle söylemekle yalan konuşmuş ve helâl olan bir şeyi haram
göstermiş olur.
Zihar keffareti aynen oruç keffareti gibidir. Bu konuda "Hukuki İslâmiye ve
Istılâhat-ı Fıkhiye" adındaki eserimizde ayrıntılı açıklama vardır.
Traş Olma Keffareti
180- Traş keffareti, hac için ihrama girip
de, bir özürden dolayı saçlarını vaktinden önce traş ettirenin tutacağı üç gün
oruçtan ibarettir. Bu orucun arka arkaya tutulması şart değildir, ayrı ayrı
günlerde de tutulabilir. Hac bölümüne bakılsın.
Adam Öldürme (Katil) Keffareti
181- Adam öldürme keffareti, bir müslümanı
veya İslâm idaresi altında yaşamakta olan bir gayr-i müslimi (zimmîyi) kasıdlı
olarak değil de, bir hata sonucu öldüren bir müslümana gereken keffarettir. Gücü
varsa bir mü'min köle veya cariye azad eder. Buna gücü yoksa iki ay arka arkaya
oruç tutar. Ava atılan bir kurşun ile bir şahsın öldürülmesi, hata yolu ile adam
öldürme kısmındandır.
Yemin Keffareti
182- Yemin keffareti, yaptığı bir yemine
bağlı kalmayıp onu bozan bir müslümana gereken bir keffarettir. Eğer gücü
yetiyorsa, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya cariye azad etmekten veya on
fakiri akşam-sabah doyurmaktan ibarettir. Yahut on fakire birer parça orta halli
birer elbise giydirmektir. Bu üç şeye gücü yetmeyen üç gün arka arkaya oruç
tutar. Bu oruç arasına, hayız sebebiyle dahi olsa, bir kesinti girerse yeniden
tutulması gerekir.
(Şafiîlere göre, bu oruçta tevali (arka arkaya oruç tutmak) şart değildir.)
183- Yemin keffareti için on fakire fitre
mikdarı bir şey verilmesi de yeterli olur. Bir fakire on gün birer fitre
verilmesi veya on gün sabah-akşam yemek yedirilmesi de yetişir. Çünkü bir fakir
değişik günlerde başka başka fakir yerindedir. Bir vakit yemek verip bir vakit
yemeğin bedelini vermek de caizdir.
184- Yemin keffareti için bir fakire on
gün birer elbise verilmesi de caizdir. Fakat on elbise bir fakire bir günde
verilse, yalnız bir elbise verilmiş gibi olur. Yine bu keffaret için on fitre
mikdarı bir fakire bir günde verilse, bir fitre verilmiş sayılır.
Keffaret için her fakire verilecek elbise, hiç olmazsa onun bedeninin tamamını
veya çok kısmını örtecek bir halde bulunmalıdır. Boylu bir entari gibi. Onun
için yalnız kısa bir gömlek veya yalnız bir don verilse yeterli olmaz. Çünkü
bunlardan yalnız birini giyinen kimse örf bakımından çıplak sayılır. Doğru olan
görüş budur. Bu elbisenin iki-üç parçadan ibaret olması ise, daha iyidir.
Bununla beraber bir elbise kısa da olsa, yemek yerine bir bedel olarak da
verilebilir.
185- Bir kimse yeminini bozmadan
keffarette bulunamaz. Çünkü keffaret bir tevbe demektir. Tevbe ise, günahdan
sonra yapılır. Bir de keffaret, yeminde sadık olma yerine geçer. Asıl üzerinde
durmak mümkün oldukça onun yerini tutacak olana gidilmez.
186- Mal ile yapılan keffaretler, ölülerin
kefenlerine, borçlarına veya mescidlerin inşasına harcanamaz. Çünkü keffaret
bedellerinin fakirlere yedirilmesi veya onlara temlik edilmesi (mülkiyetlerine
geçirilmesi) şarttır. Bu harcamalarda ise yemek yedirme ve mülkiyete geçirme
bulunmaz.
-
YEMİNİN MAHİYETİ VE YEMİN SAYILIP
SAYILMAYAN ŞEYLER
187- Yemin,
lûgatta kuvvet manasınadır. Din deyiminde, bir işi yapmak veya yapmamak için
verilen karara kuvvet kazandırılsın diye Yüce Allah'a and vermektir. Yahut
boşamak ve azad etmek gibi bir şeye bağlamak suretiyle yapılan bir bağlantıdır.
Buna Türkçemizde "and" da denir.
Misal: Vallahi falan işi yaptım veya yapmadım, şeklinde yapılan yemin, şarta
bağlı olmayan bir yemindir. Falan işi yaparsam veya yaptım ise, kölem azad
olsun, demek de talik (şarta bağlı) bir yemindir.
188- Yemin edene "halif =
and içen" denir. Yemini korumaya "berr" yemini koruyup sadık
kalana da "barr" denir.
Aksine olarak, yemini bozmaya veya gerçeğe aykırı yemin etmeye "hins"
denildiği gibi, yemini bozan veya gerçeğe aykırı yemin eden kimseye de, "hanis"
denir.
189- Kasem sureti ile olan yemin ya:
"Vallahi, Billâhi, Tallahi" denilmekle Allah'ın zatına veya Allah'a yemin
edilmesi âdet haline gelen "Rahman ve Rahim" gibi mübarek isimlerinden birine
veya "Allah'ın izzeti ve kudreti" gibi sıfatlarından birine and içmekle olur.
Allah'dan ve O'nun sıfatlarından başka olan şeylere, peygamberlere, Kabe'ye
yemin edilemez. Yaratıklardan birinin başına ve hayatına yemin edilmesi de caiz
değildir.
190- "Kasem ederim", "Yemin ederim", "Şehadet
ederim", "Allahü Teâlâ ile ahd olsun", "Allahü Teâlâ ile misakım olsun",
"Üzerime yemin olsun", "Üzerime ahd olsun" sözleri de birer yemin sayılır.
191- Bir kimseye hitaben: "Sen vallahi
bugün şöyle yapacaksın" veya "Yapmayacaksın" şeklindeki sözler de birer
yemindir. Bunun için o şahıs bu yemine aykırı olarak hareket ederse, bu sözü
söyleyen kimse yemininde hanis olur. Eğer bu sözle o şahsa yemin verdirmek
istemişse, o zaman ikisine de bir şey gerekmez.
192- Helâli haram kılmak da yemin sayılır.
"Şu yemeği yemek bana haram olsun" demek bir yemindir. Onun için bu yemeği
sonradan yemek, keffareti gerektirir.
193- Bir kimse: "Şöyle yaparsam kâfir
olayım" yahut "Yahudi, Hıristiyan olayım", yahut "Allah'ın kulu, Peygamberim
ümmeti olmayayım", yahut "Kıblesi başka tarafa olanlardan olayım" yahut "Allah
ruhumu imansız alsın" yahut "Allah'a iki demişlerden olayım, Peygamberin
ümmetinden olmayayım" yahut "Peygambere dil uzatanlardan olayım", demiş olsa
onun inancına ve maksadına bakılır. Eğer bu sözü yemin maksadı ile sözünü sadece
kuvvetlendirmek için söylemişse, bu bir yemin olur. Yeminini bozunca (hanis
olunca), üzerine keffaret gerekir. Fakat söylediği o sözle kâfir olacağına
inanarak söylemişse, bu yemin olmaz. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi ve böylece
hem imanını, hem de evli ise nikâhını yenilemesi gerekir. Yeminini bozsun (hanis
olsun), olmasın fark etmez. Dine ve imana sövmek de bu hükümdedir. İmanın ve
nikâhın yenilenmesi icab eder.
194- Bir kimse: "Şöyle yaparsam Allah'ın
gazabına, lanetine, buğzuna uğrayayım, zani olayım, hırsız olayını" diye
söylese, bununla yemin etmiş olmaz. "Namazım, orucum şu kâfirin olsun," demesi
de böyledir. Bununla beraber bir görüşe göre, namazın ve orucun bir ibadet,
Allah'ın rahmetine bir yakınlık olması bakımından kâfire ait olması kasdedilirse,
yemin olmaz.
Bu gibi sözler İslâm terbiye ve âdabına aykırıdır. Bunlardan sakınmalı. Eğer
böyle bir söz çıkarsa, hemen tevbe edip istiğfarda bulunmalıdır.
195- "Mushaf hakkı için, Kur'ân hakkı
için, okuduğum Kur'ân hakkı için falan işi yapmam" dediği halde, o işi yaparsa
keffaret gerekmez. Tevbe edip mağfiret dilemesi lâzım gelir. Bununla beraber
Kur'ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olduğundan bir görüşe göre, Kur'ân'a yemin
geçerlidir.
196- Yalan yere: "Allah bilir ki, şu şöyledir, şöyle değildir,"
denilmesi bir görüşe göre küfrü gerektirir. Çünkü Yüce Allah'a bilmezlik nisbet
edilmiş olur. Diğer bir görüşe göre de, küfrü gerektirmez. Çünkü bununla küfür
değil, yalanın geçerli kılınması kasdedilmiştir. Ancak bu büyük bir günah
olduğundan hemen tevbe edilmesi gerekir.
Yalan yere: "Allah şahiddir ki," denilmesi de keffareti değil, tevbe ve
istiğfarı gerektirir.
-
KASEM SURETİYLE OLAN YEMİNİN
NEVİLERİ VE HÜKÜMLERİ
197-
Kasem suretiyle olan yeminler: Lağıv (boş yere) yemin, Gamus (yalan yere) yemin
ve mün'akıd (şarta bağlı yemin) kısımlarına ayrılır. Şöyle ki:
1) Lağıv yemin: Yanlışlıkla veya
doğru olduğu zannı ile yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin bir maksadı
olmaksızın başka bir şey söylecek yerde "Vallahi" diye yemin etmesi bu
kısımdandır.
Yine, borcunu ödemediği halde, ödemiş olduğunu sanarak "Vallahi borcumu
ödedim" diye yemin etmesi böyledir. Bu tür yeminden dolayı keffaret gerekmez.
Bunun bağışlanacağı umulur.
2) Gamus yemin: Yalan yere
kasden yapılan yemindir. Borcunu ödemediğini bildiği halde bir şahsın: "Vallahi
ben borcumu ödedim" diye yemin etmesi bu türdendir. Bu, pek büyük bir günahtır.
Böyle yalan bir yemin evleri harab eder, yalancıları perişan bırakır. Bunun
bağışlanması için keffaret yeterli olmaz. Bundan dolayı yalnız tevbe edip
mağfiret dilemek ve bu yüzden bir kimsenin hakkını zayi etmişse onu yerine
getirip helâllik almak gerekir.
(İmam Şafiîye göre, Gamus yeminden dolayı da keffaret gerekir.)
3) Mün'akid yemin: Mümkün olan
ve geleceğe ait olan bir şey hakkında yapılan yemindir. "Vallahi ben yarın
borcumu vereceğim, vallahi ben falan kimse ile konuşmayacağım" denilmesi gibi...
Böyle bir yemin üzerinde durulursa keffaret gerekmez. Fakat yemin bozulursa,
keffaret gerekir. Yukarıdaki yemininde borcunu ödemezse veya adamla konuşursa
yemin bozulmuş olur ve keffaret ödenir.
İşte bizce, yalnız bu tür yeminlere riayet edilmemesinden dolayı keffaret
gerekir. İster riayetsizlik bir zorlama karşısında, ister unutarak, ister
yanılarak olsun, hüküm aynıdır. Bu tür yeminin bozulmasında dinî bir görevi
yerine getirme veya insanlar için bir yarar varsa, yemin bozulur ve keffaret
ödenir. Bozulmasında bir yarar yoksa, yemine riayet edilmesi gerekir. Bu kimse
borcunu ödememeye veya babası ile konuşmamaya yemin etse, bu yemine riayet
edemez. Borcunu vermesi ve babası ile konuşması gerekir. Sonra da af dileyerek
keffaretini yerine getirir.
-
YEMİNE DAİR ÇEŞİTLİ MESELELER
198-
Yemin birkaç tane olunca, keffaretler de ona göre olur. Yeminlerin yapıldığı yer
değişmese de yine hüküm böyledir. Buna göre, bir kimse şöyle yapacağına veya
yapmayacağına "Vallahi" diye yemin ettikten sonra başka başka yerlerde benzeri
yeminler yapsa, yeminler birkaç tane olur. Bozduğu bu yeminlerin her birinden
dolayı ayrı ayrı keffaret ödemesi gerekir. Fakat İmam Muhammed'e göre, yemin
keffaretleri çoğalınca, bunlar bir keffaret ile ödenir. Tercin edilen görüş
budur.
199- "Vallahi falan ve falan kimselerle
konuşmayacağım" yahut "falan ve falan yerlere gitmeyeceğim" gibi sözler bir
yemin sayılır. Onun için o iki kimseden yalnız birisiyle konuşulsa veya o iki
yerden yalnız birine gidilse, yemin bozulmuş olmaz.
"Vallahi yemek ve su tatmam" denilmesi de öyledir. Bunlardan birini tatmakla
yemin bozulmuş olmaz. Ancak bunlardan herhangi birini tatmaya niyet etmişse, o
zaman bunlardan birini tatmakla yemin bozulur.
200- Olumsuz bir ek ilâvesiyle: "Vallahi
ne falan ve ne de falanla konuşurum" veya : "Vallahi ne yemek ve ne de su
tadarım" denilse bu, iki yemin olmuş olur. Hangi biri ile konuşulsa veya
herhangi biri tadılsa, yemin bozulmuş olur ve keffaret gerekir.
201- Yeminlerin hükmü, örf de kullanılan
sözlere göredir. Yemin edenin maksad ve niyetine göre değildir. Onun için bir
kimse, bir şahsa hiç bir şey vermemek maksadı ile: "Ben sana para vermeyeceğim,"
diye yemin etse, ona paradan başka bir şey vermekle yeminini bozmuş olmaz. Çünkü
söz ve yemin para lâfzı ile yapılmıştır. Örfde (gelenekte) başka şeye para
denmez. Yine bir kimse: "Evde oturup dışarıya çıkmam" diye yemin etse, o evin
bacasından veya penceresinden çıkmakla yemininde hanis (yeminin bozmuş) olmaz.
"Şu odaya girmem" diye yemin edildiği halde, onun harabesine girildiği
takdirde de hüküm böyledir. Çünkü harabe örfde oda sayılmaz.
202- Yeminler, yapıldıkları beldelerin
örfüne (geleneğine) göre değerlendirilir. Onun için bir kimse: "Baş
yemeyeceğine" yemin etse, bu yemini, bulunduğu beldede satılan başlara bağlı
kalır. Serçe ve çekirgi gibi hayvanların başlarını kapsamaz. Bunları yemekle
yeminini bozmuş olmaz.
Yine, bir kimse "Meyve yemeyeceğim" diye yemin etse, yemini beldesinde örfen
meyve sayılan şeylere bağlı kalır. Yaş üzüm gibi, meyve sayılmayan şeyleri
kapsamaz. Anlaşılıyor ki, yeminde kullanılan bu gibi umumi ifadeler, örf ile
özelleştirilip kısıtlanıyor.
203- Aklen mümkün olup da âdet bakımından
muhal olan bir şeye yemin, hemen hanis olmayı gerektirir. Bunun için bir kimse:
"Ben göğe çıkacağım, ben şu taşı altın yapacağım" diye yemin etse, hemen hanis
olur (yemini bozulur ve keffaret ödemesi gerekir.) Fakat böyle bir yemin, bir
vakte bağlanmış olursa, o vakit çıkmadıkça hanis olmaz. "Vallahi şu demiri on
güne kadar elmas yapacağım" diye yemin edilmesi gibi. Bu yemin üzerinden on gün
geçmeden hanis olmayacağı gibi, on günden önce ölse yine hanis olmaz, keffaret
de gerekmez.
204- Zaman belirlemeksizin yapılan
yeminlerde, yemin edilen şey imkânsız hale gelmedikçe yemin bozulmaz. Fakat iş
imkânsız hale gelince, yemin bozulur ve keffaret gerekir. Bir kimse bir zata
hitaben: "Vallahi ben seni ziyaret edeceğim" dediği halde uzun bir müddet
ziyaret etmese, yemini bozulmaz. Fakat ziyeret etmeden o yemin eden veya ziyaret
edilecek zat ölürse, yemin bozulur (hanis olur.)
Zaman belirlenince, o zamanın sonuna bakılır, "Ben seni yarın ziyaret edeceğim
" yemin edilmesi gibi ki, o günün güneş batması zamanına kadar devam eder. O gün
ziyaret yapılmadan güneş batınca yemini bozulur.
205- Bir hududa bağlı olan bir yemin, o
hududun kalkması ile geçersiz olur. Çünkü yeminde durmaya bir imkân kalmamıştır.
Bunun için bir kimse: "falan zat izin vermedikçe, ben şu kimse ile konuşmam"
diye yemin edip de, o zat izin vermeden ölse, artık yeminin bir hükmü kalmaz.
Yemin eden şahıs, o kimse ile konuşur ve bundan dolayı da keffaret gerekmez.
"Sen borcunu vermedikçe senden ayrılmam" diye yemin yaptıktan sonra, borcun
bağışlanması da bu türdendir. Artık yemin kalkmış olur.
Fakat İmam Ebû Yusuf'a göre, bu gibi hallerde yemin devamlılığını sürdürür.
Artık şart (mesela konuşma) ne zaman gerçekleşirse yemin bozulur ve keffaret
veya şarta bağlanan ceza gerekli olur.
206- Yemin edilen şeyin yok olması veya
gitmesi, yemin bağlantısına engel olur. Buna göre bir insan: "Falana şu hakkını
yarın veririm" diye yemin ettiği halde, bugün verecek olsa yemininde hanis olmaz
(yemini bozulmaz) ve keffaret gerekmez. Bu mesele İmam Azam ile Muhammed'e
göredir. İmam Ebû Yusuf'a göre, ertesi gün olunca hanis olur.
207- Yeminler evvelce söylenmiş bir söz
veya işle bağlantılı olur. Buna göre bir kimse, hazırlanan belli bir yemeğe
davet edilmekle: "Vallahi ben yemem" diye yemin etse, bu yemini o belli yemeğe
bağlı kalır. Başka bir yemek yemesi ile hanis (yeminini bozmuş) olmaz.
208- Yeminler mümkün olan bir mertebe ile
bağlı kalır. Bunun için: "Falan şahsı şu eve sokmayacağım" diye yemin edilse,
bakılır: Eğer yemin eden o evin sahibi ise, o şahsı eve girmekten hem söz, hem
de fiil ile mümkün olduğu kadar engellenmesi lâzım gelir. Değilse, eve girmekle
hanis olur. Fakat ev başkasının olduğu takdirde, yalnız sözle engellemesi
yeterlidir. Çünkü kiracılıktan dolayı onu bilfiil çıkarmak hakkına sahib
değildir. Yemin eden için mümkün olan böyle sözle çıkarmaya teşebbüs etmektir.
Yine, bir şahsa hitaben: "Ben, seni hapsettirmem", diye yemin eden kimse, o
şahsı hapsettirmek isteyen alacaklılara karşı sözü ile engel olmaya çalıştığı
halde, engel olamazsa hanis olmaz (yemini bozulmaz).
Yine, "Falan şahıstaki alacağımı bugün onda bırakmayacağım" diye yemin eden
kimse, o gün hakime başvurup alacağını istese (dava etse), borçlunun da inkârı
üzerine ona yemin teklif edilmesini istese, artık hanis olmaz. Çünkü kendisi
için mümkün olan bundan başka bir şey yoktur.
209- Yeminler nisbetin kaybolması ile son
bulur. Şöyle ki: "Falan şahsın evine girmem" veya "yemeğinden yemem, elbisesini
giymem, zevcesiyle ve dostu ile konuşmam" diye yemin eden kimse, ev satıldıktan
sonra o şahsın evine girse veya yemeğinden yese veya elbisesini giyinse veya
kendisinden tamamen ayrılan zevcesi ile veya o adama düşman kesilen dostu ile
konuşsa, yemini bozulmuş olmaz. Fakat yeniden satın alacağı bir eve girse veya
yemeğinden yese veya elbisesini giyse veya nikahlayacağı yeni zevcesi ile veya
edineceği yeni bir dostu ile konuşsa, yemini bozulur ve keffaret gerekir.
Ev, yemek ve elbise işaretle belirtilmiş olsun veya olmasın fark etmez. Çünkü
bunlardan dolayı sahiblerine düşmanlık edilmez. Fakat zevceye veya dosta işaret
ederek: "Şu karısı ile, şu dostu ile konuşmam" diye yemin edilirse, yemin
bunlara bağlı kalır. Bunlarla zevciyet veya dostluk ilgisinin kalkmasından sonra
da, onlarla konuşulursa hanis olur (yemin bozulur ve keffaret gerekir). Çünkü
bunların zatlarına düşmanlıktan dolayı yemin edilmiş olması mümkündür.
210- Bir kimse karısına veya borçlusuna:
"Benim iznim olmadıkça evimden veya şehirden bir tarafa çıkmayacaksın", diye
yemin etse, bu yemin zevciyet ve alacağın devamına bağlanır. Zevciyet kalktıktan
veya borç ödendikten sonra çıkacak olsalar, artık o yemin eden kimse hanis olmaz
(yemini bozulmuş olmaz)
211- Yeminin bir cümlesinde bulunan bir
belirsizlik, aynı cümledeki diğer bir belirsize dahil olur. Fakat belirli olan
bir şey, belirsize dahil olmaz. Buna göre, bir insan: "Şu eve kim girerse, şöyle
olsun" diye yemin etse, o eve kendisinin girmesi ile de hanis olur. O ister
kendisine ait olsun, ister olmasın fark etmez. Fakat: "Şu evime her kim girerse,
şöyle olsun" diye yemin ederse, oraya kendisinin girmesi ile hanis olmaz. Çünkü
evi kendisine nisbet etmekle kendisi belirlenmiş oluyor. Artık aynı cümlede
bulunan belirsiz bir anlama dahil olmaz.
Başkasına hitaben: "Senin şu evine her kim girerse, senin yemeğinden her kim
yerse, şöyle şöyle olsun" diye yapılan bir yeminde de, muhatabın o eve
girmesiyle veya o yemekten yemesiyle yemin bozulmuş olmaz (keffaret gerekmez).
212- Yemin ifadesinin bir cümlesindeki
belirlilik, diğer bir cümlesindeki belirsizliğe dahil olur.
Örnek: Bir kişi kendi kölesine hitaben: "Bana şu haberi her kim müjdelerse,
sen azad ol" diye şarta bağlayarak yemin ederse, o haberi bizzat kölesi de
müjdelese, köle azad olur. Demek ki, bu durumda, "Sen azad ol" hüküm cümlesine
muhatap olan köle "her kim müjdelerse" şart cümlesinin kapsamı içine girmiş
oluyor.
213- Bir kimse âdete göre bizzat
kendisinin de yapabileceği bir işi yapmamaya yemin ettiği halde, o işi kendisi
için başkasına vekâlet ve emir suretiyle yaptırsa, bakılır: Eğer o işlem, hukuku
bizzat yapana ait işlemlerden ise, bunun yapılmasından dolayı o kimse hanis
olmaz. Alım, satım, kiraya verme, kiralama, bir maldan ikrar yolu ile sulh olma,
bir malı bölme, bir davayı ikrar veya inkâr yolu ile cevablama, akıl ve baliğ
olan bir çocuğu evlendirme gibi işlemler bu türdendir.
Örnek: Bir kimse: "Vallahi ben bu evi satın almayacağım" diye yemin ettiği
halde, onu bir vekil aracılığı ile satın alsa, yemininde hanis olmaz. Fakat
yemin edilen işlem, işi yapana ait olmayıp müvekkile ve emreden kimseye ait
işlemlerden ise, bu işi vekil ve emir suretiyle yaptırmakla da o kimse hanis
olur. Evlenme, boşanma, mal karşılığında boşanma, hibe, sadaka, havale, vasiyet,
vakıf, emanet, ariyet verme ve alma, borç alma, kısastan dolayı sulh, emanet
verip alma, borcu ödeme, borcu alma, elbise dikme, elbise giydirme, hayvan
kesme, hayvana bindirme, küçük yaştaki çocuğu evlendirme gibi...
Örnek: "Vallahi falan kadını nikahlamayacağım"
diye yemin eden kimse, o kadını bir vekil aracılığı ile nikahlasa, yemininde
hanis olmakla üzerine keffaret gerekir. Çünkü bu hususta vekil, bir araç ve bir
elçiden başka bir şey değildir. Bu işlemin bütün hakları o yemin edene aittir.
214- "Şunu , şu adama bağışlayacağım" diye
yemin eden kimse, o şeyi bağışladığı halde, o adam kabul etmese hanis olmaz
(yemini bozulmuş sayılmaz). Ariyet, vasiyet ikrar gibi, diğer bağış suretiyle
olan sözleşmelerde de hüküm böyledir.
Fakat: "Şu malı falan zata satacağım" diye yemin eden kimse, o malı sattığı
halde o zat malı kabul etmese hanis olur (yemini bozulmuş olduğundan keffaret
gerekir). Çünkü satma işlemi kabule bağlıdır. Yalnız sattım demekle bağlantı
olmaz. Satma işlemi de yapılmamış olur. Kiralama, nikâh ve rehin gibi, iki
tarafın icab ve kabulleri üzerine yapılan işlemlerde de hüküm böyledir. Bunlar
üzerindeki yemin, olumsuz olarak yapıldığı takdirde de bu hüküm uygulanır.
Örnek: Bir kimse: "Şu malı falan adama bağışlamayacağım" diye yemin ettiği
halde, bağışlayıp da o adam kabul etmese, hanis olur. Aksine olarak:
"Satmayacağım" diye yemin ettiği halde satsa da o adam kabul etmese, hanis
olmaz.
Demek oluyor ki, hibe gibi bağışlamalarda, yalnız bağışlayıcının icabı (tek
taraflı irade beyanı) yeterli oluyor. Fakat alışveriş ve kiralama gibi
karşılıklı irade beyanlarını (icap ve kabulü) gerektiren işlemlerde, yalnız bir
taraftan yapılan icab beyanı yeterli olmuyor. Kabulün de bulunması gerekiyor.
215- Sohbet ve birbiriyle anlaşıp
yaklaşma, lezzet ve acı duyma, üzüntü ve sevinç gibi sağlığa bağlı bulunan
işlerde yemin, yalnız sağlıkla kayıtlanır. Ölünün diriye ortak olacağı işlerde
ise, hem hayat hem de ölüm hallerinde geçerli olur.
Buna göre, bir kimse, bir adama hitaben: "Seninle konuşursam, senin yanına
girersem, seni öpersem, seni döğersem şöyle olsun" şeklinde yemin ettikten
sonra, o adam ölse, artık yeminin bir hükmü kalmaz. Ölü halinde olan o adama söz
söylemekle veya yanına girmekle veya onu öpmekle veya onun cesedine vurup
dövmekle yemin bozulmaz ve ceza gerekmez.
Fakat: "Seni yıkarsam, sana elbise giydirirsem,
sana dokunursam, seni bir şeye bindirirsem, seni taşırsam" şeklinde yemin etse,
onu öldükten sonra yıkamakla, kefenlemekle, vücudunu okşamakla, bir şeye
bindirmekle veya taşımakla hanis olur, kefffaret gerekir.
216- "Falan kimse ile konuşmayacağım, söz
söylemeyeceğim" diye yapılan yemin, o kimseye sadece işaret etmekle, mektub
yazmakla veya haber göndermekle bozulmuş olmaz. Çünkü bu işler, konuşma ve
söyleme sayılmaz.
217- "Konuşmayacağım" diye yemin eden
kimse, namazda Kur'ân okumakla veya tesbih çekmekle hanis olmaz (yemini
bozulmaz). Namaz dışında ise bir görüşe göre hanis olur, diğer bir görüşe göre
olmaz. Çünkü bu okuma, örfde konuşma sayılmaz. Diğer kitabları okumada da
alimlerin ihtilâfı vardır.
218- "Oruç tutmam" diye yemin eden kimse
oruca niyet edip başlayınca hanis olur. Çünkü orucun mahiyeti mutlak surette
imsaktan ibarettir. O da, oruca başlamakla gerçekleşmiş olur.
"Namaz kılmamaya" yemin eden kimse, namaza başlayıp ilk rek'atta secdeye
alnını koymakla hanis olur. Çünkü böyle bir rekât kılınmadıkça namazın mahiyeti
tamamen bulunmuş olmaz.
"Hac yapmamaya" yemin eden bir kimse de, sahih bir hacca başlayıp farz olan
tavafın çoğunu yapınca hanis olur.
219- "Zevcesini döğmemeğe" yemin eden
kimse, onun saçlarını çekse veya gerdanını ısırsa veya sıkıştırsa veya burnuna
dokunup kanatsa bakılır: Eğer bunları öfke halinde yapmışsa hanis olur. Oynaşma
halinde yapmış ise, sahih olan görüşe göre hanis olmaz. Bununla beraber bu
döğmekte acı vermek şarttır. Maksada gelince, bunda iki görüş vardır. Bir görüşe
göre, kasıd da şarttır. Diğer bir görüşe göre şart değildir. Onun için böyle
yemin eden kimse, başkasını döğmek isterken, yanlışlıkla zevcesine vuracak olsa,
birinci görüşe göre hanis olmaz, çünkü kasıd bulunmamıştır. Buna örfen de döğme
denmez. İkinci görüşe göre hanis olur; çünkü döğme işi gerçekleşmiştir (bunda
kasıd aranmaz).
220- "Yeryüzünde oturmamaya" yemin eden
kimse, yere bitişik olmayan bir sergi, bir hasır, deri veya tahta üzerine otursa
hanis olmaz.
Yine: "Şu döşek üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, o döşek üzerine konulan
başka bir döşek üzerinde uyusa hanis olmaz.
Yine: "Şu tahta üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, onun üzerine konulan
diğer bir tahta üzerinde uyusa, yemininde hanis olmaz. Fakat döşek üzerine bir
yüz takılsa veya tahtanın üzerine bir sergi çekilse, bir hasır döşense hanis
olur.
221- "Yatağımda" veya "şu yatakta uyumam"
diye yemin eden kimse, bedenin çoğunluğu ile o yatağa girip uyumadıkça hanis
olmaz.
222- "Bir yere veya bir eve ayağını
basmayacağına" yemin eden kimse, o yere sonradan yürüyerek veya bir şeye binerek
gidecek olsa hanis olur. Çünkü bir yere ayak basmak, örfde oraya girmek
demektir. Fakat böyle yemin ederken yürüyerek girmeyeceğini kasdetmiş bulunursa,
binitli olarak girmekle hanis olmaz. Çünkü sözünün gerçeğini dilemiş olur.
223- "Bir yere girmeyeceğine" yemin eden
kimse, oraya tutulup sokulsa, hanis olmaz. Bu davranışa karşı çıkmasa da hüküm
aynıdır. Çünkü yemini, bizzat kendisinin gitmesi ile ilgilidir. Fakat bu yere
sonradan kendisi girecek olsa, hanis olur.
224- Şiddet ve zorlama, bir maksadı
gidermeyeceği cihetle, yeminin akdine engel olmaz. Buna göre: "Şu belli şeyi
yemeyeceğim" diye zorla veya rızası üzere yemin eden kimse, o şeyi sonradan
şiddet ve zorlama ile yiyecek olsa hanis olur. Yine baygın veya mecnun olduğu
halde yediği takdirde de hüküm böyledir.
Fakat: "İçmeyeceğine" yemin ettiği bir şeyi, başkaları zorla boğazına akıtacak
olsalar hanis olmaz. Çünkü bunda kendi işi bulunmamıştır. Sonradan kendi rızası
ile içerse hanis olur.
(İmam Şafiîye göre zorlama, yemin bağlantısına engel olur.)
225- "Vallahi yersem, içersem, giyersem
şöyle olsun" şeklinde yemin eden kimse, her ne yese, ne içse, ne giyinse hanis
olur. Eğer ben şu yemeği, şu suyu veya şu elbiseyi kasdettim dese, benimsenen
görüşe göre gerek kaza (mahkeme hükmü), gerekse diyanet bakımından sözü kabul
edilmez.
Fakat, "Vallahi bir şey yersem, bir şey içersem, bir şey giyersem şöyle olsun"
diye yemin eden kimse, bununla belli bir şeyi kasdetmiş olduğunu söylerse, kaza
(hüküm) bakımından değil de, diyanetçe tasdik olunur.
226- "Falan şahsın kardeşleri, zevceleri, dostları ile
konuşmayacağım" diye yemin eden kimse, bunların hepsi ile konuşmadıkça hanis
olmaz. Kardeşlerinin veya dostlarının bir kısmı ile konuşmuş olsa da hanis
olmaz; çünkü yeminde bunların tümü murad edilmiştir. Fakat o şahsın yalnız bir
kardeşi veya bir zevcesi veya bir dostu olduğunu bildiği halde böyle yemin etse,
yalnız biri ile konuşmakla hanis olur.
227- Bir kimse, başkasındaki bir alacağını
taksit taksit almayacağına yemin ettiği halde, ondan bir mikdarını alacak olsa,
bundan sonra geri kalanını da almadıkça hanis olmaz.
228- Bir kimse: "Malı bulunmadığına" dair
yemin ettiği halde, ticaret için olmayan eşyası, akarı veya arazisi bulunsa,
bununla hanis olmaz, çünkü bunlara örfde mal denmez, denilirse hanis olur.
229- "Ben bu işi elbette yapacağım, şu
adamı elbette ziyaret edeceğim" şeklinde yapılan yeminler, bir defa için
geçerlidir. Bir defa ziyaret yapılınca yemin yerine gelmiş olur.
230- Çocukların, delilerin, uykuda
bulunanların yeminleri geçerli değildir. Fakat sarhoşluk veren içkilerden birini
içmiş olan bir sarhoşun yemini, aklı başında onlanın yemini gibidir. Çünkü onun
sarhoşluğu, kendi kasıd ve iradesine bağlıdır. Onun için ettiği yemine bağlı
kalmazsa hanis olur.
231- "İnşallah=Allah dilerse" şeklinde
istisnada bulunarak Allah'ın dilemesine bağlanan yemin ve adaklarda, yemine veya
adağa aykırı bulunmak hali düşünülmez. Bunun için bir kimse: "Allah'a kasem
ederim ki, yarın inşallah şu işi yapacağım" diye yemin etse veya: "Şu işim
olursa, İnşallah şu kadar gün oruç tutayım" diye adakta bulunsa da ertesi gün o
işi yapmamış olsa veya işi olduğu halde adadığı orucu tutmasa hanis olmaz ve
günah işlemiş olmaz. Çünkü bu halde o işin yapılması veya orucun tutulması, Yüce
Allah'ın dilemesine bağlanmıştır. Allah'ın herhangi bir işi dileyip dilemediği,
o iş meydana gelmeden önce bizim tarafımızdan bilinemez.
Bu gibi istisnalar (Allah dilerse sözleri), İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre
sözün hükmünü geçersiz kılar. O sözü kesinlik halinde çıkarır. İmam EbûYusuf'a
göre de, o bir şart yerindedir. Artık o şart bizce gerçekleşmedikçe (yemin
anında o işin meydana gelmesi bizce bilinmedikçe) ceza gerekmez.
(İmam Malik'e göre, bu istisna halinde de, yeminin ve nezrin hükmü lâzım
gelir.Çünkü her şey Allah'ın dilemesine bağlıdır. İnşallah denmesi, teberrük
içindir. Bundan dolayı onu söylemekle yapılan yeminin veya nezrin hükmü
değişmez.)
-
NEZRİN MAHİYETİ VE NEVİLERİ
232- Nezir,
Yüce Allah'a saygı için yasak olmayan bir işin yapılmasını üzerine alıp
yüklenmektir. Böyle bir işin yapılmasını kendine vacib kılmaktır. Nezrin çoğulu
"Nuzûr"dur. Necr edene de "Nâzir" denir. Nezrin Türkçesi adaktır.
233- Sadece Yüce Allah'ın rızası için
ibadet sayılacak bazı şeyleri adamak geçerlidir ve sevaba bir yoldur. "Nezrim
olsun, yarın Allah rızası için oruç tutayım veya fakire şu kadar para vereyim"
denilmesi gibi. Fakat dünyalık sağlamak için yapılacak adak makbul değildir.
"Falan işim yoluna girerse, üç gün oruç tutayım, fakire para vereyim" gibi.
Böyle dünyaya ait bir maksad için yapılan bir ibadet ve taat, kutsal bir maksada
değil, dünyaya ait bir isteğe ve amaca dayanmış olur. Bu ise, ibadet ve
taatlarda aranılan ihlâsa aykırıdır. Böyle bir adak kaderi değiştiremez.
Mukadder ne ise, yine o meydana gelir. Şu kadar var ki, bazan böyle bir adak
için cimriden bir mal çıkmış olur.
Bununla beraber adaklara riayet etmek gerekir. Çünkü adak yapan Yüce Allah ile
sözleşme yapmış demektir. Onun için yapılan adağa vefa gösterilmesi, verilen
sözün yerine getirilmesi gerekir. Yüce Allah, adaklarını yerine getirenleri
Kur'ân-ı Kerîm'de övmüştür.
234- Adaklar, zaman, yer, şahıs ve adanan
şey bakımından belirli ve belirsiz nevilerine ayrıldıkları gibi, bir şarta bağlı
olup olmamak bakımından da mutlak ve muallak nevilerine ayrılmıştır. Bunlar
ileride görülecektir.
235-
Bir nezrin din yönünden sahih ve geçerli, yerine getirilmesi gerekli olabilmesi
için şu şartları vardır:
1) Nezredilen şeyin cinsinden bir farz veya vacib
bulunmalıdır. Buna göre: "Bir gün oruç tutayım" diye yapılan bir adak sahihdir.
Fakat: "Falan hastayı ziyarette bulunayım" diye yapılacak bir adak sahih olmaz.
Her halde bunu yerine getirmek gerekmez. Çünkü hasta ziyareti cinsinden bir farz
veya vacib ibadet yoktur.
2) Nezredilen şeyin cinsinden olan farz veya
vacib bizzat kasdedilmiş olmalıdır, başka bir farz veya vacibe vesile
olmamalıdır. Buna göre "İki rekât namaz kılayım" diye yapılan bir nezir sahihdir.
Fakat: "Nezrim olsun abdest alayım" veya "Tilâvet secdesinde bulunayım" diye
yapılacak bir adak geçerli değildir. Çünkü abdest ile tilâvet secdesi, bizzat
kasdedilen ibadet değildir. Bizzat kasdedilen ibadetlere birer vesiledir.
3) Nezredilen şey, insan üzerine hemen veya
gelecekte yapılması farz veya vacib olan bir ibadet olmamalıdır. Onun için:
"Nezrim olsun yarınki sabah namazını, vitir, namazını kılayım" şeklindeki
adaklar sahih olmaz.
4) Adanan şey aslında bir günah olmamalıdır. Onun
için: "Şu işim olursa, kendimi Hak yolunda kurban edeyim, intihar edeyim" diye
yapılan adak sahih olmaz. Fakat aslen meşru iken, başka bir sebebden dolayı
yasaklanmış olan bir şeyle adak sahihdir.
Örnek: Bir kimse Ramazan bayramının birinci
gününde veya Kurban bayramının dört gününde oruç tutmayı nezretse bu sahih olur.
Ancak o günlerde oruç tutulması yasaklandığından o günlerde iftar edip sonradan
kaza yapar. Bununla beraber iftar yapmayıp o günleri oruç tutsa, adağını yerine
getirmiş olur.
"Allah için evlâdını kurban edeceğini" nezreden kimseye, İmam Ebû Yusuf ile
İmam Şafiî'ye göre bir şey gerekmez; çünkü bu, caiz olmayan bir adaktır. Fakat
İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre, bu halde bir koyun kurban edilmesi gerekir.
Çünkü İbrahim aleyhisselâm, böyle bir kurban kesmekle emrolunmuştur.
5) Nezredilen şey aslında gerçekleşemez
olmamalıdır. Buna göre bir kimse: "Geçen falan günde oruç tutayım" diye nezir
yapsa, üzerine bir şey gerekmez.
Yine: "Falan zatın geleceği gün oruç tutayım" diye adak yaptığı halde, o zat
zeval vaktinden sonra gelse veya kendisinden oruca aykırı bir hal meydana
çıktıktan sonra gelse, nezir adına bir şey gerekmez. Çünkü o günde oruç
tutulması artık gerçekleşemez (muhal) olmuştur. Geceleyin geldiği takdirde de
hüküm böyledir. Çünkü adak gündüz içindir.
6) Adanan şey, adak yapanın mülkünden daha fazla
veya başkasına ait bulunmamalıdır. Buna göre: "Hemen bin lira sadaka vermesini"
adayan kimsenin yalnız yüz lirası bulunsa, ancak bu yüz lirayı sadaka vermesi
gerekir. Veya başkasına ait bir koyunun kurban edilmesini adayan kimseye de, bu
adağından dolayı bir şey gerekmez.
-
BELİRLİ VE BELİRSİZ, MUTLAK VE
MUALLAK ADAKLAR
236-
"Nezrim olsun, yarın oruç tutayım" gibi bir adak, muayyen (belirlenmiş) bir
adaktır. "Nezrim olsun, bir gün oruç tutayım" denilmesi de gayrimuayyen
(belirlenmemiş) bir nezirdir. Bunlar, aynı zamanda bir şarta bağlı olmayan
mutlak (bağlantısız) nezirlerdir.
"Falan kimse gelirse, Allah için nezrim olsun bir gün oruç tutayım, şu kadar
sadaka vereyim" gibi, şarta bağlı nezirler de birer muallak (bağlantılı)
nezirdir.
237- Mutlak olan (bir şarta bağlı olmayan)
nezirleri yerine getirmek vacibdir. Belli gününde yerine getirilmeyen bir nezir,
başka bir günde kaza edilir. Bugün fakire sadaka vermesini adadığı halde, bu
sadakayı o gün vermezse, başka bir günde verilmekle yerine getirilir. Buna kaza
denilir.
238- Olması istenilen bir şarta bağlı
nezir, o şartın gerçekleşmesi halinde yerine getirilmesi vacib olur. Olması
istenmeyen bir şarta bağlanmış bulunan bir nezre gelince, bunda adak yapan
serbestir. Şart gerçekleşince, dilerse nezrini yerine getirir, dilerse yalnız
yemin keffareti öder. Sahih olan budur.
Örnek: "Şu nimete kavuşursam bir ay oruç tutayım"
diye adak yapan kimse, o nimete kavuşunca bir ay oruç tutması vacib olur. Çünkü
şart kılınan nimet, adak sahibi için istenen şeydir.
Aksine olarak; bir kimse kendini yalan söylemekten engellemek için: "Eğer
yalan söylersem, bir ay oruç tutmak nezrim olsun" diye nezrettiği halde yine
yalan söylerse, serbestir. Dilerse bu adağını yerine getirir, bir ay oruç tutar.
Dilerse yemin keffareti öder. Çünkü şart koştuğu yalan söyleme işi, kendisince
istenen şey değildir. Bu nezir bir nevi yemin demektir.
239- Mutlak bir nezir, muayyen (belirli)
olsa bile, zamana, mekâna, belli bir paraya, belli bir fakire bağlı kalmaz. Bu
nezir, gerek oruçla, gerek namazla ve itikâfla olsun, gerek para ve diğer
şeylerle olsun eşittir. Buna göre, bir kimse: "Cuma günü oruç tutayım" veya "Beytü'l-Makdis'de
şu kadar namaz kılayım" veya "Bu parayı cuma günü falan beldede olan falan
fakire vereyim" diye nezrettiği halde, buna aykırı olarak başka bir günde oruç
tutsa, başka bir mescidde o kadar namaz kılsa, o miktarda başka bir parayı başka
bir beldedeki başka bir fakire verse, adağını yerine getirmiş olur.
240- Bir şarta bağlanmış olan bir nezir, o
şartın bulunmasından önce yerine getirilemez. "Falan zat gelince üç gün oruç
tutayım" diye nezreden kimse, daha o zat gelmeden üç gün oruç tutacak olsa,
nezrini yerine getirmiş olmaz.
241- Şarta bağlanarak yapılan bir nezir
de, zamanla, mekânla, belli bir para ve belli bir fakirle kayıtlanmaz.
Örnek: "Falan işim olursa cuma günü oruç tutayım, şu yerdeki falan fakire şu
parayı vereyim" şeklinde nezir yapan kimse, o iş olduktan sonra herhangi bir
günde o orucu tutabilir veya herhangi bir yerdeki başka bir fakire o paranın
karşılığını verebilir.
242- Bir vakte kadar izafe edilen bir oruç, o
vaktin gelmesinden önce tutulursa, İmam Azam ile İmam Ebû Yusuf'a ,göre caiz
olur. İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. Receb ayında tutulması nezredilen bir
orucun daha önce gelen Rebiulahirde tutulması gibi...
243- "Bir sene oruç tutayım" diye mutlak
şekilde yapılan bir nezirden dolayı, hilâllere göre tam bir sene oruç tutulması
gerekir. Şöyle ki: Eğer arka arkaya devamlı tutulması söylenmemiş ise, bu oruç
değişik günlerde tutulabilir. Eğer fasıla vermeden tutulursa, otuz beş günün
kazası gerekir. Bunun otuz günü ramazana ve beş günü de bayramlara raslayan
günlere karşılıktır. Böyle nezreden kadın ise, bu yıl içinde tutmayacağı adet
günlerini de kaza etmesi gerekir.
Fakat böyle bir yıl aralıksız oruç tutulması nezredilirse, Ramazan günlerini
kaza etmek gerekmez. Çünkü böyle bir sene Ramazandan dışta kalamayacağı için,
Ramazan günleri bu nezirden ayrı tutulmuş gibi olur.
244- Bir kimse: "Falan ayda, (Receb
ayında) oruç tutayım" diye nezrettiği halde, o ayda hasta olsa iftar eder. Sonra
Ramazan orucunda olduğu gibi kaza eder.
245- "Allah rızası için bir gün oruç
tutayım" diye yapılan bir nezrin günü belli değildir. Nezreden dilediği gün, o
borcu tutabilir. İki gün, üç gün... denildiği takdirde de hüküm böyledir. Bu
günlerin oruçları fasılasız tutulabileceği gibi, parça parça olarak da
tutulabilir. Ancak nezir esnasında fasılasız tutulmasına niyet edilmiş olursa, o
zaman ara vermeden tutulması gerekir.
Örnek: "Ara vermeden on gün oruç tutayım" diye
nezretmiş bulunan bir kadın, beş gün oruç tuttuktan sonra âdet görmeye başlasa,
tuttuğu oruçlar nezirden sayılmaz. Temizlendikten sonra yeniden on gün tutması
gerekir. Fakat dağınık olarak ayrı ayrı günlerde oruç tutmayı adayan kimse, o
kadar gün fasılasız oruç tutsa, adağını yerine getirmiş olur.
246- "Üzerime oruç vacib olsun" diyen
kimseye, bir gün oruç tutmak gerekir. Mikdarına niyet etmeksizin "Birçok günler
oruç tutayım" diye nezreden kimsenin de, İmam Azam'a göre on iki İmama göre yedi
gün oruç tutması gerekir.
247- "Nezrim olsun ki, yalan söylemeyeyim,
nezrim olsun ki, falan yere girmeyeyim" gibi sözler, "Ahdim olsun" yerinde birer
yemin sayılır. Buna göre, yalan konuşsa veya o yere gitse, yalnız yemin
keffareti gerekir. "Üzerime nezrolsun" sözü de böyledir. Ancak bu sözlerle
sadaka vermek, oruç tutmak, haccetmek gibi bir ibadet niyeti olursa, o zaman o
ibadeti yerine getirmek gerekir.
Yalnız: "Nezrim olsun" denilmesi de böyledir. Bu
halde bakılır: Eğer bununla herhangi bir sayı olmaksızın oruca niyet edilmiş
ise, üç gün oruç gerekir. Miktarsız sadakaya niyet edilmişse, on fakire birer
fitre mikdarı vermek gerekir.
248- Nezirde kasd ve kasıdsızlık (hüküm
bakımından) eşittir. Buna göre "Allah için bir gün oruç tutayım" diyecek yerde
yanılarak: "Bir ay oruç tutayım" denilse, bir ay oruç tutulması gerekir. Bu ayı
belirlemek nezreden kimseye aittir. Nezrin arkasından hemen oruca başlanması
şart değildir.
249- "Allah rızası için şu gün (perşembe
günü) oruç tutayım" diye yapılan bir nezir, en yakın olan perşembe gününe ait
bulunmuş olur. Yalnız o gün tutulacak oruç ile bu nezir yerine getirilmiş olur.
Her perşembe oruç tutulması gerekmez. Fakat buna niyet edilirse, her perşembe
oruç gerekir.
250- Nezredilen günlerden birinde iftar
edilirse, kaza gerekir. Örnek: Belli günlerde oruç tutmaya nezreden kimse, o
günlerin şiddetli sıcağından oruç tutmaya gücü yetmezse, iftar eder ve elverişli
günlerde tutamadığı günleri kaza eder.
251- Oruç tutmak üzere yaptığı adaktan dolayı üzerine kaza gereken
kimse, bu kazayı geciktirip de kocasa (şeyh-i fani olsa) veya geçimini kazanmak
için pek zor bir sanat ile meşgul bulunsa iftar eder, her gün için fidye verir.
Fakirliğinden dolayı fidye vermeye gücü yetmezse, Yüce Allah'dan mağfiret diler.
Çünkü Yüce Allah'ın mağfireti boldur, merhameti geniştir.
252- Bir kimse: "Bir ay oruç tutayım,
itikâfda bulunayım" şeklinde nezrettiği halde,henüz bir gün geçmeden vefat etse,
kendisine bir ay oruç tutmak veya itikâfta bulunmak gerekir. Ayın belli olup
olmaması eşittir. Bu halde her gün için bir fidye verilmesini vasiyet etmesi
gerekir, vasiyet bulunmadığı takdirde varislerinin izinleri ile bu fidye
terekesinden verilebilir.
Fakat bir kimse hasta olduğu halde böyle bir nezirde bulunup da iyileşmeden
vefat etse, kendisine bir şey gerekmez. Amma arada bir gün dahi olsun, iyileşmiş
olsa, bir aylık fidye vasiyet etmesi gerekir.
İmam Muhammed'e göre, yalnız sağlığa kavuştuğu günler mikdarı fidye vasiyet
etmesi gerekir.
253- "Yüce Allah'ın rızası için kurban
keseyim" veya "Nezrim olsun kurban kesip etini fakirlere sadaka olarak vereyim"
diye yapılan bir nezir geçerlidir. Fakat: "Şu hastalıktan iyi olursam, bir koyun
keseyim" veya "Falan türbe için bir kurban keseyim" gibi nezirler, söz vermeler
bir nezir hükmü taşımaz. Allah'ın rızasından başka bir kimse adına kurban
kesilmesi caiz değildir.
254- "Falan kimseye şu kadar para adadım,
falan türbeye şu kadar mum adadım, falan zatın gelmesi için kuban keseceğim"
gibi sözler caiz değildir. Hele bir ölü hakkında: "Ey mübarek zat! Sen benim şu
işimi yoluna koyarsan, şu hastama şifa verirsen, şu kayıp malımı bana geri
çevirtirsen, senin türbene şu kadar şey harcayayım" şeklindeki adaklar batıldır,
haramdır. Belki: "Allah rızası için şu fakire şu kadar para vermek adağım olsun,
Allahü Teâlâ hastama şifa verirse, şu kayıp malı bana geri döndürürse, Hak
rızası için sadaka vereyim, kurban kesip etini sadaka vereyim, onlann
mescidlerine hasır ve zeytinyağı alayım" şeklinde bir adak yapılabilir.
255- Adak kurbanının etini nezreden kimse
yiyemeyeceği gibi, zevcesi ile usul ve furuu (baba, babanın babası, evlad ve
evladlarının çocukları) da yiyemezler. Bunu fakirlere sadak olarak dağıtmak
gerekir. Eğer yiyecek olursa, yediklerinin kıymetini fakirlere vermek gerekir.
256- Yapılan bir nezir veya yemin
keffareti yerine getirilmezse, hakim tarafından yapılmasına adam zorlanamaz.
Çünkü bunlar, sadece diyanetle ilgili olarak mükellefe yönelen birer borçtur.
-
İTİKAFIN MAHİYETİ, NEVİLERİ VE
TEŞRİİ HİKMETİ
257-
İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden
kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya
o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.
258- İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve
müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir.
Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir.
Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da
müstahabdır.
259- Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebu
Yusuf'a göre bir gündür. İmam Muhammed'e göre bir saattir. Bir saat, fıkıh
alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa
bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir.
(İtikâfın en az müddeti, Malikî'lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz
kadar, bir gecedir. Şafiîlere göre de, "Sübhanellah" denilmesinden bir an kadar
fazla olan pek az bir zamandır.)
260- İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve
yarara gelince, bu pek önemlidir. Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra ahirete göçüşlerine kadar her
Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi.
İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede
kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer
Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mü'min çok kuvvetli
bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış
olur.
İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: "İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı
büyük bir zatın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe buradan ayrılıp
gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah'ın bir mabedine sokulmuş,
beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir."
Bir mü'minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle
kutsal bir yerde bir zaman ebedi ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile
yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke
dalması ne büyük bir nimettir.
İtikâf yapan bir kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir.
Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir
haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmendedir.
Sonuç: İtikâf sayesinde insanın maneviyatı
yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilâhi feyizlere
kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..
261-
Bir itikâfın sıhhati şu şartların bulunmasına bağlıdır:
1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz
bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayız ile nifastan
temiz bulunmayanın itikâfı olmaz.
Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da
mescidlere girmesi yasaktır.
2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre
niyetsiz olarak yapılan bir İtikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet
olabilmesi niyete bağlıdır.
3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde
yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde
İtikâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da
kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada
itikâfda bulunurlar. Buraları onların hakkında birer mescid sayılır. Kadınların
dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz.
Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarında daha
faziletli olduğu gibi evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesad
düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha
faziletlidir.
(İmam Şafiî'ye göre , itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da
mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu
bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer
itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki
camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.
(Şafiî'lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)
262-İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet
şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları
sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da
efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm
aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından
ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.
263- Bir kimse, itikâf için zevcesine izin
verse bundan dönemez, artık engellenmesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine
verdiği izinden dönebilir.
Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda
bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.
264-
İtikâfın şu edebleri vardır:
1) İtikâf, Ramazan ayının son on gününde ve
mescidlerin en faziletlisinde yapılmalıdır.
2) İtikâf esnasında hayırdan başka bir şey
söylenmemelidir. Günah gerektirmeyen şeyleri konuşmakta bir sakınca yoktur. Bir
ibadet inancı ile susmak ise mekruhtur. Günah sayılan şeylerden dili tutmak ise,
ibadetlerin büyüklerinden biridir.
3) İtikâf esnasından Kur'ân-ı Kerîm okumaya,
hadîs-i şerîf, Peygamberlerin yüksek siyerlerine, dinî meseleleri öğretmeye
devam etmelidir.
4) İtikâf yapan kimse, temiz elbiselerini
giymeli, güzel kokular sürünmelidir. Başını da yağlayabilir.
5) Nefsine itikâfı vacib kılacak kimse, buna
yalnız kalben niyetle yetinmemeli, dili ile de söylemelidir.
-
İTİKAFA DAİR BAZI MESELELER
265-
Belli bir mescidde, Mescid-i Haram'da itikâfa niyet eden kimse, başka bir
mescidde itikâfa girebilir.
266- Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız
gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli
mikdardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir
ay itikâf gerekir.
267- Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya
niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip
güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen
günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna
gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse,
geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin
batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde
kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona
erer.
268- Muayyen bir ramazan ayını itikâfla
geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle
bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir
zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf
yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf
yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine
düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.
269- Belirtilmeksizin bir ay itikâf
yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine
getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine
yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.
270- Bir kimse nezrettiği bir itikâfı
yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması
gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki
fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah'dan af ve
mağfiret dilemelidir.
-
İTİKAFI BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER
271-İtikâf
halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden
dışarı çıkması, itikâfı bozmaz.
Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma
namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan
itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan,
adağın dışında kalmış olur.
Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir
özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması
da zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
(Şafiî'lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı
bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa
girmelidir.)
272- Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı
gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir
özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.
273-Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak
itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür
bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur.
Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe
göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan
özürsüz evinin içine çıksa, itikâfı bozulur.
274- Şu işleri yapmak için mescidden
dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze
hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık
sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı
yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa,
bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.
275- Pek az rastlanan bir özürden dolayı
da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak
için dışarı çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak
da bozar.
276- İtikâfda bulunan bir kimseye, bu
ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur.
İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek
birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.
277- Yukarıda anlatılan meseleler, vacib
olan itikaflar içindir. Nafile olan itikaflarda, bir özür bulunsun veya
bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.
278- Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun
kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç
bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat
belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle
bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa
başlamak gerekir. İtikâf yapan kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve
dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün,
eşittir.
279- Başladıktan sonra bırakılan nafile
bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.
280- İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya
buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve
gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak
olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal
olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve
ihtilâm da itikâfı bozmaz.
281- İtikâf halinde olan kimse, muhtaç
olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar
vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde
hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer
yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin
hemen mescidine döner.
282- İtikâfda olan kimse, ezan okumak için
minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.
"Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış,
emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü,
âlemleri terbiye eden Allah'a mahsustur.
|