|
|1. BÖLÜM |
|2.BÖLÜM|
|3.
BÖLÜM |
|4.BÖLÜM|
|5. BÖLÜM |
-
CENAZE İLE İLGİLİ VACİPLER VE
GÖREVLER
519- Cenaze ölü demektir. Ölmek üzere bulunan
kimseye "muhtazar" denir. Muhtazarın yanında tevhid ve şahadet kelimelerini
okumaya ve ölünün kabri başında yapılacak konuşmaya "Telkîn"
denir.
Ölünün yıkanmasına "Gasl-i meyyit", ölünün yıkanmasından
sonra kabre gömülmesine kadar yapılması gereken şeylere ve bunların temin etmeye
de "Techiz" adı verilir. Ölüyü bilinen bezlere sarmaya da
"Tekfin" denilmektedir.
520- Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenlemek ve üzerine namaz kılıp bir kabre
gömmek müslümanlar için bir farz-ı kifayedir. İnsanlar bu farzı yapmadıkları
zaman, bundan hepsi Allah katında sorumlu olurlar. Bu görevi yapmaya imkânları
yoksa, sorumlu olmazlar.
521- İslâm ölülerini hayır ile anmak, onların güzel hallerini söylemek ve
kötülüklerini söylemekten kaçınmak müslümanlar için bir görevdir. Bir hadis-i
şerifde şöyle buyurulmuştur: "Ölülerinizi güzel hallerini yad ediniz,
kötülüklerini söylemekten çekininiz."
Öyle ki, bir İslâm ölüsünde görülüp iyi haline delâlet eden güzel koku veya
yüzünün nurlanması gibi şeyleri söylemek müstahabdır. Fakat fena koku ve yüzünün
kararması gibi şeyleri söylemek haramdır, gıybetten sayılır. Ancak ölü açıkta
haram işleyen bid'at sahibi olarak tanınmış ve bu hal üzere ölmüş ise, fena
halleri söylenebilir. Başkalarına ibret olmak için söylenmesi caiz olabilir.
522- Ölmek üzere olan kimseyi (muhtazarı), bir güçlük yoksa kıbleye doğru sağ
yanı üzerine çevirmek müstahabdır. Ayakları kıbleye doğru olarak ve başı biraz
yükseltilerek arkası üstüne de yatırılabilir. Adet haline gelen de budur. Bu
halde, başı biraz yukarı kaldırılır ki, yüzü kıbleye yönelmiş olsun.
523- Ölüm haline giren kimseye Kelime-i Tevhid telkîn edilir. Bu bir
sünnettir. Şöyle ki: Daha ruhu boğazına çıkmadan yanında Tevhid ve Şahadet
kelimeleri okunur; fakat sen söyle, diye ona zorlanmaz. Hasta da bu kelimeyi bir
defa okuyup başka bir şey söylemezse, artık telkine son verilir. Böylece son
sözü tevhid kelimesi olur. Bu telkini, hastanın hoşlanmadığı bir kimse
yapmamalıdır. Bu telkin, içine tevbeyi de alacak şekilde şöyle yapılabilir: "Estağfirullahel-Azim
ellezi lâ İlâhe illâ hüvel-Hayyül Kayyüme ve etübu ileyhi = Şanı Yüce
olan Allah'dan mağfiret diler ve ona tevbe ederim ki, O'ndan başka hak mabud
yoktur. O, Hayy'dır, Kayyum'dur."
Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Her kimin son sözü 'Lâ İlâhe İllallah' olursa cennete girer."
Muhtazarın yanında Yasin ve Ra'd surelerini okumak müstahabdır.
524- Muhtazar ölünce gözleri yumdurulur, çenesi kapatılarak bir bez ile iyice
çekilip tepesine bağlanır. Bunları yapan kimse şöylece dua etmelidir:
"Bismillâhi ve âlâ milleti Resûlillahi. Alahümme yessir aleyhi emrehu
ve sehhil aleyhi ma ba'dehu ve es'idhu bilikaike vec'al ma harace ileyhi hayren
mimma harece anhü = Yüce Allah'ın ismini zikir ile ve Resûlüllah'ın
dini üzere ölmüş olsun. Ey Allah'ım! Bunun işini kolay et, kendisine ilerisini
kolaylaştır, onu cemalinle mutlu kıl. Gitmekte olduğu âlemi ona, içinden çıktığı
âlemden daha hayırlı yap."
525- Ölünün üzerinden elbisesi çıkarılır, yıkanması için hazırlanan bir yer
üzerine konulur ve üstüne örtü çekilir. Şişmesine engel olmak için karnı üstüne
bıçak gibi bir demir parçası konulur. Elleri yanlarına uzatılır. Kollan göğsünün
üzerine konulmaz. Yanında cünub, hayız ve nifas hallerinde olanlar bulunmaz.
526- Ölünün yanında güzel kokulu bir şey bulundurulur. Yıkanmadıkça yanında Kur'ân okunmaz, okunması mekruhtur. Bu durumda başka bir odada Kur'ân
okunabilir. Ölünün bulunduğu yer geniş olup üzerinde de tam bir örtü bulunduğu
takdirde, kendisine yakın oturulmaksızın gizlice Kur'ân-ı Kerîm okunması da
kerahet olmayabilir.
527- Ölünün komşularına ve yakınlarına vefat haberi verilir. Bunlar da, ölüye
karşı son görevlerini yapmaya koşarak sevab kazanırlar.
528- Cenazelerin bir an önce
yıkanması, kefenlenip hazırlanması ve kabirlerine konulması müstahabdır. Bunun
için önce cenaze teneşir denilen tahtadan bir sedir üzerine, ayakları kıbleye
doğru olarak arka üzeri yatırılır. Teneşirin çevresi güzel kokulu bir şeyle üç,
beş veya yedi defa tütsülenir. Göbeğinden dizleri altına kadar olan avret
yerleri bir örtü ile örtülüp elbiseleri tamamen çıkarılır.
529- Cenaze yıkayan erkek veya kadın yıkayıcı, farz olan yıkama görevini
yerine getirmeyi niyet etmeli ve Besmele ile başlamalıdır. Yıkama bitinceye
kadar da: "Gufraneke ya Rahman! = Ey Rahman olan Rabbim, senin
mağfiretini dilerim" demelidir.
Yıkayıcı eline bir bez alarak örtünün altından ölünün avret yerlerini
temizler. Sonra abdest aldırmaya başlayarak önce cenazenin yüzünü yıkar. Ağzına
ve burnuna su vermez. Yalnız dudaklarının içini ve dışlarını, burun deliklerini,
göbek çukurunu parmakla veya parmağına sardığı bezle mümkün olduğu kadar siler.
Ondan sonra elleri ile kollarını yıkar. Sahih olan görüşe göre, başını da
meshedip ayaklarını da geciktirmeksizin hemen yıkar. Böylece abdest verilmiş
olur.
Namazın ne olduğunu henüz anlamayacak bir yaşta olan çocuk ölünce, buna böyle
bir abdest verilmez.
530- Cenazenin abdest işi tamamlanınca, üzerine ılık ve tatlı su dökülür. Saç
ve sakalı taranmaksızın, varsa "hatmî" denilen güzel kokulu bir ot ile yoksa
sabun ile yıkanır. Sonra sol tarafına çevrilerek önce sağ tarafı bir defa
yıkanır. Böylece sağ ve sol yanlan üçer defa yıkanır. Daha fazla yıkanabilirse
de israf olmamalıdır. Bundan sonra cenaze hafifçe kaldırılır. Bu kaldırışta
cenaze, yıkayıcının göğsüne veya eline ve dizine dayandırılır. Sonra karnı
hafifçe ovulur. Bir şey çıkarsa su ile yıkanıp giderilir. Yeniden abdest ve
vücudun tamamını yıkamaya gerek yoktur. Fakat şişip dağılmak üzere bulunan bir
ölünün üzerine yalnız su dökülerek yetinilir. Ona abdest vermek ve üç defa
yıkamak gerekmez.
531- Ölünün saçları ve tırnakları kesilmez. Sünnet olmamışsa, sünnet edilmez.
Cenaze yıkanırken pamuk kullanılmaz. Yıkandıktan sonra havlu ve benzeri bir
şeyle kurulanır. Ondan sonra kefen gömleği giydirilir ve geri kalan kefenleri
yayılır. Başına ve sakalına "hanut" denilen kâfur veya benzeri güzel kokulu bir
şey konur. Secde yerleri olan alın, burun, eller, dizler ve ayaklara da kâfur
konur.
532- Ölünün yıkanacağı yer kapalı olup yıkayıcı ve yardımcılarından başkası
onu görmemelidir. Bir ölüyü, ona en yakın olan kimse veya takva sahibi güvenilir
kimse yıkamalıdır. Bu yıkamak parasız olmalıdır. Çünkü bu bir din görevidir.
Öyle ki, yıkayıcı olarak bir kimseden başkası bulunmasa, bunun yıkama ücreti
alması caiz olmaz. Fakat başka yıkayabilenler varsa, o zaman ücret alınabilir.
533- Erkek olan ölüyü erkek, kadın olan ölüyü de kadın yıkar. Bu yıkayıcılar
taharet üzere bulunmalıdırlar. Bunların cünüb, haiz, nifas halinde olmaları ve
yıkayıcının gayri müslim olması mekruhtur. Ancak müslüman bir erkek hakkında
gayri müslimden başka bir erkek ve müslüman bir kadın hakkında gayri müslim bir
kadından başka kadın bulunmadığı zaman bunlar yıkayabilirler.
534- Bir kadın vefat eden kocasını yıkayabilir. Çünkü kadın, iddet
bekleyecektir. Bu iddet çıkmadıkça evlilik devam halinde sayılır. Fakat bir
erkek, ölmüş bulunan zevcesini yıkayamaz. Çünkü erkeğe iddet gerekmez. Karısı
ölünce, aralarındaki evlilik bağı kalkmış olur. Ancak onu yıkayacak bir kadın
bulunmazsa, koca zevcesine teyemmüm verir.
(Üç İmama göre, kocanında zevcesini yıkaması caizdir.)
535- Erkekler arasında ölmüş olan bir kadına mahremi varsa, bu mahremi ona eli
ile teyemmüm ettirir. Mahremi yoksa, yabancı bir erkek eline bir bez alarak ve
gözlerini kapayarak teyemmüm ettirir.
536- Su bulunmadığı zaman yine teyemmüm ile yetinilir. Bir cenaze için
teyemmüm yapılıp namazı kılındıktan sonra su bulunacak olsa, yeniden yıkanır,
namazı tekrar kılınıp kılınmayacağı hakkında İmam Ebû Yusuf'un iki görüşü
vardır.
537- Henüz büluğ çağına yaklaşmamış (müştehat olmayan) bir kız çocuğunu erkek
yıkayabildiği gibi, henüz mürahik (buluğ çağına ermemiş) bulunan bir erkek
çocuğunu da kadın yıkayabilir.
538- Cinsel organı kesilmiş veya yumurtaları (husyeleri) çıkarılmış erkek ile
organı tam erkekler arasında fark yoktur. Bu gibileri de erkekler yıkar.
539- Suda boğulmuş olan bir müslüman, yıkamak niyeti ile üç defa suda hareket
ettirilerek yıkanır. Yalnız su içinde kalmış olması, hayattaki müslümanları
cenazeyi yıkama farzını yerine getirmekten kurtarmaz.
540- Bir müslümanın akrabası veya zevcesi olan bir gayri müslim öldüğü zaman
onun dindaşlarına verilir. Eğer bunlara verilmezse, sünnet üzere olmaksızın
yıkanır ve sarılarak gömülür, yukarda açıklandığı üzere mü'minlere yapılan işlem
buna yapılmaz.
541- Ölen bir müslümanın, gayri müslimden başka akrabasından bir velisi
bulunmasa, cenazesi gayri müslimlere verilmez. Çünkü bunun teçhiz ve tekfini ile
ilgili bütün görevler müslümanlar üzerine bir farz-ı kifayedir.
542- Ölü olarak düşen bir çocuk, bir bez parçasına sarılarak gömülür,
yıkanması gerekmez.
543- Erkek mi, kadın mı olduğu anlaşılmayan ve bu bakımdan kendisine "hünsa-i müşkil" denilen kimse ölünce teyemmüm ettirilir, yıkanmaz. Kefenlenme hususunda
kadın sayılır.
544- Ölmüş olan bir müslümanın başı ile beraber vücudunun çoğu bulunuyorsa
yıkanır; kefenlenir ve namazı kılınır. Fakat başsız olarak yalnız vücudun yarısı
bulunsa veya gövdesinin çoğu kaybolmuş olsa yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine
namaz kılınmaz. Bir beze sarılarak gömülür.
545- Kefene sarıldıktan sonra ölüden çıkacak bir sıvı veya benzeri şeyler
artık yıkanmaz.
546- Ölen erkek veya kadın her müslümanı bedenini örtecek şekilde bir giysi ile kefenlemek farzdır. Bu farz
görevini yapmayan müslümanlar günahkâr olurlar. Ölünün kefenlenmesi üç şekilde
olur:
Birincisi, "Sünnet üzere olan kefenleme"dir ki, erkekler için Kamis, İzar ve
Lifafe'den ibaret olmak üzere üç kattır. Kadınlar için ise, bu üç parça ile
beraber bir baş örtüsü ile bir göğüs örtüsünden ibaret beş kattır.
İkincisi, "Kefen-i Kifayet"dir ki, erkekler için İzar ve Lifafe olur. Kadınlar
için de bunlarla beraber bir baş örtüsü olur.
Üçüncüsü, "Kefen-i Zaruret'dir ki, hem erkekler için, hem de kadınlar için
yalnız bir kattır. Bu durumda ölü, bulunabilen bir parça elbiseye sarılır. Fakat
bir zaruret bulunmadıkça böyle bir kat kefen ile yetinilmez.
547- Kamis, bir gömlek yerindedir. Boyun kısmından ayaklara kadar uzun olur.
Yen ve yakası bulunmaz, etrafı da oyulmaz. İzar ise bir don ve bir eteklik
yerindedir ki, baştan ayağa kadar uzun bulunur. Lifafe ise, bir sargı yerinde
olup baştan ayağa kadar uzun bulunmakla beraber, baş ve ayak tarafları
düğümlenir. Böylece İzar'dan daha uzun bulunmuş olur.
548- Kefenin beyaz renkte pamuk bezinden olması daha faziletlidir. Gelenek
olarak da beyaz patiskadan yapılmaktadır. Kefenin yenisi ve yıkanmışı birdir.
Kadınlar için ipekten kefen ve zaferan ile usfur denilen boyalarla boyanmış
bezlerden de kefen yapılabilir.
Kefenler mümkün olduğu kadar güzel ve ölünün varlığına uygun olmalıdır.
Erkeklerin kefenleri, cuma ve bayram günlerinde, kadınların kefenleri de
babalarını ziyaret edecekleri günlerde giydikleri elbiselere kıymet bakımından
uygun bulunmalıdır. Bu bir ölçüdür. Sünnet mikdarı olan kefenden daha fazlasını
seçmek mekruhtur. Hele varisler arasında muhtaçlar veya çocuklar bulunursa, hiç
benimsenemez.
549- Kefenler daha ölülere sarılmadan önce tek adet olarak birkaç defa güzel
kokulu şeylerle tütsülenir. Önce Lifafe tabut içine veya hasır ve kilim gibi bir
şey üzerine serilir. Onun üzerine de İzar yayılır. Sonra da ölü Kamis (kefen
gömleği) içinde olarak İzar'in üstüne konur. Bu durumda ölü erkek ise, İzar önce
soluna, sonra da sağına getirilerek sarılır. Ondan sonra Lifafe de aynı şekilde
sarılır. Açılmasından korkulursa, kefen bir kuşak ile de bağlanır.
Ölü kadın olunca, saçları ikiye ayrılarak kefen gömleği üzerinde göğsü üzerine
konur. Bunun üzerine, yüzünü de örtecek şekilde başörtüsü konur. Sonra üzerine
İzar sarılır. İzar'ın üzerinden de göğüs örtüsü bağlanır. Daha sonra Lifafe
sarılır. Göğüs örtüsü Lifafe'den sonra da bağlanabilir.
550- Kefen konusunda, büluğ çağına yaklaşmış erkek çocuklarla kız çocuklar,
büluğ çağına ermiş büyükler hükmündedir. Henüz büluğ çağına yaklaşmamış
çocukların kefenleri yalnız İzar ile Lifafe'dir; yahut bir kat olarak yapılır.
Üç kat yapılması daha iyidir.
551- Her şahsın kefeni kendi malından karşılanır. Kefen harcamaları, borçtan,
yapılan vasiyetten ve varis hakkından öncedir. Ancak borç karşılığı olarak
bırakılan rehin maldan kefene harcama yapılmaz. Rehin alanın hakkı daha önde
gelir. Geriye mal bırakmamış olan bir ölünün kefen masrafı, hayatta iken,
nafakasını vermekle yükümlü bulunduğu kimselere aittir. Böyle bir kimsesi
bulunmazsa, hazine tarafından karşılanır. Bu da mülkün olmazsa, müslümanlar
tarafından kefen ihtiyacı karşılanır.
552- Kadınların kefenleri, zengin olsalar dahi, kocalarına aittir. Fetva buna
göredir. İmam Muhammed'e göre, yalnız mal bırakmayan kadınların techiz ve tekfin
masrafları, nafakalarını vermekle yükümlü olan kimselere aittir. Eğer kadınların
mallan varsa, masraflar o maldan karşılanır. (İmam Şafiî'ye göre de böyledir.)
553- Bir ölünün techiz ve tekfinini varislerinden biri yerine getirse, bu
masrafları terekesinden alabilir. Fakat varis olmayan yabancı bir kimse, ölünün
akrabasından olsa bile, varislerin iznini almaksızın bu harcamaları yapsa,
yaptığı masrafı terekesinden alamaz. İsterse yapacağı masrafı ölünün geriye
bıraktığı maldan (terekesinden) alacağına dair şahid tutsun, ister tutmasın,
hüküm aynıdır.
554- Bir ölünün mezarı açılıp kefeni çalınmış olursa bakılır: Eğer cenaze
bozulmamışsa (kokup çürümemişse), yeniden kefene sarılır. Bu kefen, terekesi
henüz bölünmemiş ise, bu maldan karşılanır. Terekesi bölünmüş ise varisleri
tarafından temin edilir.
555-
Yıkanıp hazırlanan müslüman bir ölü, ön
tarafa konarak onun namazı kılınmak üzere müslümanların abdest almaları ve
kıbleye yönelmiş bulunmaları farz-ı kifayedir.
556- Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyetle ölünün kadın veya erkek, kız
çocuk veya oğlan olduğu tayin edilir, imam olan zat, Allah Teala'nın rızası
için, hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet
ederek namaza başlar, imamete niyet etmesi gerekmez; ister cemaat arasında kadın
bulunsun, ister bulunmasın.
Cemaattan her biri de, Allah rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun
için duaya ve imama uymaya niyet eder.
Ölü erkek ise, "şu erkek için", kadın ise "şu kadın için" diye duaya niyet
edilir. Çocuklar için de bu şekilde niyet edilir. Cemaattan biri, ölünün erkek
mi, kadın mı, büyük mü, küçük mü olduğunu bilmediği zaman, "üzerine imamın namaz
kılacağı ölüye, imamla beraber namaz kılmaya ve dua etmeye" diye niyet eder.
557- Cenaze namazının rükünleri kıyam ile tekbirdir. Sünnetleri de, hamd ve
sena etmek, salat ve selam getirmek, hem ölüye hem de diğer müslümanlara dua
etmekten ibarettir. Duanın rükün olduğunu söyleyenler de vardır. Namaz şöyle
kılınır: Cenazeye karşı ve kıbleye yönelik olarak saf bağlanır, niyet edilir.
İmam olan zat, ellerini namazda olduğu gibi bağlar. Cemaat da gizlice tekbir
alarak ellerini bağlarlar. Bu tekbir bir bakıma bir rükündür, bir bakıma da bir
şarttır. Bu tekbirin arkasından hem imam, hem de cemaat "Sübhaneke"yi okurlar.
(Buna: "Ve celle senaüke"yi de eklerler).
Sonunda ellerini kaldırmaksızın "Allahü
Ekber" diye imam aşikâre tekbir alır. Cemaat da, ellerini kaldırmaksızın gizlice
tekbir alır. Bundan sonra hepsi gizlice "Allahümme Salli ve Allahümme Barik"
dualarını okurlar. Tekrar aynı şekilde "Allahü Ekber" diye tekbir alınır. Bu
defa da ölüye ve diğer müminlere gizlice dua edilir. Bu duadan sonra yine "Allahü
Ekber" denilip tekbir alınır ve arkasından önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa
imam yüksek sesle, cemaat da gizlice selam verirler. Böylece namaz tamamlanmış
olur. Bu vacib olan selam ile ölüye, cemaata ve imama selam verilmesine niyet
edilir. Bazılarına göre bu selamda ölüye niyet edilmez.
(Cenaze namazında Fatiha süresinin okunması, Şafiîlerce bir rükündür. İlk
tekbirden sonra okunması daha faziletlidir. Hanbelîlerce de bu bir rükündür.
Birinci tekbirden sonra okunması vacibdir. Malikîlere göre okunması tenzih yolu
ile mekruhtur.)
558- Erkek cenaze namazında şöyle dua edilmesi naklolunmuşutur:
(*)
559- Ölü, erkek çocuk ve aslen mecnun ise Yukardaki duada geçen: "Ve men
teveffeytehu minna feteveffihi alel-iman" cümlesinden sonra şöyle dua
edilir: (**)
560- Ölü erkek değil ise, duadaki zamirler müennes (dişi) zamirleri olarak
şöyle değiştirilir.
561- Cenaze namazında öteden beri nakledilen duaları bilmeyenler, kolaylarına
gelen başka uygun duaları okuyabilirler. Bunlar arasında: "Rabbenâ âtina
fiddünya haseneten..." ayetini okusalar kafi gelir.
Şöyle dua edebilirler: (***)
562- Cenaze namazının asıl rüknü olan tekbirler, anlatıldığı gibi, üçtür. İlk
tekbirle beraber hepsi dört tekbir etmiş olur. İmam bir beşinci tekbir daha
alacak olsa, cemaat buna uymaz.
563- Cenaze namazında cemaatın bulunması şart değildir. Yalnız bir erkeğin
veya yalnız bir kadının cenaze namazını kılması ile de bu farz yerine getirilmiş
olur. Cenaze namazı cemaatla kılındığı zaman imam olmaya en çok hak sahibi
bulunan, en geniş yetkiye sahib idarecilerdir. Bunlardan sonra cuma namazını
kıldıran imam gelir. Sonra iyi bir hal sahibi bulunan mahalle veya kabile
imamıdır. Daha sonra da ölünün veraset sırasına göre velisi bulunanlardır.
564- Bir veli, namaz kılma sırası kendisine gelmişse, başkalarına namaz
kıldırma iznini verebilir. Derecesi önde olmayanlardan başkası velinin izni
olmadıkça namaz kıldıramaz. Eğer kıldıracak olsa, veli de yeniden namaz kılar ve
başka bir cemaata da kıldırabilir. Fakat başkası yeniden kıldıramaz ve
dereceleri eşit olan velilerden biri kıldırınca veya kıldırmasına izin verince,
diğerlerinin artık kıldırmaya yetkileri kalmaz. Çünkü velayet hakkı, her birine
tam ve eşit olarak ayrı ayrı sabit olmuştur.
Ölen bir kadının velisi bulunmazsa, namazı kıldırmaya kocası, sonra komşuları
hak sahibidirler. İmamı Azam'dan bir rivayete ve Ebû Yusuf'un görüşüne göre,
ölünün namazını kıldırmak görevinde, velisi herkesden önce gelir.
(İmam Şafiî'nin görüşü de, İmam Ebû Yusuf'un görüşü gibidir.)
565- Bir ölünün namazını yalnız kadınlar kılacak olsalar, bu caiz olur ve farz
yerine gelmiş olur.
Kadınların cemaat halinde cenaze namazını kılmaları da caizdir, fakat teker
teker kılmaları müstahabdır.
566- Birkaç cenaze bir araya gelse, bunların ayrı ayrı namazlarını kılmak daha
iyidir. Hangisi önce getirilmişse, onun namazı önce kılınır. Hep beraber
getirilmişlerse, en faziletlisi öne alınır. Bununla beraber hepsine bir namaz da
yetişir. Böyle topluca namazları kılınınca, imamın önünde erkek ölü
bulundurulur. Diğer ölüler de saf halinde veya birbiri hizasında göğüsleri imama
karşı olarak sıraya konurlar. Şöyle ki: imama karşı önce erkekler, sonra erkek
çocuklar, sonra kadınlar ve daha sonra da kız çocukları konur.
567- İmam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemaat da hiç olmazsa üç saf bağlar.
Cenaze namazında safların en faziletlisi en arkada olanıdır.
568- Cenaze musalla'ya (namaz için hazırlanan yere) baş tarafı imamın soluna
gelecek şekilde konulmuş olursa namaz caiz ise de, günah işlenmiş olur.
569- Cenaze namazına başlandıktan sonra gelip cemaata katılan kimse, hemen
tekbir alır, noksan kalan tekbirlerini de dua okumaksızın birbiri peşinden alır,
böylece cenaze musalladan kaldırılmadan tekbirlerini tamamlayıp selam verir.
Yine, imamın dördüncü tekbirinden sonra cemaata katılan kimse, hemen tekbir
alarak imama uyar, imamın selamından sonra da üç tekbiri kaza eder. Fetva bu
şekildedir. Diğer bir görüşe göre, imamın alacağı tekbir beklenir, imam tekbir
almadıkça cemaata katılmak olmaz.
570- Şiddetli yağmur gibi bir özür bulunmadıkça cenazeyi cami içine alarak
namazını orada kılmak tenzihen mekruhtur. Cenaze mescidin ön tarafına konularak
imam ile cemaatın bir kısmı cenaze ile beraber, bir kısmı da mescid içinde
durur, saflar da bitişik olursa, kılınacak namaz mekruh olmaz. Birçok büyük
camilerde de adet bu şekildedir. Bundan Mescîd-i Haram müstesnadır. Onun içinde
her türlü namaz kılınır. Cenaze namazını kabristanda kılmak da uygun
görülmemektedir.
571- Cenaze namazında kadınlar erkeklerin arkasında saf bağlar, çünkü kadınlar
için safların en hayırlısı, en geride bulunan saftır. Bununla beraber bir kadın
erkeğin yanında durarak cenaze namazını kılsalar, namazları bozulmaz. Çünkü bu
namaz mutlak (rûku ve secdeli) bir namaz değildir.
572- Kıble yönü araştırılıp ona göre namaz kılındıktan sonra, hataya düşüldüğü
anlaşılırsa, namaz iade edilir. Fakat cemaatın abdestsiz bulunduğu anlaşılırsa,
namaz iade edilmez; çünkü imamın namazı sahih olunca, bununla cenaze, namazının
farziyeti yerine gelmiş olur.
573- Güneşin doğması, batması ve zeval yaklaşması vakitlerinde cenaze namazı
kılmak mekruhtur. Bununla beraber bu vakitlerde kılsalar, iade gerekmez. Bu
vakitlerde cenazeyi gömmek mekruh değildir.
574- Huzurda bulunmayan (gaib) bir ölü üzerine namaz kılmak caiz değildir.
Çünkü kıble yönünden sapma hali olur. Doğu tarafında bir ölü olsa, namaza
kıbleye doğru durulunca, ölü arkada veya solda kalır. Ölüye doğru dönülünce de
kıbleden sapılmış olur.
(Malikîlere göre de ölünün huzurda bulunması şarttır. Fakat Şafiîlere göre,
gaib üzerine de namaz kılınabilir. Çünkü Peygamber Efendimiz Necaşî'nin cenaze
namazını bu şekilde kılmıştır. Buna cevab olarak deniliyor ki, bu Peygamber
Efendimize mahsus bir iştir. Onun için bazı özel hallerin bulunması mümkün olan
şeylerdir. Hanbelîlere göre de, aradan bir aydan fazla geçmemiş olunca gaib
üzerine cenaze namazı kılınabilir.)
575- Namazı kılınmayarak gömülen ve üzerine toprak atılmış bulunan, bir
cenazenin henüz dağılmamış olduğuna dair kuvvetli bir kanaat varsa, ölünün
hakkını ödemek için kabri üzerine namazı kılınır. Yıkanmadan gömülmüş olsa da,
yine böyle yapılır. Fakat çürüyüp dağıldığına dair kuvvetli bir zan varsa, artık
namazı kılınmaz. Çürüyüp çürümemek üzerinde kuvvetli olan görüş esas alınır.
(Cenaze namazının farziyeti icma ile sabittir. Bu icmâ'nın delili de: "Ve
salli aleyhim = Müslüman cenazeler üzerine namaz kıl' ayeti kerimesi ile
Hazret-i Peygamberin uygulamasıdır. Malikî fıkıh alimlerinden Aliyyü'l-Adevî,
haşiyesinde diyor ki: Cenaze namazının Mekke'de mi, yoksa Medine'de mi, meşru
kılındığı üzerinde bazı fıkıh alimlerinin tereddüdü vardır. Bazı hadis-i
şeriflerin zahirine bakılırsa, Medine-i Münevvere'de meşru kılındığı
anlaşılmaktadır. Resulü Ekremin Medine-i Münevvere'de Bera ibni Ma'rur'un
kabrini ziyaret ederek üzerine ilk cenaze namazını kılmış olduğu rivayet
edilmektedir.)
576- Diri olarak doğduğu bilinen veya bedeninin çoğu diri olarak çıkan bir
çocuk yıkanıp namazı kılınır. Böyle olmayınca, yalnız yıkanır, üzerine namaz
kılınmaz.
577- Bir ölü yıkanmadan veya unutularak yalnız bir organı yıkanmadan kefene
sarılacak olsa, kefen açılır ve yıkanması tamamlanır. Üzerine namaz kılınmış idi
ise, namaz iade edilir. Kabre konulup da üzerine henüz toprak atılmamış olduğu
takdirde de hüküm böyledir. Fakat toprak atılmış bulunursa, artık kabirden
çıkarılması haramdır. Yıkanma işi üzerinden düşer. Yalnız kabri üzerine tekrar
namazı kılınır. Benimsenen görüş budur. Kefensiz olarak kabre konulduğu zaman
da, artık kabri açılmaz.
578- İntihar eden (kendini öldüren) üzerine namaz kılınır. İmam Ebû Yusuf'a
göre, intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça, intihar
edenin namazı kılınmaz.
579- Anasını veya babasını haksız olarak kasden öldüren kimsenin namazı
kılınmaz.
580- Savaş halinde öldürülen eşkiya ve yol kesiciler yıkanmaz ve üzerlerine
namaz kılınmaz. Fakat ortadan kaldırıldıktan sonra öldürüldükleri takdirde
yıkanır ve üzerlerine namaz kılınır. Recim (taşla öldürülme cezası) ile veya
kısas yolu ile öldürülenlerin de cenazeleri yıkanır ve üzerlerine namaz kılınır.
581- İrtidat ettiğinden (İslâm'dan çıktığından) dolayı öldürülen bir kimsenin
cenaze namazı kılınamayacağı gibi, cesedi de ne İslâm mezarlığına ve ne de
döndüğü millet mezarlığına gömülür. Boş bir arazide kazılacak bir çukura
gömülür.
582- Bir müslümanın nikahında bulunan ehl-i kitabdan bir kadın, gebe olduğu
halde ölse namazı kılınmaz; bunda icma vardır. Kabrine gelince, onun için ayrıca
bir mezar yapmak ihtiyattır. Bir görüşe göre de, çocuğa uyularak İslam
mezarlığına gömülür. Diğer bir görüşe göre de, çocuk henüz ondan bir cüz
bulunduğu için, ana çocuğa bağlı olmadığından kendi milletine ait bir mezarlığa
gömülür.
583- Müslümanlarla müslüman olmayanların cenazeleri birbirine karışık bir
halde bulunsa, bakılır: Eğer müslümanlara mahsus bir işaret ve belirti varsa ona
göre işlem yapılır. Bir alamet bulunmadığı taktirde, hepsi yıkanır ve
müslümanlara niyet edilerek hepsinin üzerine namaz kılınır. Fakat gayri
müslimler çok bulunursa, yalnız yıkanırlar, hiç birinin üzerine namaz kılınmaz.
Çünkü çoğunlukta tüm hükmü vardır. Sayıları eşit olduğu zaman bir görüşe göre
üzerlerine namaz kılınır, diğer bir görüşe göre kılınmaz. Gömülmeleri işine
gelince, bu da ihtilaflıdır. Bir rivayete göre bunlar ayrı bir mezarlığa
gömülürler. Kabirleri yükseltilemez, düz yapılır.
584- Kimliği bilinmeyen bir kimse, İslâm yurdunda öldürülmüş bir halde
bulunsa, bakılır: Eğer üzerinde bir nişan varsa ona göre işlem yapılır. Nişan
yoksa, sahih olan bir görüşe göre, İslâm yurduna bağlı kalınarak yıkanıp üzerine
namaz kılınır. Böylece İslâm ülkesi sayılmayan yerde ölü olarak bulunan kimse
de, müslüman olduğuna dair bir nişanı olmayınca, bulunduğu yere bağlı kılınarak
gayri müslim sayılır.
585- Cenaze namazını kıldıracak imamın, buluğa ermiş ve akıl sahibi olması
şarttır. Diğer namazları bozan şeyler, cenaze namazını da bozar.
586- Ölünün alnına veya sargısına veya kefenine, kendisinin iman üzere, ezeli ahd üzerinde sabit olduğuna dair "Ahidname" denilen bazı mukaddes kelimeler
yazılması takdirinde Yüce Allah'ın mağfiretine kavuşulacağı umulur, denilmiştir.
Fakat kelime-i tevhid gibi mübarek kelimelerin mezar içinde kalıp zamanla
çiğnenmesi veya cenazeden akacak sıvılar içinde kalması düşüncesi ile yapılması
benimsenmemektedir.
Ölü yıkandıktan sonra, kefenlenmeden önce alnına mürekkeble değil de, yalnız
şehadet parmağı ile: "Bismillahirrahmanirrahîm" ve göğsü üzerine de: "La
ilâhe illallah" yazılması daha uygun görülmüştür.
587- Cenazeyi teşyi' etmek (arkasından mezara kadar takip etmek) sünnettir.
Bunda büyük sevab vardır. Öyle ki, akraba veya komşulardan veya iyi halleri
bilinmiş zatlardan olan bir cenazeyi takip etmek, nafile ibadetten daha
faziletlidir; değilse nafileler daha faziletlidir.
588- Hazırlanmış olan cenazeleri bir an önce götürüp kabirlerine gömmek
iyidir. Cuma günü sabahleyin hazırlanmış olan bir cenazeyi, cemaati çok olsun
diye cuma namazından sonraya bırakmak mekruhtur. Ancak cuma namazının
kaçırılması korkusu ile yapılabilir. Bayram namazı vaktinde hazırlanmış olan bir
cenazenin namazı da, bayram namazından sonra hutbeden önce kılınır.
589- Cenazenin taşınmasında sünnet olan, dört kimsenin dört taraftan onu
yüklenmesidir. Her tarafından on adım kadar yüklenmek müstahabdır ki, hepsi kırk
adım eder. Bunun büyük sevabı vardır. Şöyle ki: Bir müslüman cenazeyi önce ön
tarafından sağ omuzuna, sonra ayak tarafından sağ omuzuna alır. Sonra ön
tarafından sol omuzuna, daha sonra da ayak tarafından sol omuzuna yüklenir.
Böylece her birinde on adım yürür. Uygun olan budur.
590- Cenazeleri omuzlarda taşıyarak kabirlerine kadar götürmek, onların
haklarında gösterilen en büyük hürmet ve saygı nişanıdır. Böyle bir hareket,
insanlığın şeref ve kıymetini gösteren bir davranıştır. Bir insanı eşya taşır
gibi, ahiret evinin kapısına kadar götürmek, insanın duyarlı kalbini
incitebilir. Bunun için bir zaruret olmadıkça, cenazeyi arkaya almak veya hayvan
ve arabaya yüklemek mekruhtur. Cenaze sarsıntı verilmeksizin omuzlar üzerinde
çabukça taşınmalıdır. Çocuk olan bir cenazenin de, el üstünde götürülmesi,
hayvan üzerine yükletilmesinden daha iyidir. Çocuk cenazesini tek bir kişinin
yaya veya binitli olarak eli üzerinde götürmesinde bir sakınca yoktur.
591- Cenazeyi takip edenler, cenazenin arkasından yürümelidir. Faziletli olan
budur. Bununla beraber önünden yürümekte de kerahet yoktur. Cenazeyi yaya olarak
takip etmek, binitli olarak takip etmekden daha faziletlidir. Binitli olan,
cemaata eziyet vermemek için arkadan yürür. Çok ilerden de yürüyebilir.
592- Cenazeyi takip edenler, hayatın sonunu düşünmeli, tevazu içinde
bulunmalıdırlar. Uygun olan budur. Bunların gülüp konuşmaları, dünya laflarına
dalmaları doğru olmaz. Öyle ki, zikir etmek veya Kur'an okumakla sesi yükseltmek
bile tahrimen mekruhtur.
593- Cenazeleri buhur kokuları, gürültü ve iniltilerle takip (teşyi) etmek
mekruhtur. Cenazeyi takip edenler, bu gibi şeyleri engellemelidirler. Ancak bunu
yapamazlarsa geri de dönmezler.
(Hanbelilere göre, cenaze ile beraber hoş olmayan bir şey bulunur da, takip
eden kimse bunu engellemekten aciz kalırsa, böyle bir cenazeyi takip etmesi
haram olur. Çünkü bunda, günahı kabullenme vardır.)
594- Cenaze için göz yaşları dökerek ağlamakta ve kalben üzülerek
kederlenmekte bir sakınca yoktur. Yeter ki, yersiz sözler söylenmesin. Cenaze
için yüksek sesle ağlamak, yaka yırtmak, yüz tırmalamak, saç yolmak, dizlere
vurmak gibi şeyler haramdır. Allah'ın takdirinde isyandır.
Bir ölü, aile ve akrabasının ağlamalarından dolayı kabrinde azab çekmez. Fakat
onlara vasiyet etmişse çeker.
595- Cenazeyi takip edenler, onun namazı kılınmadan geri dönmemelidirler.
Dönmek ihtiyacı olursa, cenaze sahibinin izni alınmalıdır. İyi hareket budur.
Hele cenazeyi takip eden müslümanlardan bir kısmı cenaze namazını kılarken,
diğer bir kısmının seyirci kalması kadar acınacak ve garibsenecek bir davranış
olamaz.
596- Cenaze için ayağa kalkmak, başka milletlere kendini benzetmek hükmünde
olduğundan mekruhtur, yasaktır. Bir engel yoksa, ayağa kalkıp cenazeyi takip
etmelidir. Kabirlerine götürülen cenazelere el kaldırıp selam vermek de hiç bir
esasa bağlı değildir.
597- Kadınların cenazeleri takip etmeleri tahrimen mekruhtur. Bundan dolayı
sevaba değil, günaha girmiş olurlar.
(*) "Allahümmeğfir lihayyina ve meyyitina ve
şahidina ve ğalbina ve zekerine ve ünsane ve sağirina ve kebirina. Allahümme,
men ahyeytehu minna feahyihi alelislam. Ve men teveffeytehu minna feteveffihi
alel-iman ve husse hazelmeyyite birrevhi verrahati velmağfireti verrıdvan.
Allahümme in kane muhsinen fezid fî ihsanihi ve in kâne müsî'en fetecavez anhü
ve lakkıhi'l-emne vel-büşra velkeramete vel'zülfa. Birahmetike ya erhamerrahimîn!.."
Anlamı:
"Allah'ım! Dirilerimizi, ölülerimizi, mevcut olanlarımızı, gaib
olanlarımızı, erkeğimizi dişimizi, çocuklarımızı ve büyüklerimizi mağfiret
buyur. Allah'ım! Bizden yaşattıklarnıı islam üzere yaşat, bizden öldürdüklerini
de iman üzere öldür. Özellikle bu ölüyü kolaylığa, rahata, mağfirete ve rızana
erdir.
Allah'ım! Eğer bu ölü muhsin ise (iyilik etmiş kimselerden ise) ihsanını artır.
Eğer günahkar ise, onu bağışla, ona güven ile sevinç ve iyilik ver, onu
rahmetine yakın kıl; ey merhamet edenlerin en merhametlisi!.."
(**) Allahümmec'alhü lena feretan. Allahümmec'alhü lena ecren ve zuhren.
Allahümmec'alhü lena şafi'an müşeffe'a..."
Anlamı: "Allah'ım! Onu bize, önden gönderilmiş bir sevab sebebi kıl,
onu bize bir hazırlık yap, onu bizlere bir şefaatçi ve şefaati kabul edilmiş
yap."
(***) "Allahümmeğfir-lî ve lilmeyyiti ve li-sairi'l-müminine ve'l-müminât."
Anlamı: "Ey Allah'ım! Beni ve bu ölüyü ve diğer erkek ve kadın
müminleri bağışla..."
-
CENAZELERİN KABİRLERİNE KONULMASI
598- Cenaze kabre götürülüp
omuzlardan indirilince, bir engel olmadığı zaman cemaat oturur. Bundan önce
oturmaları mekruh olduğu gibi, bundan sonra ayakta durmaları da mekruhtur.
599- Kabrin bir insan boyu kadar derin ve yarım boy kadar enli olması
güzeldir. Yarım boy mikdarı derin olması da yeterlidir. Kabirlerde faziletli
olan lâhiddir. Şöyle ki: Toprağı sert olan bir kabrin içinde kıble tarafı
oyulur. Ölü buraya konulur. Önüne de tahta, kamış veya kerpiç benzeri şeyler
konur. Bu durumda toprak, tam ölünün üzerinde değil, bu şeyler üzerine atılmış
olur. Bu ölüye karşı bir saygıdır.
Fakat kabrin yeri yumuşak veya ıslak olup da, lâhit kazılması mümkün olmazsa,
dere gibi çukur kazılır. Buna "Şakk = Yarma" denilir. Gerek duyulursa, iki
tarafı kerpiç ve tuğla gibi bir şeyle örülür. Sonra ölü bunların arasına
konulur. Üzerine de, ölüye dokunmayacak şekilde kerpiç veya tahtalar ile
tavanımsı bir örtü yapılır.
600- Kabrin dibi ıslak ve yumuşak olduğu zaman cenaze tabut ile gömülebilir.
Öyle ki, bu durumda tabutun taştan veya demirden yapılmış olması caizdir. Fakat
böyle bir hal olmayınca, tabut ile gömmek mekruhtur. Bazı fıkıh alimlerine göre,
kadınların tabut ile gömülmeleri, toprak yumuşak olmasa bile, güzeldir. Dibi
ıslak olan bir kabrin içine toprak döşenmesi sünnettir.
601- Cenaze, kıble tarafından kabre konur. Sağ tarafı üzerine kıbleye
döndürülür. Bağı varsa çözülür. Sırt üstü yatırılmaz. Cenazeyi kabre koyanlar,
"Bismillahi ve âlâ milleti Resûlillâh" (*) derler.
Cenazeyi kabre koyacak olan kimselerin sayısı, ihtiyaca göre değişir.
Kadınları kabre koyacak olanların, neseb yönünden ona mahrem olmaları daha
iyidir. Bunlar bulunmazsa, yabancılardan iyi halleri bilinen kimseler seçilir.
Kadınlar kabre yerleştirilinceye kadar kabirleri üzerine bir perde çekilir.
602- Bir kimse: "falan zat beni yıkasın, namazımı kıldırsın veya kabre
koysun," diye vasiyet ederse onu yerine getirmek gerekmez. Ancak veli olanlar
buna rıza gösterirlerse, vasiyet yerine getirilir.
603- Cenazeyi taşımak veya kabri kazdırmak için ücretle adam tutmak caizdir.
604- Bir mezarlıkta, bir kimsenin hazırlamış olduğu bir mezara başka bir ölü
gömülecek olsa, bakılır: Eğer mezarlık geniş ise, bunu yapmak mekruhtur. Geniş
değilse caizdir; ancak kazı masraflarını ödemek gerekir.
605- Bir kimsenin kendisi için mezar kazıp hazırlaması, bir görüşe göre
mekruhtur; çünkü hiç kimse kendisinin nerede öleceğini bilemez. Fakat kefen
hazırlamakta kerehat yoktur. Çünkü buna ihtiyaç genellikle bulunmaktadır.
Hazret-i Ebu Bekir efendimiz (Radıyallahu Anh), kendisine bir mezar kazıp
hazırlayan bir adama şöyle buyurmuştur: "Kendin için kabir hazırlama, kendini
kabir için hazırla."
606- Bir müslüman kabrinde gömüldükten sonra orada, bir deve boğazlanıp
paylaşılacak kadar bir zaman bekleyip Kur'ân okumak güzel görülmüştür. Çok kez
"Mülk, Vakıa, İhlâs ve Muavvizeteyn sûreleri, sonra Fatiha ile Bakara sûresinin
başı okunur. Sevabı da, cenazenin ve diğer iman sahihlerinin ruhlarına
bağışlanır. Ölünün bağışlanması için Yüce Allah'a dua edilir. Cenaze toprağa
gömülür gömülmez din kardeşlerinin hemen oradan dağılmaları uygun değildir.
Cenazenin ruhu, onların bulunuşu ile alışkanlık kazanır, yöneltilecek sorulara
hazırlanmış olur ve Yüce Allah'ın mağfiretini gözetlemiş bulunur.
Resulü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir cenaze gömüldükten
sonra hemen geri dönmezdi. Bir müddet mezarı başında durur ve cemaata karşı
şöyle buyururdu: "Kardeşiniz için Yüce Allah'dan mağfiret isteyiniz ve kendisine
sükûnet ihsan buyurmasını dileyiniz. O, şimdi sual görecektir."
607- Mükellef çağına girip de gömülen bir müslümanın mezarı başında "Telkîn"
verilmesi meşru görülmüştür. Şöyle ki: Mezara gömüldükten hemen sonra, iyi hal
sahibi bir kimse kalkıp ölünün yüzüne karşı durur. Ona hitaben: Ya falan; Yebne
fülane! (Ya Osman! Ya Zeyneb'in oğlu, gibi) diye üç kez seslenir. Ölünün ve
anasının adlarını bilmezse: Yâ Abdellah; Yebne Havva! denilir. Sonra da şöyle
(**) söylenir.
Üç kez de şöyle denilmesi (***) âdet olmuştur:
Umulur ki, bu gibi okuyuşlar ve telkinler sebebiyle Yüce Allah ölüyü bağışlar
ve kabir sualinin cevabını kolaylaştırır.
Hanefi fıkıh alimlerinin bir görüşüne göre, gömüldükten sonra telkîn yapılması
ne emredilir, ne de yasaklanır.
(Malikîlere göre, telkîn ölüm döşeğinde mendubdur. Gömüldükten sonra yapılması
mekruhtur. Şafiîlerle Hanbelîlere göre telkîn yapılması müstahabdır.)
608- Bir müslüman kıldığı namazın, tuttuğu orucun, okuduğu Kur'ân'ın, verdiği
sadakanın sevabını, ister hayatta olsun ve ister olmasın, bir müslümana veya
bütün müslümanlara hediye edebilir; bu caizdir. Bu sevab onlara verilir ve her
birinin aynı sevaba kavuşacağı Allah'ın ihsanından beklenir.
609- Kabirden çıkan toprağın fazlasını kabrin üzerine atmak mekruhtur fakat
İmam Muhammed'e göre bunda bir sakınca yoktur. Definde bulunanların kabir
üzerine üçer avuç toprak atmaları ilk defasında: "Minha halaknaküm
(sizi topraktan yarattık)", ikincisinde: = "Ve minha nuîdüküm
(sizi toprağa çevireceğiz)", üçüncüsü: = "Ve minha nuhricüküm tareten
uhrâ (diğer bir defa daha sizi topraktan diriltip çıkaracağız)",
demeleri müstahabdır.
Kabir üzerine su serpmekte de bir sakınca yoktur.
Kabirler topraktan birer karış veya daha az yükseltilir. Deve hörgücü gibi
yapılması mendubdur. Düz bir şekilde yapılmaz ve kireçlenmez. Fakat dağılan bir
kabir toprak ile düzeltilebilir.
610- Cenazelerin gündüzün gömülmesi müstehabdır. Geceleyin gömülmeleri de
mekruh değildir. Ancak zorunlu bir hal olmadıkça geceleyin gömülmemelidir.
611- Gemide ölen bir kimse, eğer uzaklık veya herhangi bir sebeble karaya
çıkarılamayacaksa ve beklemesi ile bozulacağından korkuluyorsa, yıkanır ve
kefenlenir. Sonra üzerine namaz kılınarak sağ tarafı üzerine kıbleye karşı
denize bırakılır.
(İmam Ahmed'den nakledildiğine göre, böyle bir ölüye ağır bir şey de bağlanır
ki, denizin dibine gidebilsin. İmam Şafiî Hazretlerinin açıklamasına göre de,
eğer İslâm ülkesine yakın ise, ölü iki tahta arasına sıkıca bağlanıp denize
atılmalıdır ki, sular onu bir sahile atsın da müslümanlar tarafından alınarak
gömülsün. Bize de böyle nakledilmiştir.)
612- Ölmüş veya öldürülmüş olan kimseyi, bulunduğu yerin mezarlıklarından
birine gömmek müstahabdır. Gömülmeden önce, bir ve iki mil uzaklıkta bulunan
başka bir mezarlığa götürülmesinde de bir sakınca yoktur. Daha uzak yere
götürülmesi konusunda ihtilâf vardır. Bir görüşe göre, sefer müddetinden daha
uzak bir yere gömülebilir. Bunda kerahet yoktur. Fakat gömüldükten sonra artık
çıkartılıp taşınamaz; ancak başkasının yerine gömülmüş olmak gibi zaruri
sebeblerle olabilir.
(Malikîlere göre bir ölü gömülmeden önce de, sonra da başka bir yere, şu
şartlarla götürülebilir: Ölü taşınırken durumu bozulmamalı, hürmette aykırı ve
haraketi mucib bir hal olmamalı. Ayrıca naklini gerektiren sebeb olmalı. Su
baskını korkusu, ailenin ziyeret edebilmesi için yakın olma düşüncesi ve
gideceği yerin bereketi gibi bir sebeb bulunması... Bu üç şarttan hiç biri
bulunmazsa, taşınması haram olur.
Hanbelîlere göre de, sahih bir maksada dayanarak cenazelerin gömülmelerinden
önce de, sonra da başka yere taşınmaları caizdir. İyi bir kimsenin yanına veya
mübarek bir yere taşınması gibi... Yeter ki, kokusunun değişmeyeceği kanaatına
varılmış olsun.
Şafiîlere göre, cenazeleri başka yerlere taşımak esasen haramdır. Eğer
ölülerini kendi beldelerinden başka bir yere gömmeyi âdet edinmişlerse, oraya
taşıyabilirler. Bir de Mekke-i Mükerreme'ye, Medine-i Münevvere'ye Beytü'l-Makdis'e
ve iyi kimselerin mezarlığına yakın bir yerde ölenlerin, rayihaları değişmedikçe
buralara taşınmaları sünnettir. Bununla beraber bunların taşınmadan önce yıkanıp
kefenlenmesi ve üzerlerine namaz kılınmış olması gereklidir. Değilse taşınmaları
haramdır. Gömüldükten sonra taşınmaya gelince, bu ancak zaruret halinde
olabilir. Haksız yere ele geçirilmiş bir araziye ölüyü gömmek gibi. Sahibinin
isteği üzerine oradan başka bir yere götürülmesi caiz olur.
İmam Maverdî'nin açıklamasına göre, yıkanmadan gömülmüş olmak, gömülen yeri su
basmak ve rutubet çekmek de, kabrin açılmasını ve ölünün başka bir yere
taşınmasını gerekli kılan sebeblerdendir.
613- Ölünün velisi, ölünün gömülmesinden bir gün sonra yedinci güne kadar
kolayına gelen şeyi fakirlere sadaka vererek sevabını ölüye bağışlamalıdır. Bu,
bir sünnettir. Buna gücü yetmezse, iki rekat namaz kılarak sevabını ölüye
bağışlamalıdır. Fakat ölü sahiblerinin birinci ve üçüncü günlerde veya bir hafta
sonra ziyafet vermeleri mekruhtur. Ancak ölünün komşularının veya uzak
akrabasının yemek hazırlayarak ölü sahiblerine ikram etmeleri ve yemelerine
ısrarda bulunmaları müstehabdır. Çünkü cenaze sahibleri kendileri için yemek
hazırlayamayacak bir halde bulunabilirler.
614- Ölü sahiblerinin, yapılacak taziyeleri kabul için, üç gün kadar evlerinde
oturmaları caizdir. Bununla beraber oturulmaması da iyidir. Cenazenin
gömülmesinden sonra, en son üç güne kadar bir defa olmak üzere taziye yapılması
müstahabdır. Eğer taziye edilecek kimse ortada yoksa veya uzakta bulunuyorsa, o
zaman üç günden sonra da taziye yapılabilir.
Taziyelerin kabristanda veya ölünün kapısı önünde yapılması bidat ve mekruh
görülmektedir. Taziyenin tekrarı da mekruhtur. Böyle bir musibete uğrayana: "Allahü
Teâlâ size güzel sabır ve bol mükâfat ihsan buyursun," gibi sözlerle taziye
edilir, teselli verilir. Musibete uğrayan kimse de: "İnnâ lillahi ve
innâ ileyhi râciun = Biz Allah'dan geldik ve Allah'a döneceğiz," diye
Allah'a teslimiyet göstermelidir.
(*) "Yüce Allah'ın ismi ile Resûlullah'ın milleti (dini) üzerine seni
gömüyoruz." demektir.
(**) "Ya Abdellah! Yebne Zeyneb; Üzkür ma künte aleyhi min şehadeti en
lâ ilahe illallah ve enne Muhammeden Resûlüllah ve enne'l-cennete hakkun vennare
hakkun ve ennelba'se hakkun ve ennessaete atiyyetün lâ reybe fîha ve ennellahe
yebasü men fil kubûr. Ve enneke rezîta billahi Rabben ve bil-İslâmı dinen ve bi-Muhammedin
(sallallahu aleyhi ve sellem) nebiyye'en ve bilkur'ani imamen ve bilkâbeti
kıbleten ve bilmü'minine ihvana. Rabbiyellahu lâ ilâhe illâ hü. Aleyhi
tevekkeltü ve hüve Rabbü'l-Arşi'l-azîm."
Anlamı: "Ey Abdullah! Ey Zeyneb oğlu! Hayatında inandığın ve devam ettiğin
şekilde: "Eşhedü en lâ İlâhe illallah ve enne Muhammeden Resûlüllah" şehadet
kelimesini söyle. Şübhesiz cennet hakdır (mevcuttur). Cehennem hakdır, öldükten
sonra dirilmek hakdır, kıyamet haktır; bunda şübhe yoktur. Yüce Allah kabirlerde
olanları diriltip mahşer yerinde toplayacaktır. Sen hatırla ki, Allah'ın Rab
olduğuna, dinin İslâm oluşuna, Muhammed Aleyhissalatü vesselamın peygamber
olduğuna, Kur'ân'ın imam, Kabe'nin kıble ve mü'minlerin kardeş olduğuna razı
bulunmuş idin.
(***) "Ya abdellah! Kul lâ ilâhe illallah. Kul Rabbiyellahu ve diniyel-İslâmü
ve nebiyyi Muhammedün. Aleyhi's salâtü vesselam. Rabbi, lâ tezerhü ferden ve
ente hayrül-varisin."
Anlamı: "Ey Abdullah; De ki: Allah' dan başka ilâh yoktur. De ki, Rabbim Allah'dır. Dinim İslâm'dır. Peygamberim Muhammed Aleyhisselâm'dır. Ya Rabbi! Bu
ölüyü yalnız bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın."
615- Kabirleri ve kabristanları (mezarlıkları)
güzel korumak, temiz tutmak ve ağaçlarla süslemek, hayatta olanlar için bir
görevdir. Kabirleri çiğneyip üzerlerinden geçmek mekruhtur. Böyle bir davranış
ölü hakkında bir saygısızlıktır. Onların haklarını çiğnemek gibidir. Onun için
böyle yapmaktan mümkün olduğu kadar sakınmalıdır. Fakat mezarlığa ait başka bir
yol bulunmayınca, Kur'ân okumak, tesbihde bulunmak ve dua etmek şartı ile,
kabirlerin aralarından ve üzerlerinden gitmek ve kabirlerin kenarlarına
oturmakta kerahet bulunmadığını söyleyenler vardır.
616- Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun ve ne kadar ihtiyaç dışı
bulunursa bulunsun, yine kabristan olarak korunması gerekir. Böyle bir
kabristanı satmak veya üzerinde herhangi bir tesis kurmak, içinde bulunan ölü
kemiklerini ve topraklarını başka bir mezarlığa götürmek caiz görülmemektedir.
Ölülerin hakları, dirilerin hakları kadar, belki ondan daha fazla saklıdır. Bu
hakları gözetmek insaniyet için yapılması gereken bir görevdir. Geçmişlerinin
haklarını gözetmeyen bir nesil, kendi evlâd ve torunlarından ne yüzle korunma
hakkı bekleyebilir?
617- Su basmakta olan veya yabancı bir millet elinde kalan bir mezarlığı başka
bir yere taşımak caiz görülmüştür. Böyle bir mezarlığı mümkün olduğu kadar
korumaya çalışmalıdır.
618- Bir cenaze kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra artık kabir
açılmaz, kabrinden çıkarılmaz. Bu caiz değildir. Artık Yüce Allah'a teslim
edilmiş ve cemaatın ellerinden çıkmış olur. Ancak bir mecburiyet hali bulunursa
olabilir. Şöyle ki: Bir cenaze haksızlıkla ele geçirilmiş (gasbedilmiş) bir yere
gömülse veya başkasına ait elbiselerle kefenlenerek gömülse veya satın alınıp
gömüldüğü yere şuf'a (komşuluk) yolu ile bir kimse sahib çıksa, cenazenin
çıkarılması caiz olur. Çıkarıldığı takdirde, yer sahibi kabri düzelterek üzerine
dilediği şeyi ekebilir. Elbise sahibi de, elbisenin kıymetini almakla yetinir.
Yine, cemaattan birinin bir eşyası kabre düşmüş olsa, ölüye dokunmaksızın
kabrinin toprakları açılarak o eşya çıkarılır, bunda bir sakınca yoktur. Çünkü o
malın bir değeri vardır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz,
malları yok etmekten insanları yasaklamıştır. Bir malın boş yere mezarda
kalması, değeri olan bir malı yok etmekten başka bir şey değildir. İşte bu esasa
ve hikmete dayanarak kabirlerin süslenmesi, kabirlerde mum ve kandil yakılması
da uygun görülmeyip israf sayılmaktadır. Ancak çevresindeki bir yolu aydınlatmak
için mezarlıkta lâmba yakılabilir.
İşte İslâm dininin mala verdiği kıymet! İşte her davranışın bir şuura ve bir
yarara dayanmasını isteyen bu İlâhi dindeki büyük hikmet!...
619- Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş ağaçlarını ve
otlarını kesip koparmak mekruhtur. Mezarlıktaki ağaçlar ve otlar yaş bulundukça
bir nevi hayat sahibidirler. Bunlar yaratılış halleri ile Yüce Allah'ı tesbih
ederler. Bu sebeble orada yatmış bulunan iman sahiblerinin Allah'ın rahmetine
kavuşacakları umulur.
Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir kabristanda bulunan
iki mezar sahibinin azab çekmekte olduklarını anlamışlar. Mübarek ellerine
aldıkları yapraksız bir yaş hurma dalını ikiye bölüp bir kısmını bir kabrin ve
diğerini de öbür kabrin başına dikmiş ve: "Umulur ki, bunlar kuruyuncaya kadar,
bu kabir sahiblerinin çekmekte oldukları azab hafifleyecek," buyurmuşlardır.
Bunun içindir ki, bazı yerlerde kabirlerin üzerlerine Mersin ağaç dallarını
koymak âdet olmuştur. Fakat bu hususta asıl olan, yaş ağaçların dikilmesidir.
İmam Buharî'nin hadis kitabını açıklayan merhum Aynî dediği gibi, "Kabirlerin
üzerine sadece yaş dalları, güzel kokulu çiçekleri ve yeşillikleri koymak bir
şey değildir. Sünnet olan ağaç dikmektir." Ağaçların sağlık bakımından da
yararları bilinmektedir.
Gerçekte kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan gibi yaş çiçekler de
konulabilir. Fakat bu hususta israf edilmesi, boşuna solup gidecek geçici
çiçeklere birçok paralar harcanması uygun görülmez. Hele başka milletleri taklit
sebebi ile olursa, bu asla caiz olmaz.
620- Kabirleri haftada bir gün, özellikle cuma ve cumartesi günleri, ziyaret
etmek erkekler için mendubdur. Salih kimselerin kabirleri teberrük için ziyaret
edilir. Uzak bir yerde bulunmuş olsalar dahi, bu yolculuğa katlanmak mendubdur.
Yaşlı kadınlar da ibret almak için, teberrükte bulunmak için mezarları ziyaret
edebilirler, bunda bir sakınca yoktur. Bir fitne korkusu halinde ziyaretleri
doğru olmaz.
Ziyaretçi, ayakta kıbleye doğru veya ölünün yüzüne karşı durarak dua etmeli ve
şöyle demelidir.
"Esselâmü aleyküm, ey mü'minler yurdunun sakinleri! Bizler de
inşaallah sizlere kavuşacağız. Yüce Allah'dan bizim ve sizin için afiyet
(her türlü kederden selâmet) dilerim."
Peygamber Efendimiz (Medine'deki) Baki mezarlığını ziyaret ederken böyle selâm
verirlerdi.
621- Kur'ân okuyacak kimsenin, kabir kenarında oturmasında, tercih edilen
görüşe göre, kerahet yoktur. Oturup "Yasin" sûresini okumak da çok sevabdır. Bu
yüzden Allahü Teâlâ'nın ölülerimize kolaylık vereceği, okuyana da, ölüler
sayısınca sevab yazılacağı İmam Ali'den ve Hazret-i Enes'den (Radıyallahu Anhüma)
rivayet olunmuştur.
622- Kabirleri üzerine oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması ve yazı
yazılması, İmam Ebû Yusuf'a göre tahrimen mekruhtur. Bütün müslümanların
yararına olarak vakfedilmiş veya ölülerin gömülmesi için bırakılmış olup
kimsenin mülkiyetinde bulunmayan bir mezarlıkta ise, mezarlar üzerine bina
yaparak başkalarının faydalanmasını engellemek haramdır.
Bununla beraber alimlerden, iyi kimselerden ve yüksek mevki sahiblerinden olan
zatların kabirleri kaybolmasın diye, yanlarına taş konmasında ve isimlerinin
yazılmasında bir sakınca yoktur. Diğer ölülerin de eserleri kaybolmamak ve
zillet halinden korunmak için başları ucuna birer taş dikilip isimlerinin
yazılmasında bir sakınca görmeyenler vardır. Hiç bir zaman bu taşlara ayeti
kerime yazılmamalıdır. Çünkü zamanla taşların kırılıp dökülmesi mümkündür.
(Malikîlere göre, kabir üzerine Kur'ân yazılması haramdır. Ölünün adı ile ölüm
tarihinin yazılması mekruhtur. Şafiîlere göre, bunlara, ne türlü olursa, olsun,
yazı yazmak mekruhtur. Ancak bir alimin veya salih bir kimsenin adını ve kendini
tanıtacak bir vasfını yazmak mendubdur. Hanbelilere göre, herhangi bir ayırım
olmaksızın yazı yazmak mekruhtur.)
623- Bir kimseyi, öldüğü ev içindeki bir yere gömmek mekruhtur. Çünkü böyle
bir işlem ancak Peygamberlere özel olan bir iştir. Yer altında mahzenler yapıp
ölüleri oralara tabutlarla koymak, birçok sakınca sebebiyle mekruh görülmüştür.
Bu yerlere "Füseka" denilir.
624- Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça,
onun kabri açılarak yerine başkası gömülemez. Fakat başka bir yer bulunamayınca,
ölünün kemikleri toplanır ve oraya gömülecek olanla kendi arasında topraktan
veya kerpiçten bir engel konur.
625- Bir ölü yanlışlıkla kıbleye aykırı bir şekilde gömülmüş olsa, bundan
dolayı kabri açılmaz. Çünkü cenazenin sağ tarafına yatıralarak kıbleye doğru
bulundurulması bir sünnettir. Buna riayet edilmediğinden dolayı kabri açmak
uygun olmaz.
626- Bir zaruret bulunmadıkça, birkaç cenazeyi bir mezara koymak caiz
değildir. Zaruret halinde ise konulur. Aralarına da bir engel (perde) olsun diye
toprak doldurulur. Uhud şehidleri böyle gömülmüşlerdir.
Cabir İbni Abdullah (Radıyallahu Anhüma) demiştir: "Uhud savaşında ilk şehid
olan zat, benim babam idi. Onu, diğer bir şehidle (Amr İbnu'l Cümuh ile) beraber
bir kabirde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım. Babamı,
kulağından başka, sanki kabre koyduğum gündeki gibi taptaze bir halde buldum ve
onu çıkarıp başka bir kabire yalnızca gömdüm."
627- İslâm yurdunda bulanan gayri müslimlerin mezarlarına da tecavüz edilemez.
Çünkü onlara hayatlarında eziyet verilmesi haram olduğu gibi öldükten sonra da
kabirlerine tecevüz etmek, kemiklerini kırmak ve yerlerini dümdüz etmek
haramdır. Onlarla bir sözleşme yapılmıştır, bu sözleşmeye her halde riayet etmek
gerekir. Fakat yeni fethedilen bir yerde, ihtiyaç görülürse, müslüman
olmayanların kabirlerini açmak ve kemiklerini kaldırıp yerlerini başka bir
hizmete ayırmakta bir sakınca yoktur.
-
ŞEHİTLER VE ONLARA AİT HÜKÜMLER
628- Şehidlik büyük bir derecedir. Allah
yolunda canını veren bir müslümana "Şehîd" denir, çoğulu Şüheda'dır.
Böyle bir adama şehîd denilmesi, ya cennete gireceğine şahidlik yapıldığı veya
ölümü anında birtakım rahmet meleklerinin hazır bulunduğu veya kendisi Yüce
Allah'ın manevî huzurunda hazır olarak rızıklanacağı içindir.
Şehîd kelimesi, Şahid sözüne denk olup hazır manasını taşır. Şehîdler üç kısma
ayrılırlar:
1) Hem dünya, hem de âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar birer hükmî
şehiddirler.
2) Yalnız dünya bakımından şehid olanlar. Bunlar da birer hükmî şehiddirler.
3) Yalnız âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar da birer hakîkî ve uhrevî
şehiddirler. Böylece şehidler üç kısımdır.
1) Mükellef ve taharet üzere bulunduğu halde, kendisine haksız yere yapıldığı
bilinen bir tecavüzle öldürülmüş olan ve bundan dolayı da varislerine diyet
olarak bir mal verilmesi gerekmeyen herhangi bir müslümandır. Gayrimüslimlerle
veya yol kesicilerle yapılan çatışma sonunda öldürülüp cünüb bir halde
bulunmamış olan akıl sahibi ve büluğ çağına ermiş bir müslüman, böyle bir
şehiddir.
2) Savaş meydanında gözünden kan gelmiş olmak gibi, üzerinde öldürülme alâmeti
olduğu halde ölü bulunan bir müslüman da böyle bir şehiddir.
Yine, malını, canını, ırzını ve diğer müslümanları veya müslümanların koruması
altında bulunan gayrimüslimleri korurken kılıç ve kama gibi parçalayıcı bir
silâhla haksız yere derhal öldürülmüş bulunan mükellef ve tahir bir müslüman da
böyledir.
Bu gibi şehidler birer kâmil şehiddir. Hem dünya, hem de âhiret bakımından
şehiddirler. Bunlardan her birine "Hükmi Şehid" denir. Bu gibi şehidlerin hükmü,
yıkanmaksızın, yalnız namazları kılınıp elbiseleri ile gömülmektir.
Bu muhterem şehidlerin Allah katında dereceleri pek yüksektir. Hak yolunda
şehid olanlar, sonsuz bir hayata sahibdirler. Bunlar sonsuz bir âlemde daima
rızıklandırılacaklardır. Bunların bu özellikle ve seçkinliklerinden dolayıdır
ki, ayrıca yıkanmaları gerekmemekte ve kanlı elbiseleri kendileri için bir
seçkinlik nişanı bulunmaktadır. O kan bir ibadet eseridir, giderilemez. Ancak
kendilerine dışardan bir pislik değmişse, o giderilir. Bir de kefen olmaya
elverişli bulunmayan kürk, palto, ayakkabı ve kalpak gibi kaba şeyler üzerinden
alınır. Zırh ve silâhları da çıkarılır. Geri kalan elbiseler sünnet mikdarından
fazla ise, azaltılır. Elbiseleri noksan ise sünnet miktarına çıkarılır.
Bu, İmam Azam'a göredir. İki İmama göre, bu şekilde öldürülmüş olan bir müslüman, henüz mükellef ve tahir bulunmamış olsa da, yine ona aynı işlem
yapılır. Savaş halinde öldürülen büluğ çağına ermemiş müslüman bir çocuk veya
cünüb bulunmuş olan bir İslâm askeri gibi...
(Üç İmama göre, böyle bir hükmî şehid yıkanmayacağı gibi, üzerine namaz da
kılınmaz. Uygun görülen elbiseleri ile gömülmesi gerekir.)
2) Kalbinde nifak bulunduğu halde görünüşte müslüman sanılan ve savaşta
müslümanların safında bulunurken düşman tarafından öldürülen bir şahıstır. Bu da
bir "hükmî şehid" dir. Buna da dünya ahkâmı itibariyle şehid denir. Bunun da
görüş hali esas alınarak yıkanmaz, üzerine namaz kılınıp elbisesi ile gömülür.
(Şafiîlere göre ganimet için veya gösteriş için savaşan veya ganimet
mallarından çalan bir müslüman da, savaş esnasında öldürülürse, yalnız dünya
şehidi sayılır. Aynı zamanda Allah'ın tevhid kelimesini yüceltmek için savaşsa
da hüküm aynıdır. Bunun hakkında da görünüş haline bakılarak şehid işlemi
yapılır.)
3) Kâmil şehidde aranılan şartların bazılarını toplamayarak ölümü, yalnız
âhiret ahkâmı itibariyle şehid sayılan bir müslümandır.
Örnek: Hata yolu ile öldürülüp varislerine diyet adı altında bir mal verilmesi
gereken bir müslüman, âhirette sevaba kavuşma yönünden şehid sayılırsa, da dünya
ahkâmı bakımından şehid sayılmaz. Bunun için diğer ölüler gibi yıkanır, kefene
konur ve namazı kılındıktan sonra gömülür.
Yine, gayri müslimlerle veya yol kesici şakilerle savaşırken yaralanıp savaş
bittikten sonra bir tarafa çekilerek biraz yeyip içtikten, konuştuktan,
uyuduktan, ilâç kullandıktan veya aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti
geçtikten sonra vefat eden bir müslüman da, bu hükme girer. Bu şekilde ölen bir
mü'mine "Mürtes" denir.
Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba, taun, ishal, sıtma,
zatülcenb hastalıklarından biri veya akreb sokması ile ölen; nifas halinde veya
gurbet elinde veya ilim yolunda veya cuma gecesinde ölen bir müslüman da aynı
hükümdedir.
Sevabını Allah'dan bekleyen bir müezzinin ve doğru alışveriş yapan müslüman
bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için hak üzere bir çalışma sonunda
ölmesi de bu tür şehidlerdendir.
Bütün bunlara, âhiret ahkâmı bakımından "Şehid" denir. Bu yönden herbirine
"Hakikî Şehid" denilmektedir. Bunlar din görevlerine bağlı kimseler ise âhiret
ahkâmı bakımından birer şehiddirler. Fakat dünya ahkâmı bakımından şehid
sayılmazlar. Bunun için diğer ölüler gibi yıkanırlar, kefenlenirler. Namazları
kılındıktan sonra da mezarlarına diğer müslümanlar gibi gömülürler.
Evinde veya başka bir yerde öldürülmüş bir halde bulunan bir müslüman hakkında
da böyle işlem yapılır. Çünkü onun zulmen öldürülmüş olduğu kesinlikle
bilinemez.
Sonuç: Şehidlik büyük bir nimettir. İnsanın iyi hal üzere yaşayıp şehid olarak
ölmesi, onun hakkında pek büyük bir saadettir. Bir hadîs-i şerifte şöyle
buyurulmuştur: "Şehidliğe ermesini Yüce Allah'dan ihlâsla dileyen kimseyi, Yüce
Allah şehidler derecesine eriştirir; isterse döşeğinde ölsün..."
Bütün bunlar ihlâsın ve güzel niyetin yüksek derecelere ulaşma sevgisinin bir
mükâfatıdır.
Allahû Teâlâ Hazretleri, hepimizi, din görevlerini gereği üzere yerine
getirmeye muvaffak kılsın, güzel niyetlere sahib olan ve şehidlerden sayılan iyi
kulları arasına katsın amîn. . .
"Sonuç müttakilere ve hamd Âlemlerin Rabbına mahsustur."
"Her kim sıdk ile Allah'dan şehid olmayı dilerse
yatağında ölse dahi Allah onu şehidlerin durağına eriştirir."
|